RESÜLAYN

Tarih 29 Haziran 2009

RESÜLAYN, Suriye’nin Türkiye sınırı üze­rinde, Habur çayı kıyısında küçük bir ÅŸe­hir.

Şehrin, türk topraklarında kalan kesimi­ne de önceleri bu ad veriliyordu. Sonra Ceylanpınar denildi; şehrin «pınar başı» an­lamına gelen adı Asurlular devrinden kal­mıştır (Riş Ayna). Bu ad Süryanîceye de Reş Ayna şeklinde geçti, Roma-Bizans hâ­kimiyeti sırasında da Resaina şeklini aldı. Burada Habur çayının önemli kaynakları vardır ve bu çay, aşağılara doğru, yazın kurumayan bir akarsu halini alır. XVI. yy. başlarında osmanlı hâkimiyetine geçen Re­sülayn, Zor sancağına bağlı bir ilçenin mer­keziydi.

Birinci Dünya savaşından sonra ÅŸehrin, demiryolunun 7,5 m güneyinde ka­lan kesimi Suriye’ye geçti. Resülayn’ın gü­neybatısında Tel Halef harabelerine rastla­nır. M.V. Oppenheim burada kazılar yapa­rak Kapara sarayını meydana çıkardı. (M)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESÜLAYN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Res mancipi

Tarih 29 Haziran 2009

Res mancipi (lat. dey.). Rom. huk. Ancak mancipatio yoluyle temlik edilebilen temel mallar (İtalya’daki ‘topraklar, köleler, yük ve sağım hayvanları).

Res nec mancipi, sadece traditio ile devredilebilirdi. Çok es­ki çağlardan kalan bu ayırım, gene de lustinianos devrine kadar sürüp gitmiştir. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Res mancipi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESİMLİ

Tarih 29 Haziran 2009

RESİMLİ sıf. (resim’den resim-li). [Gazete dergi v.b. için] İçinde resimler bulunan: Hiç cevap vermedi. Ben resimli gazeteye bakıyordum (M. Åž. Esendal). Resimli ço­cuk kitapları. \\ Resimli roman, metinle birlikte sunulan resimler dizisi; resmin bu­lunduÄŸu karenin içinde resmin anlaşılma­sına yardımcı olan metin de yer alır.

— ANSİKL. Ed. A.B.D.’de ÅŸimdiki halini almadan önce, metinsiz veya bir metni can­landırmak için yapılan resimlerden meyda­na gelen hikâyeler, resimli roman’ın öncü­sü sayılır. Resimli roman, 1880 yıllarında resimli magazinlerin raÄŸbet görmesiyle ya­yıldı. Bu arada, mizahî dergilerin hızla ge­liÅŸmesi ve New York basınının iki koda­manı olan Joseph-Pulitzer ile W.R. Hearst arasındaki mücadele, resimli romandaki iki unsuru yani resim ile yazının kaynaÅŸmasını hızlandırdı. Bu geliÅŸme özellikle Richard Outcault’un (Yellow Kid [1896], Buster Brown [1902]) ve Rudolph Dirks’in (The Katzenjammer Kids [1897], Little Tmmy [1905]) eserlerinde görülür.

İlk ÅŸekliyle resimli roman resimle sınırlan­madan devam eden bir metni süsleyen bir resimler diziÅŸiydi. Ama daha 1900′de, re­simlerin içinde çoÄŸu zaman ÅŸahısların ağ­zından çıkan sözlerin yer aldığı balonlar belirdi. BaÅŸlangıçta mizahî olan resimli ro­man (Comics adı buradan gelir) kısa zamanda, çeÅŸitli konuları ele aldı: mitoloji, bilim ve teknik, fantastik” hikâyeler (Gustave Verbeck’in Upslde Downs’ı [1903]), rüya âlemi (Winsor Mc Cay’in Little Nemo in Slumberland’i [1905]). 15 Kasım 1907′de Bud Fisher, ertesi yıl Mutt and Jeff adını alacak olan Mr. A, Matt’in serüvenleriyle ilk günlük resimli romanı yarattı.

Avrupa’da Pinchon’un Becassine (1905) ve Louis Forton’un La Bande des Pieds-Nickeles’inde görüldüğü gibi metin, resimli romandaki önceliÄŸini muhafaza ederken, amerikalı ressamlar ilk olarak comic’leri si­nemaya uyguladılar. Harry Hershfield, Desperate Desmond’da (1910) o çağın birçok kısımlı filmini hicvederken Winsor Mc Cay sanat deÄŸeri olan ilk canlı resmi (Gertie the Dinosaur) yaptı (1910). 1910′dan sonra resimli roman çizenler ara­sında baÅŸlıca iki eÄŸilim belirdi: bunların bir kısmı resimli romanı sadece bir eÄŸlen­ce aracı olarak kabul ediyor, bazıları da yeni bir ifade aracı olarak görüyordu. Krazy Kat’ın (1911) yaratıcısı George Herriman, canlı resimden Felix the Cat tipini alan (1921) Pat Sullivan ve özellikle Bringing up Father (1913) ile milletlerarası ün kazanan George Mc Manus, ikinci grup­ta yer alıyorlardı.

Basın dağıtım ajansla­rının (International News service, 1912; King Features syndicate, 1914) kuruluşuyle re­simli romanın yayılışı büyük ölçüde arttı. Ama aynı ajanslar, herhangi müstakbel bir
müşteriyi tedirgin etmemek için resimli ro­man yaratıcılarının ifade hürriyetini kısıt­ladılar. En fazla tavsiye edilen konu bur­juva ailesi ve hayatı idi (Sidney Smith’in The Gumpsi). Bu tür resimli romanın ör­neÄŸi, tek başına veya erkek kardeÅŸiyle bir­likte, günlük hayatını bir maceralar âlemi haline sokan evin genç kızı tipi (Cliff Strett’in Polly and her Pals’i) ve Martin Branner’in Winnie Winkle’ı bu türden doÄŸdu. Buna karşıt olarak da bıçkınları (Frank Villard’ın Moon Mullins’i), gayri ciddî kah­ramanları (Billy de Beck’in Barney Google’i), maceraperestleri ve .öksüzleri (Harold Gray’in Little Orphan Annie’si) ele alan resimli romanlar çıktı.

Daily Sketch, 1921′de J. Millar Watt’ın Pop’u ile Avrupa’da ilk olarak büyüklere mahsus günlük resimli romanı ortaya attı. Fakat A.B.D.’li sanatçıların çabasıyle re­simli macera romanları kısa zamanda bü­tün dünyaya yayıldı. Harold Foster’in re­simlediÄŸi Tarzan (1936′da, yerini Bürne Ho-garth aldı) ve Dicks Calkins ile Phil Nowlan’ın Buck Rogers’i (bu resimli romanda «hayalbilim» konuları iÅŸlenmektedir) aynı gün, yani 7 aralık 1929′da yayımlanmaÄŸa baÅŸladı. Bu yeni dizilerin kazandığı baÅŸarı, basın ajanslarının, «suspense» (heyecan) ve harekete önem vermesine yol açtı.
Böyle­ce, Chester Gould, Dick Tracey (1931) ile poli’s romanını resimli romana aktarırken Alexander Raymond (1911-1956), bir poli­siye macerayı (Secret Agent X-9), uzak ül­keleri ele alan bir hikâyeyi (Jungle Jim) ve bir bilimsel macerayı (Flash Gordon) yayımlamaÄŸa baÅŸladı. Bununla beraber Ha­rold Foster Prince Valianfı ile (1937) Es­kiçaÄŸ veya OrtaçaÄŸ maceralarıyle ilgi top­luyordu. Bu arada, ressamların çoÄŸu, ge­leneksel sanat kurallarını resimli romana uygularken, Milton Caniff, Frank Robbins ve Frank Godvin (Connie, 1932) gibi sa­natçılar da resim veya sinemaya has usul­leri uygulayarak özel bir üslûp bulmaÄŸa çalıştılar. Böylece, kompozisyon (helezonî, piramit biçiminde v.b.) resimli romana gir­di.

Resimlerin çerçevesi, eÅŸkenar dörtgen, elips ve daire ÅŸeklini aldı. Seçilen konu­lar genellikle cepheden çizilirken, ressam­lar yukarıdan aÅŸağıya ve aÅŸağıdan yuka­rıya görüntülerden de yararlanmaÄŸa baş­ladılar. Rengin kullanılışı estetik bir de­ğer kazandı; renk çoÄŸu zaman gerçeÄŸe uy­gun olmuyor ama psikolojik ve dramatik etkileri pekiÅŸtirmek için kullanılıyordu. Ma­cera konularını iÅŸlemekte kullanılan bu ye­ni araçlar, 1933′te yayımlanan ilk resimli roman kitaplarının çok kısa zamanda ba­şarı kazanmasını saÄŸladı.

Bu kitaplar önce basında çıkmış çeşitli bantları yeniden yayımlamakla yetiniyordu (New Fun, 1935); daha sonra sadece bir tek kahramanın maceralarını kapsadı (Superman, 1938).
Macera romanları türü, 1940′ta resimli ro­man üretiminin yarısına ulaşıyordu ama mizah romanları da kimi zaman ağır ba­sıyordu. Elzie Segar’ın Temel Reis’i (Po-pey) [1929], Murat Young’un FatoÅŸ’u (Blondie) [1930] ve Al Capp’ın HoÅŸ Memo’su (Lil’Abner) [1934] bunun örnekleridir. Ne var ki, mizahî resimli romanın ticarî ba­şarısı durmadan artarken, bu romanları yaratanların hayal gücü tükeniyor ve canlı resme (Miki Fare [Micket Mouse], Vakvaka KardeÅŸ [Donald Duck, 1931]) ve ha­yalî konulara (Lee Falk’in Mandrake’si [Mandrake the Magician]) daha fazla baş­vuruluyordu.

Avrupa’da en çok ilgi gören resimli romanlar ise ÅŸunlardı: Almanya’­da Erich Ohser’in Vater und Sohn’u (1934), Fransa’da A. Daix’in Profesör Nimbus’u (Le Professeur Nimbus) [1934], İtalya’da Giovanni Scolari’nin Saturno Contro la Terra’sı ve özellikle Belçika’da Herge’nin Tenten’i (Tintin) [1929]. İkinci Dünya sa­vaşı sırasında, Dave Breger’in G. L. Joe’su, George Baker’in Sad Sack’ı, Milton Caniff’in Maie Call’u (1942) gibi, ameri­kan askerleri için özel olarak çizilmiÅŸ ye­ni resimli romanlar ortaya çıktı. Buna rağ­men günlük gazetelerde resimli roman bo­yutlarının küçültülmesi macera romanları­nın ve desenin geliÅŸmesi üstünde olumsuz bir etkisi oldu. Crockett Johnson’un sa­vaÅŸ zihniyetine karşı koymak için yarat­tığı Barnaby (1942) bu devrenin en ilgi çe­kici eseridir.

SavaÅŸ sonrası, resimli romanlarda, ameri­kan toplumunun karışıklığı ve ÅŸaÅŸkınlığı görülür. Burne Hogarth’ın Drago’su (1945), Alex Raymond’un Rip Kirby’si (1946) ve Milton Caniff’in Steve Canyon’ı (1947) gibi askerden yeni terhis edilmiÅŸ kahraman­lar, özellikle ahlâk ve fikir mesele­leri üstünde dururlar. Avrupa’da kâ­ğıt tüketiminin kısıtlanması, din ahlâkiy­le laik okulun karşı koyması ve siyasî kav­galar, resimli basının geliÅŸmesini engelle­di. Bununla beraber Jean Ache (Arabelle la derniere Sirene) [1947], Edgar P. Jacobs (Professeur Mortimer) [1946] gibi genç ressamlar ilk eserlerini verdiler. Franquin, savaÅŸtan önce R. Velter’in yarattığı bir kahraman olan Sipru’yu (Spirou) yeniden ele aldı ve Maurice De Bevere sevimli kovboy Red Kit’i yarattı (1946). 1950 Yılı baÅŸlarında amerikan resimli ro­manının içine düştüğü acıklı hal, bu türün estetiÄŸini ve ahlâkını tenkit eden eÄŸitimci ve psikologların saldırısını haklı gösterecek gibidir.

Bu sırada Walt Kelly’nin resimli masal­ları (Pogo, 1949) ve Charles Schultz’un korkunç çocuksu dünyası (Peanuks, 1950) ile, resimli roman, önemli insanî ve siyasî meselelere el attı. Fikir yanı ağır basan bu resimli romanlar kısa zamanda tutundu ve Jules Feiffer (Feiffer) [1956], Mel Lazarus (Miss Peach) [1957] ve Johnny Hart (B.C.) [1958] tarafından taklit edildi. Fa­kat bu serilerin yanı sıra, Ailen Saunders’in Worth’s Family’si (1947) gibi melodram­ları da raÄŸbet gördü ve bunlardan «sabun­lu opera» (soap opera) denilen tür doÄŸdu. Stan Drake’ın The Heart of Juliet Jones’u (1953), Leonard Starr’ın On Stage’ı (1957) ve Alex Kotzy’nin Apartment 3-G’si (1962) bu son türün örnekleridir.
Amerika’daki yeniliÄŸe paralel olarak, re­simli roman, bütün dünyada hızla geliÅŸti. İngiltere’de yetiÅŸkinlerin okuduÄŸu resimli romanların yapımı olaÄŸanüstü bir miktara ulaÅŸtı (Leslie Caswell’in Better or Worse’u, Peter O’Donnel’in Modesty Blaise’i, D. Wright’un Carol Day’i, Maz’ın İane, Da-ughter of Jane’i). Bu arada, arjantinli re­simli roman sanatçıları, kovboy hikâyele­rinde uzmanlaÅŸmışlardı (Arturo del Castillo’nun Randall’i), 1959′dan bu yana Albert Uderzo ve Rene Goscinny, galyalı Asterix’in (Bücür) maceralarını canlandırarak fransız tarihî resimli roman geleneÄŸine yeni bir hava getirdiler.

• Türkiye’de. Türkiye’de ilk resimli hi­kâye Salih Erimez tarafından AkÅŸam gaze­tesinde çizildi (1935). Erimez, bu resimli hikâyelerde eski türk yaÅŸayışını dile ge­tirdi. Bugünkü anlamıyle ilk resimli roman tercümesi Mehmet Faruk Gürtunca’nın çı­kardığı Çocuk Sesi dergisinde yayımlandı: Baytekin Meçhul Dünyalarda (Alexander Raymond) [1935]. İlk yerli resimli roman da aynı dergide Orhan Ural tarafından çizildi: Zıpzıp Ali ve ArkadaÅŸları (1935). Günlük gazetede yayımlanan ilk resimli yerli roman Vatan gazetesinde Çetin özkırım’ın çizdiÄŸi Toprak Kokusu’dur. (1952). Resimli romanı yaygınlaÅŸtıran ve geliÅŸtire­rek çaÄŸdaÅŸ çizgiye ulaÅŸtıran KaraoÄŸlan (Ak­şam gazetesi) [1961] ile Suat Yalaz oldu. Sezgin Burak’ın çizdiÄŸi Tarkan adlı re­simli roman da ün kazandı. Resimli roman türünde (Turhan Selçuk [Abdülcanbaz], Altan Erbulak [Cafer ile Hürmüz], OÄŸuz Aral [Hayk Mammer] v.d.) türk karikatü­ristleri de çeÅŸitli örnekler verdiler. Bugün, Türkiye’de resimli romanlar gazete ve der­gilerde yayımlanmakta veya okura dergi halinde sunulmaktadır (KaraoÄŸlan, Tarkan, MalkoçoÄŸlu, Ergenekon v.d.). [LM]

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİMLİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESİM veya RESM

Tarih 29 Haziran 2009

RESİM veya RESM i. (ar. resm). örnek olarak alınmış herhangi bir şeyin karakalem veya boya ile kâğıt v.b. bir yüzey üstüne çıkarılmış biçimi: Sonra kiliselerde görü­len azizlerin resimlerine benzer bir hal al­dı (H. R. Gürpınar).

Duvarlarda kıymetli, açık saçık resimler asılıydı (Ömer Seyfeddin). YorulduÄŸumuz vakit ben, resim yap­maÄŸa baÅŸlıyorum (R. N. Güntekin). || Bir nesnenin veya yerin fotoÄŸraf makinesi aracılığıyle bu iÅŸ için hazırlanmış bir kâğıda alınmış ÅŸekli, fotoÄŸraf: Albümün yaprakları içinden gözlerime bakarak gülümseyen bu resim, Kâmran’ın resmiydi (R. N. Günte­kin). Hayır, dedi, ben gençlik resimlerimden hiçbirini saklamam. Her sabah aynada nasılsam, oyum! (F. R. Atay). || Yazma, çiz­me, boyama sanatı: Resim öğretmeni. Re­sim dersi, || Tören, alay. merasim: Geçit resmi. || Resim müzesi. Bk. PîNAKOTEK. || Resim sergisi, her türlü resimlerin ve özellikle yaÄŸlıboya tabloların sergilendiÄŸi yer.

— ÇEÅž. DEY. Resim almak (çekmek veya çıkarmak), fotoÄŸraf makinesiyle bir ÅŸeyin ÅŸeklini kâğıda geçirmek. || Resim gibi, çok güzel, çok hoÅŸ v.b. anlamında kullanı­lır: Resim gibi kız. \\ (…)nın resmidir, «(…»nın olacağı kesin ve bellidir» anla­mında kullanılır: Bir kere sevdaya tutul­maya gör // AteÅŸlere yandığının resmidir (C. S. Tarancı). Çalışmamakta ısrar eder­sen, sınıfta kaldığının resmidir.
— Esk. Eser, iz, nişan. || Şekil: Haç resmi, Mührü Süleyman resmi || Âdet, usul, tavır. || Tarz, üslûp. || Plan, taslak. || Devlete ait iş, davranış, söz. || Resmi âli, padişahların cuma namazına gidiş ve gelişinde veya Hırkai Saadeti ziyareti sırasında yapılan tören. || Resmi geçit, geçit töreni. || Resmi kadim, eski usul. || Resmi küşad (veya iftitah), açılış töreni. || Resmi müsennem, profilden alınmış veya yapılmış resim. || Resmi selâm (veya tazim), askerî protokolün gereklerine göre yapılan selâm merasimi.

— Farklar psikol. Dört resim testi, Van Lennep tarafından meydana getirilen ve T. A.T. testine benzeyen yansıtmalı test. Bk. ansikl.
— Folk. Halk resimleri. Bk. ansikl.
— G. santl. Bk. ansikl.

— Huk. Bir işin yapılması sebebiyle idare tarafından kişilerden alman vergi cinsin­den bir para: Gümrük resmi. Belediye res­mi. Rıhtım resmi. Levha resmi. (Bk. an­sikl.) || Resim ve harç muafiyeti, resim veya harca bağlı hizmetlerden yararlanan­ların, özel durumları sebebiyle resim ve harç verme yükümlülüğü dışında bırakıl­maları durumu. (Bk. ansikl.) ||

— Esk, Resmi kısmet, terekenin vereselerine dağıtıl­ması karşılığında alınan vergi. (Mirasın paylaÅŸtırılmasıyle kassam denilen memur­lar uÄŸraşırlardı. Kassam teÅŸkilâtının olma­dığı yerlerde bu iÅŸi kadı ve naipler yapar­dı. Resmi kısmet yüzde 0,15 ile yüzde 0,30 arasında deÄŸiÅŸirdi. Her kadılıkta bir kas­sam defteri vardı, ölenin terekesi kas­sam tarafından bu deftere geçirilir ve her birinin deÄŸeri altına yazılırdı, öle­nin cenaze masraflarıyle kassamın alaca­ğı düşünüldükten sonra kalan, ÅŸer’î kanuna göre vârislere verilirdi.) || Resmi Kısmet kanunu, Osmanlı imparatorluÄŸunda ölen kimselerin geride bıraktıkları mal, eÅŸya ve paralarından alınacak olan, resmi kısme­tin kimler tarafından tahsil edileceÄŸini dü­zenleyen kanun. (Bk. ansikl.) // Resmi kitabet, kadılar tarafından alınan vergi. (XVII. yy.da bu vergi kadılar için 20, ha­demeler için 5 akçeydi.) || Resmi niÅŸan (veya resmi berat), tayini yapılan kadılar­dan alınan vergi. (Kadı ve mevalî tayin­lerinde, kendilerine tayinlerini, kaza ve sa­lâhiyetlerini bildiren ve padiÅŸahın tuÄŸrası­nı taşıyan bir belge verilirdi [tuÄŸra çekme parası olarak da bir resim alınırdı].) // Res­mi sicil, kadıların sicil defterlerine kaydet­tikleri mektuplardan aldıkları vergi. (Ka­dıların belirli maaÅŸları yoktu; geçimlerini, baktıkları dava veya kendilerine yapılan müracaatlardan aldıkları vergilerle saÄŸlar­lardı. Resmi sicilin miktarı 2-7 akçe ara­sında deÄŸiÅŸirdi. Buna sicil akçesi de de­nirdi.)

— İda. Resmi âdi, ulufe gününden başka günlerdeki elçi kabul töreni. || Resmi tah­lif, devlet memurlarının işe başlarken ye­min töreni. (Başta sadrazam olmak üzere vükelâ ve devlet adamlarının sadakat ye­mini etmeleri sultan Abdülmecid devrinde başladı [1850]. Taşra memurları da idare meclisi önünde yemin ederdi.)

— Mal. Esk. Resmi ağıl, koyun, keçi v.b. küçükbaş hayvanlar vergisi. (XVI. yy.da üç yüz koyundan beş akçe vergi alınırdı.) || Resmi arus, evlenen erkeklerden alınan düğün vergisi. (Erkeğin evlendiği kızsa alt­mış akçe, dulsa veya gayri müslim kızsa otuz akçe, gayri müslim dulsa on beş akçe vergi alınırdı. Bunu tımar, zeamet ve has sahipleri alırdı. Tımar sistemiyle birlikte bu vergi de kaldırıldı.) || Resmi âsiyab, değir­men vergisi. (Bir yıl sürekli işleyen değirmenlerden altmış; altı ay işleyenlerden otuz; üç ay işleyenlerden on beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra bu vergi kaldırıldı.) // Resmi badiheva, tımar usulünün yürür­lükte olduğu dönemde ekili arazisi ol­mayan ve ticaretle uğraşan gayri müs­limlerden alınan vergi. (Evlilerden yılda iki, bekârlardan altı akçe alınırdı.

Tanzimattan sonra kaldırıldı. Resmi raiyet ve resmi mücerred de denirdi.) || Resmi bennâk, tımar sahiplerinin gayri müslimlerden aldıkları vergi, (iki çeşitti: ekinli bennâk, caba ben­nâk. Ekinli bennâk, elindeki arazisi yarım çiftten az olanlardan, caba bennâk ise toprağı olmayan ve ticaretle uğraşan gayri müslimlerden alınırdı. Vergi yılda iki ak­çeydi. Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi bidat, gümrüğe gelen eşyadan gümrük vergisinden ayrı olarak alınan vergi. (Tan­zimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi çift, arazi vergilerinden biri. (iki öküzle işle­nebilecek arazi demekti.

Bu vergi, en az yirmi iki, en çok elli yedi akçeydi. Tan­zimattan sonra kaldırıldı. Çift akçesi de denirdi.) || Resmi çift bozan, çiftliği bı­rakarak başka iş yapanlardan alınan ver­gi, (Vergi, bütün çift, yarım çift ve on­dan az arazideki çiftin bozulmasına göre değişirdi. Bütün çift için üç yüz yarım çift için yüz elli, daha az arazi için yetmiş beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra kaldırıl­dı.) || Resmi ganem, koyun vergisi. (XVI. yy.da iki koyun veya keçiden bir akçe alı­nırdı. Tanzimattan sonra, ağnam resmi adı­nı aldı.) || Resmi güvara, turfanda mey­ve sebze vergisi. (Gügeri memuru adı ve­rilen, bir memur tarafından toplanırdı.) // Resmi hınzır, domuz vergisi. (Hıristiyanların beslediği domuzlardan her biri için yılda dörder para vergi alınırdı.

Gayrimüs­limlerin isteÄŸiyle kaldırıldı [1779]. Domuz sahiplerinin bu iÅŸten fazla kâr etmeleri üzerine yeniden alınmaÄŸa baÅŸlandı. Tanzi­mattan sonra tekrar kaldırıldı.) || Resmi nize, üç voynuktan meydana gelen gönder’in her yıl mart ayında hazineye ödediÄŸi vergi. (Resmi nize altı akçeydi. Sefere giden voy-nuklar altı akçe, ötekiler beÅŸ akçe öderler­di.) || Resmi tapu, devlet arazisi üzerinde yapılan bina, koru, harman yeri gibi ziraat­tan alıkonulan topraklardan alınan vergi. (Verimli araziden elli akçe, daha az ve­rimli yerden de yirmi akçe alınırdı. Tan­zimattan sonra bu tür yerlerden bedeli öşür ve mukaatai zemin adı altında vergi alm­amaÄŸa baÅŸlandı.)

— Mat. Bk. Görüntü.
— Tasav. Resim hırkası, mevlevîlerin giy­diği, bedeni geniş hırka. (Mevlevi, bu hır­kayı üç gün sır olduktan sonra tarikat şey­hinin huzuruna çıkınca giyer.)

— Teknol. Çizgisel resim, sanayiyle ilgili nesnelerin veya süslemelerin çizimine yara­yan teknik resim. (Bk. ansikl.) || Geo­metrik resim, bir nesnenin geometrik oran­tılarını yansıtan resim. || Gölgeli resim, gölgelerle aydınlık kısımların iyice belir­tildiği resim. || Grafik resim, bilimsel konularda uygulanan ve kesitleri, düzlemleri v.b. gösteren resim. || iki renk resim, renkli kâğıt üzerine yapılan ve aydınlık bölgeleri beyaz kalemle belirten resim. || Lavili resim, çini mürekkeple gölge vu­rulan veya suluboya ile renklendirilen re­sim. || Makine resmi veya sanayi resmi, çizgi veya lavi ile yapılan ve makineleri, makine parçalarını v.b. göstermeğe yara­yan resim. || Meslek resmî, teknik resim kurallarının belirli bir meslek dalında (ma­rangozluk, topografya v.b.) uygulanması.

|| Mimarî resim, teknik resim kurallarına göre bir binanın planını, en ve boy kesitini gösteren resim. || Modelli resim, canlı bir modeli veya gerçek bir peyzajı örnek. ala­rak yapılan resim. || ölçülü resim veya ölçülü kroki, cetvel veya pergel kullanma­dan yapılan ve bir nesneyi gerçekte oldu­ğu gibi gösteren, ayrıca da o nesneyi mey­dana getiren bütün parçaların ölçüsünü ve­ren ve bu parçaların nasıl biraraya ge­tirileceklerini belirten resim. (Bu tür re­simde nesnenin biri yatay öbürü düşey iki düzlem üzerindeki izdüşümleri gösteri­lir; düşey düzlemdeki izdüşümüne boy, ya­tay düzlemdeki izdüşümüne de en kesit de­nir; bazen nesnenin başka kesitleri de gösterilir ve bunun için de nesne belirli bir­takım düzlemlere göre bölünür.) || Serbest elle resim, cetvelsiz ve pergelsiz olarak büyük bir serbestlikle yapılan bina, maki­ne resmi. || Taklit resim, çeşitli figürlerin, manzaraların ve süslemelerin çizilebilmesi için akademelerde öğretilen resim. || Tek­nik resim, sanayide, makine veya her çe­şit imalât parçasının tam ve hatasız ola­rak yapılabilmesi için, çizimi yapan mü­hendis ile imalâtı yapacak işçiler arasında anlaşmayı sağlayan, standart ve normlar­dan yararlanan resim. || Üç renk resim, XVIII. yy.da kullanılan ve renkli kâğıt üzerine yapılan bir çeşit pastel. (Aydınlık noktalar beyaz kalemle boyanır, ten rengi ise sanginle verilir.)

— Ansikl. Farklar psikol. Dört resim tes­ti, dört tane renkli resimden meydana ge­lir. Birinci resimde, bir masa çevresinde, biri oturmuş, öteki ayakta duran iki in­san görülür; ikinci resimde, sadece, bir odanın ortasında bulunan bir yatak vardır; üçüncü resimde, bir lamba direğine yaslanmış bir adam bulunmaktadır; dördün­cü resimde ise, bir tenis sahası görülür; kadınlı erkekli oyuncular oynamakta, ba­zı kişiler de, oturmuş oyunu seyretmekte­dir. Teste tabi tutulan denek, bu dört res­mi istediği sıraya göre düzenleyebilir, ama resimlerin dördünü de kullanmak zorunda­dır. Denekten istenen şey, bu resimlere ba­karak bir baş kahraman seçmesi, tek bir hikâye meydana getirmesi ve bu hikâyeyi yazılı olarak açıklamasıdır. Yapılacak yorumlama önce hikâyenin ko­nusu ve resimlerin ilişkisi üstünde durur.

Deneklerin büyük bir kısmının ileri sürdükleri temalar, gerçeÄŸe iyi bir intibak gösterildiÄŸine iÅŸaret olarak kabul edilir. Hikâyenin biçim bakımından analizi, de­neÄŸin anlattığı konuya karşı takındığı tav­rı ele alır: denek, bu hikâyeye birtakım ahlâkî düşünceler katıyor mu? DeneÄŸin kullandığı üslûp ve kelime hazinesi seçme midir, yoksa rasgele mi? Denek, hangi resmi hikâyenin baÅŸlangıcı, hangisini biti­mi olarak kabul etmiÅŸtir? Hikâye, aynı zamanda, deneÄŸin sentez yapma kabiliye­tini de incelemeyi saÄŸlar. Bu husus, T.A. T.’de ele alınmamaktadır. Dört resim testi, T.A.T.’ye oranla, uygulanması daha kolay ve daha süratli olan bir testtir; ama T.A.T. kadar zengin deÄŸildir.

— Folk. önceleri folklorun bir parçası sa­yılan halk resimleri, bugün sanat tarihinin önemli bir dalı oldu. Halk resmi, okuma­mış veya az okumuş bir toplumun sanatı­dır. Taşbaskısı hikâye resimleri imzasızdır; duvar resimlerinde ise bazen imzaya rast­lanır. Bu resimler bugün modern sanata kaynak olmakta ve eskiye oranla daha faz­la ilgi görmektedir. Çoğu hayalden yapıl­mış olan bu resimler, ilkel bir özellik ta­şır. Perspektif ve oranlar, gerçek dışın­da kalır. Bazen üç katlı bir köşk insan boyunu geçmez, bazen de gözyaşından de­nizler ve içinde gemiler görülür.

Halk re­simleri halk masallarına uygun, halkın an­layabileceği, sevebileceği resimlerdir.
Bun­ları sekiz bölüme ayırmak mümkündür:
1. kahvehane resimleri; 2. kitap resimleri (ço­ğunlukla âşık hikâyelerinde); 3. dinî resim­ler;
4. tılsım resimleri; 5. yazıyle yapılmış resimler; 6. yazıyle tabiat resimleri (Ah Minelaşk gibi);
7. cam altı resimleri; 8. deri üzerine yapılmış karagöz resimleri.

1. Kahvehane resimleri çeÅŸitli özellikler gös­terir. Osmanlılar döneminde memurların git­tiÄŸi kahvehanelerde zamanın siyasetini yan­sıtan resimler vardı. Bunlar arasında ikinci MeÅŸrutiyetin ilânıyle (1908) ilgili olarak, En­ver ve Niyazi Beylerin timsali hürriyet ve maderi hürriyet’i zincirlerinden çözmesi, Hareket ordusu, saçı sakalı birbirine ka­rışmış Namık Kemal, Fatih’in atını deni­ze sürmesi, Yavuz Sultan Selim’in pala­bıyıklı resmi, Sultan ReÅŸad, padiÅŸah tuğ­raları, Ahırkapı feneri, Kâğıthane Göksu mesiresi en çok görülen resim konularıy­dı. Âşık ve esnaf kahvehaneleri Anadolu’­dan gelen gariplerle dolardı. Halife Ali’nin resimleri, billûruâzam (yüce billur), Hayber kalesi, Kan kalesi, Veysel Karanî’nin de­veleri, yarısı insan, yarısı yılan olan ve taht üzerinde oturmuÅŸ olarak tasvir edilen Åžahmeran’ın resimleri bu kahvehaneleri süs­lerdi. Kıyı kahvehanelerinin de kendine gö­re gelenekleri vardı. Bunların hepsinde gesimleri bulunurdu. Nuh’un üç ambarlı ge­misi, Mahmudiye (devrin en büyük gemisi), Izzeddin ve Sultaniye vapurları, kıyıda de­nizkızı, gemiciler, tanınmış kabadayılar, tu­lumbacılar v.d.

Acem çayhaneleri denilen yerlerde görülen resimler öteki kahvehanelerdekinden çok farklı bir resim sergisini andırırdı. Bunlar istanbul’a yerleÅŸmiÅŸ azerbaycanlı türklerin yaptığı mitolojik resimlerle doluydu. ZaloÄŸlu Rüstem’in Dev sefit ile mücadelesi; Behram’ın ejderhayı kovalaması; Hamza pehlivanın Kafdağı’nı devirmesi; korkunç yüzlü, boynuzlu iskender ile Zülkarneyn; arslanları zapteden Danyal, ince elbisesi altından çıplak vücudu görülen Åžirin gibi.

2. Kitap resimlerinde başta taşbaskısı hi­kâyeler olmak üzere tarihî ve dinî ko­nulara yer verilir. Âşık kitaplarında en çok Ferhat ile Şirin, Leylâ ile Mecnun, Elif ile Mahmud, Varaka ile Gülşah, Kerem ile Aslı, Şah ismail ile Arabüzengi, Köroğlu ile Selma, Âşık Garip ile Şah Sanem, Hüsrev ile Gülşah Bânu, Derdiyok ile Zülfüsiyah, Âşık Ömer, Şâpur Çelebi, Seyfülmülûk resimli olarak görünürler.

3. Dinî konulara giren halife Ali kitapları ile dinî – destanî Battal Gazi kitaplarında az sayıda resme rastlanılır. Bu arada Nasreddin Hoca hikâyelerinin de resimli olanları vardır. Dinî resimlerin başında canlı var­lıklara yer verilmeyen Mekke, Medine re­simleri gelir. Bunlar Kur’an sayfalarında, camilerde ve birçok yerde görülür. Marifetname ve Muhammediye’nin birçok say­fası resimlidir. BaÅŸta islâm inançlarını özet­leyen EÅŸkâli Heyeti islâm levhası içinde cennet, havzı kevser, kalemi alâ, levhi mahfuz, tubâ, israfil suru, âraf; yine bu levhanın orta kısmında kürsü, mizan, sı­rat, bunun altında cehennem, zakkum aÄŸa­cı gelir. Burada insanlar yuvarlaklar ha­linde temsil edilir. Beyaz halkalar müslü-manlar, siyahlar kâfirlerdir. Bazı kutsal kiÅŸilerin yüzlerinde nikap (örtü) görülür.

4. Tılsım resimleri, bazen islâm dininin yasak­ladığı tılsım ve sihrin yerine geçer ve halk arasında çok tutulur. Halk resim sanatı­nın en önemli, geliÅŸmeye en uygun tarafı budur. Nazara karşı göz ve el resimleri, büyü için yapılan kargacık burgacık ÅŸe­killer, bugün de halk arasında ilgi görmektedir. Büyü yapmada, olduÄŸu gibi bü­yü bozmada da resimlerden yararlanılır. Bayezid II devrinde şöhret kazanmış olan Uzun Firdevsî’nin Davetname’sinde sihire, tılsıma ve resimlere pek çok yer verilmiş­tir. (Bk. cilt III, DAVETNAME renkli say­fası.) Sevgiliye kavuÅŸmak için yapılan tıl­sım resimleri, halk sanatının hayalgücüne dayanan en güzel örnekleridir.

5. Yazıyle yapılmış resimler, özellikle dinî konular­dadır. Altı, kelimei tevhid, üstü minare­lerle meydana gelen yazı-resimler, bazen kesme kâğıtla yapılır. Bu ÅŸekilde yazı – resim kuÅŸlar, arslanlar, kandiller, gemiler, «maÅŸallah»lı ibrikler çoktur. Yazıyle yapıl­mış Ashabı kehfler, aynı zamanda uÄŸur getirici levhalardır. Bunların güvercinli o-lanlarına Nuh’un Gemisi adı verilir.

6. Ya­zıyle yapılmış tabiat resimlerinin en güzel örneÄŸi Ah MinelaÅŸk tabloları, manzarayle birleÅŸmiÅŸ yazı – resimlerdir. AÅŸkı temsil eden bu resimler dükkânlara, gergef ile iÅŸlenmiÅŸleri evlere asılırdı.

7. Cam altı re­simleri, halk resimleri arasında önemli bir yer tutar ve bugün de (bozulmuş bir şekilde) görülür. Konuları camiler, ibrikler, Süleyman peygamberin mührü v.b.dir. Bun­lar cam üzerine siyah çizgilerle yapılır, ara­ları renkli yaldızlarla doldurulur. Sır altı çiniler gibi bu cam altı resimler de ola­ğanüstü parlaklıktadır. Resimler doğrudan doğruya cama yapıldığından kırılıp. parça­lanma tehlikesi vardır. Bu yüzden halk re­simlerinin bu çeşitleri nadirdir. Bu resim tarzı dekoratif ve dinî bir özellik taşır.

8. Karagöz resimleri halk sanatının en zen­gin bölümünü meydana getirir. Oyuna baş­lamadan önce süslü, havuzlu köşkler, bah­çeler perdeye konur. Buna göstermelik de­nir. Resimler saydamlaştırılmış deve deri­sine yapılır. Bunların bir özelliği de önemli bir kıyafet tarihi niteliğinde olmasıdır.

— G. santl. Altamira veya Lascaux maÄŸa­ralarından da anlaşıldığı gibi, duvar resmi, tarihöncesi çaÄŸlara kadar uzanır. Kullanı­lan en eski boyayıcı maddeler, yaÄŸ veya reçine ile ezilmiÅŸ çeÅŸitli renkte topraklar, kireçleÅŸmiÅŸ kemiklerdi. Bütün eski âkdeniz ve uzakdoÄŸu kavimleri, ince alçı sıvalı duvarlara yaptıkları resim­lerde, daha sonra eklenen lâciverttaşı ma­visi ve bakır yeÅŸiliyle birlikte bu temel bo­yayıcı maddeleri kullandılar. Eski Mısır ve Girit’te, koyu bir çizgiyle çevrelenmiÅŸ bu tür dekoratif eserlerden pek çok örneÄŸe rastlanır. YontulmuÅŸ kamışların uzun bir süre kullanılmasından sonra, hayvan kılın­dan yâpilmiÅŸ firçâlâr ortaya çıktı. Mısır da, tahta veya panoya yapıştırılmış ve in­ce alçı ile hazırlanmış tuval üzerine portre yapma sanatı doÄŸdu. Aynı devrede renkleri sabitleÅŸtiren ve koruyan balmumlu resim­lere rastlanır.

Pompei freskleri, mumlu resmin bilgi ve hüner isteyen bir çeşididir; çok ince ve kuru bir sıva üzerine, tutkallı boyalar bir­biri üzerine kat kat vurulmuş, parlatılmış, verniklenmiş ve mumlanmıştır; resimler, dayanıklık ve tazeliklerini bu işleme borç­ludur.
Bu usul, italya’da Giotto ve daha sonra rönesans sanatçıları tarafından parlak bir ÅŸekilde temsil edilen gerçek freskten fark­lıdır. Freskte, yanmış kireç ve ince kum­dan meydana gelen taze sıva üzerine yu­muÅŸak fırçalar ve sulandırılmış boyalarla resim yapılır. Hazırlanmış harcın yüzeyi, kurumaÄŸa baÅŸlamadan iÅŸlenebilecek geniş­likte olmalıdır. Bu bakımdan, büyük bir el çabukluÄŸu ve ustalık isteyen fresk, ku­rudukça hafifleyen çok ince renk armoni­leri yaratma imkânını saÄŸlar. Sıvanın de­rinliÄŸine tespit edilen bir renk, açıkhavaya dayanabilir.

Freskte genellikle ÅŸu renk­ler kullanılır; Saint-Jean beyazı, sarı aşı-boyası, yanmış ve tabiî siena toprağı, Van Dyck kırmızı-kestanesi ve kestanesi, mars moru, kobalt mavisi, zümrüt yeÅŸili, bakır yeÅŸili, yeÅŸil toprak, fildiÅŸi siyahı, balık si­yahı veya duman siyahı, koyu toprak. Giotto ve Gozzoli hiç bir zaman taslak kul­lanmazlardı. Sanatçıların freski yapmadan önce, resimlerini kâğıda çekmek, çizgileri iÄŸneyle delmek, sonra da üzerinden kömür tozu geçirerek resmi sıvaya aktarma alış­kanlığı daha sonraları ortaya çıkmıştır. Fresk rötuÅŸa imkân vermediÄŸinden, taslak kullanmak, iÅŸi büyük ölçüde kolaylaÅŸtırmış­tır. XVI. yy.da İtalya’da astarın hazır­lanmasında yer alan yumurtalı ve tutkallı boya zamanla, yerini inceltici olarak kul­lanılan çeÅŸitli yaÄŸlara bıraktı. Pigmentleri, arap zamkı ve gliserin ile karıştırılan guvaÅŸ ve suluboya gibi su ile karıştırılan bo­yalar genellikle eskislerde çok iÅŸe yarar.

Ortaçağda, kola ve ince alçıyle hazırlanmış tahta panolar üzerine de çok resim ya­pılırdı; ama tahtanın çatlamak gibi bir sa­kıncası olduğundan, XVII. yy.dan itibaren tuval tercih edilmeğe başlandı. Keten tu­val, kenevir tuvalden üstündür; daha ka­baca olan hint keneviri, tiyatro dekoruna uygun düşer; çok delikli olan pamuk tuval ise iyi değildir, İsorel, kaim karton, hattâ kâğıt, yağlıboya için elverişlidir.

Bir çerçeveye gerilen veya duvara tespit edilen tuvale kola ile alçı veya tebeşir, ka­rıştırılarak sürülür; bu ilk tabaka emici olduğundan, ponzalandıktan sonra üzerine bir kat beziryağı ile saf veya hafif renkli üstübeç çekmek gerekir. Kuruma süresi en azından altı aydır.

Birçok ressam, tablonun genel tonunu da­ha çabuk elde edecek ÅŸekilde önceden bo­yanmış bir zemin üzerinde çalışır. El Greco gri fon üzerinde, Velasquez ise kola­lanmış tuval üzerinde (sadece, İçki İçenler’i aşıboyası zemin üzerine yapmıştır) çalı­şırlardı. Carlos IV ve Ailesinin Portresi’nin hazırlıklarında görüldüğü gibi Goya, kavuniçi tonu tercih ederdi. Nicolas Poussin oldukça koyu kırmızı bir aşıboyası kul­lanırdı; resimlerin zamanla kararmış ol­ması bu yüzdendir.

Açık aşıboyaları, hafif griler veya saf beyaz, daha fazla tercih edilen renklerdir. Günümüzde ressamlar, malzemelerini kendileri hazırlamaktan vaz geçmişlerdir. Piyasada iki katlı olarak hazırlanmış, çok güzel keten tuvaller bulu­nur. Boyalar, XIX. yy.ın başlarından beri sınaî olarak hazırlanır. Eski atelyelerde çı­rakların bütün vaktini alan ezme işi de böylece tarihe karışmıştır.
Palet oldukça geniş olmalıdır. Yassı ve yu­muşak fırçalar boy boydur, ama ayrıntı­ları belirtmek için ince bir kalem fırçası da bulundurulmalıdır. Çok sık kullanılan beyaz boya paletin ortasına sıkılır; bir ya­na sıcak renkler, öteki yana soğuk renkler konur. On kadar renk yeterlidir: beyaz, siyah, sarı, tabiî ve yanmış siena toprağı, karinen kırmızı, vermiyon (zincifre), limon sarısı, prusya mavisi, zümrüt yeşili (emeraude yeşili).

Bunlar bir boya çanağı için­de sadece terebantinle veya ketenyağı veya haşhaş yâğıyle karıştırılarak inceltilebilir. Verniklerin amacı, resmi korumak ve ona bir parlaklık vermektir. Ancak verniklerin zamanla ve ışığın etkisiyle sararmak gibi bir sakıncaları olduğunu unutmamalıdır. Renklerine göre, bir tabloyu, verniklenme­den önce, altı ay veya bir yıl kurumağa bırakmak doğrudur. Bu arada, rötuş ver­niğine başvurulur. Bu vernik, donuklukla­rı giderir, birkaç dakikada kurur, ama da­yanıklı değildir.

• Resim pazarı. Sanat eserlerinin açık arttırmayle satılması usulü M.ö. 146′dan beri vardı. Meselâ L. Mummius’un Eski Yunan’dan getirdiÄŸi ganimet böyle satılmış­tı. Romalılar da kral Attalos’un satın al­mak istediÄŸi bir tabloyu bu yoldan el­de ettiler. Roma’da, deÄŸer biçici olarak görev yapan tellâllar vardı. Fransa’da ise, bu iÅŸle görevlendirilmiÅŸ olan kimselerin yerini XVI. yy.da yeminli muhamminler al­dı. Açık arttırmalı büyük satışlar özellikle XVIII. yy.dan itibaren baÅŸladı. Bu satışlar için, meraklıları ve bu iÅŸin ticaretini yapan kimseleri çekmek amacıyle resimli broşürler bastırılırdı. Tablo alım satımıyle uÄŸraÅŸan kimseler daha sonraki tarihlerde ortaya çıktı. Resim satışında geleneksel usul, ressamın atelyesinden aracısız olarak hal­ka satıştı. Bu arada, daha XVI. yy.dan itibaren Anvers’te, sanat eserlerinin satı­şı için, Wael’ler, du Jon, de Bruyn, Musson ve özellikle de daha sonraları Avus­turya’da ÅŸube açacak olan Forchoudt’lar gibi milletlerarası büyük firmalar ku­ruldu. O devirde belçikalı birçok res­sam yalnız ihracat için çalışıyordu.

Bu alışveriÅŸlerde aracı olarak çalışanlardan biri de Rubens’ti. Fransa’da XVIII. yy.da en büyük tablo tacirleri, Watteau’nun yakın dostu Gersaint, Mariette ve Lebrun’dü. Paris’te tablo ticaretinin mer­kezi Notre-Dame köprüsüydü. Ama bu ti­caret asıl XIX. yy.ın sonunda bütün dünyaya yayıldı. ilk tablo tacirleri Union Artistique (Sanatçılar birliÄŸi), Georges Petit, Durand-Ruel, Sagot, Diot, Tempelae-re, Salvator Meyer, Bernheim’lar ve Paul Rosenberg ile modern resmin geliÅŸmesinde büyük bif rolü olan ve bu iÅŸe 1892′ye doğ­ru baÅŸlayan Ambroise Vollard’dı. Ayrıca Squlîe – Tanguy’in, Blot’nun, Wildenstein’in, Londra’da Ackerman ile Barnett ve Sotheby’nin, Amerika’da da Duveen, Samuel-son, Brummer ve Seligmann’ın adları özel­likle anılmaÄŸa deÄŸer.

— Huk. Resim, idarenin gözetim ve de­netimi altında yapılan bir iÅŸ, bir eylem sebebiyle kiÅŸilerden alınan park olduÄŸu için vergi cinsinden sayılır ve belli bir iÅŸ, hiz­met dolayısıyle alınır. EÄŸlence yerlerin­den, buraların denetimi görevini yapan belediyenin aldığı resim gibi. Kanunkoyucu bazı faaliyetler veya bazı kuruluş­ları resim verme yükümlülüğü dışında tutmuÅŸtur. Resimler, idarece görülen hiz­metler dolayısıyle alındığından, hizmet­ler gibi çok çeÅŸitlidir. Türkiye’de alı­nan resimlerin bellibaÅŸlıları ÅŸunlardır: dam­ga resmi, deniz ve kara ulaşım ataçları resimleri, elektrik üretim resmi, hal res­mi, hayvan alım satım resmi, ilân res­mi, ruhsat resmi, süt köpeÄŸi resmi, taÅŸocağı resmi, temizleme ve aydınlatma res­mi, iÅŸgaliye resmi.

• Resim ve harç muafiyeti. Resim verme yükümlülüğü türk hukuk mevzuatında da­ğınık bir şekilde düzenlenmiştir. Harçlar kanunu hangi hizmetlerden, kimlerin harç bakımından muaf tutulacaklarını belirtmiş­tir. Kamu hizmetlerini yürüten bazı kuru­luşların da resim ve harçlardan muaf ol­duğunu belirten özel hükümler vardır. Me­selâ posta, telgraf ve telefon hizmetleri dolayısıyle kimlerden resim ve harç alın­mayacağı ilgili kanunda gösterilmiştir. Hu­kuk Usulü Muhakemeleri kanununa göre adlî müzaheretten yararlananlar yargılama harçlarından muaf tutulurlar. Genellikle, kamu yararına hizmet eden Kızılay, Ço­cuk Esirgeme kurumu gibi kuruluşlar bu muafiyetten yararlanır.

XVI. yy.a ait olan Resmi Kısmet kanunu’na göre;
a. sefere giden sipahiler, emek­liye ayrılan sipahiler ve bunlarm nikâhlı karılarının resmi
kısmetleri ile;
b. askerî sınıftan sayılan kadılar, müderrisler, şeyhü­lislâm dairesinde ve vakıf işlerinde çalışan­ların resmi kısmetleri kazaskerler tarafından tahsil edilirdi;
c. padişah beratıyle doğancı olanlar herhangi bir kimseye bağ­lı değillerse askerî sınıftan sayıldıkları için resmi kısmetleri mahallî kadılar tarafın­dan;
ç. çeşitli memuriyetlerde üç veya da­ha fazla akçe gündelikle çalışanların res­mi kısmetleri de kazaskerler tarafından;
d. yörük, cambaz, tatar ve voynuklarm res­mi kısmetleri ise kazasker kassamları tara­fından tahsil edilirdi.

— Teknol. Çizgisel resim deyince, temel, tasarı ve analitik geometri şekillerinin çi­zimi, bir, iki veya üç noktalı perspektifler, mimarî ve makine resimleri ve topografya çizimleri anlaşılır. Bu gibi resimlerde düz cetvel, T cetvel, gönyeler, pistole, pergel, dubıdesimetre, iletki, tirlin, kalemucu, ka­rakalem, çini mürekkebi, bazı boyalar, fır­ça, silgi v.b. kullanılır.

Resme başlamadan önce, bütün uzunluk, yükseklik veya kalınlıkların hesaplanması­nı sağlayacak bir ölçek kararlaştırılır, öl­çekler, güdülen amaca ve çizilecek nesne­lerin boyutlarına göre seçilir. Bu hazırlık­lar tamamlanınca resim tüm ve doğru ola­rak kalemle çizilir, sonra üzerinden mürekkeple geçilir.
Resimler ikiye ayrılır: ki­mi çizgiyle yapılır ve bunlardan sadece yukarıdaki şartlara uygun olmaları beklenir; görüntü resmi diyebileceğimiz öteki resim­lerde, perspektif gibi çok daha karmaşık kurallara uymak gerekir ve çeşitli gölge oyunlarıyle eşyanın kabarıklığı gösterilir. Ay­rıca ressamın izdüşümlerini, dolayısıyle de tasarı geometriyi iyi bilmesi lazimdir.

Teknoloji alanında kullanılan resim tek­nikleri arasında, cetvel ve gönye ile çizi­len resimlerden baÅŸka bir de hiç bir araç kullanmadan yapılan ve cisimlerin biçim ve çevrelerini serbestçe çizmeÄŸe dayanan bir resim tekniÄŸi daha vardır. Bu tür re­simlere kroki adı verilir. Mimari resim’in bir biçimi de, kroki tek­niÄŸiyle yapılan süsleme resmi’dir. Genel­likle fantaziye ve sadece sanat kabiliyetine dayanan bu tür resim, mürekkepli kalemle yapılır ve teknik resimden tamamıyle ayrı bir tekniÄŸe dayanır.
Topografya çizimleri için, plan çıkarma ve düzeçleme konusunda bilgili olmak gere­kir. Uzman bir ressam, bu teknikle arazi­nin genel görünümünü verebilir, düzeç eğ­rileri veya taramalarla toprağın engebeleri­ni gösterebilir. Böyle bir resmi başarıyle yapabilmek için elin cetvelsiz çalışmaya yatkın olması ve arazideki herhangi bir engebeyi belirtebilecek kadar renk farkla­rından yararlanmayı bilmek lâzımdır.
Çizgisel resim ayrıca sanatçılar tarafından, bir binayı tam perspektifine oturtmak ve tablolarındaki çeşitli planlar arasında uy­gun bir orantı kurmak için kullanılır. Bu durumda resim tümüyle grafiktir ve sade­ce tasarı geometri kurallarına dayanır. Optik mercekler, tam yansıtmalı prizmalar ve düzlem aynalar üstünde yapılan araştır­malar, teknik resim için yararlı birtakım âletlerin icat edilmesine imkân vermiştir: karanlık oda, aydınlık oda v.b. gibi adlar alan bu âletler sayesinde ressama düşen tek şey, resmini çizeceği nesnenin görüntü­sü üzerinden kalemle geçmektir; başka bir­takım âletler (pantograf v.b.) sayesinde de, orijinal resim mekanik olarak istenilen oranda küçültülür veya büyültülür.

+ Sıf. Esk. Resmî. (ML)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİM veya RESM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENOİR (Auguste)

Tarih 27 Haziran 2009

RENOİR (Auguste), fransız ressamı (Limoges 1841-Cagnes-sur-Mer 1919). 1844′te Pa­ris’e yerleÅŸmiÅŸ bir terzinin oÄŸlu.

Daha ço­cukluÄŸunda Louvre’a gidiyor ve özellikle heykel salonlarını geziyordu. On üç yaşında, Temple sokağında bir porselen süslemecisinin yanına çırak olarak girdi; sonra yelpaze­leri resimleyen bir atelyede çalıştı; büyük bir ustalıkla, XVIII. yy. taklidi resimler yaptı. Ressam olmaÄŸa karar verince, kazan­cından artırdığı paralarla Güzel Sanatlar okuluna yazıldı (1862). Gleyre’in atelyesinde Monet, Sisley ve Bazille ile tanıştı, Cezanne, Pissarro ve Guillaumin ile dost oldu. 1863′te Esmiralda adlı eseri Salon’a kabul edildi (Renoir sonradan bu tablosunu parçalamıştır). Aynı yıl, ReddedilmiÅŸler Salonunda sergilenen Manet’nin resimleri karşı­sında büyük bir hayranlık duydu.

Renoir ve arkadaÅŸları, Corot’nun, Courbet’nin, Millet’nin resimlerini de beÄŸeniyorlardı; izle­nimci anlayışa uygun olarak açık havada resim yapmak üzere Fontainebleau ormanı­na gittiler. Renoir burada, Chailly-en-Biere’de Diaz’ın öğütlerinden yararlandı. 1864 Salonuna kabul edilmemesine karşılık tablo­ları 1865 Salonunda sergilendi; sonra 1866′da yine geri çevrildi. Renoir, Manet’nin çev­resinde biraraya gelen ve akademiye karşı olan gençlerin buluÅŸtuÄŸu Guerbois kahvesindeki akÅŸam toplantılarına devam ediyordu.

İlk desteÄŸi, Manet le birlikte kendisini de atelyesinde barındıran Bazille’den gördü. 1867′de Frederic Bazille’in Portresi’ni (Lo-uvre) ve Courbet’nin Sen Kıyısında Genç Kadınlar adlı tablosunun etkisiyle Avcı Di-ana’yı yaptı ve bu eseri de Salon’a alınmadı. Buna karşılık Åžemsiyeli Lise’i 1868′de kabul edildi. Bu resim, Duranty ile Castagnary’-nin ilgisini çekti. Zola, Renoir’ın konularını içinde yaÅŸadığı çaÄŸdan almasını ve Sen kı­yısındaki Grenouilere’âe kayıkçıları ve suya girenleri açık havada gösteren aydınlık figürler yapmasını beÄŸenerek Renoir’a «aktüaliteci» adını verdi. 1870′te Salon’a kabul edilen Pınarda Yıkanan Kadın ve Cezayirli Kadın adlı tablolarında Renoir’in Delacroix’ya artan hayranlığının izleri görülür.

Salon tarafından bir daha reddedilince, 1874′te, Ressam, HeykeltıraÅŸ, Mimar, Gravürcü ve Desenciler Anonim ortaklığının birinci sergisine katıldı. Bu dernek üyeleri kısa zamanda «izlenimci grup» adını aldı. Renoir’ın sergiye verdiÄŸi resimlerden, özel­likle La Loge (Courtauld koleksiyonu, Tate gallery) adlı tablosu anılmaÄŸa deÄŸer. Re­noir bu grupta, manzara resminden çok fi­gürle ilgilenenler arasında yer alıyor ve fır­çayı lekeler meydana getirecek biçimde sür­mekten çok, boyayı ince ve saydam taba­kalar halinde üst üste koyarak çalışıyordu.

1875′te Drouot konağında eserlerini satışa çıkarttı ama pek alıcı bulamadı. Bu baÅŸa­rısızlığına karşılık Victor Choquet ile Ge­orges Charpentier’den destek gördü. Bir ya­yınevi sahibi olan Charpentier’nin Grenelle sokağındaki salonu o devirde, Paris’in seçkin kiÅŸilerinin, Zola, Daudet ve Goncourt’ların çevresinde biraraya geldikleri yer­di. Marguerite Charpentier’nin koruduÄŸu Renoir 1876′dan sonra düzenli olarak Sa­lon’a kabul edildi. Burada 1878′de Bayan Charpentier ve Çocuklarının Portresi (Met­ropolitan Museum, New York) tablosunu sergiledi.

Gortot sokağında kiraladığı bah­çede La Galette DeÄŸirmeni adlı tablosunu (Louvre) bu dönemde yaptı. 1876′da on beÅŸ tablosuyle izlenimci grubun ikinci sergisi­ne, sonra 1877 sergisine, son olarak da ara­larında Kayıkçıların Öğle YemeÄŸi de (Phi­lips Memorial gallery, Washington) bulunan yirmi dört tablo ile 1882 sergisine katıldı. 1879′da Cezayire gitti; Paris’te doktor Gachet ile tanıştı; Chatou’da, Croissy’de, Sen kıyılarında resimler yaptı. 1881′de Aline Charigot ile evlendi.
Bir süre Guernesey’de oturdu. Sonra ital­ya’ya gitti (1882) ve bu gezisi sanatında yeni bir dönemin baÅŸlangıcı oldu. Napoli müze­sinde Pompei resimlerini inceledi.

Paler­mo’da Richard Wagher’in Portresi’ni (Opera kütüphanesi, Paris) yaptı. Piero Della Francesca, Benozzo Gozzoli ve Raffaello’nun e-serleri karşısında bir öğrenci hayranlığına kapılarak «İzlenimciliÄŸin sonuna kadar git­miÅŸtim; ama ne yaÄŸlıboya’yı, ne de desen yapmayı bilmediÄŸimi anlıyorum» dedi. Cennini’nin Trattato della Pittura (Resim Üs­tüne İnceleme) adlı kitabını elinden düşürmüyordu. Bu kitabın 1911′deki fransızcasına yazdığı önsöz Renoir’ın tek teorik yazısıdır. Bundan sonra, aktüaliteci»liÄŸi bırakarak klasik bir ressam olmak istedi.
O zamana kadar eserlerinde yer almayan çıplak kadın artık baÅŸlıca tema’sı oldu; paletindeki renkleri azaltarak toprak boyalarını ve kobalt mavisini kullanmaÄŸa baÅŸladı, insan ve eÅŸya­nın çevre çizgilerini daha belirgin hale ge­tirdi, daima açık havada resim yapmayı bı­raktı. Kısa süren bu dönemdeki ÅŸaheseri Suda Yıkanan Kadınlardır (1883-1885, Carroll S. Tyson koleksyonu, Philadelpiha).

Üslûbunun kesin biçimini alması için gerekli olan bu çetin ve azimli arayış döneminden sonra, mizacına da uygun gelen çekici konu­lara el attı; «tatlı ve hafif» resimler yap­maÄŸa baÅŸladı. 1884′te La Rochelle’de, La Roche-Guyon’da, Varengeville’de, Essoyes da çalıştı; 1885′te İspanya’ya gitti; orada Velazquez’in tablolarını gördükten sonra bu ressamı Greco’dan da, Tiziano’dan da üs­tün buldu. Burant-Ruel sayesinde, Brüksel’­de, Londra’da, New-York’ta ilk büyük ba­şarılarını elde etti.

1888′de Martigues’e gi­derek Cezanne ile buluÅŸtu. Montmartre’a (Château des Brouillards) yerleÅŸtiÄŸi 1890 yı­lında «sedefli» denilen dönemi baÅŸlar; bu dönemde yaptığı resimlerde, ÅŸekillere belli belirsiz bir kabarıklık vermek için, uzun fır­ça darbeleriyle renkleri hafifçe birbirine karıştırıyordu. 1891′den itibaren her yıl Gü­ney Fransa’ya (Tamaris-sur-Mer, Cassis, Marsilya, Miramar, Nimes, Rhöne vadisi) gitmeÄŸe baÅŸladı. Cagnes’da ağır bir romatiz­maya tutuldu (1899). Burada satın aldığı (1901) malikânesinden ancak her yaz Esso-yes’ya gitmek için ayrılıyordu. Essoyes, ka­rısının çocukluk arkadaşı Gabrielle Renard’ın memleketiydi. Bu kadın çocuklarına dadılık ettiÄŸi gibi evin idaresini de eline aldı; aynı zamanda, güzel ve dolgun vücuduyle Renoir’ın son yıllarındaki tablolarına (kır­mızı ve yaldızlı renklerin gittikçe hâkim olduÄŸu dönem) modellik etti. Ambroise Vollard 1894′te Renoir’a maddî yönden destek oldu; ama sanatçı rahat bir hayata ancak 1907′de kavuÅŸabildi.

1910′dan sonra Renoir ancak koltuk deÄŸneÄŸiyle yürüyebiliyordu; 1912′de fırçasını baÅŸparmağı ile iÅŸaret par­mağı arasına baÄŸlamak zorunda kaldı. 1914′te, eserleri daha o hayattayken Louvre mü­zesine alındı (isaacs de Camondo koleksi­yonu). Ayrıca 1918′de Mme Georges Charpentier’nin küçük portresi de aynı müze için devlet tarafından satın alındı. Auguste Guenot, Renoir’ın ölümsüzleÅŸtirdiÄŸi kadın tiplerine uygun düşen birkaç heykel yaptı. Bu eserlerini Renoir’ın desenlerini örnek alarak ve sanatçının nezaretinde çalışarak gerçekleÅŸtirdi. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENOİR (Auguste) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENNES

Tarih 27 Haziran 2009

RENNES, Fransa’da İlle-et-Vilaine idare bölgesinin merkezi, Paris’e 361 km uzak­lıkta, Rennes havzası’nda, İlle ve Vilaine ır­maklarının kavÅŸağında; 157 692 nüf. üni­versite. Millî SaÄŸlık okulu.

Rennes bir çö­küntü bölgesindeki (Rennes havzası) tabiî yolların birbirine yaklaÅŸtığı yerde kuruldu. Havzanın verimli toprakları, Bretagne’ın ge­ri kalan kısmındaki daha verimsiz toprak­larla çeliÅŸir. Åžehir 1720 yangınından sonra düzgün bir plana göre yeniden inÅŸa edildi. Åžehirde güzel anıtlar vardır; özellikle iç süs­lemeleri çok zengin olan, XIII. yy.dan kal­ma Adliye sarayı (eski Bretagne mahkeme­si), Thabor bahçenin yanında XIV. yy.dan kalma Notre-Dame kilisesi.

Klasik cepheli Saint-Pierre katedralinin yapımına 1787′de baÅŸlandı ve 1844′te tamamlandı. Vilaine ır­mağının sol kıyısında müzelerin toplandığı yapı yükselir, idarî ve adlî bir ÅŸehir olan Rennes aynı zamanda da bir fikir ve din merkezidir. Vilaine’in sol kıyısında tica­ret ve sanayi tesisleri de geliÅŸmiÅŸtir; maki­ne yapımı, tarım makineleri, dokuma (kon­feksiyon, tuhafiyecilik) ve besin (bisküvi fabrikası) sanayii, marokencilik, ayakkabı yapımı, kâğıt fabrikası, mobilya yapımı v.b. Ayrıca Rennes yakınlarında büyük bir oto­mobil fabrikası kurulmuÅŸtur. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENNES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REN nehri

Tarih 27 Haziran 2009

REN nehri, alm. Rhein, hollanda dilinde Rijn, Batı Avrupa’da nehir, Alpler’de do­ğar ve Kuzey Denizi’ne dökülür; 1 298 km.

• CoÄŸrafya. Ren’in yatağı geç bir tarihte yerleÅŸti: Pliyosen çağın sonunda havzasının Alpler’de bulunan kısmındaki sular hâlâ Sundgau aracılığıyle Saöne ovalarına akı­yordu. Dördüncü zamanın başında bu sular Kuzey Denizi’ne yöneldi. Ren’in çok deÄŸiÅŸik bölgelerden geçmesi, rejimini ve nehirden yararlanma ÅŸekillerini etkiler. Ama çok es­ki çaÄŸlardan beri set çekilen ve düzeltilen çığırı, Avrupa’nın baÅŸlıca nehir yoludur. Konstanz gölüne kadar uzanan yukarı çığır’ı Alp semtlerinin örnek tipidir; ön Ren (Vorderrhein) ile Arka Ren’in (Hinterrhein) bir­leÅŸmesiyle meydana gelir: suların yüksek daÄŸlardan inmesi yaÄŸmur-kar tipinde bir beslenme saÄŸlar; debinin en yüksek olduÄŸu dönem yaz mevsimidir (hazirandaki debisi Konstanz gölüne girdiÄŸi yerde 524 m3/saniye, ÅŸubat ayında ise 71,2 m3/saniye).

Vadisi dördüncü zaman Ren buzulunda oyulmuÅŸ bir buzyalağıdır; dibi çakılla doludur ve eÄŸimi diktir. Burası Graobonder boÄŸazına giden, OrtaçaÄŸda çok kullanılan, bugün de özellikle turistlerin geçtiÄŸi büyük bir yoldur. Ayrıca önemi günden güne artan bir elekt­rik üretimi bölgesidir. Konstanz gölünden sonra Ren, jüra çağı kalkerleriyle oyulmuÅŸ oldukça dar bir vadiye girer (Schaffhousen’de Ren çaÄŸlayanı). YaÄŸmur-kar tipindeki mahallî beslenmenin ilkbahara ve sonba­hara doÄŸru ikinci derecede maksimumlara yol açması ve Konstanz gölünün etkisi, yaz mevsimindeki kesin debiyi deÄŸiÅŸtirmemekle beraber debileri büyük ölçüde düzenler. Basel’in yakınlığı isviçre ve Almanya tarafın­dan ortaklaÅŸa iÅŸletilen bir hidroelektrik santralı kurulmasına yol açmıştır (Birsfalden, Rheinau, Reckingen) Burası isviçre elektro-kimyasının baÅŸlıca merkezlerinden bi­ridir.

Ren ve büyük kolu Aare’yi bu kesim­de sefere elveriÅŸli hale getirmek için bir proje hazırlanmıştır. Ren, Basel’de havzası­nın Alp kısmından (havzasının yüzölçümü­nün yüzde 22,5′i olmasına karşılık bu kısım suların yüzde 43′ünü [1 000 m3/saniyeden çok] saÄŸlar) çıkarak hersinyen bölgeye gi­rer ve Dördüncü zamanda Alp ırmak-buzul çakıllarıyle örttüğü Alsace ve Baden çöküntü hendeÄŸini takip eder; Würmiyen ça­ğından kalma tortullar verimsizdir ve ta­rım çok az geliÅŸmiÅŸtir. Tabiî haliyle Ren. çökmekte olan bu bölgede eskiden birçok menderes çizerdi. XIX yy.ın ikinci yarısında Baden’li mühendis Tulla’nın planlarına gö­re sunî bir yatak açıldı (nehir bugün bent­ler arasına sıkışmıştır).

Sellerin yol açtığı zararların büyük kısmı önlendi; ama neh­rin kısaltılması, aşındırıcı gücünü artırdığından, alüvyonların örttüğü kalker damar­larının açığa çıkmasına yol açtı (İstem); çalışmaların baÅŸka bir sonucu olarak yeraltı örtüsünün göçmesi, tarım için çok tehlikeli bir olaydır. Almanlar direkler dikerek nehri Mannheim’a kadar sefere elveriÅŸli hale getirdiler. 1918′den sonra Fransa, Ren üze­rinde seferi önce Strasbourg’a, sonra da AÅŸağı İstein’ı kuÅŸatan Kambs kanalının açılmasıyle Basel’e kadar ilerletti. Düzenlen­mekte olan Büyük Alsace kanalı, Reims’e modern bir suyolu eklemekte ve büyük ölçüde elektrik saÄŸlamaktadır.

Bu kesimde Ren’in rejimi özellikle güney almanya su­larını getiren Neckar ve Main ile kavuş­tuÄŸu yerlerin aÅŸağısında önemli ölçüde de­ğiÅŸir. Bu nehirlerin kesinlikle yaÄŸmur-kar tipinde olan rejimi. Ren’in kış minimum­larını azaltır. Mannheim’dan sonraki dü­zenleme, daha kolay olduÄŸundan, XIX. yy. sonundan itibaren gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir. Bingen’in ötesinde Ren, çöküntü hendeÄŸin­den çıkar ve «Kahramanlık gediÄŸi» yoluyle ÅŸistli Ren kütlesini aÅŸmaÄŸa baÅŸlar: Dördün­cü zamanda da devam eden yükselme hare­ketinden daha eski olan bu gedik, kenarları çok dik vadidir, özellikle Loch’taki kuvarsit damarları, seferi uzun süre engelledi ve an­cak XIX. yy. sonunda yapılan çalışmalarla yarıldı. Alman romantik yazarlarını büyük ölçüde etkileyen bu güzel vâdi, bugün büyük bir turizm bölgesidir. Ren’in Koblenz’te al­dığı kolu Moselle, Main ve Neckar gibi, nehrin rejiminin alp özelliÄŸini hafifletir. Köln’de, ÅŸistli Ren kütlesinden çıktığı yer­de, su kabarmaları daha yağındır. Kış mev­simindeki su azalmalarının yerini daha az ölçüde sonbahar azalmaları alır. Åžartlar se­fere son derece elveriÅŸlidir: debi, suların al­çaklığı dönemde 1 120 m3/saniye, orta dönemde 1 750 M3/saniye, kabardığı dönemde 10 000 m3/saniye.

Irmak, Köln havzası çö­küntü hendeÄŸinde biçimsiz taraçaların ve linyitli üçüncü zaman topraklarının ortasın­da büyük menderesler çizer. Hollanda sınırının biraz aÅŸağısında, delta baÅŸlar: nehrin çığırı kollara ayrılır; kolla­rın çizdiÄŸi yollar bentler yapılmasından ön­ce çok deÄŸiÅŸmiÅŸtir: ijsel, Kampen yakınında eski Zuiderzee’ye ulaşır; Eski Ren, Utrecht ve Leyde’den geçer, hattâ bir.kolu Amsterdam’a varır; baÅŸlıca kolu Waal, Mouse’a kavuÅŸmadan Biesboch’ta bir delta meydana getirir; Lek Rotterdam’a yönelir. Bütün bu bölgede X. yy.da baÅŸlanan bent yapımı sa­yesinde, sulanabilen ovaların balçıkları üze­rinde güzel polderler meydana getirilmiÅŸ ve nehir kollarının yatak deÄŸiÅŸtirmesi engel­lenerek tabiî ÅŸartlar tamamıyle deÄŸiÅŸtirilmiş­ti. Köln’ün aÅŸağısında havzanın yüzde 15′ini temsil eden bir kısım, Ren’e sularının ancak yüzde 8′ini saÄŸlar, bu yüzden rejim hiç de­ğiÅŸmez. EÄŸimin yumuÅŸaklığı kabarmaları azaltarak rejimi düzenler.

• iktisadî rolü. Ren, Basel’den denize doğ­ru giden ilgi çekici bir ulaşım yoludur ve OrtaçaÄŸdan beri kıyılarındaki ÅŸehirlerin zenginleÅŸmesine yol açmıştır. Nehrin ya­kınlığı, üzüm yetiÅŸtirmeyi ve ÅŸehirlere gön­derilen ekmeklik buÄŸday tarımını geliÅŸtire­rek köylerin iktisadî geliÅŸmesini bile etki­ledi. Nehrin iktisadî rolü, modern sanayi­nin geliÅŸmesiyle daha da arttı. Ren üze­rinde sefer kolaylığı Ruhr’un canlanma­sında büyük rol oynadı ve bölgede kıyı ÅŸe­hirlerinin yararlandığı elveriÅŸli ÅŸartları sağ­ladı. Ren aynı zamanda da Ruhr kömür ve çeliÄŸinin Güney Almanya’ya ve İsviçre’­ye doÄŸru sevk edilmesine imkân verir ve kıyılarıyla kollarının kıyılarında yerleÅŸen ima­lât sanayii merkezlerine ikmal yapar. Basel, nehir sayesinde, 5 milyon ton yük tra­fiÄŸiyle İsviçre’nin baÅŸlıca pazarı haline gel­miÅŸtir. Strasbourg, 6 milyon tonla önemli bir limandır. Köln’ün aÅŸağısında, AÅŸağı Ren 40 milyon ton trafikle dünyanın en iÅŸler nehirlerinden biridir. Ren üzerinde sefer, Versailles antlaÅŸmasından beri mil­letlerarası bir rejime baÄŸlıdır.

BaÅŸlıca önemli filolar, alman, hollanda, sonra da fransız, isviçre, ingiliz ve belçika filolarıdır. ikinci Dünya savaşı ertesinde yeniden düzenlenen Fransız parkı, tek bir konsor­siyumda toplandı. Nehrin düzenlenmesi, ren ticaret filosuna kendine has özellikler saÄŸladı: 2 000 beygir kuvvetinde römorkör­ler ve yüklü ağırlığı 2 000 tonu geçen mav­nalar suların kabarık olduÄŸu zamanlarda Strasbourg’a kadar çıkabilir. Moselle’in kanallaÅŸtırılmasıyle, nehrin 1 000 tonluk mavnaların girmesine elveriÅŸli hale getiril­mesi, bu sanayi bölgesinin denizden uzak olma sakıncasını azaltacaktır. 1966′da Emmerich’te alman-hollanda sınırında 88 Mt trafik kaydedilmiÅŸtir.

• Seyrüsefer talimatnamesi. Viyana kong­resi (1815), Ren üzerinde güvenliÄŸi saÄŸla­makla görevli bir Ren Seyrüseferi Merkez kurulu meydana getirdi (merkezi Mainz’teydi); açık denize kadar sefer serbestliÄŸi­ni Hollanda’nın kabul etmemesi üzerine, bu kurul iÅŸlemez hale geldi. 1831′de Mainz ant­laÅŸmasında ve 1868′de Mannheim antlaÅŸma­sında Hollanda’nın hak iddialarının tanınmamasına karşılık Ren kıyısındaki devletlere tanındı. Versailles antlaÅŸmasıyle (1919), Ren ile kıyısı olmayan devletler de Merkez ku­ruluna alındı ve kurula Mannheim kuru­lunda deÄŸiÅŸiklik yapma hakkı tanındı. Al­manya 14 kasımdan sonra Versailles ant­laÅŸmasının nehirle ilgili maddelerini tanı­madığı için, Yeni Ren statüsü daha yaratıl­madan iÅŸe yaramaz hale geldi (4 mayıs 1936). 1945′te Merkez kurulu, Köln’den Strasbourg’a taşındı; Almanya, kurula 1950′de girdi. Nehir üstündeki idare ve gümrük kontrolünü hafifletmek için çeÅŸitli tedbirler alındı. 1951′de Almanlarla Hol­landalılar arasındaki anlaÅŸma Ren’in aÅŸa­ğı kolunda milletlerarası trafiÄŸi daha da kolaylaÅŸtırdı. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REN nehri hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REMUSAT

Tarih 27 Haziran 2009

REMUSAT (Charles François Marie, — kontu), fransız siyaset adamı (Paris 1797 -ay.y. 1875), Aguste Laurent’ın oÄŸlu.

Libe­ral milletvekili (1830-1847) ve içiÅŸleri ba­kanı (mart-ekim 1840) oldu. ikinci cumhuri­yeti (1848) savundu; 2 aralık 1851′den sonra sürgün edildi ve ancak 1859′da genel af çı­kınca geri dönebildi. Thiers kabinesinde dış­iÅŸleri bakanlığına getirildi (1871); iÅŸgal al­tındaki toprakların kurtarılmasına çalıştı (mart 1873 antlaÅŸması).
Ama Paris’te Barodet karşısında seçimleri kaybedince çekildi (mayıs 1873). Sonra Haute-Garonne’dan mil­letvekili seçildi, 1875 Anayasa kanunlarının hazırlanmasına katıldı. Birçok tarih ve fel­sefe eseri yayımladı. Hatıraları (Memoires) 1958′den itibaren yayımlanmaÄŸa baÅŸlandı. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REMUSAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REKSİSTAZİ

Tarih 27 Haziran 2009

REKSİSTAZİ i. • (yun. rhksis, kopma ve stasis, hareketsizlik’ten fr. rhexistasie).

jeol. ve Pedoloji. İklim, tektonik sebepler ve­ya insan etkisiyle meydana gelen ve daha önceki denge döneminde («biyostazi evresi» denir) olduğu yerde kalan döküntülerin aşındırma ile harekete geçmesini sağlayan biyoloji dengesindeki bozulma. (Biyostazi ve reksistazi evrelerinin birbirini takip et­mesi, bazı tortul dizilerini [meselâ kireçli bir tortuldan killi veya kumtaşlı bir tortula geçilmesi] açıklar.
Pedolojide, reksistazi sa­yesinde toprakların bir çeşit sınıflandırması yapılabilir ve arazinin geçirdiği değişiklik­lerin sayısından hareket ederek toprağın yaşı ve değeri belirlenebilir.) [L]

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REKSİSTAZİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REJİM

Tarih 27 Haziran 2009

REJİM i. (lat. regimen, yönetmek eylemi’nden fr. reÄŸime). Yönetme, düzenleme tar­zı, düzen.

— Coğ. Akarsu debisinin geçirdiği deği­şikliklerin tümü. Bk. ANSİKL.
— Diyetetik. Rejim veya yemek rejimi, sağ­lığı korumak veya düzeltmek amacıyle uygulanan beslenme düzeni. (Bk. ANSiKL.) || Rejim yapmak, zayıflamak veya sağlık du­rumunu düzeltmek amacıyle yalnız dokto­run belirlediği yiyecekleri yemek.

— Fiz. Bir akışkanın, düzenleyici şartları göz önünde tutarak ifade edilen debisi.
— Huk. Belli bir konuya ilişkin kanunlar topluluğu. // Ceza infaz rejimi, hürriyeti önleyici veya kısıtlayıcı cezaların uygulan­masını düzenlemek amacıyle konmuş ku­rallar topluluğu. (Amacı, her şeyden önce mahkûmun ıslahıdır.) || idarî rejim, idarî işlem ve eylemlerin özel hukukun uygulanma alanı dışında tutulması ve bu faaliyet­leri denetleyecek makamların adlî merci­lerden tamamen ayrılması. (Bk. ANSiKL.) || Mal rejimi, karı kocanın mallarının hu­kukî statüsünü belirleyen kurallar toplu­luğu. (Bk. MAL rejimleri.)

— Meteorol. Yağış rejimi. Bk. YAĞMUR. || Sinoptik rejim, havanın, bütün bir dola­şım tipi süresince devam eden özellikleri­nin tümü. (İki çeşit sinoptik rejim vardır: antisiklon rejimi ve siklon rejimi. Tedirgin­lik akımlarının kaynağına göre, batı reji­mi, kuzeybatı rejimi, güney rejimi v.b. de­nir.)

— Ormanc. Orman rejimi, orman idaresin­ce ormanlara uygulanan kuralların tümü.
— Petr. Bir rafinaj tesisinin sürekli çalış­ma düzeni: Otomatik ayarlamalar sayesin­de tesis ünitelerinin çoğu, uzun süre gece ve gündüz rejimde kalabilir.
— Sağ. Sağlık rejimi, yabancı ülkelerde hüküm süren hastalıkların bir ülke veya bölgeye yayılmasını önlemek için alman tedbirlerin tümü.
— Siyasî kuruluşlar. Hükümet yapısı veya şekli: Cumhuriyet rejimi. Monarşi rejimi. Parlamenter rejim. Başkanlık rejimi.
— Sosyal mevzuat. Toprak rejimi, genel rejim, özel rejimler. Bk. Sosyal GÜVEN­LİK.

— Teknol. Bir makinenin normal durum­da çalışma şekli. || Bir motorun dönme hızı. || Maksimum rejim, bir motorun et­kin gücünü ortaya koyan rejim. (Sürtünen parçaların aşırı derecede ısınacağını göz önünde tutarak, ancak olağanüstü durum­larda kullanılmalıdır.) || Yüksek verim re­jimi, bir makinenin, bir motorun v.b., az bir tüketim ve önemsiz bir aşınma ile yük­sek bir verim sağlayabildiği rejim.

— Vergi huk. Gümrük rejimi, millî güm­rük sistemini karakterize eden tedbirlerin tümü. (İthal veya ihraç edilen malların tabi olacağı çeÅŸitli hukukî ve idarî durum­ları tespit etmek üzere konulan hükümle­rin tümü. gümrük rejimidir. Belli muame­lelere veya belli bölgelere uygulanan özel gümrük rejimleri, umumî gümrük rejimi’nin karşıtıdır.)

— ANSİKL. Coğ. Irmak rejimleri mevsim­lere göre değişmelerinden, yani suyun bol­luğu veya azlığından çok, yıllık ortalama beslenmesindeki eşitsizliklerle nitelenir. Yıl­lık ortalama beslenme için bk. POTAMOLOJİ.

*Basit rejimler. Basit rejimlerin aylık or­talamalarında tek bir kabarma mevsimi ve tek bir alçalma mevsimi görülür; bu du­rum çoÄŸunlukla akarsuyun yüksekliÄŸinin tespiti için tek bir etkenin büyük ölçüde ağır basmasını ihtiva eder. Böylece, hav­zasının altıda biri veya daha fazlası buzlarla örtülü yüzeylerden meydana gelen ırmaklar, buzul rejimi’ne uyar; suyun kar halinde (daha sonra buz halinde) depo­lanması sonucunda en soÄŸuk altı veya ye­di ay boyunca düşük debiler gözlemlenir; sıcak mevsim ortasında kar ve buz erime­si, temmuz ve aÄŸustosta gözlemlenen top­lam azamî ortalamaya yol açar («ultra bu­zul» tipi); bu ortalama ÅŸubat, hattâ mart toplam minimum ortalamasının on beÅŸ -yüz katıdır.

Chamonix’te Arve, Yukarı Aar ve kolları, Alp Rhöne’u ve kolları bu tip ırmaklardır. DaÄŸ kar rejimi’nde de (Yu­karı isere, Arc, Alp Ren’i v.b.) süreç ay­nıdır, ama yükseltinin daha az olması sayesinde suların alçalma dönemi biraz da­ha az uzun sürer ve beslenme daha faz­ladır; azamî ortalama haziranda baÅŸlar. Ova kar rejim’nde, S.S.C.B. ve Kanada’-da (Volga, Dnieper, Obi, Saint-Laurent’in kolları v.b.) yükseltilerin nispî tekdüzeli­ği erimenin daha erken ve çok daha hız­lı olmasına yol açar. Aylık en yüksek kat­sayı (enleme ve doymaya göre nisan veya mayısta) modüllerde ve kış alçak sularında alp rejimlerinden daha ağır basar, ikinci bir minimumun sebebi buharlaÅŸmadır.

Okyanus yaÄŸmur rejimi’nde baÅŸlıca özellik (Sen, Orne, Meuse, Vienne, AÅŸağı Loire, Thames v.b.), tarihlerdeki ve en yüksek suların bolluÄŸundaki düzensizliktir. Bunun­la beraber buharlaÅŸma eÅŸitsizliÄŸi yağış eÅŸit­sizliÄŸinden daha büyük rol oynar ve olduk­ça uzun yılları kapsayan gözlemler, toplam azamî ortalamanın ocak veya ÅŸubat ayla­rında olduÄŸunu ortaya koyar. Musonlu ve­ya musonsuz saf tropikal yaÄŸmur rejimi’nin (Yukarı Nijer, Senegal, Mavi Nil, hin
distan ve birmanya akarsuları, Kızılnehir, Parana ve Güney Amerika’daki öbür ır­maklar) ise baÅŸlıca özelliÄŸi tersine yaz mevsimindeki kabarık suların düzenliliÄŸi­dir; bu düzenlilik kış mevsiminde yağış ol­mamasının veya çok az olmasının yol aç­tığı etiyajlarla çeliÅŸir.

• Karmaşık rejimler. Birçok mevsimlik rejim en az iki etkenin birbirini izleyen ve az çok karışık etkilerini taşır; bu et­kenlerin her biri sırasıyle bolluk ve az­lıktan sorumludur. Yükseltinin 2 000 – 2 500 m’yi bulduÄŸu Kuzey Fransız ön Alpleri’nde (Fiers, Guiers, Bournes) karların eri­mesi ve yaÄŸmurların meydana getirdiÄŸi de­reler, kaynaklara doÄŸru toplam önceliÄŸin nisan veya mayıs ortalamasında olmasına yol açar; kar birikmesi kış ortasındaki top­lam ortalamaları net bir ÅŸekilde düşürür.

Düzensiz sonbahar yağışları kasım veya aralık ayında ikinci bir ortalama maksi­muma sebep olur; buharlaÅŸma aÄŸustos ve­ya eylülde ikinci bir minimuma yol açar (aÅŸağı çığırlarda): bu rejime kar – yaÄŸmur rejimi denir. Güney Alpler’de yaz etiyajı kuvvetlenmeÄŸe baÅŸlar; akdeniz iklimi ya­ğışlarının sonucu olan sonbahardaki ikinci kabarma, nisan-mayıs arasında yarı – kar maksimumuna yaklaşır. Kar geçiÅŸ rejimi’nde karmaşıklık biraz da­ha azdır: mayıs veya haziranda maksimum, kış ortasında kar birikmesinin sebep oldu­ğu bir minimum, sonbaharda hafif bir ikin­ci kabarma veya mevsim eÅŸiÄŸi. Breda, Goffre, Arly (2 800 – 3 200 m arasındaki alp özelliÄŸinde daÄŸlar) ve Pireneler’de veya çı­kışlarında Yukarı Garonne, Yukarı Adour, Ariege bu rejime uyar. Akdeniz Alp bölgelerinde de Fanaro, Torino’da Po ve yukarı kolları, Ticino, Adda, Tagliamento v.b. kar geçiÅŸ rejimli ırmaklardır.

Bu rejimin karşıtı olan ve Jüralar’da (Ain, Yukarı Doubs, Orbe, Birse), Vosges daÄŸlarında (Yukarı Moselle), Massif Central’da (Dordogne, Loire, Allier, Tarn, Yukarı Lot) rastlanan kar-yaÄŸmur rejimi özellikle yaÄŸmurların ve mevsimlik buharlaÅŸma eÅŸit­sizliklerinin etkisindedir. Bununla birlikte kar birikmesi, ocak ve ÅŸubat debilerini bi­raz azaltır; erime, nisan (kaynaklara doğ­ru) veya mart ortalamalarını biraz yüksel­tir. Akdeniz kesimlerinde (Ardeche, Herault, Gardons), düzensiz büyük kabarma­ların sonucu olan kasım ayı ortalama de­bileri mart-nisan aylarındaki ortalama debiden yüksektir.
Havzaları çeÅŸitli bölgele­re yayılan ırmakların baÅŸlıca özelliÄŸi re­jimlerinin çok daha karmaşık olmasıdır; çünkü kollar veya kol grupları gerek yü­zey ÅŸekillerinin gerek iklimin etkisiyle ana ırmaÄŸa, çeÅŸitli mevsimlik rejimlere baÄŸlı sular getirir; bunun sonucu olarak ana ır­mağın rejimi de yukarı kesimden aÅŸağı ke­sime büyük ölçüde deÄŸiÅŸebilir. Meselâ Rhone ve Ren ırmaklarının rejimleri kaynak­larında çok basittir: Rhöne buzul rejimine, Ren daÄŸ kar rejimine baÄŸlıdır. Alp kolları da benzer özellikler taşır. Ama Ren, Alpler’den çıkınca Basel’de kar-buzul özel­liklerini muhafaza etmekle beraber (Büyük Asalp göllerini geçiÅŸin önemli ölçüde azalt­tığı mevsim orlalamalaıı deÄŸiÅŸmeleri), he­men hemen yaz aylarındaki kadar yüksek soÄŸuk mevsim kabarmalarının etkisinde kal­maÄŸa baÅŸlar ve sonra ancak yaÄŸmur veya okyanus-yaÄŸmur rejiminde kollar alır.

Mo­selle ile birleÅŸmesinden sonra aralık-mart debileri, daha az düzenli mayıs-haziran ka­barık sularına eÅŸit olur ve Ruhr ile Lippe’-in aÅŸağı kesiminde net bir ÅŸekilde bu de­bileri aÅŸar. Rhöne ise temmuz ayı maksi­mum ortalamasıyle buzul özelliÄŸini muha­faza eder, ama debiler kış mevsiminde nis­peten daha yüksek hale gelir. Sonra Saone kış debilerinin daha yüksek hale gel­mesine imkân verir.

Kar geçiÅŸ rejimine uyan isere’de ortalama üstünlük mayıs ve haziran aylarındaki erime debilerindedir; daha aÅŸağı kesimde ilkbahar ortalamaları üstünlüğünü muhafaza eder, ama mayıs ve hazirandakine oranla nisan debisi geliÅŸir; sonbahar kabarması yavaÅŸ yavaÅŸ olur. Nil’in rejiminin görünüşü çok basittir; Hartum’dan itibaren (Mavi Nil ile kavÅŸak) tropi­kal yaÄŸmur tipindedir. Gerçekte ise, Ha­beÅŸistan’daki yaz kabarık suları ve kış al­çak suları öyle ÅŸiddetlidir ki, yukarı hav­zadaki büyük göllerinde dengelediÄŸi ekva­tor tipinde hidrolojiyi tamamıyle maskeler.

— Diyetetik. Sağlıklı bir insanda rejim yi­yecek ihtiyacıyle orantılı olmalıdır; yiye­cek ihtiyacı ise yaşa, fizyolojik duruma, yaşama tarzına, bedenî etkinliğe göre de­ğişir. Meselâ bebekler, çocuklar, gençler, çalışmayan yetişkinler, ağır işçiler, ihti­yarlar, gebe kadınlar v.b. için ayrı re­jim uygulanabilir. Yemek rejiminde gün­lük tayin besin dengesi ve vitamin ihtiya­cından başka yemeklerin sayısı, bileşimi ve günde kaç öğün verileceği de önemlidir. Çeşitli ülkelerde uygulanan yemek rejim­lerinin çok değişik oluşu tarım kaynak­ları, mevsimler, etnik grupların dini ve gelenekleriyle ilgilidir; bu çeşitlilik insan­ların çok değişik yemek rejimleriyle ya­şayabileceğini gösterir, ama yemek reji­minin insanların davranışını ve ruhî duru­munu etkilediği, buna karşılık onların da yemek rejiminden etkilendiği bir gerçektir.

• Hastalıklara gelince, rejim, büyük öl­çüde koruyucu ve tedavi edici rol oynar. Her patolojik durum, hattâ her hasta için, özel bir rejim tespit etmek doğru olur; ye­mek rejimi verilecek yiyeceklerin cins ve miktarını gösterir; buna göre rejimler çe­şitlere ayrılır:
1. toplam kaloriyi sınırlandıran rejimler (pletora, şişmanlık, selülit kalp hastalık­ları);
2. bazı yiyecekleri sınırlandıran veya kal­dıran rejimler; meselâ madeni tuzlar (tuz­suz, potasyumsuz v.b. rejimler) [nefritler­de]; glüsitler (diyabetlilerde); lipitler (hiper kolesterolemi, arterioskleroz, hiperlipemi, karaciğer hastalıkları, asetonemi v.b. protitler (kanda azotun çoğaldığı durumlar [üremi] ve özellikle böbrek hastalıkları [bit­ki veya süt-bitki rejimleri]) duruma göre sınırlandırılır veya tamamen kaldırılır. Bir yiyecek grubunun yasaklanması toplam ka­loride bir sınırlandırmayı gerektirmiyoısa, izin verilen besinler artırılarak yasaklanan besinlerin eksikliği giderilir.
Bununla be­raber birkaç grubun birden yasaklandığı durumlar da sık görülür; bu gibi durum­larda çok karışık problemlerle karşılaşı­lır; meselâ, glüsitlerin azaltıldığı diyabet­lilerde eğer protein birikimi de varsa, protitlerin de azaltılması gerekir;

3. bazı yiyecek gruplarının artırılmasını ge­rektiren rejimler; meselâ madde kaybı hal­lerinde, bazı yaraların iyileştirilmesinde, karaciğer hastalıklarında protitleri artır­mak, çocuklarda görülen asetonemilerde glüsitleri artırmak gerekir;
4. aşırı beslenme rejimleri’nde ise hastaya normal ihtiyacının üstünde yiyecek verilir. Bu suretle dokuları onarmak, zayıflığı gi­dermek, su kaybını önlemek mümkün olur. (Sindirim bozukluÄŸuna, çeÅŸitli metaboliz­malarda ağır aksaklığa sebep olmamak için bütün bu rejimler çok iyi düzenlenmek ister.)

— Huk. idarî rejim. Devletin idarî faa­liyetlerini, bu faaliyetlere ilişkin işlem ve eylemleri iki türlü düzenlemek mümkün­dür. Bunlar, ya kişiler gibi ancak adlî mer­ciler aracılığıyle denetlenip, uygulanabile­cek ve özel hukuka tabi tutulacak, ya da kamu hukukuna tabi olacak ve alınacak kararların hüküm doğurması için, karşı ta­rafın rızası veya adlî mercilerin araya gir­mesi gerekmeyecektir. Türkiye, Fransa gi­bi idarî rejim veya icraî idare adı verilen ikinci şekli kabul etmiştir. İdarî rejim, devlet içinde idarî hizmet ve faaliyetle­rin bir bütün olarak İdare adını alan bir teşkilâta verilmesine dayanır.

Nitekim Türk anayasası, idarenin kuruluş ve görevleriyle bir bütün olduğu ilkesini koymuştur. Bu bütünün, yürütme görevi içinde özel bir fonksiyonu, zabıta kuvvetlerinin merkezî­leşmesinden doğan ve devletin hizmetle­rinin çoğalmasıyle yaygınlaşarak kullanılan bir kamu kudreti vardır. Böylece idarî re­jimin uygulandığı ülkelerde, idare makam­ları, adlî merciler karşısında bir hareket serbestliğine sahip olur. İdare, gerekli ic­raî ve kesin kararları alarak, belli kural­lar çerçevesinde kendi araç ve personeliyle bunları gerçekleştirir.

Kamu hizmetlerinin aksamadan görülebilmesi, genel ihtiyaçla­rın karşılanması ancak bu suretle etkili bir ÅŸekilde karşılanabilmektedir. Bir kiÅŸi, bir alacağını ancak mahkeme yoluyle ve icra aracılığıyle tahsil etme imkânına sahipken, idare, kamu alacağı niteliÄŸindeki alacak­larını doÄŸrudan doÄŸruya tahsil edebilir. Türk pozitif hukukunda idarî rejimin yer alması 1868 yılında Şûrayı Devlet’in kurulmasıyle mümkün olmuÅŸtur. Bunun se­bebi de Tanzimat döneminde birçok hu­kukî müessesenin Fransa’dan alınmasıdır. Bk. DANIÅžTAY. (LM)

REJİSÖR i. (fr. râgisseur). Sine. ve Tiyat. Bk. YÖNETMEN.

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REJİM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİTZENSTEİN (Sigismund VON)

Tarih 27 Haziran 2009

REİTZENSTEİN (Sigismund VON), alman siyaset adamı (Nemmersdorf, Bayreuth 1766 – Karlsruhe 1847).

Baden büyük düklüğünün hizmetine girdi (1788′den sonra). Fransa ile antlaÅŸma yapılmasını savundu; 1802 antlaÅŸmasıyle Baden’e yeni topraklar kazan­dırdı. Devlet bakanı oldu (1808); Baden’i, Napolyon’a karşı kurulan koalisyona sok­tu (1813) ve Viyana kongresinde Baden devletinin bütünlüğünü korumayı baÅŸardı.
1818′e kadar kongre temsilciliÄŸi görevinde kaldı, sonra büyük düklüğün Bakanlar ku­rulu baÅŸkanı oldu (1832-1842) ve liberal­leri tutmayan bir siyaset uyguladı. (M)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİTZENSTEİN (Sigismund VON) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENK veya RENG

Tarih 27 Haziran 2009

RENK veya RENG i. (fars. reng). Işığın, kendi öz yapısına veya cisimler tarafından yayılma şekline bağlı olarak göz üzerinde yaptığı etki: Hakikatte annecikler altın sa­rısı ve gök mavisinden başka renklerde de olabilirdi (R.N. Güntekin).

Sonra dizler­den aşağıya çizmelerin üstüne dökülen, açık gümüş renginde bir çerkes mantosu yap­tırdım (Ş.S. Aydemir). Bak! Dünya renk­ler içinde! // Bu güzel dünya içinde (O. V. Kanık). // Mec. Görünüş, tarz, şekil: «Hüsn-ü Aşk» devrin edebi hayatına yeni bir renk, yeni bir çeşni getirmiştir (N. A-raz). Pek rengine aldanma felek eski felek­tir; // Zira feleğin meşreb-i nâsazı dönektir (Ziya Paşa). // Esk. Hile, oyun, düzen: Bülbül-i surideve güller acep renk ettiler (Ba­ki).

— ÇEÅž. DEY. Renk almak, yeni bir renk kazanmak: Mavimsi bir renk aldı. // Renk cümbüşü, deÄŸiÅŸik renklerin oluÅŸturduÄŸu ka­rışım: Yalnız renk cümbüşünü deÄŸil, siyah beyazı öyle hünerle kaynaÅŸtırır ki (Y. Z. Ortaç). || Renk vermek (veya katmak), ne­şeli ve canlı bir özellik kazandırmak: Onun geliÅŸi bu toplantılara bir baÅŸka renk verdi. // Renk vermemek (veya rengini belli et­memek), duygu veya düşüncesini saklamak, açığa vurmamak: Çok korkmasına raÄŸmen renk vermedi. || Rengi atmak (kaçmak ve­ya uçmak), solmak: Elbisenin rengi attı. Korku, heyecan v.b. durumlarda benzi sa­rarmak: Hatçe’nin rengi attı (YaÅŸar Ke­mal).

|| Rengi çalık, solmuş, solgun. || Ren­gi çalmak, renk bakımından benzemek: Ren­gi sarıya çalıyor. || Rengi değişmek, eski durumunu yitirip yeni bir nitelik ve an­lam kazanmak: Sizi uzun, ince vücudunuz­la, menekşe gözlerinizle karşımda görünce her şeyin vengi değişti
(R. N. Güntekin). || Rengi tutmak (veya uymak), renk ton­ları birbirine benzemek: Bu iki kumaşın rengi birbirini tutuyor. \\ Renkten renge girmek, çek utanarak kızarıp bozarmak, sıkılmak: Nuri efendi renkten renge gi­rerek: — Ne oldu anne, çabuk söyle (H. R. Gürpınar).

— Esk. Reng-âmiz, renk renk, çeÅŸitli renk­lerde: Ekseri rengâmiz ÅŸal ve harirden serbendler sarınıp… (Naima). || Reng-âver, hileci, düzenci, dalavereci.
— Bot. Bitkilerin renkleri. Bk. ANSiKL.

— Boyacılık. Çevre renkleri, belirli bir yerin değişik yüzeylerine görüş rahatlığını sağlamak amacıyle vurulan, genellikle bo­yalar aracılığıyle elde edilen renk. || Görevsel renkler, belirli bir çalışma yerinin değişik yüzeylerine, çalışanların görüş ra­hatlığını arttırmak, yorgunluklarının azalmasına katkıda bulunmak ve üretimlerinin verimini çoğaltmak amacıyle vurulan ve genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. // İşaret veya güvenlik renkleri, ça­lışma yerlerinde, değişik yüzeylere, çalı­şanların dikkatini belirli tehlikelere çek­mek, gidiş-geliş yollarını göstermek ve özellikle güvenlik aracılığıyle elde edilen renk. Bk. ANSiKL.

— Ed. ve G. santl. Yerel renk, bir mille­tin, bir dönemin medeniyetini, orijinal ni­teliklerini hatırlatmağa yarayan kavramlar bütünü. Bk. ANSiKL.

— Kim. Renk giderici, bazı maddelerin rengini kaybetme özelliği taşıyan kimyasal madde. (Bu renk giderme, ya boyarmad-denin soğurulmasından [hayvanî kömür] ya da bir redoks tepkimesinden [renk gi­derici klorürler] ileri gelir.)
— Metalürji. Meneviş ve tav renkleri, ısıt­ma sırasında çelik parçaların aldığı deği­şik renk tonları. Bk. ANSiKL.
— Mus. Rengi dil, türk musikisinde bir makam. Bk. ANSiKL.
— Opt. Bk. ANSİKL.

— Oyun. İskambil kâğıtları üzerindeki dört değişik işaret; genel olarak iki renkten mey­dana gelir: kırmızı ve siyah (sinek, karo, kör, pik). i| Renge oynamak, rulette, kır­mızı veya siyaha para basmak.
Petr. Bk. ANSiKL.
— Res. Renklerin bir tablo içindeki dağı­lımı, renk uyumu: Rubens’in, Tiziano’nun, Claude Lorraine’in rengi. Bk. ANSiKL.
— Sanay. Renk giderme, işlenmiş ürünü istenen renge getirebilmek için, bir ürün­deki tabiî pigmentlerin veya renkli ayrış­ma maddelerinin yok edilmesi. Bk. AN­SiKL.
— Teknol. Ana renk, boyacılıkta, diğer renklerin tür ediği renkler.

— Tekst. Renk sağlamlığı, bir kumaş bo­yasının çeşitli etkinlere dayanma niteliği. (Tekstil boyalarının renk sağlamlıkları çe­şitli usullerle denenmiş ve her boyanın ışı­ğa, suya, asitlere, deterjanlara, dinklemeye deniz suyuna v.b.lerine karşı direnci ayrı rakamlarla belirtilmiştir.) || Sağlam renk, zamanla solmayan renk. || Zayıf renk, ku­maş üzerinde iyi tutunmayan ve kullanıldıkça veya yıkandıkça solan renk.

— ANSiKL. Bot. Bitkilerin renkleri. Bitki­lerde klorofilden ileri gelen yeşil renkten başka, en çok renkli olan kısımlar üreme or­ganlarıdır (çiçek ve meyve).
Bununla beraber, yaprak ve sap gibi di­ğer organlarda ve asalaklı kısımlarda deği­şik renklere rastlanabilir (begonia rex, co-leus, firfiri kayın ve bazı mazılar).
Yaprak tamamen düşmeden önce klorofil kaybolur, sarı ve kırmızı gibi diğer boya­lar ortaya çıkar ve ormanlara sonbahar rengini verir.

Suyosunlarının rengi doğrudan doğruya bunların su altında yaşadığı derinlikle il­gilidir ve sınıflandırılmalarına esas teşkil eder. Mantar sporlarının rengi çok önem­li bir özelliktir. Sporlar beyaz, pembe, es­mer ve siyah olur.

— Boyacılık, ön planda oynadığı estetik rol dolayısıyle, bir boya tabakasının ren­gi, kullanan için temel bir nitelik taşır. Buradan bir boya fabrikasında çalışan renk uzmanının yaptığı işin önemi anla­şılabilir. Bu kişinin görevi, firmanın imal ettiği temel renklerinden meydana ge­len paleti ortaya çıkarmak ve sözü geçen renklere karşıt renkler bularak, bunları, mümkün olduğu kadar mükemmel bir ya­pım düzgünlüğü içinde, çeşitli hammadde­leri kesin sınırlarla tanımlanan oranlarda kullanarak, istek üzerine imal etmektir.

Bir kuru tabakanın rengi (az veya çok parıltılı), katı maddelerin (doku boyası ve yüküm maddeleri) ezilme inceliğine, katı maddelerin kendilerine has niteliklerine (boyama, kaplama), asıltı ortamının renk ve tabiatına bağlıdır. Renklerin nispî öl­çüleri, laboratuvarlarda değişik modeller­deki renkölçerler yardımıyle yapılmaktadır.

— Ed. Resim terimlerinden olan yerel renk deyimi, ancak romantik devirde tiyatro üs­tüne, yapılan tartışmalar sırasında edebî bir anlam kazandı (1809′dan sonra B. Cons-tant’da: Reflexions Sur la Tragedie de Wallstein [Wallstein Trajedisi üstüne Dü­şünceler]). Saint-Evremond veya Racine’de (Bafazet’nin önsözü), daha sonra Volltaire’-de trajedilerin sahneye konuÅŸu sırasında eski töreleri doÄŸru olarak yansıtma kay­gısı varsa da Chateaubriand’ın (Les Martyrs [Din Åžehitleri]), W. Scott’un yazdığı romanların ve tarihçilerin yaptığı (A. Thierry, Michelet) çalışmaların etkileriyle me­deniyetler veya tarih devirleri arasındaki farkların modern anlamda kesinlikle belir­lenmesi için XIX. yy.ı beklemek gerekir. Romantik dramın tutkularından biri, geç­miÅŸin gerçeÄŸe uygun bir tablosunu çizmek­ti; kiÅŸilerin psikolojisinde olduÄŸu kadar töre veya dekorun çizilmesinde de (Cromwell’in önsözü) yerel renge uymak gerekir­di.

Bu tarihten sonra dramatik gerçeÄŸin en eski ÅŸartlarından biri haline gelen ye­rel renk, aynı zamanda tarihî veya egzo­tik romanın ve tasvirî veya epik ÅŸiirin (Leconte de Lisle’in Poemes Antiques [Es­kiçaÄŸ Åžiirleri], V. Hugo’nun La LeÄŸende des Siecles [Yüzyılların Efsanesi] adlı e-serleri) baÅŸlıca çekici yanı oldu. Günü­müzde bir kavram, üstünde uzun süredir tartışılmasına raÄŸmen edebiyat sanatının temel unsurlarından biri olarak ortaya çı­kar; bu unsurlar, yazarlara göre, bazen insanın farklı yanlarını, bazen de tersine bütün insanlıkta ortak olan bazı özellik­lerin, görüntülerin dışında süreliliÄŸin de­ğerini ortaya koyar.

— Metalürji. Bir fırında veya bir demirci ocağında, hava temasında tedricî olarak ısıtılan bir çelik veya demir lama, sıcak­lık yükseldikçe, meneviÅŸ renkleri denilen aÅŸağıdaki renk tonlarını alır: 260°C’ta açık saman sarısı; 280°C’ta saman sarısı; 300°C’ta kehribar rengi; 305°C’ta kahverengi; 310°C’ta güvercin boynu; 320°C’ta mavi; 336°C’ta gri-mavi; 350°C’ta yeÅŸil;
360°C’ta gümüşî gri; 400°C’ta kurÅŸunî. Bu meneviÅŸ renkleri donuktur.

Isıtmaya devam edilirse, bir süre sonra, tav renkleri denilen aÅŸağıdaki renk tonları elde edilir: 570°C’ta koyu kırmızı; 635°C’ta koyu ki­raz kırmızısı; 746°C’ta kiraz kırmızısı; 843°C’ta açık kiraz kırmızısı; 900°C’ta tu­runcu; 940°C’ta açık turuncu; 996°C’ta sa­rı; 1080°C’ta açık sarı; 1200°C’ta beyaz. Demirciler eskiden, çeliklerin sıcaklık de­recesini anlamak için bu renk deÄŸiÅŸimlerinden yararlanırlardı. Bugün sanayide, yüksek sıcaklıklarn ölçülmesine yarayan çok hassas âletler vardır.

— Mus. Rengi dil, neveser birleÅŸik maka­mının acemaÅŸiran – fa perdesindeki ÅŸeddidir. Güçlüsü, beÅŸinci derece olan çargâh -do perde sidir. Donanıma si ve mi koma ( d ), la ve re bakiye ( b ) bemolleri konulur. Seyri, inici çıkıcıdır. Dizisinde nisebi ÅŸe­rife sayısı 6 olduÄŸu için gizli mütenafirdir. Orta sekizlideki sesleri peÅŸten tize doğ­ru, acemaÅŸiran, rast, zengüle, segah, çargâh, hicaz, dikhisar ve acem tertibindedir. Bu makama örnek olarak Halis Beyin Yü­rük Semai’si, Sadettin Arel’in iki Saz Semai’si, iki Durak’ı ve iki Gazel’i gösteri­lebilir.

— Opt. Bazı eskiçaÄŸ düşünürlerinin san­dıkları gibi renk, cisimlerin özgül ve mad­desel özelliklerinden biri deÄŸildir. Cisim­lerin kendilerini aydınlatan ışığa göre renk deÄŸiÅŸtirdiÄŸini Epikuros daha o zamanlar fark etmiÅŸ ve buradan, cisimlerin kendilik­lerinden renkli olmadıkları sonucuna var­mıştı. Descartes ve Böyle da bu görüşe katılmışlar, fakat renk teorisi ilk defa Newton tarafından, Optik inceleme (Opticus) adlı kitabında açıklanmıştır. GüneÅŸ ışığı karmaşıktır; dalga boyları ve kırılma indisleri farklı sonsuz sayıda ışınımdan meydana gelir; bu durum, güneÅŸ ışığını bir prizmadan geçirerek elde edilen güneÅŸ tayfı’nın analizinde kolayca görülebilir. Newton güneÅŸ tayfında yedi renk ayırt etti: mor, lâcivert, mavi, yeÅŸil, sarı, turuncu, kırmızı. Gerçekte, bir renkten öbürüne ge­çiÅŸ, ara ışınımlar sayesinde fark edilmez bile.

Demek ki, bu ışınımların tümünü alan bir yüzey hepsini olduÄŸu gibi yansıtırsa, söz konusu yüzey beyaz’dır denir; fakat bir kısmını yutup, yalnız geri kalanları yansı­tırsa, yansıyan ışınımların birleÅŸmesinden doÄŸan bir renklenme ortaya çıkar. Siyah cisimler ise, gelen ışığın hepsini yutar. Kır­mızı bir cismin rengi kırmızılar hariç bü­tün ışınımları yutarak alıkoymasından ve­ya hiç deÄŸilse, öbür ışınımları kırmızılar­dan daha büyük oranda yutmasından ileri gelir.

EÄŸer bütün ışınımlar eÅŸit oranlarda yutu-lursa, cisim gri gözükür. Åžu halde renk, maddenin ışık üzerine et­kime tarzından baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir ve­ya Tyndall’ın ifadesine göre ışığın uÄŸradı­ğı iÅŸlem’in sonucudur. ÇeÅŸitli ışık kaynak­ları farklı ışınımlar yaydığına göre bir cis­min rengi kendisini aydınlatan ışık kayna-ğıyle deÄŸiÅŸir. Meselâ nesnelerin gün ışı­ğında ve elektrik ışığında deÄŸiÅŸik renkte görünmesi bundan ileri gelir. Mavi bir nesne karanlık bir odada bir mum ışığıyle aydınlatılırsa, mavi olarak deÄŸil de sol­gun beyaz bir renkte gözükür. Sarı sod­yum ışığı tutulan insan çehreleri, ölü yü­zü gibi kirli-sarı bir renk alır. Saydam cisimlerin, sadece bazı ışınımları geçiren filtre rolü oynaması da. bu yüzden­dir ve yayılan ışığın rengi, cisimden geçen ışınımlara baÄŸlıdır.

Basit, bileşik, tamamlayıcı renkler. Basit renkler, her biri ayrı bir frekans veya ay­rı bir dalga boyu ile belirlenen tayf ışı­nımlarıdır; bu ışınımların dalga boyu 0,4 mikron (mor) ile 0,8 mikron (kırmızı) ara­sında değişir. Basit renkler ikinci bir priz­madan geçerken yeniden ayrışmazlar. Bir­birleriyle birleşerek, bileşik renkler deni­len çeşitli renkleri verirler. Karıştıkları za­man beyaz hissini uyandıran renklere de tamamlayıcı renkler denir. Helmholtz, fark­lı ışınımlar aynı yerde kesişecek şekilde birçok tayfı üst üste getirerek, birçok ren­gin karışmasından elde edilen rengi ince­lemişti. Newton ise özel bir âlet kullanı­yordu (renk çemberi), ikişer ikişer grup­laşmış tamamlayıcı basit renkler şunlardır: mor, yeşilimsi sarı; lâcivert, sarı; mavi, tu­runcu; yeşilimsi mavi, kırmızı.

Renk kontrastları. Yan yana gelmiş iki renk karşılıklı olarak birbirini etkiler. Chevreul, iki renkli bandı yan yana koya­rak yaptığı deneylerden şu sonuçlara var­dı:
1. renklerden her birinin tonu, öbürü­nün tamamlayıcı rengiyle karışarak deği­şir;
2. yan yana konan renkler tamamla­yıcı renklerse, her biri daha canlı ve saf görünür;
3. bir renk beyazın veya siyahın yanına getirilirse, tamamlayıcı renginde bir haleyle çevriliymiş hissini verir ve daha canlı görünür;
4. iki renk arasında belli bir mesafe bulunsa bile, yine aynı etkiler az da olsa meydana gelir. Gölgelerin rengi bu yoldan açıklanabilir: bir mumun (alevi kırmızı-turuncudur) ver­diği gölge maviye çalar.
Ressamların iyi bildiği bu özellikler, yeni-izlenimcilik a-kımına temel olmuştur. Kuvvetli bir ışıkla aydınlatılmış renkli bir nesneye dikkatle baktıktan sonra, bütün öbür nesnelerin bel­li bir süre, ilk nesnenin tamamlayıcı ren­giyle değişikliğe uğramış renkte görülme­si olayına art arda kontrastlar denir. Renk gamı. Renklerin de tıpkı sesler gibi bir gamı, yani tabiatın verdiği bir bağıntı dü­zeni vardır. Bu gamda prizmanın yedi ren­gi yer alır: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sa­rı, turuncu ve kırmızı. Bu yedi renk ara­sında ana renk kabul edilebilecek üç renk vardır; bunlar sarı, kırmızı ve mavidir. Resim dilinde her renk bir ton olarak ad­landırılır. Kendi temel tonunun çevresin­de toplanmış tonların hepsine birden ton yelpazesi denir. Gam, müzikte neyse re­simde de odur; yani yedi tonun kendilerine has bir sıra ve bağıntı içinde biraraya gel­mesidir. Bu gam, kendi bileşim yönünden değilse bile, tonların açıklık-koyuluk dere­celeri veya tonların yan yana getirilmesiy­le elde edilebilen renk bileşimleri yönün­den sonsuza kadar değişebilir. Girişim renkleri. Bk. GİRİŞİM.

— Petr. Renk, rafine edilmiş petrol ürün­lerinin en önemli niteliklerinden biridir; ürünün içindeki yabancı maddelerin varlığı en kolay şekilde renginden anlaşılır. Nitekim özel benzinler, tıpta kullanılan yağlar ve ba­zı kerozenler «su beyazı» yani su gibi duru olmalıdır; dizel yağı uçuk sarı, yağlama yağ­ları biraz daha koyu sarı renkte olursa kalitelidir. Buna karşılık, hidrokarbonlu ya­kıtların çoğu, kolayca tanmabilmesi için sunî olarak boyanır. Petrol ürünlerinin ren­gi, bir renkölçerle tespit edilir.

— Res. Renklerden yararlanabilmek için deÄŸiÅŸik renklere özgü ışıldama yeteneÄŸi­ni göz önünde bulundurmak gerekir. Bu renklerden bazıları, bitiÅŸik tonlara bula­şacak bir ışın saçımı gücüne sahiptir. Mavi, diÄŸer renklerden daha çok, komÅŸu renklerle aynı titreÅŸime girerek onların rengini bozar; kırmızının yanında ise bu rengi morlaÅŸtırır; sarının yanında ise yeÅŸilleÅŸtirir; beyazın yanında renklenmesini saÄŸlar. Gözümüz en fazla mavi karşısın­da hassastır. Göz, mavi ton serisi içinde 1/205′ten 1/288′e kadar varan bir ışık ÅŸid­deti farkını algılayabilir, oysa kırmızı için bu ışık ÅŸiddeti farkı, 1/16′dan 1/70′e kadar­dır. Bu durumda kırmızının derecelenme­leri, mavininkine oranla daha az görülebi­lir niteliktedir. Gerçekten de, aydınlığın artmasıyle meydana gelen göz kamaÅŸması mavide, kırmızıdan daha çoktur. Şüphesiz bu renk özellikleri, bir hareketten edindiÄŸimiz duyuma benzettiÄŸimiz duyumların kaynağını meydana getirir. Renkler, bizde bir mekanizma etkisi yaratır; ilerler veya geriler. SoÄŸuk renkler (maviden mora kadar olan seri) ilerler; sıcak renkler (kır­mızıdan yeÅŸile kadar olan seri) geriler. Pilinius, «neÅŸeli» renkleri, «ağır baÅŸlı» renk gruplardan ayırıyordu. Goethe, renk grup­larını «olumlu» ve «olumsuz» olarak, Fechner «etken» ve «kabul eden» olarak sınıflamıştı. Renklerin bu mekanizması, göz­de bir üçüncü boyut etkisi yaratacak kadar tesirlidir ve renkli bölümlerinin deÄŸiÅŸtiril­mesiyle bir kompozisyonu deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸrat­mak mümkündür.

Tonlar, aynı çarpma gücüne sahip değil­dir; etkilen niceliklerine bağlıdır. Eşdengede bir duyum yaratabilmek için, sa­rı bir yüzeyin, dengelemek istediği kırmı­zı yüzeyden üçte bir oranında daha fazla alan kaplaması gerekir. Charles Henry, sa­rının asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 27 katının duyumuna eşit bir duyum ya­ratmak için, mavinin asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 100 katının gerektiğini hesaplamıştır, öyleyse verici kaynağın bo­yutları, doygunluğun temel unsurudur. Baş­ka bir deyimle, geniş bir mavi yüzey, ay­nı maviye sahip daha küçük bir yüzeyden daha mavidir. Aynı şekilde hava perspek­tifi meselesi de doygunluk meselesine bağ­lıdır.

Alacalı bir nesneden meselâ renkli bir örnek kartından yavaş yavaş uzaklaşılırsa, kartın üzerindeki lekeler, kimlik­lerini kaybedinceye kadar gittikçe ufalan görüntüler sunarak yavaş yavaş daralır ve birbirleri üstüne taşar. Oysa böyle bir ör­nek kartında, birçok unsurun tamamlayıcı renklere sahip olmaması imkânsızdır; öy­leyse bunlar birbirini ortadan kaldıracak­tır; başlangıçtaki alacalılık, tamamlayıcı renklere sahip olduğu oranda çeşitliliğin­den kaybedecek ve lekeler ne kadar dara bu kayıp o kadar tam ve çabuk ola­caktır. Buradan, dekoratörlerin sanatı ba­kımından önemli bir sonuç çıkarılabilir. Bu sonuç uzaktan kimliklerini ve tonlarını koruyan yüzeylerin, sadece tek renkli yü­zeyler olduğudur. Ayrıca titreşimleri ya­yan yüzeyin düz ve parlak olması gerekir. Aksi halde ışık, maden, kil veya kumaş gibi çoktaneli bir yüzeye çarparsa, renkli ışımalar, düzensiz bir şekilde dizilmiş pek çok küçük yüzeyden önemli miktarda sap­tırılacak; istenilen tarafa değil, bu sayı­sız yansıtıcı tarafından her yöne gönderi­lecek ve yansıyan ışınlar, değerlerini dü­şüren küçük gölgeler yüzünden zayıflaya­caktır. Gerçekte de, rengin değeri saf renge karıştırılmış beyaz ve siyah renk vasıtasıyle tedricen belirlenen sapmadır. Be­yazın etkisi altında buna, «yıkanmış» ve­ya «kopmuş», siyahın etkisi altında ise «indirilmiş» denir. Değer, bir renk karışı­mını ifade eden «nüans»tan farklıdır. An­cak, bu tanımlamalar renklerin temel fenomenolojilerine değil, kullanılmalarına ait­tir.

Bununla birlikte, bir cisim tarafından yan­sıtılan belli bir tayf parçası ve enerjinin geçici bir durumu olan ve insan gözleri gibi değişken organizmalar tarafından al­gılanan renk, hiç olmazsa yaklaşık olarak tanımlanabilir. Fizik analiz bile, fizikçiler ve kimyacılar tarafından olduğu kadar, ressamlar, boyamacılar ve boyacılar tara­fından da kabul edilen (1671 Colbert yö­netmeliği ve eski korporatif tüzükleri) ge­nel terimlere dayanmaktadır. Bu genel ka­bullerin, bir temel renk üçlemesini (mavi, kırmızı ve sarı) varsaymaları dikkat çeki­cidir.

Bu renklerin iki, üç v.b. yanlı bile­şimleri çok geniÅŸ bir ton türemesini sağ­lar. Renklerin kullanılmasını düzenleyen sistemler de aynı ÅŸekilde bir üçleme üze­rine kurulmuÅŸlardır. Delacroix kendine, her biri üç temel renkle ayrılmış, 120 dere­celik üç kısma bölünen çember ÅŸeklinde bir kadran yapmıştı. Çemberin bu üç par­çasından her biri iki yanlı bir tonla ikiye ayrılıyor ve böylece meydana gelen bö­lümler de bileÅŸik tonlarla bölünüyordu, üstat bu yolla, tam karşıtlığı yani, tamamlayıcı renkleri bulmasını saÄŸlayan gü­venilir kılavuzlar elde etmiÅŸ oluyordu. Chevreul’ün Gobbelins halı yapım evleri için yaptığı renk çemberinde de aynı ilke uygu­lanıyordu; üç parçadan her biri, kavuniçi, erguvan ve yeÅŸille ve üçüncü bileÅŸimlerle 720 bölüme ayrılıyordu. DiÄŸer yandan çember, siyahın on deÄŸeriyle art arda in­dirilmiÅŸ on eÅŸmerkezli bölgeye ayrılıyor­du. Bilgin bu yolla, 14 400 ton elde ediyor­du. Ama bu rakamın sınırlı olmasından baÅŸka, Chevreul’ün sisteminde bazı renk­lere hiç yer de verilmemiÅŸti. Chevreul, bunları nitens diye adlandırmıştır. Charles Henry ise, bir tondan diÄŸerine geçiÅŸ bö­lümlerinden meydana gelen bir renk çem­beri üstünde kullanılabilir bir «estetik ileti­ci» yaptı. Fakat bütün bu kullanma metot­ları boyayıcı maddeler’e uygulanmıştır ve renkli ışıklar fenomenolojisi ile ilgili de­ğildir.

Gerçekte, ressamın üç temel rengi, fizik­çinin temel renkleri deÄŸildir. Göz siniri, kırmızı, yeÅŸil ve morun yani görüntünün temel bölümlerinin uyandırdığı duyumu iletir. Gerçekte, Young’ı ve sonra Helmholtz’u bu sonuca götüren analizler, daha sonra, morun yerine maviyi koyan Maxwell tarafından kabul edilmemiÅŸtir. Hering, kırmızı, yeÅŸil, sarı ve maviden mey­dana gelen dört temel renk kabul etmekte ve böylelikle Leonarda da Vinci’nin opti­ğine katılmaktadır. Renk etkileri, insan aÄŸtabakasının dört konisi tarafından alın­dığına göre, organın bazen bir alanı, ba­zen diÄŸer bir alanı dış uyartıdan etkilen­mektedir.

Işık şiddetinin en çok olduğu kadar en az bulunduğu sırada da gözün, ba­zı önemli farkları algılayamaması yaptığı değerlendirmelerin kesin olmayışını yeterin­ce açıklamaktadır. Çok aydınlık olduğu zaman nesneler bize çok açık, buna karşı­lık, loş ışıkta nesneler en koyu olanlar ka­dar koyu gözükmektedir. Gözümüzde, doy­gunluk ışıklılığa bağlanmaktadır. Rengin bu gücü duyarlığımız üzerinde bü­yük etki yapmaktadır: renk canlı varlıkla­rın fizyolojisini bile şartlandırır, insan, renklerin psiko-fizyolojik etkilerini duy­maktadır: mavi bir ortam yatıştırıcı, kır­mızı bir ortam dürtücüdür. Bazı çizgisel üstünlüklere sahip oldukları zaman renk­ler, yasaklayıcı veya güç arttırıcıdır. Charles Henry renklerin «zevk veya engel­leme duygusu» uyandırdığını söylemekte­dir. Konuşma dili, renklerin bu özelliğini «kaçıcı» tonlar ve «çekici» tonlar ayırımını yaparak belirtir.
Bu deneysel görüşler üstüne bir doktrin kurmak mümkündür.

Goethe kendiliÄŸinden, morla sevinç fikrini, kırmızıyle güç fikri­ni, koyu mavi ile sükûn ve soÄŸukluk fik­rini birleÅŸtirirken ve yeÅŸile çekicilik fik­rini, canlı sarıya gülünç fikrini, açık sa­rıya soyluluk fikrini baÄŸladığı zaman ger­çeÄŸi ortaya koyuyordu. Aynı ÅŸey çaÄŸlar boyunca ve yerlere göre, deÄŸiÅŸik renkle­re atfedilen ve genellikle çeliÅŸen anlamlar için de geçerlidir. OrtaçaÄŸda sarı lânet­lilerin, yeÅŸil âşıkların rengi deÄŸil midir? Rimbaud’nun sonesinde renklere baÄŸlanmış seslilerin sembolizmi sadece edebî bir bu­luÅŸtur. Buna karşılık, tedavi ve koruma alanında gerçek bir renk kullanma tekniÄŸi uygulanmıştır. Daha 1913′te, bir fransız he­kimleri meclisi, hastahane salonları duvarlarının, bölümlerine uygun olarak boyanma­sını öğütlemekteydi: «coÅŸkunlar için mor, umutsuzlar için kırmızı, ağır kanlılar için sarı»; aynı zamanda okulların yeÅŸile, kış­laların kavuniçiye boyanmasını da tavsiye etmekteydi.

Sanayi bugün renklerin özel­liklerinden, gerek işçilerin dikkatlerini ko­laylaştırıp yorgunluklarını azaltmak, ge­rekse her türlü tehlikeyi işaret ederek ka­zaları önleyebilmek amacıyle yararlanmaktadır. Ford fabrikalarında önlerinden ateşler fırlayan madenî parçalar, yanan gazin mavisinin karşıtlık yapabilmesi için kavuniçiye boyanmıştır. Bazı renkler, bu­gün, işaret olarak evrensel bir uygulama görmektedir: sarı şeritler mekanik bir teh­likeyi, kavuniçi şeritler termik bir tehlikeyi belirtmekte; yeşil haç yardım istasyonunu, canlı kırmızı bir fon yangın malzemesini işaret etmekte, mavi şekiller dikkat çek­mek için kullanılmaktadır. Renk kullanıl­masının kurallara bağlanmasından bu ya­na, iş kazalarında hafif bir azalış ve ve­rimde büyük bir artış kaydedilmiştir. Di­ğer yandan mimarî, kendi yönünden, renk­leri sadece zevklerin tatmini için değil fakat aynı zamanda, psiko-teknik amaçla da kullanılmaktadır.

— Sanay. Yağlı maddelerin bileşiminde, üretim sırasında hammaddeye uygulanan aşırı ısıtmanın etkisiyle meydana gelen renkli maddeler bulunur. Renk giderme, ya renk açıcı topraklar veya etkinleştirilmiş kömür üzerine soğurma ya da kimya­sal etki (karbonlaştırma, yükseltgeme veya
indirgeme) yoluyle uygulanır. Yemeklik yağlar için özellikle yüze soğurma metot­larından yararlanılır; katı ve sıvı sanayi yağları, özellikle donyağlar için sodyum klorit kullanılması hızla yayılmaktadır. Tekstil sanayiinde, gerek kumaşları beyaz­latmak, gerek kendisi renksiz olduğu halde yabancı maddelerle kirlenmiş organik eri­yikleri arıtmak için renk giderme etkenle­rine başvurulur. Bk. BEYAZLATMA, RAFİNERİ.

Basmacılıkta, bazı desenler renk gidermey­le elde edilir; top halinde tek renk boyan­mış bir kumaşa, buharlaşma sırasında el­yafa zarar vermeden boyarmaddeyi yok eden renk sökücü bir karışımla desen ve­rilir. Böylece renkli fon üzerinde beyaz bir desen elde edilir.
Renk sökücü olarak ya yükseltgen (potas­yum veya sodyum klorat, hipokloritler, nit­ratlar v.b.) ya da indirgen maddeler (çin­ko klorür, glikoz, sodyum hidrosülfit) kul­lanılır. Işık da renk giderici olarak etki eder; özellikle anilin türünden boyarmaddelerle elde edilmiş renkler üstünde etki­lidir. Sülfüröz asit de çok etkili bir renk gidericidir.

Petrol ürünlerinin rengini gidermekte, ya sülfürik asit, ya da genellikle emici toprak­lar (tabiî veya etkinleştirilmiş) kullanılır. Perkolasyon metodu, yağı bir kuleden ge­çirdikten sonra, tekrar kullanmak üzere emici toprağı silindir biçiminde bir döner fırında kavurmağa dayanır. Daha yeni o-lan temas metodunda ise, toprak ve yağ sıcakta karıştırılır, sonra döner bir tam­bur veya özel bir filtreyle süzülür.

♦ Renk renk sıf. Her renkten olan, çok renkli, çeşitli renklerde görünen (şey): Ka­ralı ve denizli ve renk renk memleketli, i Mektep hatırası bir haritam vardı benim
(C.S. Tarancı). Renk renk çiçekler. (LM)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENK veya RENG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİS

Tarih 27 Haziran 2009

REİS, Iç Anadolu bölgesinde (Konya ili Akşehir ilçesi) bucak; 9 462 nüf. (1965); 9 köy.

— Bucak merkezi, 1 783 nüf. (1965). AkÅŸehir – Konya karayolunun 18. km’sine 7 km’lik bir yolla baÄŸlıdır. Ayrıca AkÅŸe­hir’i DoÄŸanhisar’a baÄŸlayan toprak bir yol da Reis’ten geçer; yüksl. 1 100 m. (M)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENE II

Tarih 27 Haziran 2009

RENE II (1451 – Fains 1508), Lorraine (1473-1508) ve Bar (1480-1508) dükü, Ferry II de Lorraine ile Rene I’in kızı Yolande d’Anjou’nun oÄŸlu.

Kuzeni Nicolas’nın (1473) yerine geçti. YiÄŸit Charles, Rene II’nin eyaletlerini istilâ etti ve tahkimli yerleri teslim alarak Lorraine’den geçiÅŸ hakkı el­de etti (Nancy antlaÅŸması, 15 ekim 1473). Bunun üzerine Rene, Konstanz birliÄŸine katıldı (aÄŸustos 1474) ve Alsace ÅŸehirle­riyle İsviçre kantonlarının yardımı sayesin­de, geçici olarak YiÄŸit Charles’a bıraktığı Nancy’yi (1475-1476) kuÅŸattı. YiÄŸit Charles bu kuÅŸatma sırasında öldü (1477).

Lorraine dükü, büyükbabası Rene I d’Anjou’nun ölü­münden (1480) sonra, sadece Barrois’yı iÅŸgal edebildi. DiÄŸer toprakları Louis XI tarafından alınmıştı ve ancak 1485′te ken­disine geri verildi. Bundan baÅŸka, Rene II, Charles du Maine’den Provence üstün­deki miras hakkını istediyse de hiç bir ÅŸey elde edemedi. Fransa’nın dışında, Na­poli kralına karşı isyan eden baronlara yardım vaat etti; fakat sözünü tutmadı (1480), ama Ferrara düküne karşı Venedik’i destekledi (1483).

Komşuları arasın­da dengeyi korumak ve yönetim bakımın­dan değilse de, fiilen Lorraine ve Bar dük­lüklerini birleştirmek suretiyle eyaletlerinin iç durumunu düzeltti. İkinci evliliğini Philippa de Gueldre ile yaptı ve ondan iyi Antoine (Lorraine dükü), Claude I (Guise dükü) ve Jean (Lorraine kardinali) dünyaya geldi. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENE II hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENDZİN

Tarih 27 Haziran 2009

RENDZİN i. (lehçe k.). Pedoloji. İklim na­sıl olursa olsun kalkerli yamaçlarda bulunan az yıkanmış toprak.

— ANSiKL. Rendzin’leri görüp tanımak ko­laydır: karbonat ve kilce zengin ana kaya­ların üzerinde bulunur. Renklerine göre çe­şitlere ayrılır: gri rendzin, kireççe zengin, humusça fakirdir; kara rendzin, humusça zengindir ve ormanlarla kaplıdır; kırmızı rendzin, demir oksitçe zengindir. Rendzin in yandan kesit görünüşü tek yataylıdır, ana kaya ile kesin bir çizgi meydana getirir, fakat içinde tek tük çakıllar bulunur. Rendzin’in yapısı taneciklidir. Rendzin genel­likle kuru bir bitki örtüsüyle kaplıdır, çünkü yedek su rezervi bulunmaz. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENDZİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REİCHEL (Bernard)

Tarih 26 Haziran 2009

REİCHEL (Bernard), isviçreli besteci (Neuchâtel 1901).

Cenevre konservatuvarında, sonra Jacques-Dalcroze enstitüsünde oku­du, Cenevre konservatuvarında beste ders­leri verdi, oratoryolar (Yeni bir Toprak, Emvas), üç kilise kantatı, bir senfonik süit, org ve orkestra için eserler, piyano ve or­kestra için eserler, piyano ve orkestra için bir konçertino, sonatlar v.b. besteledi, öbür eserleri: Hezekiyel’e Kutsal Hayalin Gö­rünmesi; İsa’nın Yedi Sözü (1962); Chris-tus ist Enstanden (İsa Dirildi) [1963]. (L)

REİCHEL (Hans). Bk. reichle.

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCHEL (Bernard) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGÜR

Tarih 26 Haziran 2009

REGÜR i. Pedol. Hindistan’da rastlanan siyah toprak. (Kireç ve humusça zengin, fakat çok killi olan bu toprak tropikal ka­ra topraklar grubuna girer; pamuk tarımı­na çok elveriÅŸlidir.) [L]

REH i. Bk. RAH.

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGÜR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGGİO NELL’EMİLİA

Tarih 26 Haziran 2009

REGGİO NELL’EMİLİA, italya’da ÅŸehir, Emilia’da, il idare merkezi, Po’nun kolu olan Crostolo ırmağı kıyısında; 116 400 nüf.

Emilia yolu üzerinde kurulan bu ÅŸe­hir, önemli ve büyük bir tarım pazarıdır. Besin sanayii. Demiryolu malzemesi yapı­mı. Konfeksiyon. —Reggio nell’Emilia ili, 379 700 nüf. Enza ile Secchia arasında Po’dan Apenninler’e kadar uzanır. Toprakla­rının verimliliÄŸi sayesinde İtalya’nın en zengin illerinden biri haline gelmiÅŸtir. Be­sin sanayii. DaÄŸda yazlık ve kışlık birçok dinlenme yeri vardır.

• Tarih. M.ö. II. yy.ın baÅŸlangıcında M. Aemilius Lepidus tarafından kurulan bu roma kolonisi (Regium Lepidi), 410′da Gotlar tarafından yıkıldı. Bir Lombardia dukalığının (584), sonra bir kontluÄŸun merkezi haline geldi ve piskoposları tara­fından yönetilmeÄŸe baÅŸlandı; XII. yy.da serbest komün oldu. 1290′a doÄŸru Este sü­lâlesinin hâkimiyeti ele geçirmesiyle iç ve dış çatışmalar dönemi sona erdi.

Ama bu çatışmalar burjuvazinin ticarî faaliyetini baltalamadı. Reggio sonradan Modena dukalığının kaderini paylaÅŸtı. İtalya kral­lığına katıldı ve Napolyon tarafından du­kalık haline getirilerek mareÅŸal Oudinot’ya verildi. 1815′te Modena dukasına bağışlan­dı, 1831′de isyan etti ve Avusturyalılar ta­rafından alındı. 1847′de yeniden ayaklan­dıktan sonra 1860′ta oylama sonucunda Piemonte’ye katıldı. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGGİO NELL’EMİLİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.|

Reform

Tarih 26 Haziran 2009

Reform, XVI. y.da Avrupa’nın büyük bir bölümünü papaların hâkimiyetinden çıka­ran ve protestan kiliselerinin kurulmasına yol açan dinî hareket.

XV. yy.ın sonunda, hıristiyan kiliselerince istenen dinî ve ahlâkî reform, birtakım vaizler tarafından baÅŸla­tılmıştı. Ne var ki Roma, dünyevî nüfuz siyasetinden caymadığı gibi yüksek kilise makamlarına tayin yapma sistemini de dü­zeltmeÄŸe yanaÅŸmıyordu. Halk derin bir hu­zursuzluk içindeydi ve bütün aydınlar bu duruma bir çözüm yolu bulunmasını istiyor­lardı. Erasmus’un eserleriyle, Kutsal Kitap üstünde filoloji incelemeleri baÅŸlamış, dinî inanç ve kurumların tenkidine giriÅŸilmiÅŸti.

10 Kasım 1483′te Saksonya’nın Eisleben ÅŸehrinde doÄŸan Augustinus rahibi Martin Luther, uzun süren bir vicdan bunalımın­dan sonra, Aziz Paulus’un «Romalılara Mektup»unda, insanın manevî kurtuluÅŸunu doÄŸrudan doÄŸruya iman’a baÄŸlayan bir me­tin buldu. Bu metin bütün protestan kilise­leri için bir ilahiyat, bir ahlâk ve bir mis­tisizm kaynağı olacaktı. Johannes Tetzel’in yönetimindeki Dominiken rahipleri Sakson­ya’da gürültülü bir kampanya ile, papa Leo X’un San Pietro kilisesinin yeniden yapıl­ması için gereken maddî imkânları saÄŸla­mak amacıyle satışa çıkardığı endüljans’lara müşteri toplamaÄŸa çalışırlarken, Luther, Wittenberg üniversitesinde kendi iman dok­trinini okutmaÄŸa baÅŸlamıştı bile. 31 Ekim 1517′de, endüljans’ların dayandığı ülkeye ve fiilî uygulamaya karşı doksan beÅŸ tez ilân etti.

Ama henüz papaya baÅŸkaldırmış deÄŸildi. Bu tutumundan doÄŸacak devrimci so­nuçları, iki yıl içinde, yavaÅŸ yavaÅŸ geliÅŸtire­cekti. Sonunda, haziran 1519′da, Leipzig’de ilâhiyatçı Johann Eck’e karşı, Kutsal Ki­tap araÅŸtırmalarında tek otoritenin, serbest­çe kullanılan kiÅŸisel yargı olduÄŸunu açıkla­dı.
Luther’in protestosu katolik dünyasında büyük bir yankı uyandırmıştı. İbranî dili uzmanı Johann Reuchlin’in yeÄŸeni Melan-chthon gibi birçok genç ilâhiyatçı Luther’i destekliyordu; Ulrich von Hutten ona Rheinland ve Schwaben şövalyelerinin desteÄŸini vaat etti. Erasmus da, Saksonya seçicisinin himayesini saÄŸlamıştı. Bunun üzerine Luther 1520 haziranıyle eylülü arasında yayımladığı üç baÅŸlıca eserinde doktrinini açıkladı.

Dok­trinin anahatları ÅŸunlardı: evrensel ruhanîlik ilkesi, kutsal sırların üçe indirilmesi, kiÅŸi vicdanının hürriyete kavuÅŸması ve aynı za­manda din bütünlüğü, kilise ve siyasî disip­lin zorunluÄŸu. Luther, aralık 1520′de, ken­disini afaroz eden Leo X’un kararnamesini Wittenberg’de alenen yaktı. Ocak 1521′de imparator tarafından Worms diyetine çaÄŸrıl­dı ve fikirlerini cesaretle savundu. Sakson­ya seçicisi kendisine Wartburg’da inzivaya çekilebileceÄŸi bir yer saÄŸladı. Luther orada «Reform»un eline bir silâh vermek için Kut­sal Kitap’ı Almancaya çevirmeÄŸe koyuldu.

Luther’in Wittenberg’deki en ateÅŸli taraftarı olan Andreas Karlstadt, bunun üzerine ra­hiplerin yemin mecburiyetini kaldırdı, din adamlarının da evlenebileceÄŸini ilân etti ve kutsal resimlere tapınmaya son verdi. Missa âyini bir «kurban» olmaktan çıktı ve bir anma töreni haline geldi. Wartburg’dan dönen Luther bu oldubittileri onayladı. Da­ha o zamandan, doktrinlere sansür koyma fikrini benimsemeÄŸe baÅŸlamıştı; nitekim faz­la radikal bulduÄŸu Karlstadt’ı Saksonya’dan çıkarttı; eyalet içinde, tapınma âyinleri ve papazları olmayan dinî topluluklar kurmaÄŸa kalkışan Thomas Münzer Mülhausen’e sı­ğınmak zorunda kaldı.

1524′ten beri, Güney Almanya’da, Münzer tarafından kışkırtılan bir köylü ihtilâli geliÅŸiyordu. Luther, prens­leri bu ihtilâli bastırmaÄŸa teÅŸvik etti; o sı­ralarda bir «Devlet kilisesi» fikrini benimsemeÄŸe baÅŸlamıştı. İmparator ve katoliklerle mücadelesinde prenslerin yardımına muhtaçtı. 1528′den beri devlet adına kilise­leri denetleyen «ziyaretçiler» de çok geç­meden bir çeÅŸit yeni piskoposluk kurdular. Karlstadt’ın görüşü, İsviçre’de ve Ren hav­zasında kabul edilmeÄŸe baÅŸlanmıştı. Antik hümanizme baÄŸlı olan ve isviçre’den paralı asker alınmasına karşı gelmesiyle tanınan Uhich Zwingli, Luther’in çaÄŸrısına uydu ve tasarladığı reformlar gereÄŸince 1525′te Zürich’te, 1528′de Bern’de Kutsal sırları reddetti ve litürjiyi çok sadeleÅŸtirdi. 1529′da Basel’de Oecoîampade, katoliklere ve hattâ Roma’ya sadık kalan Erasmus’a karşı Zvvingli mezhebini yaydı.

Bu mezhebi, Strassburg’ta da, 1524′te Martin Bucer kabul ettirmiÅŸti.
Kilise mülkünün el deÄŸiÅŸtirmesinde çıkar gö­ren alman prensleri Luther reformunu des­tekliyordu. 1525′te katolikler Dessau’da bir savunma birliÄŸi kurunca, Saksonya seçicisi ile Hessen İandgrafı Philipp, buna karşılık, Gotha’da bir «İncil birliÄŸi»nin başına geçti­ler (1526). Güney almanya ÅŸehirlerindeki Zvvingli taraftarları ise bu birliÄŸin dışında bırakıldı. Avrupa siyasetinin papadan uzak­laÅŸtırdığı imparator, 1526′da devletlere ken­di sınırları içinde din meselesini istedikleri gibi çözümlemek yetkisini vermiÅŸti; ama papayı yendikten sonra bu tavizlerini in­kâr etti (1529).

Reform taraftarları bu tu­tumu «protesto» ettikleri için, baÄŸlı olduk­ları kiliselere «protestan» adı verildi. 1529′da Marburg’da Luther ile Zvvingli arasında yapılan uzlaÅŸma teÅŸebbüsü sonuç vermedi. Ama imparator, fransız ve türk tehlikesi karşısında, 21 haziran 1530′da topladığı Augsburg diyetinde, Reform taraftarlarıyle Roma taraftarlarını birleÅŸtirmeÄŸe çalıştı. Melalanchthon çok önemli tavizler verdi; ama ne zwingli’ciler ne de katolikler anlaş­maya hazır deÄŸildi. Sonunda Luther’in sab­rı taÅŸtı ve gürültülü tartışmaların ardından iliÅŸkiler kesildi.

Mart 1531′de, Luther’in re­formunu kabul eden prensler ve ÅŸehirler Smalkalde birliÄŸini kurdu. Zwingli’nin ölü­münden sonra (11 ekim 1531), taraftarları 25 mayıs 1536′da Luther ile Witenberg uzlaş­masını yaptılar. 1532′de Smalkalde birliÄŸinin Fransa ile yaptığı ittifak karşısında impara­tor daha ılımlı bir siyaset benimsemek zo­runda kaldı. 1525 Köylü ihtilâlinin bir de­vamı olan ayaklanma, yani Strassburg’tan Amsterdam ve Münster’e kadar papazsız ve prenssiz bir toplum kurmak ve yetiş­kinlerin vaftiz edilmesini’ öngören bir ki­lise meydana getirmek amacında birleÅŸen anabatistlerin ayaklanması karşısında, re­formcularla katolikler bir an için birleş­tiler.

Bir prenslik ordusu Münster’e girerek korkunç misilleme hareketlerinde bulundu. Ancak imparatorun Luther ve Zwingli ta­raftarlarını Roma ile uzlaÅŸtırmak için har­cadığı bütün çabalar (Hagenau ve Worms görüşmeleri ve 1541 Regensburg diyeti) ilâ­hiyatçıların inatçı tutumu yüzünden sonuç vermedi.

• Reform imparatorluk sınırlarını aÅŸmaÄŸa baÅŸlıyordu. Anvers’te, Luther’in ilk yazılan 1518′den itibaren okunmaÄŸa baÅŸlanmıştı. Brüksel’de Marguerite d’Autriche’in hükü­meti danışma için Erasmus’u ve bazı erasmus’çulan çağırdı. Ama 1520 ile 1531 ara­sında imparator emirnameleri, Kiliseden ayrılanların ölüm cezasına çarptırılacağını ilân ederek hiç olmazsa görünüşte baÅŸarı saÄŸladı. Ne var ki, yine de anabatist pro­pagandasının önü alınamamıştı. O sırada İsveç’te kral Gustaf I Vasa, İsveç’i Dani­marka boyunduruÄŸundan kurtarıyor (1523), itibarını kaybetmiÅŸ bir papaz sınıfının mülk­lerini kamulaÅŸtırıyor ve 1529′dan itibaren de millî monarÅŸiye sıkıca bağımılı resmî bir luther’ci kilise kurmaÄŸa çalışıyordu.

Dani­marka’da kral Christian II bir ihtilâlle dev­rilmiÅŸ, Friedrich I, Luther’ciliÄŸi resmî din haline getirmiÅŸti. Kısa bir süre sonra, Fri­edrich Iin tahtta hak iddia eden bir katoliÄŸi yenmesi Norveç’in protestan olmasına yol açtı (1537). İngiltere’de, kral Henry VIII, nazır Thomas Wolsey’in yardımıyle, aslında Luther’ciliÄŸe kesinlikle karşı çıkan bir disiplin reformuna giriÅŸmiÅŸti. Ama Henry VIII, Kari V’in teyzesi olan karısı Catherine of Aragon ile evliliÄŸinin bozulmasını isti­yordu. Papa ise, imparatorun etkisi dolayısıyle, bu evliliÄŸi bozmadı. Bunun üzerine, kralın danışmanı Cromwell, 11 ÅŸubat 1531′de, kiliseyi tahta bağımlı kılan bir tasarıyı parlamentodan geçirdi. Oysa nazır Thomas Mora sapkınlığı ezmeÄŸe devam ediyor­du.

Cambridge’li bir ilâhiyatçı olan Thomas Cranmer, kralı papaya raÄŸmen boÅŸan­maÄŸa teÅŸvik etti. Sonunda, Henry VIII, 11 temmuz 1533′te Anne Boleyn ile evlenince papa tarafından afaroz edildi. Ocak 1534′te de anglikan sapkınlığının yerleÅŸmesine yol açan eylemler baÅŸladı. Katolik birliÄŸini sa­vunanlar, en ünlüleri Thomas More olan birçok kurban verdi. 1537′de ilân edilen Book of Ârticles, içinde yine de birçok katoliklik unsuru bulunan bir Protestanlık or­taya koyuyordu. İskandinavya’da olduÄŸu gibi, İngiliz Protestanlığında da, kilise yö­neticilerinin kademeleÅŸmesi muhafaza edil­di. Kilise mülkleri satışa çıkarıldı ve 1539′da ilân edilen 6 maddelik kararnameyle, sapkınlıkların kovuÅŸturulması için engizis­yon usullerinin uygulanması öngörüldü.
Bu arada, Fransa kilisesinde de derin deÄŸi­şiklikler baÅŸlıyordu. Jacques Lefevre d’Etaples, 1521′de, Meaux piskoposu Guillaume tarafından bölgesindeki reform çalışmaları­na katılmaÄŸa çaÄŸrıldı ve ilk iÅŸ olarak da Yeni Ahit’i Fransızcaya çevirmeÄŸe baÅŸladı. Bu arada tapınma usullerinde de sadeleÅŸme­ye gidiliyordu.

Lyon ve Meaux’da, reform propagandası sosyal bir nitelik kazanmaÄŸa baÅŸlamıştı. 1525 Pavia yenilgisinde kralın esir düşmesinden sonra naip Luisa di Savoia bir süre sapkınlığı bastırma siyaseti güttü. Lefevre d’Etaples, Strassburg’a sığınmak zo­runda kaldı. Dört yıl sonra, Louis de Berquin’in ölüme mahkûm edilmesi Luther ve Zwingli propagandasını durdurdu. Kral François I, siyaset gereÄŸi papa. Clemens VII’ye yaklaÅŸmıştı. 1534′te reform taraftar­ları propaganda afiÅŸleri asmaÄŸa baÅŸlayınca, Fransa hükümeti kıyıma geçti.

• Lefevre’in öğrencisi olan ve İsviçre’ye sığınan Guillaume Farel, Neuchâteld’e bir zwingli kilisesi ve faal bir propaganda mer­kezi kurmayı baÅŸarmıştı. 1535′te ise, Savoia dükünün ve piskoposunun boyunduruÄŸundan kurtulan Cenevre’ye reform hareketini ge­tirdi. Bu arada,
1 kasım 1533′te fakültelerin açılışı dolayısıyle rektör Nicolas Cop’u reformcu bir konuÅŸma yapmaÄŸa teÅŸvik eden Jean Calvin Basel’e sığınarak orada Oecolampade’ın doktrinini benimsedikten sonra 1536 martında İnstitution de la Religion Chretienne (Hıristiyan Dinî Kurumu) adlı kitabını yayımladı.

Calvin’in otoritesi, 1536 sonundan beri Farel’in ısrarı üzerine kaldığı Cenevre’de yayılıyordu. Calvin, Saint-Pierre vaizi olarak, institution Chretienne’i fransızca bir ilmihal biçiminde özetle­di. 10 Kasım 1536′da Farel, her yurttaÅŸ için zorunlu olan iman düsturunu açıkladı. Ama bu çeÅŸit bir kısıtlamayı ne liberal burjuva sınıfı, ne cumhuriyet topraklarına sığınmış anabatistler, ne de Kutsal Kitap’ın serbest yorumu sonucunda Arianus’çuluÄŸa ve tabiî dine varan rasyonalist ilâhiyatçılar kabul ediyordu. Güçlü bir muhalefet, 23 nisan 1537′de alınan ve 26 mayıs 1538′de onaylanan bir kararla Farel ile.

Calvin’in sürgün edil­melerine yol açtı. Calvin, Strassburg’da Fransız Mültecileri kilisesini yeniden kurdu ve Hagenau’da, Worrns’ta, Regensburg’ta, iuther’cilerin Roma ile uzlaÅŸmaması için mücadele etti. 1540 Seçimlerinde Protestan­ların kazanması Calvin’in 13 eylül 1541′de muzaffer olarak dönmesini saÄŸladı. 20 Ka­sım 1541′de yayımlanan Orâonnances Ecclesiatiqueslerle hıristiyan reformu kesin­leÅŸti. Bu reforma uygun olarak kilise, kiÅŸilerin ve devlet memurlarının tutumu­nu denetleyen bir kurul tarafından yöne­tiliyordu. Muhalefet liderleri sürüldü ve­ya ölümle cezalandırıldı. Aragon’lu bir doktor olan ve Teslis’i inkâr ederek bü­tün hıristiyan kiliselerini öfkelendiren Miguel Servet (Christianismi Restitutio, 1553) Calvin tarafından katolik engizisyonuna ihbar edildi.

Hapisten kaçarak Cenevre’­ye sığman Servet tutuklandı ve 28 ekim 1553′te yakıldı. Bu gaddarlığın uyandırdığı kızgınlık uzun süre yatışmadı. Ama Calvin konseylerde, fransız mültecilerinden de des­tek gören saÄŸlam bir çoÄŸunluÄŸa dayanıyor­du. 1559′da Cenevre’de kurulan ve Theodore Beze’in yönetiminde bulunan Cenevre akademisi, Avrupa’nın en yüksek protestan okulu oldu. Wittenberg’in yapamadığını ÅŸimdi Cenevre baÅŸarıyordu. Yani ÅŸehir, mi­litan Protestanlığın merkezi olmuÅŸtu. Kari V’in baskı siyaseti sonucunda Hollanda ve özellikle de Anvers’te gerileyen Protestan­lığı Calvin’cilik yeniden canlandırdı.

İngil­tere’de ise Henry VIII’in 28 ocak 1547′de ölmesinden sonra Calvin’cilik ikinci bir re­formun ilham kaynağı oldu. Edward VI’nın henüz bir çocuk olmasından istifade eden Somerset ve daha sonra da Warwick, Cranmer’in yardımıyle, papazların evlenmemesi­ni öngören hükmü ve kilise sunaklarını kal­dırdılar ve sadece dinî görevlerde bir kademeleÅŸmeyi kabul ettiler. Prayer Book’un (Dua Kitabı) 1549 ve 1552′de yayımlanan iki ayrı metni dua ve tapınmada birlik kurul­masını saÄŸladı. Kral François I’in saltanatı­nın son yıllarındaki kovuÅŸturmalara ve sert kararnamelere raÄŸmen Calvin’cilik krallığın hemen hemen bütün eyaletlerinde protestan kiliseleri kuruyordu. Ayrıca, Calvin’in üç delegesinin huzurunda mayıs 1559′da Pa­ris’te ilk Sinod toplandı.

Bu arada, daha sonraları Karşı Reform adıyle anılacak olan hareket de teÅŸkilâtlanı­yordu. Bu hareket, gücünü, bazı küçük sap­kın topluluklarının kolayca yok edildiÄŸi İs­panya’dan ve İtalya’dan alıyordu. Ama Ro­ma baÅŸlangıçta bazı hayal kırıklıklarına uğ­radı. 1545-1548 Arasında, Trento konsilinin ilk toplantıları Papalık kurumunda derin de­ğiÅŸiklikler yapılması konusunu pek önemsememiÅŸti. Ayrıca, ne imparator ne de Fran­sa kralı, konsilin kararlarını kabul etme­miÅŸti. Protestan kiliseleri temsilcilerinin is­temeyerek ve çok geç çaÄŸrıldıkları yeni görüşmelerse 1551′de baÅŸladı ve 28 nisan 1552′de savaşın taÅŸlamasıyle yarıda kaldı.

18 Åžubat 1546′da Luther öldüğü zaman. Karşı Reform, Lutherci’liÄŸin yok olacağı umuduna kapıldı. Saksonya dükü Moritz’in yenilgisinden sonra Mühiberg’de galip gelen Kari V, 19 mayıs 1547′de Wittenberg’e gir­miÅŸti. Ama imparator, Roma’nın beklediÄŸi tavizleri vermek istemedi. Augsburg’da ya­pılan bir antlaÅŸma Protestanların temel hür­riyetlerini ortadan kaldırmakla birlikte Trento konsilinin kararlarını da uygulatma­dı. 1552′de Saksonyalı Moritz imparatorluk davasını terk etti ve savaÅŸ yeniden baÅŸladı. 3 Ekim 1555′te imzalanan Augsburg antlaÅŸmasıyle de imparatorluÄŸun sınırları içinde protestan kilise ve devletlerin varlığı res­men kabul ediliyor ve her yurttaşın kendi devletinin dinini kabul etmek zorunda ol­duÄŸu belirtiliyordu. O sırada Protestanlık Almanya’nın üçte ikisine hâkim olmuÅŸ, Bo­hemya’yı ele geçirmiÅŸ ve etkisini kısmen Avusturya, Macaristan ve Polonya’ya da yaymıştı.

Reformun henüz iyice yaygın bir duruma gelmediÄŸi ingiltere’de katolikler, 3 aÄŸustos 1553′te Henry VlII’in büyük kızı Mary Tudor’un tahta çıkışını sevinç gösterileriyle karşıladılar. Mary Tudor, kardinal Pole ile anlaÅŸarak, İngiltere krallığını Papalık ile uzlaÅŸtırmak için çaba göstermeÄŸe baÅŸladı. OÄŸlu Philipp’i kraliçeyle evlendirmiÅŸ olan imparatorun aracılığıyle, papa Julius III, ki­lisenin kamulaÅŸtırılmış malları üstünde hak iddiasından vaz geçti ve parlamento 30 ka­sım 1554′te ingiltere’nin yeniden katolik ki­lisesine döndüğünü ilân etti. Bundan sonra giriÅŸilen kıyımda, Anglikan kilisesi, baÅŸta Cramer olmak üzere 277 kurban verdi. Ama 17 kasım 1558′de Mary Tudor ve kardinal Pole öldüler.

Henry VIII ile Anne Boleyn’in kızı Elizabeth, ingiltere kraliçesi oldu. Katoliklikten nefret eden Elizabeth için din bir hükümet aracından baÅŸka ÅŸey deÄŸildi. Babasının reformunu Edward VI’nın refor­muna tercih ediyor ve Calvin’ciliÄŸin getirdiÄŸi cumhuriyetçi kurumlardan da hoÅŸlanmıyor­du. Üç karanameyle, tahtın kilise üstündeki hâkimiyetini yeniden kurdu. 1552 Tarihli Prayer Book (Dua Kitabı) bazı deÄŸiÅŸiklik­lerle yeniden yürürlüğe girdi, ingiltere’de «Tanrı çocuklarının katkısız serbestliÄŸini» arayan küçük topluluklar belirmeÄŸe baÅŸla­mıştı.

Roma, Elizabeth’e karşı İskoçya’nın yardımına güvenebilirdi. Ama John Knox’un ateÅŸli dinî konuÅŸmaları, kiÅŸizadelerin düş­manlığı ve halkın hoÅŸnutsuzluÄŸu çok geç­meden kuzeyde de tamamıyle cumhuriyetçi ve piskopossuz bir kilisenin geliÅŸmesine yol açtı.

Fransız Protestanları arasında, krala baÄŸlı subaylar, İtalya ve Fransa’da savaÅŸmış kim­seler ve en yüksek ailelerden bazı kiÅŸiler yer almaÄŸa baÅŸlamıştı. O zamana kadar sa­dece dinî nitelik taşıyan bu topluluk askerî bir kimlik kazanıyordu. Mayıs 1558′de, Preaux-Clercs’de 4 000 kiÅŸi, silâhlı kimselerin refakatinde, ilâhiler okuyarak Sen nehri boyunca yürüyüşe geçti. Kral Henri II durumdan kuÅŸkulandı. Guise düklerinin kardeÅŸi olan Lorraine kardinali 1550′den beri Cizvitleri Paris’e kabul etmiÅŸti. 1555 Ara­lık ayında Roma’da papa Paulus IV ile yap­tığı görüşmeler sırasında Calvin’cilikle der­hal mücadeleye giriÅŸmeÄŸe söz vermiÅŸ, Roma engizisyonunun Fransa’ya yerleÅŸmesini de memnuniyetle kabul etmiÅŸti. 3 Nisan 1559′da imzalanan Cateau-Cambresis antlaÅŸmasiyle, altmış beÅŸ yıldan beri süregelen İtalya savaÅŸları ispanya lehine sonuca baÄŸlandı ve iki krallık din sapkınlarına karşı uzlaÅŸma­ya vardı.

Henri II Cenevre veya ingiltere’ye karşı bir haçlı seferi düzenlemek istiyordu. 2 Haziran 1559′da Ecouen’da imzalanan ye­ni bir kararname, Protestanlara kaçmak veya ayaklanmaktan baÅŸka bir çare bırak­madı. Paris parlamentosundan dört danış­man Bastille’e hapsedilmiÅŸti. 10 Temmuzda kralın bir kaza sonucu ölümü, Fransa’da din savaÅŸlarının baÅŸlamasını ancak üç yıl geciktirebildi. Bk. PROTESTANLIK. (L)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reform hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REFORM

Tarih 26 Haziran 2009

REFORM i. (reforme). Düzeltmek, daha iyi duruma getirmek amacıyle yapılan deÄŸisiklik: Zor kullanmadan hiç bir sosyal reformun gerçekleÅŸtirilemiyeceÄŸi tezini…
Y. K. KaraosmanoÄŸlu).

Esk. Islahat.
Din. tar. Genel olarak, dindarların törerinde veya din adamlarına bağlı oldukları kurallarda yapılan değişiklik. || özellikle de, bir tarikatta ilk kurallara don­me, || özel anlamda, çeşitli protestan birliklerinin kilise inanç ve disiplininde yap­ tıkları değişiklikler. Katolik Reformu. Bk. Karşı reform .

— Huk. Eğitim reformu ve idarî reform. Bk. TÜRKİYE. || Tarım reformu. Bk. TARIM. || Toprak reformu. Bk. TOPRAK. (ML)

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFORM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RECLUS (Elisee)

Tarih 25 Haziran 2009

RECLUS (Elisee), fransız coÄŸrafyacısı (Sainte-Foyla-Grande 1830 – Thourout, Brug-ge yakınları 1905).

Cumhuriyetçi düşüncele­ri yüzünden 1851′de Fransa’dan ayrılmak zorunda kaldı, Avrupa’da gezdi, bir süre için Amerika’ya gitti, Paris’e dönünce (1857), La Terre, Description des Phenomenes de la Vie de Globe (Yeryüzü, Yer­küredeki Hayat Olaylarının Tasviri) [1867-1868] adlı iki ciltlik eserini yayımladı. En­ternasyonal’e girdi. Komün’e katıldığı için sürgün edildi.

Yurt dışında Geographîe üni­verselle (Evrensel CoÄŸrafya) [1875-1894] adlı büyük eserini yazmaÄŸa baÅŸladı; bu eser sayesinde 11892′de yeni Brüksel üni­versitesinde profesör oldu.

BaÅŸlıca eserle­ri: Afrigue Australe (Güney Afrika) [1901], kardeÅŸi Onesime ile birlikte yazdığı L”Em-pire du Milieu (1902), Homme et la Terre (İnsan ve Toprak) [1905-1908]. — Büyük kardeÅŸi ELİE, fransız yazarı (Sainte-Foy-la-Grande 1827 – Brüksel 1904), 1848 cum­huriyetçi hareketine katıldı; iki defa sürgün edildi. KardeÅŸi Elisee Reclus’nün yazdığı kitaplara katkısı oldu.

BaÅŸlıca eseri: Les Primitifs, Etudes d’Ethnologie Comparee (İlk İnsanlar, KarşılaÅŸtırmalı Etnoloji İn­celemeleri) [1855]. — ONESiME, fransız coÄŸrafyacısı (Orthez 1837 – Paris 1916), ön­cekilerin kardeÅŸi. Afrika ve Avrupa’nın birçok yerini dolaÅŸtı. BaÅŸlıca eserleri: La France et ses Colonies (Fransa ve Sömürge­leri) [1886-1889]; 1910-1914′te Nouvelle Ge­ographîe Üniverselle Bong (Yeni Bong Dünya CoÄŸrafyası) [1910-1914]. — ARAMAND (Orthez 1843 – Sainte-Foy-la-Grande 1927); öncekilerin kardeÅŸi, Orta Amerika’yı dolaş­tı ve yolculuk hatıralarını yayımladı. — PAUL. fransız hekimi, öncekilerin kardeÅŸi (Orthez 1847 – Paris 1914). Tüberküloz ve husye sifilisi üstüne incelemeler (Malaâie Kystique de la Mamelle [Memede Kist Has­talığı]) yayımladı ve lokal anestezi üstüne eserler verdi. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECLUS (Elisee) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RECİFE

Tarih 25 Haziran 2009

RECİFE, esk. Pernambuco (fr. Perrıambouc) veya Fernambuco, Brezilya’nın ku­zeydoÄŸusunda ÅŸehir, Pernambuco eyaletinin merkezi; 788 600 nüf.

Åžehir 1548′de Atlas okyanusu kıyısında, Capibaribe ve Beberi-be ırmaklarının denize döküldüğü alüv­yonlu ovada, az çok kurutulmuÅŸ, yer yer ırmak kollarıyle yarılı, günlük gelgitlerin örttüğü topraklarda kuruldu. En büyük üç adada ÅŸehrin baÅŸlıca üç semti yer alır: ÅŸehre adını veren Recife adası limanın ku­rulduÄŸu adadır; merkez semti, Santo Antonio adası’ndadır; Boa Vista adası ise üçüncü semti kapsar. Recife, güzel Boa Viagem kumsalıyle güneye, Apipucos semtiyle de iç kısma doÄŸru uzanır; kuzeyde ise eyaletin eski baÅŸkenti Olinda’ya ulaÅŸmıştır.

• Tarih. BaÅŸlangıçtaki küçük portekiz te­sisini XVII. yy.da, limandan yararlanmak isteyen Hollandalılar tahkim ettiler. Åžehir­de o dönemden kalma birkaç katlı ve gö­rünüşte portekiz evlerinden çok flaman ev­lerini andıran evler vardır. Hollandalıların ÅŸehir yakınındaki Guararapes tepesinde ye­nilmesinden sonra (1645), Portekizliler Re­cife limanını denizden ulaşılması daha güç olan Olinda’ya tercih ettiler. XVII. yy.da ve XVIII. yy.ın büyük kısmında Recife, Brezilya’nın doÄŸu ucunda ve verimli ÅŸeker­kamışı tarlalarının yakınında bulunmanın saÄŸladığı üstünlüklerden yararlandı, kısa zamanda büyük bir çiftçi ve tacir ÅŸehri haline geldi.

Ama XVIII. yy.da şeker ih­racatının azalmasıyle gerilemeğe başladı; o dönemden sömürge üslûbunda eski evler ve birkaç güzel kilise (barok üslûbunda) kalmıştır. Bugünkü zenci azınlığın atala­rı şekerkamışı zamanında getirilen zenci kölelerdir. Recife demir ve karayolları ile kabotajı sayesinde bugün de bir ticaret merkezidir. Ayrıca birkaç sanayi tesisi de kurulmuştur. Kuzeydoğu bölgesinin başken­ti olan şehre, kuraklıktan kaçan iç ülke hal­kı akın eder ve derme çatma kulübelere (mocambolar) yerleşir.

Şehir nüfus yo­ğunluğu bakımından batı medeniyetinin ek­vator enlemlerindeki en büyük şehridir. Limanından tropikal ürünler (şeker, tütün, ananas, kakao, pamuk) ihraç edilir, ma­kine ve mamul maddeler alınır. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECİFE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REBREANU (Liviu)

Tarih 25 Haziran 2009

REBREANU (Liviu), romanyalı romancı (Tarlişina, Transilvanya 1885-Piteşti 1944).

Köylü törelerini tasvir etti. İon’da (1921) adlı eserinde bir köylüdeki toprak tutkusunu dile getirdi. Birinci Dünya savaşının acıklı hikâyesni anlatan Asılmışlar Ormanı (Padurea Spanzuratilor) [19221 ile 1907 isyanını anlatan Rascoala (Ayaklanma) [1933] adlı romanları ünlüdür. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REBREANU (Liviu) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REBHAN von ASPENBRUCK (Georg)

Tarih 25 Haziran 2009

REBHAN von ASPENBRUCK (Georg), avusturyalı mühendis (Viyana 1824-ay.y. 1892).

Berlin’de, E. Winkler’den sonra yapı mekaniÄŸi dersleri verdi, özellikle, toprakla­rın basıncı ve istinat duvarlarımı saÄŸlamlı­ğı üstüne yaptığı araÅŸtırmalarıyle tanınır. (M)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REBHAN von ASPENBRUCK (Georg) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REBEL

Tarih 25 Haziran 2009

REBEL, bütün üyeleri saray kapellasında çalışan fransız müzikci ailesi
(XVII. ve XVIII. yy.).

En ünlü üyeleri: JEAN FERRY (Paris 1661-ay.y. 1747). Babası Jean’ın ve Lully’nin eÄŸitimi altında yetiÅŸti. Couperin’den sonraki ilk fransız sonat bestecileri, arasında yer aldı. 1700′de Paris operasına girdi, önce küçük koroyu çalıştırmakla iÅŸe baÅŸladı, 1717′de orkestranın başına geçti.

Kapellanın senfoniciliÄŸine getirildi. Koreografili senfonileri baÅŸarı kazandı; çalgı için yazdığı eserler: Keman Parçaları (1705), Kapris (1711), Boutade (1712), Dans’ın Tip­leri (1715), Dans Tanrıçası (1720), Kır Zevkleri (1734), Hava, AteÅŸ, Toprak, Su (1737);

— FRANÇOİS, besteci (Paris 1701-ay.y. 1775), Jean Ferry’nin oÄŸlu. 1714′ten sonra Paris operasında çalışmaÄŸa baÅŸla­dı, 1726′da Concert Spirituel’de Francoeur ile birlikte keman düo’ları icra etti; Opera­nın yöneticisi oldu, 1749′da kralın müzik iÅŸleri yöneticiliÄŸine getirildi. Francoeur’ün yardımıyle otuzdan çok oyun sahneledi: Dardanus, Les İndes Galantes v.b. Bir Te Deum ve bir De Profundis besteledi. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REBEL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REAYA

Tarih 25 Haziran 2009

REAYA i. (ar. ra’yye’den re<âyâ, otlatılan hayvan sürüsü).

Esk. Bir hükümdarın yönetimi altında bulunan halk: Gadrede reayasına vali-i eyalet // Dünyada ve ukbada ne zillet, ne rezalet! (Ziya Pa­şa). Padişah Allah'ın vekili olarak bu top­rakları reayasına kiracı gibi vermiştir (Ke­mal Tahir). // Osmanlı imparatorluğunda müslüman olmayan tebaa: Hıristiyanlar Os­manlı devrinde gerçi reaya muamelesi gör­mekten şikâyetçidirler (F.R. Atay). // Teşm. yol. Hıristiyan (Zt. BERAYA.) || Terfih-i reaya, tebaanın refahını sağlama.

— ANSİKL. Teşk. tar. Başlangıçta, Osman­lı devletinin yönetimi altında bulunan müs­lüman ve hıristiyan, bütün halk topluluk­larına, yönetilen, hükümete bağlı olan topluluk anlamında reaya deniyordu. Son­raları halk, müslim ve gayrı müslim diye ayrılınca, gayri müslim adı altında toplanan bütün tebaaya reaya adı verildi, is­lâm dininin doğuşundan bir süre sonra, cizye denen özel bir vergi vermekle gö­revli olan ve islâm dininden başka bir dine bağlı bulunanlara ehli zimmet ve­ya zimmi denmeğe başlandı.'

Gayri müs­lim olan bu topluluğun verdiği vergiye kar­şılık bütün haklarının, can, mal ve mes­ken güvenliğinin sağlanması devlete bıra­kılıyordu. Devlet ödedikleri vergiden dola­yı, yönetimi altında bulunan bütün gayri müslimlerin hayatını korumakla görevliydi, islâm devletinin yönetimi altında bulunan gayri müslimlerle cizye karşılığı ilk anlaş­mayı Hz. Muhammed yaptı. Bu anlaşma gereğince devlet, reayanın (gayri müslim­lerin) bütün haklarını koruyacak; onların can, mal, ırz ve mesken güvenliğini sağ­layacak; inançlarında, ibadetlerinde onla­rı serbest bırakacak; buna karşılık onlar da devlete cizye vereceklerdi. Hz. Muhammed'in ölümünden sonra, Dört Halife ve daha sonra Halid bin Velid devrinde, gayri müslimlerle (reaya) yeni anlaşmalar yapıldı.

Hz. Muhammed'in koyduğu an­laşma hükümleri yürürlükte kaldı ve du­ruma göre bunlara bazı yeni maddeler ek­lendi. Yeni alınan ülkelerdeki gayri müs-limlere ve onların rahiplerine iyi davranıldı; inançlarına, geleneklerine, ibadetle­rine, sanat, ticaret yapmalarına engel olun­madı; yalnız, verecekleri cizyenin zamanı, miktarı belirtildi, bununla ilgili anlaşma­lar yapıldı. Savaşla girilen bir gayri müs­lim ülkesindeki halk barış isterse onlarla anlaşma yapılır, alınacak vergi (cizye) bir hükme bağlandıktan sonra gayri müslimler devletin yönetimi altına girerdi.

Ver­giler, reayanın sayısına ve malî durumu­na göre düzenlenirdi. Vergiyle ilgili anlaşmalarda gayri müslimlerin devlet ta­rafından her türlü saldırı ve haksızlığa kar­şı korunma gerekçesi özel bir madde olarak yer alırdı. Cizyeyi vermeyen gayri müs­limler, islâm devleti tarafından korunmaz, hayat ve malları güven altına alınmazdı. Hz. Muhammed'in kurduğu bir gelenek ge­reğince yeni ele geçirilen bir gayri müs­lim ülkesinde halka, önce anlaşma yap­mak için üç şart gösterilirdi.

Bunlar: Müs­lümanlığı, savaşı veya cizyeyi kabul etmek­ti. Müslümanlığı kabul edenler cizye vermezlerdi. Savaşı kabul edenler savaş ku­rallarına göre işlem görürdü. Cizye denen özel vergi ödemeyi kabullenenler de devle­tin yönetimi altına girer, reaya sayılırdı. Cizye vermeyen gayri müslimlerin hayat­ları, mal ve mesken güvenliği devlet tara­fından sağlanmazdı. Buna karşılık, müslümanlar yapılan anlaşmaların gereğini ye­rine getirmezlerse reaya da vergi vermezdi. Halife Ömer devrinde, reayadan alınan vergi belli bir düzene konuldu, bazı kurallara bağlandı.

Buna göre, zenginler her yıl 48, orta durumda olanlar 24, yoksullar ise 12 dirhem gümüş cizye vermekle yükümlüydü. Ancak, bu miktarlar da dondurulmadı; dev­rin şartlarına göre, karşılıklı anlaşmalarla değiştirildi. Halifelik Emevilere geçtikten sonra, devletle reaya arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü. Ancak, devlet gi­derlerinin çokluğu ileri sürülerek, bazen cizyenin artırıldığı, ağırlaştırıldığı oldu. Bu­nun üzerine, reaya ile devlet yöneticileri ve hâkim sınıflar arasında bazı geçimsiz­likler ortaya çıktı. Reaya, emevî halifele­rinin aşırı masraflarından, gereksiz giderle­rinden yakınmağa, Hz» Muhammed ve Dört Halifenin yolundan gidilmediğini ileri sürme­ğe başladı. Bütün bunlara karşılık, önemli ve devlet düzenini sarsıcı bir olay çıkarmadıkları sürece reayaya fazla baskı yapılmadı.

Emevîler, reayadan yalnız cizye almakla yetinme­diler; onlara devlet işlerinde resmî görev­ler de verdiler. Hesap ve yazı işleri bilen gayri müslimler Divanda görev alırlardı. Bu durum, devletle reaya, özellikle müslümaniarla gayri müslimler arasında bir yakınlaşmanın, devlet düzeninde eşit işlem görmenin açık bir belirtisi sayılıyordu. Bu yüzden, devlet dairelerinde görev almak için, reaya çocukları arasında hesap, yazı ve tercüme işlerini görebilecek nitelikte bir eğitim ve öğretim düzeni uygulanıyordu. Bunun sonucu, Emevîler devrinde birçok gay­ri müslim yazar, bilgin, hekim yetişti. Ab­basîler devrinde de reaya ve müslümanlar arasındaki ilişkiler eskisi gibi sürdürüldü, Hz. Muhammed ve Dört Halife devrinde kurulan geleneğe uyuldu, Cizye, onların düzenlediği şartlar altında toplandı.

Bazen, devletin giderlerindeki durum gereğince, ciz­yenin miktarında değişiklikler yapıldı. Abbasîler devrinde ve onlardan sonra gelişen müslüman fetihleri sonucu reayanın sayısı çoğaldı. Alınan uzak ülkelerde reaya ile, müslümanlar, özellikle devlet yöneticileri arasında yeni yeni cizye anlaşmaları ya­pıldı, iran, Mısır, Kuzey Afrika, ispanya gibi ülkelerde kurulan islâm devletleri bu vergi usulünü sürdürdü; reaya ve müslüman halk ilişkilerini devrin ihtiyaçlarına göre dü­zenledi.
Anadolu, Selçuklular tarafından alındıktan sonra islâm devletlerinde uygulanan ver­gi usulü aşağı yukarı olduğu gibi benim­sendi. Reaya, vergisini ödediği sürece, bü­tün din ve dünya işlerinde bağımsız bıra­kıldı. Onların özel yaşayışlarına, öğretim ve eğitimlerine, ibadetlerine, gelenek ve göreneklerine dokunulmadı.

Osmanlı devletinde de, cizye usulü olduğu gibi bırakıldı. Yeni alman ülkelerde islâm di­nini kabul etmeyenler vergiye bağlanarak yerlerinde bırakıldı. Bunların mal, can ve mesken dokunulmazlıkları, inanç ve ibadet bağımsızlıkları devlet tarafından güven altı­na alındı. Osmanlı devletinin tebaası duru­munda olan reaya askere alınmıyordu. Re­aya ile müslümanlar arasında, hukuk yö­nünden ayrılık yoktu. Bütün ayrılık, reaya­dan alınan cizye idi. Osmanlı devletinde, zaman zaman, reayadan avarız akçesi de­nen özel bir vergi daha alınırdı, öşür, de­ğirmen vergisi, ağnam v.b. vergiler konu­sunda müslümanîarla reaya sınıfı eşit işlem görürdü. Reayadan alınan cizye, Halife Ömer devrinde olduğu gibi, edna (dü­şük), evsat (orta), ala (yüksek), diye üçe ayrılırdı.

Edna, yoksullardan, evsat, ma­lî durumu orta derecede olanlardan, ala ise zenginlerden alınırdı. Osmanlı dev­letinde, bazı padişahlar, zaman zaman bazı yeni vergiler koydular. Savaş sıra­sında, savaş giderlerinin, ordu masrafla­rının çoğalması üzerine Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman avarız akçesi toplamayı belli bir kurala bağladı­lar, önceleri geçici nitelikte olan bu vergi sonraları emlâk vergilerine eklenerek sabit bir vergi durumuna getirildi. Reayadan, yapım işlerinde çalıştırmak yoluyle yarar­lanıldığı gibi, Yeniçeri ocağına asker ye­tiştirmek amacıyle özel bir eğitim ve öğ­retimden geçirilmek üzere çocuklar da alınırdı. Ayrıca, bunlar arasından isteyerek sipahi olanlar, köprü yapımında çalıştırı­lanlar, ordunun ulaştırma işlerinde görev alanlar davardı.

Yeniçeri ocağına alman re­aya çocukları islâm dini kurallarına göre eğitim ve Öğretim görür; içlerinden yetenek­li olanlar devlet ve ordu görevlerinde en yüksek basamaklara kadar çıkarlardı. Ay­rıca kürekçilik, yol onarımı gibi işlerde çalışanlar vergi ödemekten kurtulur, gün­delik de alırlardı. Divanda saklanan reaya defterleri otuz yılda bir «tahrir» yapıla­rak tutulur, sonra hükümet merkezine gönderilirdi. Bir süre, Yavuz Sultan Selim, reayadan «peksimet bahası» olarak avarız akçesi topladı. Bunu toplarken de, vergi ö-demekle görevli kimselerin malî durumlarının göz önünde tutulmasını, ödeyemeye­cekleri bir miktarın toplanması yoluna gidilmemesini buyurdu.

Osmanlı devletinde, reayadan hizmeti görülenlere tımar veri­lir, bu tımarı kazanmak isteyenler sipahi yazılır, böylece vergiden kurtulurlardı. Yal­nız, reayadan olan herkes, istediği zaman sipahi olamaz, tımar alamazdı. Bu konuda uygulanan bazı kurallar vardı. Atadan, ba­badan devlete hizmeti geçmiş olanlar seçi­lirdi. Bu usul, vergi vermekten kurtulmak için, herkesin sipahi yazılması sonucu dev­let hazinesinin gelir kaynaklarından yok­sun kalmasını önlemek içindi. Kanunî Sul­tan Süleyman, özel bir kanunla reayadan alınması gereken vergileri sınıflandırdı. Sonra Ahmed I tarafından yeniden düzen­lenen ve uygulanan Reaya kanunu uzun zaman yürürlükte kaldı.
Osmanlı devleti­nin iç kurumlarında, yönetim düzeninde görülen sarsıntılar sonucu, reaya ile olan ilişkilerde de bazı aksaklıklar ortaya çıktı. Reayadan vergi toplamakla görevli kim­seler, bazen aşırı davranışlarda bulundu­lar; reayadan fazla vergi alma yoluna gi­derek, devletle reaya arasındaki bağların gevşemesine, birtakım geçimsizliklerin doğ­masına yol açtılar, özellikle Murad III devrinde içkilerden vergi alınma yoluna gidilince reaya, durumundan yakınmağa başladı. Çünkü Osmanlı devletinde, içki­yi yapan ve satanlar, daha çok reayadan olan gayri müslimlerdi.

Reaya, Murad III'ün içkiden ayrı bir vergi alınmamasını ve bunun cizyeye eklenmesini istedi. Bunun üzerine yeni bir kanunla reayaya uygulanan vergi, zenginden 45, orta du­rumda olanlardan 30, yoksullardan 15 ak­çe olarak düzenlendi. Bu yeni vergi, böl­gelerin durumuna göre de değişiyordu. Reayadan alınan bu cizye, sonraları bede­li askerî adını aldı. Tanzimat döneminde de reaya, eski durumunu korudu. Müslü­manlarla reaya arasındaki ayrılıklar devle­tin koyduğu bazı kanunlarla sürdürüldü. An­cak, İkinci Meşrutiyetten (1908) sonra, rea­yadan da asker alınmağa başlandı.

Bunun sonucu olarak bedeli askerî adı verilen cizye de kaldırıldı. Reaya ile müslüman halk arasında ayrılık zaman zaman yumuşadı; bütün devlet dairelerinde, okullarda, askerlikte reayadan olanlarla müslümanlara eşit işlem yapılma gereği konuldu.

Fatih Sultan Mehmed tarafından, Osman­lı devleti sınırları içinde reayaya tanınan bütün haklar İkinci Meşrutiyete kadar sür­dü. Bu uzun dönem içinde reaya, din, eğitim, öğretim, ibadet ve geleneklerinde serbest bırakıldı. Osmanlı bilim kurumla­rının yanı sıra, reayanın da geliştirdiği özel öğretim ve eğitim kuruluşları vardı. Buralarda da deneysel bilimler alanında, özellikle tıp, kimya ve matematikten bir­çok bilgin araştırıcı yetişti.

Sanatlarda, özellikle mimarîde başarılı sanatçılar yetişti. Tanzimat'tan sonra açılan osmanlı öğretim kurumlarının çoğunda reaya çocukları, da­ha çok yabancı dil ve deneysel bilimlerle ilgili derslerde öğretmenlik görevlerine ge­tirildi. Bunlara elçiliklerde, saraylarda ter­cümanlık, yabancı devletler nezdinde elçi­lik görevleri verildi. Askerlik alanında yapılan yeniliklerde reayadan yetişen uz­manlardan da faydalanıldı. Reaya, baş­langıçtan beri kendisine tanınan hakla­ra dayanarak, Osmanlı devleti sınırla­rı içinde özel din okulları, öğretim ku­rumları, ibadethaneler açtı.

Tanzimat'tan sonra azınlıklar kendi dillerinde öğretim ve eğitim yapan, ilkokuldan liseye kadar, özel okullar açtılar. Bunlar arasında fransızca, ingilizce, almanca, italyanca, rumca, ibranîce, ermenice öğretim yapan özel okullar vardır. Reaya, devletle olan ilişkile­rinde, kamu düzeninde genel yasalara, din ve inançlarıyle ilgili konularda ise bağ­lı bulundukları din kurumlarının koyduğu özel kanunlara uymak zorundaydı. Tanzi­mat'tan sonra reayaya tanınan yeni haklar, İkinci Meşrutiyette genişletildi ve bu hak­lara yenileri eklendi. Bu yeni haklar, 1912'de reaya tarafından kötüye kullanıldı.
Osmanlı devletinin paylaşılmasını öngören bazı avrupa devletleri ve onların Türkiye'­deki temsilcileri, reayanın haksızlıklara uğ­radığını, haklarının avrupa devletlerince korunması gereğini ileri sürdüler. Bu se­beple Osmanlı devletinin iç işlerine karış­mağa başladılar. Birinci Dünya savaşın­da reaya, Osmanlı devleti içinde daha geniş ölçüde bölücü çalışmalara girişti; dev­letin genel düzenini sarsıcı, bölücü birta­kım haklar istedi.

Savaş yılları süresince de Osmanlılar aleyhinde çalıştı. İzmir ve is­tanbul illerinde, Karadeniz kıyılarında dev­letin bütünlüğünü yıkıcı eylemlere girişti. Reaya arasında bağımsızlık isteyenler, Osmanlı devleti toprakları üstünde, özellik­le Anadolu'da ayrı birer devlet kurmak için gizli gizli çalışanlar oldu. Birinci Dün­ya savaşından sonra Türkiye cumhuriyeti kurulunca (1923) Türkiye toprakları üzerin­de bulunan bütün insanlar, Türkiye Cum­huriyeti vatandaşı olarak kabul edildi.

Os­manlı imparatorluğunun baştan beri, kendi toprakları üstünde ayrı bir topluluk olarak koruduğu reaya ile müslümanlar arasındaki ayrılık ortadan kaldırıldı. Türkiye cumhu­riyeti uyrukluğunda olan bütün yurttaşlar kanun karşısında, vergi düzeninde, öğre­tim, eğitim ve din kurumlarında, askerlik alanında, adliye işlerinde eşitliğe kavuştu­ruldu; özel imtiyazlar ortadan kaldırıldı. (-> Bibliyo.) [M]

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAYİHA

Tarih 24 Haziran 2009

RAYİHA i. (ar. râyiha > râyiha). Esk. Gü­zel, hoşa giden koku: istemem artık ışık, rayiha, renk âlemini // Koklamam yosma ka­ranfille güzel yasemini (Yahya Kemal).

He­nüz sulanmış bahçeden toprak kokusuyle karışık çiçek rayihaları odanın beyaz leylak kokularıyle meşbu havasını serinlendirdi (H. Z. Uşaklıgil). || Rayiha-dar, kokulu, güzel kokan: Hava-yı rayiha-darında lerze-bahş-ı derun // Remide bir ahenk (Tevfik Fikret). || Rayiha-nisar, koku saçan.
Rayihalı sıf. Esk. Güzel kokulu: Derken saçlarının turunç kabuğu rengi benliğimi sardı, bu güneşte ısınmış rayihalı renk için­de hatırlama kudretim eridi (R. H. Karay). [M]

RAYİZ sıf. Bk. RAİZ.

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAYİHA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Ravenna eksarklığı

Tarih 24 Haziran 2009

Ravenna eksarklığı. Tar. coÄŸ. Bizans İtalyası’nda eyalet. Lombard istilâsının (Spoleto dukası Faroald, 579′da Cîassis’i iÅŸgal etti)

İtalya ve Ravenna’yı tehdit etmesi üzerine, imparator Maurikios askerî kuv­vetlerini ve sivil güçleri, temsilcisi olan ek-sark veya «patricius et exarchus İtaliae»’nin yönetimi altında imparatorluÄŸun eski baÅŸkentinde toplamaÄŸa karar verdi (584).

Franklardan kısmen gereksiz yardımlar isteyen (584, 585, 588 ve 590 sal­dırıları), DoÄŸu’dan gelen takviyeleri ise da­ha baÅŸarılı ÅŸekilde kullanan eksarklar (Smaragdos [585-589] ve Romanos [589-593], Classis’i geri alarak (589) ve Roma yolunu (via Flaminia) temizleyerk Ravenna üstündeki tehdidi kaldırdılar; fakat Lombard’ların istria ile kıyı baÄŸlantılarını kesmelerine engel olamadılar. Gerek malî (ücretleri ödenmeyen askerler 615′e doÄŸru eksark İoannes’i öldürdüler), gerek kiÅŸisel (619′da ek­sark Eleutherios’un imparatora karşı baş­lattığı ayaklanmayı bizanslı kuvvetler bas­tırdı; manastır sicilleri muhafızı Maurikios’un isyanını 642 yılında eksark İsaakios Roma’da bastırdı) iç karışıklıklar eksarklığı zaten zayıflatmıştı.

Fakat en ciddî meseleler dinî meselelerdi: monotelizm’i suçlayan pa­pa Martinus I’i, imparator tutuklatmak is­tedi, eksark Olympos bu emre karşı geldi, hattâ bağımsızlığını ilân etti (649-651), fakat Sicilya’da Sarazenler tarafından öldürüldü. Yeni eksark Theodoros Kaîliopas 653′te Roma’ya gönderildi ve monotelizm aleyhinde olan Maksimos Homologetes’i, kaçmış bu­lunduÄŸu Roma’dan İstanbul’a getirdi. Lombard tehlikesine karşı papa ile eksarkın iş­birliÄŸi yapmalarını engelleyen bu kavgaları Ravenna’nın, kendisine tanınan hakların İstanbul patriÄŸine de tanınmasını kabul et­meyen papa Sergius I’i desteklemesi daha da ÅŸiddetlendirdi.

Åžehrin bir gasıbı on yıl süreyle (695-705) tanımasına da kızan im­parator İustinianos II misillemeler yaptı (709 veya 710); bunun üzerine eksarklığın isyanı (710-712), imparator Philippikos Bardanes’i ÅŸehir milislerinin dağıtılmamasını kabul et­mek zorunda bıraktı, imparatorun ikona­lar aleyhindeki kararnamelerinin yol açtığı ayaklanma sonunda (727), imparator Leon III İsauria’lı, eksarklık sınırlarını Apenninler’in kuzeyindeki bölgeye geriletti (731-732); fakat eksarklık ansızın Liutprand’a teslim olan baÅŸkentini ve Lombard kralı Aistolf’un iÅŸgaliyle bağımsızlığını kaybetti (751). Duru­mu tehlikeye düşen papa Stephanus II’nin, Kısa Pepin’den yardım istemesi (754, Ponthion görüşmesi), üzerine Pepin, Aistolf’u eksarklığı geri vermek zorunda bıraktı (756) ve imparatorun itirazlarına raÄŸmen yöne­timi papaya verdi; Roma kilisesinin toprak gücünün temeli olan bu bağış, Charlemagne tarafından da onaylandı (774). Fakat Ra­venna eksarklığı papaya resmen ancak 1278′de imparator Habsburg’lu Rodolph tarafından bırakıldı. (ML).

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Ravenna eksarklığı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Raulin sıvısı

Tarih 24 Haziran 2009

Raulin sıvısı. Biyol. Küf elde etmede kul­lanılan sıvı kültür ortamı. (Raulin sıvısı, içinde azot. fosfor ve çok az miktarda me­tal [demir, manganez, magnezyum, çinko] bulunan ekşi, şekerli bir eriyiktir.

Bu sıvı sayesinde klorofilsiz bitkiler topraksız ye­tiştirilebilir; çünkü bitkilerin muhtaç oldu­ğu çeşitli maddeleri gerektiği oranda sağ­lar.) [L]

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Raulin sıvısı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RATZEL (Friedrich)

Tarih 24 Haziran 2009

RATZEL (Friedrich), alman coÄŸrafyacısı (Karlsruhe 1844-Ammerland 1904). 1876′da coÄŸrafya doçenti, sonra Münih üniversite­sinde profesör oldu, daha scnra Leipzig (1886) üniversitesinde ders verdi.

Antropo-coğrafyanın kurucusudur. Coğrafî ortamla devlet sistemi arasındaki ilişkileri göstermeğe çalıştı; beşerî olayların yayılma alanlarını araştırmak ve bu alanları yer­yüzü organizmasını meydana getiren şey­lerden sunî bir şekilde ayırmamak gere­ği üstünde durdu.
Bazı halkları genişle­meğe ve hâkimiyet kurmağa sürükleyen «mekan duygusu»nu tanımlamağa çalış­tı.

Başlıca eserleri: Anthropogeographie (Antropo-Coğrafya) [1882-1891], Völkerkunde (Sosyoloji) [1885-1888]; Politische Geographie (Siyasî Coğrafya) [1897], Die Er­de und das Leben (Toprak ve Hayat) [1901 -1902]. Makalelerini Kleine Schriften (Kı­sa Yazılar)
[2 cilt, 1906] adı altında top­ladı. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATZEL (Friedrich) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RATHAUS (Karol)

Tarih 24 Haziran 2009

RATHAUS (Karol), polonya asıllı amerikalı besteci (Tarnopol, Avusturya – Macaristan [bugün Ternopol, S.S.C.B.] 1895 -New York 1954).

Viyana Müzik akademi­sinde okudu. Birinci Dünya savaşında avusturya ordusunda hizmet gördükten son­ra, 1922′de Viyana üniversitesinde tarih doktorasını verdi. Daha sonraki 10 yılını Berlin’de geçirdi, burada birçok eser bes­teledi ve çaldırdı. 1932-1934 Arasında Pa­ris’te ve 1934-1938 arasında da Londra’da yaÅŸadı.

1938′de A.B.D.’ye gitti, 1940′ta Queens college’a girdi ve ölümüne kadar beste dersleri verdi. 1953′te Metropolitan operası tarafından Boris Godunov’un orkestrasyonunu yeniden düzenlemekle gö­revlendirildi. Eserleri arasında bir opera (Fremde Erde [Yabancı Toprak]), baleler, oyunlar için fon müziÄŸi, filim müziÄŸi, or­kestra ve koro için besteler, oda müziÄŸi, ÅŸarkı ve piyano parçaları yer alır. (M)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATHAUS (Karol) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RASPUTİTSA

Tarih 23 Haziran 2009

RASPUTİTSA i. («yolların sefere açık ol­madığı mevsim» anlamında rusça k.).

DoÄŸu Avrupa’da buzların çözüldüğü ve bazen sonbaharda geçici sıcakların ilk karları erit­tiÄŸi sırada toprakların sularla karışması. (Bu durumda yollar çamurdan geçilmez hale gelir.) [L]

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASPUTİTSA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANCİT SİNGH

Tarih 22 Haziran 2009

RANCİT SİNGH, Sikh imparatorluÄŸunun kurucusu (Pencap 1780 – öl. 1839). Babası Maha Singh’in ölümünden sonra (1792) Sikh konfederasyonuna baÄŸlı bir kolun ba­sına geçti; Lahor (1799) ve Amritsar’ı il­hak etti (1802). Güneydeki Sutlec arazi­sini iÅŸgal etmeÄŸe kalkınca İngiltere’nin bu bölgedeki hak iddialarıyle karşılaÅŸtı ve te­şebbüsünden vaz geçti
(Amritsar antlaÅŸma­sı. 1809). Avrupalı uzmanlardan yararlana­rak modern bir ordu kurdu. Bu ordu sa­yesinde topraklarını, KeÅŸmir’i de içine alacak ÅŸekilde geniÅŸletti (1823). Kendisini Afganlılara karşı koruyan İngiltere’ye yar­dım etti. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANCİT SİNGH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANAVALONA II

Tarih 22 Haziran 2009

RANAVALONA II (öl. 1883), Madagaskar kraliçesi (1868-1883). Radama II’nin ikin­ci karısı. Rasoherina’nın yerine geçti (1868), baÅŸbakan Rainilaiarivony ile evlendi ve onunla birlikte Protestanlığı kabul etti (1869).

Hükümdarlığı sırasındaki baÅŸlıca olaylar ÅŸunlardır: İngiltere ve Fransa’ya ticaret serbestliÄŸi tanınması karşılığında kraliçeye Batı Sakalav’ların dışında bütün adaya hâ­kim olma hakkını saÄŸlayan antlaÅŸmaların imzalanması; liberal reformlar (birden faz­la kadınla evlenmenin ve içkinin yasaklanması, hafta tatili); merkezîleÅŸtirme siyase­ti, öğretimin ve ordunun teÅŸkilâtlandırıl­ması. Laborde’un (öl. 1878) vârislerine dü­şen mirasın verilmemesi ve yabancıların toprak sahibi olmalarını yasak eden mart 1881 tarihli kanunun çıkarılması üzerine, Fransa, adayı ablukaya aldı. 1883 Mayısın­da amiral Pierre, Majunga’yı ve sonra da Tamatave’ı iÅŸgal etti; kraliçe temmuz ayında öldü. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANAVALONA II hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAN (Nâzım Hikmet)

Tarih 22 Haziran 2009

RAN (Nâzım Hikmet), türk ÅŸairi (Selanik 1902-Moskova 1963). Matbuat Umum mü­dürlüğü ve Hamburg konsolosluÄŸu yapmış olan Hikmet Nâzım Beyin oÄŸlu, ÅŸair ve mevlevî Nâzım PaÅŸanın torunu. Göztepe’de TaÅŸmektep’te, bir süre Galatasaray lisesinde okudu.

NiÅŸantaşı Numune mektebinden Heybeliada Bahriye mektebine geçti. BeÅŸ yıl sonra, hastalanınca okuldan ve asker­likten ayrıldı. KurtuluÅŸ savaşı sırasında Anadolu’ya geçti (1920). Bir süre Bolu’da öğ­retmenlik yaptı. Sonra, İnebolu yoluyle Rusya’ya geçti. Moskova üniversitesinde sosyoloji ve ekonomi öğrenimi yaptı. 1928 Yılında Türkiye’ye döndü. 1931-1936 Yılları arasında çeÅŸitli gazete ve dergilerde çalıştı. 1938 Yılında Harp okulunda komünizm propagandası yapmak suçuyla tutuklandı ve 28 yıl 4 ay hapse mahkûm oldu. 1950 Temmuzunda çıkan af kanunundan ya­rarlandı, hapisten çıktı. Resmî makamlar­dan habersiz olarak Türkiye’yi terk etti. Rusya’ya gitti.

Türkiye aleyhinde faaliyette bulunma gerekçesiyle 15 aÄŸustos 1951 tarihli Resmî Gazete de türk vatandaÅŸlığından çı­karıldığı ilân edildi. Polonya tabiiyetine girdi ve Borzecki soyadını aldı. Lehistan Mektubu adlı ÅŸiirinde dedelerinden birinin Polonya’dan geldiÄŸini, onun da kendisi gibi ihtilâlci olduÄŸunu ve bu dedesiyle övündü­ğünü anlatması bu olaya baÄŸlanabilir. Bun­dan sonraki yılları Sofya, VarÅŸova, Mos­kova’da geçti.

İlk ÅŸiirleri Alemdar gazetesinde Yarın der­gisinde ve Celâl Sahir Erozan’ın aylık ÅŸiir dergilerinde yayımlandı. Moskova’ya ilk gidiÅŸinden sonra yazdığı ÅŸiirlerde hece vez­nini, ölçülü, kafiyeli ÅŸiir tarzını bıraktı. Rusya’da sıkı bir komünist terbiyesi gören ÅŸair 19 Yaşım baÅŸlıklı ÅŸiirinde bu yıllarını anlatır ve «24 saatte 24 saat Lenin / 24 saat Marks, 24 saat Engels» sözleriyle kendisine öğretilen doktrinin niteliÄŸini ve yoÄŸunluÄŸu­nu belirtir. Yine kendi deyimiyle «beyninin kıvrımlarına kadar materyalist» olan Nâzım, bu ilk gençlik yıllarında aldığı fikrî telkini, ömrü boyunca muhafaza etti. 1920′lerin Rusya’sında kendisini tamamıyle Komünist partisinin emrine verdi.

O sırada Rus Ko­münist partisi bütün sanatçıları, işçilere marksist-leninist dünya görüşünü telkin et­mek için seferber etmiÅŸti. Komünist ÅŸair­ler yazdıkları ÅŸiirleri fabrikalarda işçilere okuyorlardı. Nâzım Hikmet de bu yolda ÅŸiirler yazdı. İşçinin seviyesine ve zevkine hitap eden bu ÅŸiirler, çok hareketli ve gü­rültülü bir hitabet edası taşır. 1909′da orta­ya çıkan ve niteliÄŸi bakımından ihtilâlci olan fütürizm, Rusya’da Mayakovskiy tara­fından yüksek bir sanat seviyesine çıkarıl­mış bulunuyordu. Nâzım Hikmet onun ve diÄŸer rus ÅŸairlerinin kendi dillerinde yap­tıklarını Türkçeye uyguladı. 1928 Yılında Türkiye’ye dönünce, ÅŸiirlerini 1938 yılma kadar Resimli Ay dergisinde yayımladı, birkaç ÅŸiir kitabı çıkardı. Nâzım’ın bu yıl­lara ait ÅŸiirleri ÅŸekil bakımından fütürist, muhteva bakımından ideolojiktir. Åžair, fikirlerini ifade ederken bol bol fantastik hayallere de baÅŸvurur.
Sosyalizm ile sa­nayileÅŸmeyi bir tutan Nâzım, makineyi yü­celtir ve insanı makineye uydurmaÄŸa çalışır. Trrrum trrrum trrrum trak tiki tak/MakinalaÅŸmak istiyorum mısraları bu düşün­ceyi özetler. Nâzım’ın bu yıllarda yazdığı ÅŸiir­lerde sanayi sahasından alınma hayaller büyük bir yer tutar. Åžiirlerden çoÄŸuna me­kanik sesleri taklit eden bir gürültü hâkim­dir. GeniÅŸ türk okuyucusu komünizmi red­detmekle birlikte, ÅŸekil bakımından çok ye­ni, sanayileÅŸme ideali ile kendi istek ve hayallerine cevap veren bu ÅŸiirleri sevmiş­tir. Nâzım’dan önce Tevfik Fikret, Mehmed Âkif ve Mehmed Emin, çaÄŸdaÅŸ medeniyeti öven, sosyal muhtevalı ÅŸiirler yazmışlardı.

Nâzım, türk edebiyatında esasen var olan bu akıma, fütürist bir ÅŸekil, marksist ve leninist bir muhteva verdi. Daha önce Ahmed Hâşim’in aruz ile denediÄŸi serbest müstezat tarzını heceye uyguladı. 1938′den baÅŸlayarak hapishanede, kalabalıktan uzak kalan ve kendine dönen Nâzım’ın ÅŸiirlerin­de ton, muhteva ve üslûp bakımından bü­yük bir deÄŸiÅŸiklik oldu. Daha önceki ÅŸiir­lerine hâkim olan ve makine gürültüsünü hatırlatan çok sesli ve çok hareketli üs­lûbun yerini yumuÅŸak bir ifade tarzı, ideo­lojinin yerini ÅŸahsî günlük yaÅŸantılar ve özlemler aldı. Nâzım Hikmet’in bu devreye ait ÅŸiirlerinde hapishane hayatının zarurî kıldığı hareketsizlik ve içe dönüş kadar, Orhan Veli ve arkadaÅŸlarının ikinci Dünya savaşı yıllarında vücuda getirdikleri düz, sade, günlük yaÅŸantı ÅŸiirlerinin de etkisi vardır. Åžiirde ses ve benzetmeyi reddeden Orhan Veli, Nâzım’ın daha önceki ÅŸiirle­rinin baÅŸlıca özelliÄŸini teÅŸkil eden gürültülü retoriÄŸi öldürmüştür, denilebilir. 1950 Yı­lından sonra Nâzım Hikmet, Moskova’da tekrar komünist âlemin gürültülü ve gürül­tücü havasına daldı.

Türkiye’de Bursa ha­pishanesinde kazandığı lirik üslûbu kaybetti. Bu yıllarda A.B.D.’ye karşı dünya çapında ideolojik bir savaÅŸa giren Sovyet Rusya, bü­yük şöhret kazanan Nâzım Hikmet’i dün­yanın çeÅŸitli ülkelerine propagandacı olarak yolladı. Nâzım’ın 1951 yılından sonra yaz­mış olduÄŸu ÅŸiirlerden çoÄŸu Parti’nin emriy­le ve onun hoÅŸuna gitmek için yazılmış propaganda ÅŸiirlerinden ibaret kaldı. 1960 Yılında Moskova’da yazdığı bir ÅŸiirde ken­disinin Rusya’ya ne kadar baÄŸlı olduÄŸunu belirtmek için «Lenin, diyorum da, Vladimir ilic Lenin, diyorum ve 40 yıldır onun peÅŸince parti biletimle gidiyorum» demek ihtiyacını duyar. Nâzım, bu döneme ait faz­la ideolojik ÅŸiirleri yanında çeÅŸitli ülkelere yaptığı yolculuk izlenimlerini ve Türkiye’­ye ait hatıralarını anlatan lirik ÅŸiirler de yazdı. Annesi bir ressam olan Nâzım’da kuvvetli bir görme ve gördüğünü kaydetme duygusu vardı.
Seyahat intihalarında Nâ­zım’ın bu kabiliyeti açıkça görülür. 1941 Yılında Bursa hapishanesinde yazdığı çok uzun Memleketimden İnsan Manzaraları adlı ÅŸiirlerinde hayatına ait hatıra ve inti­baları gerçeküstücü bir metotla anlatan Nâzım, hayatının son yıllarına ait ÅŸiirlerin­de de bu metoda baÅŸvurur. Bir bütün olarak ele alınacak olursa Nâ­zım Hikmet’in ÅŸiirleri, marksizm ideoloji­sinin emrinde olmakla beraber, ÅŸekil ve muhteva bakımından çok zengindir. Bu zen­ginlik basit ve basmakalıp olan ideolojik sistemden deÄŸil, ÅŸairin yaratma gücünden, dünyayı bütün duyu organlarıyle kavrama, hemen hemen her ÅŸeyi ÅŸiire sokma çaba­sından, gözlem ve tasvir kabiliyetinden ileri gelir. Türk ve dünya ÅŸiirinin bütün anlatım araçlarını kullanan Nâzım, bu zengin muh­tevayı ses, kafiye, kelime ve cümle oyunlarıyle çok deÄŸiÅŸik ve çarpıcı bir ÅŸekilde verir.

Nâzım Hikmet’in ÅŸiirlerinde mark­sizm ve materyalizm bir tür din haline gel­miÅŸtir. Bir ÅŸiirinde kendisinden bahsederken «tepeden tırnaÄŸa iman» sözlerini kullanır. «Hâfız-ı Kapital» olmak istediÄŸini belirtir. BaÅŸka bir ÅŸiirinde tıpkı mistikler gibi Tan-rı’nm her yerde «toprakta, taÅŸta, tunçta, tuvalde, çelikte ve plastikte» tecelli ettiÄŸini söyler. Onu dindar mistiklerden ayıran ta­raf, maddeyi reddedecek yerde ona tapmasıdır.

Şiir kitapları: 835 Satır (1929); Jokond ile Si-Ya-u (1929); Varan 3 (1930); 1+1 = 1 (1930); Sesini Kaybeden Şehir (1931); Benerci Kendini Niçin Öldürdü (1931);
Ge­ce Gelen Telgraf (1932); Taranta Babu’ya Mektuplar (1935); Portreler (1935); Simavna Kadısı OÄŸlu Åžeyh Bedreddin Des­tanı (1936); Saat 21-22 Åžiirleri (1965); Kur­tuluÅŸ Savaşı Destanı (1965); Åžu 1941 Yılın­da («Memleketimden insan Manzaralarının 3. kitabı) [1965]; Dört Hapishaneden (1966); Rubailer (1966); Yeni Åžiirler (1966); Memle­ketimden insan Manzaraları (ilk bölüm) [1966]; Memleketimden İnsan Manzaraları (1966-1967); Kuvayı Milliye (1968).

Oyunla­rı: Kafatası (1932); Bir ölü Evi (veya Mer­humun Hanesi) [1932]; Unutulan Adam (1935); Ferhad ile Şirin (1965); Sabahat (1965); İnek (1965); Ocak Başında Yolcu (iki oyun birarada) [1966]; Yusuf ile Menofis (1967); Romanları: Kan Konuşmaz (1965); Yeşil Elmalar (yedi yazardan derleme) [1965]; Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim
(1967) ;
Fıkraları: İt Ürür, Kervan Yürür (Orhan Selim adiyle gazetelerde yazdığı ya­zılar) [1965]. Masal kitabı: Sevdalı Bulut (1968) . [M]

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAN (Nâzım Hikmet) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMPA

Tarih 22 Haziran 2009

RAMPA i. (ital k.). Bayınd. Bir arazi­nin, bir karayolunun, bir demiryolu hattının v.b., yatay doğrultuya göre eğimli olan kısmı. (Bk. ANSiKL.) || Çekme ram­pası, su altına doğru hafif bir eğimle inen dolgu toprak. // Giriş rampası, bir inşaata, bir rıhtıma v.b.ye giden eğimli yol.
— ÇEŞ. DEY. Rampa etmek. Argo. Davet edilmediği halde, birinin içki masasına oturmak.
— Dy. Bir vagonu raya sokmak veya ray­dan çıkarmak için kullanılan âlet. // Ayırma rampası, bir garın dışında, hatların çeşitli yönlere ayrıldığı yol ağının başlangıcında bulunan ve bağlantı takımları daha önceden çözülmüş trenlerin itilerek ayrılmasına ya­rayan iki tarafı eğimli yol.
(Ağır ağır itilen vagonlar, ayırma rampasından aşağıya doğru inerken, birbirlerinden uzaklaşmak ve ma­kasların yardımıyle değişik hatlara girmek için gerekli hızı kazanmış olur.) | Yanaş­ma rampası, vagonların, yüklenecek eşya­ya kolayca yanaşabilmesi için iki ambar hattının arasına yapılan yüksek set. || Yük­leme rampası, arabaları vagonlara kolay­lıkla yüklemek için, demiryolundan daha yüksek yapılmış platform.

— Denize. Esk. Kızaklara yerleştirilen ta­kozları birbirine kenetlemeyi sağlayan uçla­rı eğri ve çiviye benzeyen sivri demir. || Bir teknenin yanaşmasına elverişli olma­yan kıyı ile teknenin bağlantısını sağlayan iskele, duba veya sal. || Rampa alma, yel­kenli bir savaş gemisinin, savaşmak için başka bir tekneyle borda bordaya gelmesi. || Rampa baltası, rampacıların kullandıkla­rı iki yüzlü, kısa saplı bir çeşit balta. (Bu silâhlar rampacıların bellerindeki palaska­lara asılı dururdu.) | Rampa etme, bir tek­nenin başka bir tekneye veya rıhtıma ya­naşması. || Rampa harbesi, yelkenli savaş gemilerinde borda bordaya yapılan savaş­larda, bumbarları gözetlemekle görevli de­niz erlerinin kullandığı silâh, (üç köşeli, çelik namlulu ve ağaç saplı bir süngü bi­çimindeydi.)
— Havc. Bir pisti aydınlatmak için yerleş­tirilmiş projektörler dizisi.
— Mad. oc. Hava dönüş kuyusunu ana vantilatöre bağlayan eğik galeri.
— Mekan. Üzerine mekanik bir düzenek veya bir gale takılan eğik kısım.
— Petr. Yükleme rampası, tankerlerin ve sarnıç vagonların esnek borularla bağlana­rak akaryakıt yüklendiği doldurma kolektörü.
— Sil. Fırlatma rampası, bazı özitmeli mermilerin veya özel silâhların fırlatılma­sını sağlayan ve eğik düzlem halinde bir gövdeden meydana gelen düzenek: Füze rampası. Bk. ANSiKL.
— Teknol. Bağlantı elemanı olarak kulla­nılan, ucu eğik madenî parça.
— ANSiKL. Bayınd. Rampa’ların yarattığı büyük dirençleri pratikte mümkün olduÄŸu kadar azaltma yoluna gidildi. Bunun için, rampanın uzandığı alan geniÅŸletilerek, eÄŸim hafifletildi. DaÄŸlık ülkelerde, yollara spi­ral veya salyangoz ÅŸeklinde kıvrımlar veril­di. Demiryollarında, rampaların eÄŸimi en çok 8 ile 15 mm/m arasında deÄŸiÅŸir; fakat daÄŸlar üzerinden geçen hatlarda 50 ve özel durumlarda 90 mm/m’ye kadar ulaşır. «Kre­mayerli» denen ve merkezî bir ray üzerin­de çalışan özel lokomotifler, genellikle 70 mm/m’yi aÅŸan rampalarda kullanılır.
— Sil. Kalkış sırasında tepki kuvvetlerinin doÄŸmaması, özitmeli mermilerin temel özelliÄŸidir; bu yüzden, bu mermilerin fırla­tılması için ateÅŸli silâhlar gerekmez, yalnız basit bir destek mermileri hedefe doÄŸru yöneltir. Bununla birlikte, yeri terketmezden önce büyük bir hız verilmesi gereken V1′ler, fırlatma rampası denilen beton pistler üzerinden hareketli ÅŸaryolarla fır­latılırdı. Bugün de özel silâhların, füzele­rin çoÄŸu rampalar yardımıyle fırlatılır. (LM)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMPA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMON BERENGUER el Viejo I

Tarih 22 Haziran 2009

RAMON BERENGUER el Viejo I («ihti­yar») [1024'e doğr. - 1076], Barcelona kon­tu (1035-1076).
Rodrigo Diaz’ın (el Cid) kızlarından biriyle evlendi; hıristiyanların giriÅŸtiÄŸi yeniden fetih hareketine katıldı, topraklarını AÅŸağı Ebro ırmağı yönünde ge­niÅŸletti, Ampurdan ve Pallars kontlarına metbuluÄŸunu kabul ettirdi; aralarında Zaragoza hükümdarı da bulunan birçok müs­lüman prensini haraca baÄŸladı. Akrabalık baÄŸlarından yararlanarak Languedoc’a hâ­kim oldu. Beziers, Narbonne ve Carcassonne kontlarına metbuluÄŸunu kabul ettirdi. Avrupa’nın ilk feodal yasası olan Usatges’i (Barcelona töreleri) yazdırdı. İkinci karısı­nın, ilk evliliÄŸinden olan oÄŸlu Pedro Ramon tarafından öldürülmesi (1071) ve iki oÄŸlunu birbirine düşüren amansız rekabet yüzünden son yılları sıkıntı içinde geçti. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMON BERENGUER el Viejo I hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMON BERENGUER IV

Tarih 22 Haziran 2009

RAMON BERENGUER IV (1115′e doÄŸr.— Borgo San Dalmazzo, Piemonte 1162), Barcelona kontu (1131-1162), Aragon prensi (1137-1162) ve Provence’ın vasi kontu (1144-1162). Ramiro II’nin kızı Petronila de Ara­gon ile evlenerek (1137′den beri tasarlanan bu evlilik ancak 1151′de gerçekleÅŸti) Ara­gon ile Katalonya’yı birleÅŸtirdi.
Ramiro II’nin çekilmesinden (1137) sonra, Aragon prensi unvanı ile Aragon kıratlığını yönetti ve rahip-kralın askerî tarikatlere tanıdığı kraliyet haklarını toprak bağışları yaparak geri aldı (1143). Castilla’lı Alfonso VII’yi Almeria fethinde (1147) destekleyerek Tortosa (1148) ve Lerida’yı (1149) geri aldı ve Katalan daÄŸlarındaki son müslümanlan uzaklaÅŸtırdı (1154).

KardeÅŸi Berenguer Ra-mon’un ölümü (1144) üstüne Provence’ı Raimond Berenger II (1144-1162) adiyle ve Toulouse kontları ile Baux senyörlerinin (1142-1162) hak iddialarına karşı yeÄŸeni Raimond Berenger III’ün vasisi olarak yö­netti, imparator Friedrich I Barbarossa’nın kontluk üstündeki metbuluÄŸunu kabul etti, ama kontluÄŸun ailesinde kalmasını ÅŸart koş­tu. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMON BERENGUER IV hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMON BERENGUER III

Tarih 22 Haziran 2009

RAMON BERENGUER III (1082ye doÄŸr.- 1131), Barcelona Kontu (1096-1131) ve Provence kontu (Raimond Berenger I) [1112 /1113-1131] oldu.

Amcası Berenguer Ramon II’nin vârisiydi (1096), Murabıtları uzak­laÅŸtırmayı (1114′te Barcelona kapılarında durdurulan saldırı) ve Torragona din mer­kezini kurarak babasının fethettiÄŸi yerleri, yeniden iskân etmeyi baÅŸardı. Kuzey İspan­ya’da huzuru ve Akdeniz’deki ticaretin gü­venliÄŸini saÄŸlamak için islâm denizcileri­nin üssü olan İbiza (1114) ve Mallorca (1115-1116) adalarını iÅŸgal etti. Ayrıca İtal­yan devletlerini müslüman aleyhtarı bir ko­alisyona sürüklemeÄŸe de teÅŸebbüs etti (Cenova ile Pisa’yı ziyaret, papaya büyükelçi gönderme [11171). Puglia dükü Puggero II ve Cenova ile ittifak antlaÅŸmaları (1127) yaptı.
Besalu (1111), Cerdana (1117), Ampurdan (1123), Provence, Gevaudan, Rou-ergue ve Millau kontluklarını ilhak ederek devletinin sınırlarını Pireneler’in iki yanma yaydı. Bu son fetihlerini, Provence ve Ge­vaudan kontesi Gerberge’in kızı Douce ile evlendikten sonra gerçekleÅŸtirdi (1112). 1125′te Provence-Barcelona (Batı’da Rhone, Kuzey’de Durance ile sınırlı) ve Provence-Toulouse kontluklarına ait toprakların bö­lünmesini kabul eden ye Avignon ile çev­resine dokunmayan bir antlaÅŸma imzaladı. Böylece birinci Katalân imparatorluÄŸunun temellerini atmış oldu. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMON BERENGUER III hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMİRO I

Tarih 22 Haziran 2009

RAMİRO I (1000′e doÄŸr.-Graus yakını 1063), Aragon’un ilk kralı (1035-1063). Navarra kralı Sancho III el Mayor’un evlilik dışı oÄŸlu. KardeÅŸi Gonzalo’nun ölümü (1045) üzerine Sobrarbe ve Ribagorza kontluklarını kendi kontluÄŸuna katarak burayı bir Aragon krallığı haline getirdi (1035); bundan sonra Pallers’ı ilhak etti. Buna karşılık, toprakla­rından bir kısmını
(Tafalla, 1043) elinden al­mak istediÄŸi öbür kardeÅŸi Navarra kralı Garcia IV Sanchez III tarafından yenilgiye uÄŸratıldı ve bu toprakları ancak Sanchez ölünce, 1054′te ele geçirdi. Müslümanlara karşı mücadeleye giriÅŸti, ama birçok baÅŸarı­dan sonra Zaragoza emîrî El-Muktedir’in elindeki Graus’u kuÅŸatırken öldürüldü. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMİRO I hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANT

Tarih 22 Haziran 2009

RANT i. (fr. rente). İkt. Bir işe yatırıl­mış paranın veya kiraya verilmiş toprağın belirli bir süre içinde sağladığı gelir. || Şibih (veya yan) rant, arzla talep arasın­daki kısa süreli bir uyuşmazlıktan doğan arz esneksizliğinin doğurduğu rant. (Yarı rant yeteri kadar ürün, alıcı, işçi olmadığı zaman meydana gelir.)
— ANSiKL. Alanı baÅŸlangıçta dar olan rant kavramı geniÅŸlemekten geri kalmadı. Ricardo’dan (1772 – 1823) önceki yazarlar, rantla kirayı karıştırıyorlardı. Çiftlik ki­rası toprağın rantı, baÅŸka bir deyiÅŸle top­rağın kullanımına ödenen ücretti. Toprak (gayrimenkul) rantı hakkındaki ünlü teo­riyi Ricardo ortaya koydu. Ricardo, ta­rımda, azalan verim kanununa dayanıyor­du ve ona göre en iyi topraklar en ön­ce ekime ayrılıyordu. Ayrıca, tam rekabe­tin geçerli olduÄŸu bir piyasada ürün be­lirli bir anda ve belirli bir ürün için, ta­lebin karşılanması bakımından gerekli olan en az verimli toprakların en azından üre­tim maliyetine eÅŸit, sadece bir tek fiyatın bulunabileceÄŸi ilkesini kabul etti.
Ricardo’nun iddiasına göre, verimsiz top­raklara oranla üretim maliyetleri daha dü­şük olan en verimli topraklar, bir «rant» saÄŸlayacaktır. Bu rant, tabiatın bir lutfu, bedavadan bir gelirdir; arz ve talebin ge­nel ÅŸartlarının bir sonucudur. Fiyat teÅŸek­külüne, üretim maliyetine girmez; verimli topraklara sahip olanların daha az verimli topraklar üzerindeki yüksek Clerden ötürü elde ettikleri bir kazançtır. Åžu hal­de bu, diferansiyel bir gelirdir; duruma, ÅŸartların deÄŸiÅŸkenliÄŸine baÄŸlı ve bunu el­de edenin gayretiyle iliÅŸkisi bulunmayan bir fazlalıktır. Ricardo’ya göre, mal sahibi, «toprağın Öteden beri sahip bulunduÄŸu ve ortadan kaldırılması imkânsız nitelikleri­nin» bir mükâfatı olarak bu rantı elde eder. Rant, ihtiyaçlara oranla, verimli top­rakların azlığının sonucudur.
Ricardo’nun teorik analizi, rant fikrini iyi­ce aydınlattı. Madem ki rant, arz ve ta­lep hareketinin bir sonucudur; madem ki bir faktörün fiyatına oranla arzındaki esneksizlik (elastikiyetsizlik) durumuna baÄŸla­nabilir, o halde, tarım alanına has bir olay deÄŸildir ve gelir saÄŸlanabilecek tüm alan­larda bu olaya rastlanabilir. Åžu halde, rant kavramı, elastikiyetsizliÄŸe baÄŸlı bir gelir faz­lalığı, bir fazladan kazanç gibi görünmek­tedir. Bu elastikiyet, toprak veya bir sa­natçının yetenekleri gibi bazı faktörlerin az üretilebilirliÄŸine baÄŸlanabileceÄŸi gibi, be­lirli bir süre içinde arzın taleple uyuÅŸmaz­lığına da tabi olabilir. Bu son durumda, az süreli bu rantlara «yarı rant» gözüyle bakılmıştır. Bunlar, üretim faktörlerinin ge­çici bir tam kullanma durumuyle iliÅŸkili olabilir.

Meselâ, bir bölgede belirli bir dev­rede el emeÄŸi az ise, öteki yerlerdekilerden daha iyi ücret alan bu bölge işçileri, sözü geçen azlık sonucu, bir ek gelirden yani bir yarı rant’tan faydalanacaklardır.
Rant ve daha çok yarı rant kavramı, öz­nel olayları kapsayacak şekilde genişletil­miştir. Böylece, üretim malları piyasasında, satış anında, satıcı veya alıcının psikolo­jik bir durumu sonucu olan «satıcı rant­ları» veya «alıcı rantları»na rastlanması mümkündür. Meselâ bir satıcı, beheri 1 000 kuruş olan bir mamulü piyasaya vermek umudundadır ve piyasa fiyatı da o sırada 1 100 kuruştur. Burada, tatmin edici ka­zanç, yani yarı rant 100 kuruştur.
Hizmet­ler piyasasında, kredi alan veya veren, iş arz eden veya isteyen kimseler, bunu umduklarından daha kârlı fiyatla yapabilirler ve umdukları bu fiyatlara oranla, bir yarı ranttan faydalanırlar. Sunî azlık (nedret) durumları, üreticiler veya satıcılar arasın­daki anlaşmalarla yahut tekellerin varlığı sebebiyle yaratılabilir. Bu durumlardan faydalananlar için, yarı rantlar veya yapı rantları doğar ki, bunları, şartlara bağlı olan ve yukarıda açıklanan rantlarından ayırt etmek gerekir. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANKER

Tarih 22 Haziran 2009

RANKER i. (ing. k.). Pedol. Silisli ana kaya üzerinde yer alan, genellikle, humuslu genç toprak. (Rankerler kesitinde düzeyler yoktur. Çok yüzeysel olan ranker, çoğun­lukla, yüksek (İz bölgelerinin özelliğidir.) [L]

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANKER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMAZANOÄžULLARI

Tarih 20 Haziran 2009

RAMAZANOÄžULLARI, Adana bölgesinde hüküm sürmüş olan bir türk beyliÄŸi. RamazanoÄŸullarının baÄŸlı olduÄŸu Üçok Türkmen­leri moÄŸol saldırısı sırasında Anadolu’ya gel­diler.
Anadolu’nun moÄŸol hâkimiyetine geç­mesi üzerine Memlûk devleti topraklarına geçtiler. Sultan Baybars (1261-1277) onları Çukurova’dan Gazze’ye kadar uzanan böl­gede yerleÅŸtirdi ve beylerine dirlikler ver­di. RamazanoÄŸulları, Üçok Türkmenlerinin yüreÄŸir boyuna baÄŸlıydı. YüreÄŸirlerin kışlak­ları, Adana’nın güneyinde Seyhan ve Cey­han ırmakları arasındaydı. RamazanoÄŸulları beyliÄŸi bu türkmenlerin beylerinden elan Ramazan Bey tarafından kuruldu. Ramazan Bey 1352′de Memlûklar tarafından DuikadıroÄŸlu Karaca Beyin yerine Elbistan emîri tayin edildi. Türkmenlerin emîrliÄŸi de ona verildi. Ramazan Beyden sonra yerine oÄŸlu İbrahim Bey geçti. Sarimeddin unvanını alan ibrahim Bey Adana naibi oldu ve Sis’i Memlûklardan almak için DulkadıroÄŸlu Ha­lil Bey ile birleÅŸti (1376).
Yapılan savaÅŸta Türkmenler yenildiyse de ikinci bir savaş­ta Memlûkları yenmeyi baÅŸardılar; sonra Memlûklara karşı KaramanoÄŸlu Alâeddin Ali Bey ile birleÅŸtiler. İbrahim Beyden son­ra yerine kardeÅŸi Ahmed Bey geçti. Bey­liÄŸinin ilk zamanlarında Memlûklarla dost­luk iliÅŸkileri kurdu. Halep valisi Timur-taÅŸ’ın isteÄŸi üzerine Halep’e saldıran arap emîri Nueyr’i yenerek Halep’i kurtardı (1401). Kızını memlûk sultanı Ferec’e ver­di. Tarsus’u KaramanoÄŸullarından alarak burada hutbeyi memlûk sultanı Melikül Müeyyed adına okuttu (1415). ölümünden sonra yerine oÄŸlu İbrahim Bey geçti. İb­rahim Bey Tarsus’u geri almak isteyen Ka­ramanoÄŸlu ile birleÅŸtiÄŸinden memlûk sul­tanı Melikül Müeyyed tarafından beylikten indirilerek yerine kardeÅŸi Hamza Bey getirildi (1418); fakat Adana, ibrahim Beyin, elinde kaldı, ibrahim Bey daha sonra Kahire’de öldürüldü (1427). Bundan sonra Çu­kurova, memlûk valileri tarafından yöne­tilmeÄŸe baÅŸlandı ve RamazanoÄŸulları bey­liÄŸi eski önemini kaybetti. RamazanoÄŸul-larının başına geçen Uylük ve Dündar Bey gibi beyler Memlûklara sadık kaldılar; on­lara dulkadıroÄŸlu beyi Åžehsuvar ile yaptık­ları mücadelede yardım ettiler. RamazanoÄŸulları, osmanlı-memlûk savaÅŸlarında da Memlûkların tarafını tuttular. RamazanoÄŸlu Ömer, Adana’yı ele geçiren Osmanlılara esiı düştü (1485).

Mısır’ın ve Suriye’nin Osmanlı devletinin eline geçmesinden son­ra RamazanoÄŸulları beyliÄŸi Osmanlılara bağ­landı. Bu aileden Pirî Bey, Osmanlı dev­leti hizmetine geçti ve Åžam beylerbeyliÄŸine kadar yükseldi; bu görevde öldü (1569). İb­rahim Bey, Sis sancakbeyi oldu. Kubad Bey Karaman, içel, Aclun, Trabzon sancakbeyi ve Basra beylerbeyi oldu; 1554′te öldü. (-> Bibliyo.) [M]

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMAZANOĞULLARI hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Ramayana

Tarih 20 Haziran 2009

Ramayana, çeşitli devirlerde değişik dil­lerde yazılmış kutsal hint destanlarının ge­nel adı.
Ortak konu, kardeÅŸleri LakÅŸmana, Bharata ve Satrughna ile birlikte tanrı ViÅŸnu’nun yedinci tenleÅŸmesini temsil eden Ayudhya kralı Rama’nın hayatıdır. Belli baÅŸlı diÄŸer kiÅŸiler, Toprak tanrıçanın kızı ve Rama’­nın karısı Sita. maymun tanrı Hanumant, Lanka kralı ve Rama’nın düşmanı Ravana’dır. Rama, bir saray entrikası sonunda, ba­bası Dasaratha tarafından sürgün edilmiş­tir. Sita ise Ravana tarafından baÅŸtan çı­karılır. Korkunç bir savaÅŸtan sonra, may­munlarla ayıların yardım ettiÄŸi Rama, Ravana’yı öldürür, Sita’yı geri alır ve Bharata’nın kendisine saygı ve sevgi ile muhafaza ettiÄŸi tahta yeniden çıkar. Bütün bu ÅŸiirlerin, tarihî, efsanevî, ahlâkî, dinî, kozmogonik, felsefî, metafizik ve yogilikle ilin­tili ve birbirine paralel birçok anlamı var­dır.

Bunların çok azı batı dillerine çevril­miÅŸtir: H. Fauche (1854-1858) ve A. Roussel, Valmiki’nin sanskritçesini (M.ö. V. yy.) fransızcaya çevirdiler (1903-1909). Tulsidas’-ın hinducası Kalyana Kalpataru’da (1949-1951) ingilizceye; yazan bilinmeyen sans-kritçe Adhyatma (XIV. yy.) L. B. Nath tarafından yine aynı dile çevrildi (1913). ÇevrilmemiÅŸ olan diÄŸerleri arasında Kamban’ın tamul dilindeki (XI. yy.), Kritti-baÅŸ’ın bengal dündeki (XIV. yy.), Elut-taçehan’ın malayalam dilindeki, Ekanath’ın marathi dilindeki (XV. yy.) ve Pampa’nın kanara dilindeki ÅŸiirleri sayılabilir. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Ramayana hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RALEİGH (sir Walter)

Tarih 20 Haziran 2009

RALEİGH (sir Walter), ingiliz saray adamı, denizcisi ve yazarı (Hayes, Devon 1552′ye doÄŸr. – Londra 1618).
Fransız carvin’cileriyle birlikte savaÅŸtı (1569), sonra üvey karde­şi Gilbert ile deniz serüvenlerine atıldı. 1580′de Leicester’in hizmetine girdi ve İr­landa’da çarpıştı. Sarayda, sevimliliÄŸi ve çekiciliÄŸiyle kraliçenin gözüne girdi. Kra­liçe, Raleigh’in büyük bir siyasî etki kazan­masına fırsat vermedi, ama ona birçok ar­maÄŸan bağışladı (kârlı ticaret tekelleri, İn­giltere ve İrlanda’da geniÅŸ topraklar). Ra­leigh usta bir yönetici olduÄŸunu ortaya koydu. 1584′te kuzey Amerika kıyılarını keş­fetmek amacını güden bir deniz seferini malî bakımdan destekledi; 1585′te bir baş­ka seferi yönetti ve Roanoke adasında bir ticaret kolonisi kurarak buraya «Virginia» adını verdi.

Koloni kurma denemesi baÅŸarıya ulaÅŸmadı ama İngiltere’nin Kuzey Amerika’daki hâkimiyetinin baÅŸlangıcı oldu. Ay­rıca Raleigh, bu adalardan yeni bitkiler (patates, tütün) getirdi.
1587′den itibaren rakibi Essex. yüzünden etkisini kaybeder gibi oldu ve saraydaki du­rumu sarsıldı. 1595′te denizcilik faaliyetle­rine yeniden giriÅŸti; Guyano bölgesini ince­ledi (buranın Eldorado olduÄŸunu sanıyordu) ve 1596′da Cadiz seferine katıldı. 1603′te İngiltere tahtına
James I’in çıkması, Rale­igh’in gözden düşmesine yol açtı. Haksız yere krala karşı entrikalara giriÅŸmekle suç­landı; ölüm cezasına çarptırıldı, cezası müebbed hapse çevrildi ve 1616′ya kadar Londra kulesinde tutuklu kaldı. Bu tarihte, İspanya ile hiç bir çatışmaya yol açmamak ÅŸartıyle, Orinoco’ya yapılacak bir seferi yö­netmesi için serbest bırakıldı. Ama sefer baÅŸarısızlıkla sonuçlandı; Raleigh elde edi­leceÄŸi umulan altını bulamadı ve ispanyol kolonlarıyle çatıştı. Bu yüzden İngiltere’ye dönünce tutuklandı, ispanyol elçisi Gondomar’ın ısrarı üzerine ve 1603 kararnamesi gereÄŸince boynu vuruldu.

Kral ile İspan­yolların bu düşmanlığı, o güne kadar küs­tahlığı ve zalimliÄŸi yüzünden sevilmeyen Raleigh’in halk tarafından tutulmasına yol açtı. Serüven düşkünü bir soylu, büyük bir senyör, deÄŸerli ve zeki bir yazar (seyahat notları History of the World [Dünya Ta­rihi], ÅŸiirler) olan bu garip, coÅŸkun ve şüpheci ÅŸahsiyet, Elizabeth devri Rönesan-sının kusursuz bir örneÄŸidir. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RALEİGH (sir Walter) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAKI

Tarih 20 Haziran 2009

RAKI i. (ar. tarak> (Sabahattin Ali).
Gradosu yüksek Zahle ra­kısını, birbiri üstüne acele acele mezelere aldırmayarak içtiÄŸimden dolayı epeyce çarp­mıştı (R. H. Karay). || Rakı çekmek, rakı­yı imbikten geçirerek süzmek: Ne Åžam semasını yalel le dolduran ÅŸarkı / Ne Zahle’nin üzümünden çekilmiÅŸ eski rakı // Fe­lekten özlediÄŸim zevki verdiler, heyhat (Yahya Kemal). || Rakı kadehi, rakı iç­mekte kullanılan küçük kadeh. || Rakı ma­sası, rakı içilen yemek, rakı sofrası. || Rakı mezesi, rakı içilirken yenilen çeÅŸitli özel ye­mek ve yiyeceklerin genel adı. || Rakı ÅŸi­şesi, içine rakı konulmuÅŸ ÅŸiÅŸe. || Ardıç rakısı, tahıldan yapılan ve ardıçla koku­landırılan rakı. | Düz rakı, üzüm cibre­sinden
•çıkarılan rakı. || Saman rakısı, ka­ba çekilmiş, âdi rakı.

— dey. Rakı âlemi, rakı içilerek yapılan eğlenti.
— Ansikl. içk. sanay. Kuru üzümden alı­nan özsu, maya etkisiyle fermantasyondan geçirilir, buna anason eklenilerek rakı elde edilir. Bu amaçla kuru üzüm önce kıyılır, sonra değirmenden geçirilerek ezilir ve im­bikten geçirme devresinde buna yüzde 5-6
oranında «çeşme» cinsi veya yüzde 7-8 ora­nında «tefenni» cinsi yahut yüzde 8-9 ora­nında «elmalı» cinsi anason tohumu katılır.
Rakının özellik verici maddesini ve kokokusunu saÄŸlayan anason cinsleri arasında en iyisi ÇeÅŸme’de yetiÅŸendir. Bu cins anason daha çok, pahalı rakılarda kullanılır. Bu usulle yaklaşık olarak bir buçuk kilo kuru üzümden bir litre rakı alınır. Rakının alkol derecesi 45 – 50 arasında deÄŸiÅŸir. Rakı, özellikle Türklerin millî içkisi sayılmakla birlikte, dinî etkilerle bunun resmi olarak üretimi geç tarihlerde baÅŸladı. İstanbul’da —yabancı sermaye tarafından kurulan Bomonti-Nektar ÅŸirketi, 1912′de Aydın’da bir bira fabrikası ‘ ve aynı yıl İzmir’de Hal-kapınar’da da bir rakı fabrikası açtı. 1922′-de bir özel teÅŸebbüs tarafından tekel hesa­bına PaÅŸatahçe’de (istanbul) ispirto ve is­pirtolu içkiler fabrikası kuruldu. İşletme güçlükleri yüzünden Tekel idaresi müskirat tekelini bir polonya firmasına bıraktı 1926).
Firma bu iÅŸi bir süre yürüttükten sonra iÅŸletmeye açtığı bütün kurumları te­kel idaresine sattı (1929). Tekel, ispirtolu içki üretimini üstüne aldıktan sonra Diyar­bakır’da (1931) ve Gaziantep’te (1933) bi­rer rakı imalâthanesi kurdu; Aydın bira fabrikasını satın alarak (1940) burada da rakı üretimine baÅŸladı (1941). Tekel idare­sinin elinde toplanan bu kurumlarla rakı, içim tadı bakımından çeÅŸitlendirildi; bir yandan da üretim arttırılarak 1967′de 14 705 000 litre 1971′de de 18 000 000 litreye ula­şıldı; 1975 için öngörülen üretim 23 000 000
litre olarak tespit edildi. (M)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKI hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAKABE

Tarih 20 Haziran 2009

RAKABE i. (ar. rakabe). Esk. Boyun, gerdan. || Köle, cariye. || Mec. Bir şeye malik olabilme hakkı. || Fekk-i rakabe (ve­ya itak-ı rakabe), köle veya cariyeyi azat etme.
— Huk. Esk. Temlik ve temellükü müm­kün olan malların aynı ve zatı.
— ANSiKL. Rakabe, bugün kuru mülki­yet veya çıplak mülkiyet olarak anlatılan kavramı belirleyen bir terimdir. Rakabe, özellikle arazi bakımından önemlidir. Ara­zi üstünde mülkü aynî yani rakabe veya çıplak mülkiyete sahip bulunan kimse, arazisini dilediği gibi kullanabilir, gereğin­de yakabilir, yıkabilir. Arazi kanununa gö­re rakabesi devletin olan topraklar üstün­de devletin hakkı, bir mülkiyet hakkı değildir. Devlet bunlar üstünde, dilediği gi­bi tasarruf edemez. (M)

RAKABET i. Bk. REKABET.

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKABE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİZMAN (Yuliy Yakoleviç)

Tarih 20 Haziran 2009

RAİZMAN (Yuliy Yakoleviç), sovyet sine­ma yönetmeni (Moskova 1903). Başlıca filimleri: Zemlya Jajdyot (Toprak Susadı) [1931], Son Gece (1936), Sürülü Topraklar (1940), Berlin (1945-1946), Altın Yıldızlı Şö­valye (1950), Hayat Dersi (1955), Komünist (1957). [L]

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİZMAN (Yuliy Yakoleviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİS veya RAYS veya RETZ (Gilles DE)

Tarih 20 Haziran 2009

RAİS veya RAYS veya RETZ (Gilles DE), fransız mareÅŸali (1400′e doÄŸr.-Nantes 1440). 1427′de Charles VII’nin davasını benim­sedi, Jeanne d’Arc’ın silâh arkadaşı oldu, 1429′da Fransa mareÅŸalliÄŸine tayin edildi.
1435′e doÄŸru topraklarına (özellikle Tiffauges) çekildi, tek başına yaÅŸamaÄŸa baÅŸladı ve büyük servetini saçıp savurdu. GösteriÅŸe ve paraya düşkündü. Bu yüzden simya ve büyücülükle uÄŸraÅŸtı, kendini içkiye ve sefa­hate verdi. Çevresine çeÅŸitli ülkelerden ge­len büyücüleri topladı. Bu iÅŸlerle uÄŸraşırken, tahminlere göre, 140 ilâ 300 çocuÄŸun ölü­müne yol açtı. KiÅŸiliÄŸi hakkında, halk ara­sında itham edici söylentiler yayılınca, Bretagne dükü tarafından mahkemeye verildi. Mahkûm edildi ve piÅŸmanlık getirdikten sonra boÄŸduruldu. Yanlış olarak, Mavi Sa­kal efsanesinin kahramanı sanılır. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİS veya RAYS veya RETZ (Gilles DE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİMOND BERENGER IV veya V

Tarih 19 Haziran 2009

RAİMOND BERENGER IV veya V (1198 – 1245), Provence kontu (1209-1245). Alp-honse I’in (1196-1209) oÄŸlu ve halefi. Vasi­si, amcası Aragon kralı Pedro II idi. Çev­resine, danışman olarak önemli kiÅŸiler top­ladı. Bunların en ünlüsü Katalonyalı Ro­meo de Villauneva idi. ReÅŸit olmadan ön­ceki yıllarında (1198-1219) karışıklık çıkaran senyörlerin nüfuzunu ortadan kaldırdı ve ÅŸehir isyanlarını önledi. Marsilya’yı hâki­miyeti altına aldı (1243). Topraklarında sağ­lam bir idarî yapı kurdu. Kontluk otorite­sini, tutarlı ve saÄŸlam bir teÅŸkilâta dayan­dırdı. Kızlarının (Marguerite, Eleonore, Sanche ve Beatrice) Batı’daki büyük hü­kümdarlarla evlenmesi siyasî baÅŸarısının delilidir. Sarayı, özellikle trubadurların ba­rındığı bir sanat merkeziydi. (L)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMOND BERENGER IV veya V hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAGUSA

Tarih 19 Haziran 2009

RAGUSA, Dalmaçya kıyısında eski cum­huriyet.
• Tarih. Ragusa, yunan ÅŸehri Epidauros’un Adriya denizinde, Dalmaçya kıyısı ya­kınında kurduÄŸu koloniden doÄŸdu. Roma dünyasına katılan ve uzun süre Batı Ro­ma imparatorluÄŸuna baÄŸlı olarak yaÅŸayan Ragusa, on iki yüzyıl boyunca DoÄŸu dün­yasının kenarında kurulmuÅŸ, deniz ticare­tiyle uÄŸraÅŸan bir latin ÅŸehri olarak kaldı. Bizans imparatorluÄŸunun gücünün devam ettiÄŸi ve Güney İtalya’ya hâkim olduÄŸu sü­re boyunca Ragusa da Venedik gibi ona baÄŸlıydı. Åžehir 1000′de Bizans imparator­luÄŸu sınırları içinde kalmaÄŸa devam etmek­le beraber Venedik dukasının idarî hâkimiyetini kabul etmek zorunda kaldı. Son­ra, Venedik 1204′te Bizans imparatorluÄŸu­nun deniz parçasını ele geçirince, sırp teh­likesine karşı yunan desteÄŸinden yoksun kalan Ragusa kendiliÄŸinden Venedik’e tes­lim oldu (1205).

Venedik Ragusa’ya duka­yı temsil eden bir kont yerleÅŸtirdi ve ÅŸe­hirde kurumlan kendisininkini örnek alan aristokratik bir komün meclisi kurdu. Ama macarların baskısı Ragusa’yı macar kralı­nın otoritesini kabul etmek zorunda bırak­tı (1358). 1403′te patriciierinin akıllıca ve ustaca siyaseti, Ragusa’nın Venedik bo­yunduruÄŸu altına düşmeksizin bağımsızlı­ğını kazanmasına yol açtı. Balkanlar’ın de­niz kapılarından biri olan Ragusa, Osman­lıların Akdeniz doÄŸusunu ve Balkanlar’ı fethettikleri sırada kazanılan bu bağımsız­lık sayesinde Floransa ve Barcelona’nın ti­caret acentaları kurdukları bir yer haline geldi. Åžehir zaten uzun süreden beri Balkanlar’da köle ticaretini ve tuz ticaretini kontrol altında tutan büyük bir ticaret yeriydi. Daha XIV. yy. sonunda gümüş üretimiyle ilgilenen Ragusa tüccarları, ma­den ülkelerinde (Bosna ve Sııbistan) ko­loniler kurmuÅŸlar ve Batı Avrupa’ya gü­müş sevkıyatı tekelini ele geçirmiÅŸlerdi; sonradan bakır, kurÅŸun ve XV. yy.da bu­lunan (1420′ye doÄŸru) yeni maden filizle­rinin (özellikle 1430′dan sonra iÅŸletilen zencefre) ticaretini de ele geçirdiler.

Åžehir bu sayede XV. yy.da büyük ölçüde zen­ginleÅŸti, edebiyat ve sanat geliÅŸti. Osmanlıların Macarîara karşı Mohaç zafe­rinden (1526) sonra, Ragusa osmanlı pa­diÅŸahının otoritesini kabul etmek ve her yıl vergi ödemek akıllığını gösterdi. Böy­lece, XIII. yy.a kadar Venedik’in Bizans imparatorluÄŸu sınırında yaÅŸadığı gibi, Os­manlı imparatorluÄŸunun sınırında yaÅŸama­ğa baÅŸlayan Ragusa, Akdeniz kıyısındaki hıristiyan ve müslüman ülkelerin aracısı haline geldi. Avrupa’nın en büyük filola­rından birini kurdu ve gemilerini gerek Atlas okyanusunda gerek Akdeniz’de çalıştırılmak üzere her isteyene kiraladı. Böy­lece XVI. ve XVIII. yy.da, yeni bir bur­juvazinin geliÅŸmesine raÄŸmen aristokratların hâkim olduÄŸu bir rejim altında en par­lak dönemini yaÅŸadı.

Ama ÅŸehri hemen tamamıyle yıkan ve hal­kın yarısından çoÄŸunun ölmesine yol açan 6 nisan 1667 depremi kesin bir darbe ol­du. O tarihten sonra ÅŸehirde islav unsur­ların nüfuzu günden güne arttı ve Ragu­sa fiilî bağımsızlığını muhafaza etmesine raÄŸmen bir ÅŸehir cumhuriyeti olarak büyük kara devletleri dünyasında çaÄŸ dışı bir hal aldı. 1806′da Fransızlarla Ruslar arasında kalınca Napolyon’un Fransız – italyanlarına teslim oldu; Ragusa dükü mareÅŸal Mar­nı on 1808′de ÅŸehrin hükümetini ve senato­sunu dağıttı, ÅŸehri önce Fransa’nın iÅŸgal ettiÄŸi Venedik’in Dalmaçya topraklarına baÄŸladı, sonra da İllyria eyaletlerine kattı (1809). Viyana antlaÅŸmasında (1815) ÅŸehri alan Avusturya 1918′e kadar muhafaza etti. Ragusa o tarihte islavca Dubrovnik adiyle, yeni kurulan Yugoslavya’ya katıldı.

• Edebiyat ve bilimler. KomÅŸu İtalya’da parlak bir ÅŸekilde geliÅŸen hümanizm, dal­maçya ÅŸehirlerinde de yayıldı ve bu ÅŸehir­lerde, ÅžiÅŸgoriç (Georgius Sisgoreus) [1440-1509] ve Crijeviç (Cerva) [1460'a doÄŸr, -1520] gibi meÅŸhur hümanistler yetiÅŸti; is­lavca edebiyat ise özellikle Ragusa’da bü­yük ölçüde geliÅŸti. İtalyan edebiyatı etkisi kalmış olan ragusa edebiyatında devrin bü­tün önemli tarzlarına rastlanır. XV. yy.da Sisko Mençetiç (1457-1527) ve Dzore Drziç (1451-1501) trubadur üslûbunda aÅŸk ÅŸiirleri yazdılar. XVI. yy.da Ragusa, Güney İslavlarının gerçek fikir merkezi haline gel­di. Trajedi ve felsefî ÅŸiirin temsilcisi ve­rimli yazar Mavro Vetranoviç’tir (1482-1576). Komediyi Marin Drziç (1507-1567) doruÄŸuna ulaÅŸtırdı: gerçek bir rönesans ada­mı olan Drziç eserlerinde zengin bir dille ve yer yer halk aÄŸzıyla coÅŸkun bir ya­şama sevincini dile getirdi. XVI. yy. so­nunda aÅŸk ÅŸiirinde Petrarca ve Bembo tar­zında yeni bir geliÅŸme oldu: bu tarzın en orijinal temsilcisi Dominko Zlatariç’tir (1550′ye doÄŸr. – 1609).

Karşı Reform Ra­gusa’da çok deÄŸiÅŸik bir atmosfer yarattı: aÅŸk ÅŸiirinin ve komedinin yerini, dinî veya yurtsever edebiyat aldı. Bu yeni akımın XVII. yy. başında en etkili temsilcisi ivan Gunduliç’ti (1589-1638). Yeni denizyolları­nın keÅŸfi Venedik gibi Ragusa’ya da öldürücü bir darbe indirdi.
O tarihten son­ra yavaÅŸ yavaÅŸ sönen ragusa edebiyatı, cum­huriyetin 1805′te yıkılmasından sonra hırvat edebiyatıyle karıştı. Hırvat edebiyatının baş­lıca ragusalı yazarları Medo Puçiç (1821-1882) ve İvo Vojnoviç’tir (1857-1929). Ra­gusa baÅŸlıca edebiyat merkeziyse de, öbür dalmaçya ÅŸehirlerinde de deÄŸerli yazarlar yetiÅŸti: meÅŸhur hümanist Maruliç (1460-1524) Split’li, ilk kır romanı (DaÄŸ) yazarı Petar Zoraniç, Zadar’lı, ilk dindışı dram (Köle) yazarı Hanibal Luciç (1485-1533) ve Petar Hektoroviç (1486-1572) Hvar adasındandı.
Ragusa cumhuriyetinde birçok bilgin de ye­tişti: XV. yy.da latince ilk ticaret naza­riyesini yayımlayan ragusalı Georgi, cebiri geometriye ilk; olarak uygulayan Getaldiç, «mizaç»lara, aşırı önem verilmesine ilk karşı çıkan hekim Baglivi (1688-1707), büyük ma­tematikçi Boşkoviç
(öl. 1787), İmperium Orientale’nin yazarı Banduri (1670 – Paris 1743). [L]

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGUSA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİMOND VII

Tarih 19 Haziran 2009

RAİMOND VII (Beaucaire 1197-Millau 1249), Toulouse kontu (1222-1249). Raimond VI’nın oÄŸlu ve halefi. Toulouse devletini yeniden kurmaÄŸa çalıştı. Amaury de Montfort’u son sığınağı olan Carcasson’dan kov­du (1224) ve Katar’lara yapılan zulme fiilen son verdi.

Din sapkınlığı yeniden arttığı i-çin papa Honorius VIII, tarafından afaroz edildi. Oysa Raimond VII papaya boyun eÄŸmiÅŸ olduÄŸunu bildirmiÅŸti. Papa bu olayın hemen ardından, Louis VIII’i papalık elçisi Romano di Sant’Angelo’nun hazırladığı ye­ni bir haçlı seferine sürükledi. Avignon kuÅŸatıldı ve teslim oldu (haziran-eylül 1226); Languedoc krala boyun eÄŸdiÄŸini bil­dirdi. Toulouse bölgesi yakılıp yıkıldığı için Raimond VII, eyaletlerinin Akdeniz bö­lümü (Carcassonne, Beziers, Agde, Nîmes) ile Tanrr’ın güneyindeki Albigeois’yı Fransa kralına bırakmak zorunda kaldı. Ama Toulouse bölgesini, Rouergue’i, Quercy’yi ve Albigeois’nın bir kısmını muhafaza ediyor­du.
Ayrıca tek kızı Jeanne’ın Louis IX’un kardeÅŸi Aîphonse de Poitiers ile evlenmesine de rıza gösteriyordu. Bu, Toulouse kontlu­ğunun kesinlikle krallık mülkü içine alın­masını hazırlayan bir olaydı (Meaux-Paris antlaÅŸması 1229).

Louis IX ve Kilise, din sapkınlığıyle müca­dele etmek amacıyle, Raimond VII’yi, Toulouse üniversitesini kurmak (1229), Katar’ların kovuÅŸturulmasını saÄŸlayan ve toprak­ları üstünde dominiken engizisyoncuların ad­lî faaliyet göstermesine izin veren yasalar kabul etmek zorunda bıraktılar. Bunun üzerine papa Gregorius IX’dan Venaissin kontluÄŸunun yeniden kurulması iznini alan (1234) Raimond VII, İngiltere kra­lı Henry III ile ittifak yaparak toprakla­rının Capet’ler tarafından yutulmasını ön­lemeÄŸe çalıştı (1242). Henry III Narbonne’u geri aldı; ama İngilizlerin geri çekilmesin­den sonra Raimond VII boyun eÄŸmek (ekim 1242) ve kontluÄŸun bağımsızlığına fiilen son veren Lorris antlaÅŸmasını imzalamak zorun­da kaldı (1243). [L]

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMOND VII hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİMOND VI

Tarih 19 Haziran 2009

RAİMOND VI (1156-Toulouse 1222), Tou­louse kontu (1194-1222), Raimond V’in oÄŸlu ve halefi Plantagenet’lerle mücadele etti; ama sonunda, dördüncü karısı olan, Aslan Yürekli Richard’ın kızkardeÅŸi Jeanne’ın dra­homası Agenais ile Quercy üzerinde bu hanedanın metbuluÄŸunu kabul etmek zorun­da kaldı (1196).
Burjuvazinin ve baÅŸlıca ta­bileri olan Foix kontu ile Beziers vikontunun Albililere geçmesi üzerine, kendisi din sap­kını olmamakla birlikte sapkınları tuttu, Pa­pa innocentius III tarafından afaroz edildi ve papanın orta elçisi Pierre de Castelnau’nun Toulouse kontuna baÄŸlı subaylardan biri tarafından öldürülmesi üzerine (ocak 1208), papa ona karşı bir haçlı seferi düzenledi. Albililere karşı, Simon de Monfort ile papalık elçilerinin yönetiminde bir haçlı seferi baÅŸladı. Raimond VI eyaletlerini muhafaza edebilmek için direnmeye geç­ti. Ama papa tarafından bir kere da­ha kötü durumda bırakıldı (ocak 1211). Müttefiki Aragon kralı Pedro II’nin boz­guna uÄŸraması ve ölümü Toulouse’un iki yıl süren bir kuÅŸatmadan (1213-1215) son­ra düşmesine yol açtı ve Raimond VI’yı bütün topraklarını papaya bırakarak ingiltere’ye çekilmek zorunda bıraktı (1215).

Bunun üzerine Dördüncü Laterano konsili Toulouse kontları hanedanına ait malların Simon de Montfort’a devrini kararlaÅŸtırdı (1215). Raimond VI, bir ayak­lanma sırasında baÅŸkentini yeniden ele ge­çirdi ve çeÅŸitli saldırılara raÄŸmen ÅŸehri e-linde tutmayı baÅŸardı. 1218′de Simon de Montfort ÅŸehri almaÄŸa çalışırken öldü. Ar­dından, oÄŸlu Amaury de Montfort ve 1219′da kralın oÄŸlu Louis de baÅŸarısızlığa uÄŸra­dılar ve bu durum Raimond VI’nın toprak­larının hemen hemen hepsini geri almasını saÄŸladı. (L)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMOND VI hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİMOND IV

Tarih 19 Haziran 2009

RAİMOND IV, Raimond de Saint-Gilles denir
(Toulouse 1042-Trablus 1105), Toulou­se kontu (1093-1105). Daha Saint-Gilles kon­tu olduÄŸu sıralarda ona, kuzini Berthe’ten Rouergue, Nîmes ve Narbonne kontluklarıyle Gothiya markiliÄŸi (1065) miras kaldı; topraklarına Gevaudan, Agde, Beziers’i ve U-zes ülkesini de kattı; kendi kızını Raimond’un lehine mirastan yoksun bırakan erkek kardeÅŸi Guillaume IV ölünce Toulouse kon­tu oldu.
Toulouse devleti böylece kesin top­rak bütünlüğünü kazandı. Fakat, ispanya’da müslümanlığa karşı yapılan bir sefere (Tudela önünde baÅŸarısızlığa uÄŸradı, 1087) ka­tıldıktan sonra, Urbanus II’nin çağırışına (Clermon konsili 1095) ilk cevap veren o ol­du. Bir daha Batı’ya dönmemeÄŸe ant içtiÄŸi için Toulouse kontluÄŸunu oÄŸlu Berttrand’a bıraktı. Güney Fransızları ordusunun ku­mandanı olan Raimond IV, Pr övence’tan ayrıldı (ekim 1096) ve papalık orta elçisi Ademar de Monteil ile birlikte Kuzey italya, Dalmaçya kıyısı ve Makedonya üzerinden istanbul’a geldi (nisan sonu, 1097). Haçlılar içinde yalnız Raimond, Aleksios I Komne­nos’a vasallık yemininde bulunmayı reddet­ti. İznik (Nikaia) [haziran 1097], EskiÅŸehir (Doryleion) [temmuz 1097] ve Antakya (An-tiokheia) [haziran 1098] kuÅŸatmalarında ve çatışmalarında önemli payı oldu.
Antakya’­da, Musul Atabeki tarafından öbür haçlılar­la birlikte kuÅŸatılan Raimond de Saint-Gil­les, ÅŸehrin kurtuluÅŸunda kesin bir rol oyna­mak ve ÅŸehri elde etmek için (1098), Provence’li bir köylü olan Pierre Barthelemy’nin «kutsal mızrak»! bulmasından yararlandı. Fakat, çetin bir tartışmadan sonra, Sicilyalı Bohemond bunu ele geçirdi. Buna kızan Ra­imond, Bizans imparatoruna yanaÅŸtı ve Ku­düs’e yürümek isteyen haçlılar kitlesinin ba­şına geçmeden önce, Trablus emirliÄŸine kar­şı birçok sefere giriÅŸti (1098 sonu-1099 ni­sanı). Åžehrin alınmasında yardımı dokundu (temmuz 1099), fakat Godefroi de Bouillon’un lehine, isa Peygamber’in mezar eminliÄŸinden uzaklaÅŸtırıldı.

Raimond de Saint-Gil­les, Askalon önünde G. de Bouillon’a yardım ettikten sonra, İstanbul’a gitti ve Lombard’-îardan kurulu yardımcı kuvvetlerin basma geçti, fakat Ankara (Ankyra) ile Amasya arasında yenildi (temmuz-aÄŸustos 1101). Tancrede’in esiri oldu (1102), kaçtı ve Cenova filolarının desteÄŸiyle Tarsus’u (nisan 1102) ve Gibelet’yi (1104) aldı, fakat Trablus ku­şatmasında (1105) öldü. Ama ölmeden önce, evlilik dışı oÄŸlu Bertrand’ın gelecekte ke­sinlikle kuracağı (1109-1112) Trablus kont­luÄŸunun temellerini atmış bulunuyordu. (L)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMOND IV hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİMOND III Pons

Tarih 19 Haziran 2009

RAİMOND III Pons (900′e doÄŸr.-950-951′e doÄŸr.), Toulouse kontu (923-950′ye doÄŸr.). Raimond II’nin oÄŸlu ve vârisi, 924′te Provance ile Languedoc’u istilâ eden Maçadan püskürttü, Gothie (eski Septimania) markiliÄŸini ilhak etti. Carcassonne, Albigeois, Rouergue ve Quercy kontlukları üstündeki hâkimiyetini sürdürdü ve ileride Languedoc adını alacak olan yerde fiilen otoritesini kurdu. Böylelikle gelecekteki Toulouse dev­letinin coÄŸrafî temellerini attı ve 936′da Guillaume III ile ortaklaÅŸa olarak Akitanya dükü adını kullandı. Fakat 932′de toprak­larının bütünüyle kral Raoul’e baÄŸlandı. (L)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMOND III Pons hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAETÎA veya RHAETİA

Tarih 18 Haziran 2009

RAETÃŽA veya RHAETİA. Esk. coÄŸ. Orta Alpler’de bölge, Ren, İnn ve Adigo’nun yukarı vadileri çevresinde (bugün Graubünden, Tyrol, Lombardia) uzanır.
Kısmen kelt asıllı olan savaşçı halk topluluklarının yerleÅŸtiÄŸi bölgeyi, Romalılar Augustus zamanında aldılar; toprakların fethi, Tiberius ve Drusus zamanında tamamlandı (M,ö. 15). Procurator eyaleti haline getirilen Retia, kısa süre sonra Vindelici’yi içine aldı. Geri kalan bölge, kereste, post ve ÅŸarap üretiyordu.
Başlıca kasaba veya kaleler şunlardı: Tridentum (Trente), Castra Regina (Regensbuıg), Castra Batava (Passau), Brigantium (Bregenz). Aşağı İmpa­ratorluk zamanında Raetia iki eyalete bölündü:
Rhaetia Prima (merkezi, Curia [Chur]) ve eski Vindelicia olan Rhaetia Secunda (merkezi Augusta Vindelicorum [Augsburg]). Barbar akınları yüzünden V. yy.da ıssızlaÅŸan bölgeyi Büyük Theodorich bir ostrogot dükünün yetkisine verdi; Theodorich’in ölümünden sonra Bavyeralıların eline geçen Raetia, sonra Chur piskoposu­na baÄŸlandı (VIII. yy.), Schwaben düklü­ğüne geçti ve kısa süre içinde germenleÅŸtirildi. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAETÎA veya RHAETİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADZİWİLL

Tarih 18 Haziran 2009

RADZİWİLL, litvanya asıllı polonyalı ai­le. Başlıca üyeleri: MiKOLAJ (öl. 1466), Litvanya büyük dükü Wladislaw ile bir­likte vaftiz edildi (1386).

Grodno starostu idi. Grunwald’de töton şövalyelerine kar­şı savaÅŸtı (temmuz 1410); —MiKOLAJ, Amor Poloniae denir (1470-1522), Wilno pfaltz’ı ve Litvanya ÅŸansölyesi, Kutsal İmparator­luk prensi (1515). —jerzy, litvanya ata­manı (1480-1541), Ruslara karşı giriÅŸtiÄŸi ha­reketler üzerine mareÅŸalliÄŸe yükseltildi; —barbara (1520-1551), öncekinin kızı, voyvoda Gasztold’un dul karısı. Polonya kralı Zygmunt August ile evlendi (1547); —mikolaj Rudy («kızıl») [1512-1588], Protestanlığı kabul etti. Moskovalıları yenilgi­ye uÄŸrattı; —MiKOLAJ Czarny («kara») [1515-1565], imparator tarafından Nieswiez prensliÄŸine tayin edildi, İncil’i Lehçeye çe­virtti;

—MİKOLAJ KRZYSZTOF (1549-1816), öncekinin oÄŸlu. KatolikliÄŸe döndü. Kutsal toprakları ziyaret etti. Kudüs YolculuÄŸu adlı Latince bir eser yazdı (1601), Henri de Valois’yı destekledi. Fransa’ya giderek onunla buluÅŸtu (1573); —janusz (1579-1620), 1606 Ayaklanmasında Zebrzydowski ile bir­likte Zygmunt III’e karşı geldi;
—janusz (1612-1655), Litvanya atamanı. Litvanya’nın muhtariyeti için İsveç kralı Karl-Gustaf ile mücadele etti; —boguslaw (1620-1669), Otuzyıl savaÅŸlarına İsveçlilerin sa­fında katıldı; —karol stanîslaw (1734-1790), Litvanya valisiydi. Poniatowski’lerle mücadele ettiÄŸi ve Stanislavv II’ye karşı Radom* konfederasyonunu hazırladığı için mallarına elkondu; —ANTONi henryk (1775-1883), Friedrich II’nin yeÄŸeni. Hohenzollern’lerden bir kadınla evlendiÄŸi için Poznan valiliÄŸine getirildi.

—MiCHAL HiERONİM (1778-1850), Kosciuszko ayaklan­masına katıldı, Ruslara karşı çarpışan po-lonya kuvvetlerine kumanda etti (1830-1831); —FERDYNAND (1834-1926), Prusya Senyörler meclisi üyesi ve Reichstag’da Po­lonya grubu baÅŸkanıydı (1874-1918); —ja­nusz KSAWERY (1880-VarÅŸova 1967), önce­kinin oÄŸlu, alman taraftarı Steczkowski kabinesinde dışiÅŸleri bakanı (1917-1918) ve Muhafazakâr partiden milletvekili oldu (1926). Pilsudski ile ittifak yaptı. İkinci Dünya savaşında Rusya’ya sürüldü. 1946′da yurduna geri döndü. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADZİWİLL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADYOGONYOMETRİ

Tarih 18 Haziran 2009

RADYOGONYOMETRİ i. (fr. radiogonio-metrie). Verici bir telsiz istasyonunun yeri­ni ve doğrultusunu bulma. || Radyogonyo­metre kullanarak seyretme usulü.
— ANSİKL. 1901 Yılında Andre Blondel, çerçeve antenin yönlendirilmiş yayın yapma veya alma özelliğinden yararlanmayı dü­şündü; bu uygulamanın teorisini yaptıktan sonra, general Ferri ile birlikte, çerçeve an­tenin yöneltici özelliklerini ve normal an­tenden daha zayıf olan alıcı niteliğini deneylerle doğruladı.
Marconi’nin deneyleri (1903) sonunda «yö­neltilmiÅŸ antenli» radyogonyometreler yapıl­dı: bu antenler, merkezî bir toprak hattının çevresinde, birbirinden eÅŸit uzaklıktaki ya­rıçaplar doÄŸrultusunda yerleÅŸtirilmiÅŸtir; dö­ner bir komütatör her anteni sıra ile bağ­lar; alıcıya en kuvvetli ÅŸekilde veren anten belirlenerek, verici isyasyonun doÄŸrultusu yaklaşık olarak bulunur.
Alıcı niteliÄŸi yüksek çerçeve antenle ilk radyogonyometri deneyleri, 1907′de E. Bel­lini tarafından, marttan mayısa kadar, Dieppe, Le Havre ve Barfleur arasında yapıl­dı. Fakat radyogonyometrinin aktif bir dö­neme girmesi, özellikle Birinci Dünya sa­vaşı yıllarına rastlar. Bir vericinin yerini ve doÄŸrultusunu radyogonyometreyle tespit etmek için, kulaklıktaki ses ÅŸiddeti sıfır veya minimum oluncaya kadar çerçeveyi döndürmek yeterlidir: bu konumda, çerçeve düzlemine indirilen dikme aranan doÄŸrultu­yu verir. Bununla birlikte, vericinin doÄŸrul­tusunda yine de 180°’lik bir belirsizlik söz konusudur. Şüpheyi kaldırmak için, aynı an­da hem çerçeve anteni, hem de yöneltmesiz bir anteni dalga kolektörü olarak kul­lanarak bir ölçme daha yapılır. Çerçeve ve antenin birleÅŸik diyagramı bakışımsızdır ve bu diyagramdan yararlanarak, birbirine zıt iki doÄŸrultu arasında kesin bir seçime varı­labilir. Radyogonyometri tesisleri, gemi ve­ya uçakta olduÄŸu gibi, karada sabit istas­yonlar halinde de kurulabilir. Ayrıca, gizli verici istasyonların tespiti için otomobillere yerleÅŸtirilmiÅŸ radyogonyometri tesisleri de vardır. Hava ve deniz trafiÄŸinde, özellikle kapalı havalarda (sis, gece v.b.) önemli ya­rarlar saÄŸlayan radyogonyometri, radar’ın bulunmasından sonra ikinci plana düşmüş­tür. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOGONYOMETRİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAGIB PAÅžA Koca

Tarih 18 Haziran 2009

RAGIB PAŞA Koca, türk devlet adamı ve şairi (istanbul 1699-ay.y. 1763). Defterhane kâtiplerinden Şevki Mustafa Efendinin oğlu. Medrese öğrenimi gördü, Defterhane kale­mine devam etti.
İran savaÅŸları sırasında alınan toprakların deftere kaydı iÅŸi için Revan valisi Ârifî PaÅŸanın mektupçusu oldu (1724). Tebriz seraskeri Köprülüzade Abdullah Pa­şa ile HekimoÄŸlu Ali PaÅŸanın hizmetinde bulundu. Bir yıl Revan defterdarlığı yaptık­tan sonra, istanbul’a döndü (1729). Riyaset vekâleti payesiyle, Hemedan eyaletinin tı­mar ve zeametini yeniden düzenlemeÄŸe gitti. 1730′da defterdarlık göreviyle BaÄŸdat’a gön­derildi. İran savaşı sırasında Nadir Åžah ile yapılan görüşmelere delege olarak katıldı. 1733′te Nadir Åžah’ın BaÄŸdat’ı kuÅŸatmasından sonra, istanbul’a çağırılarak, maliye tezkireciliÄŸine getirildi. Erzurum seraskeri Ahmed PaÅŸanın yanına ordu defterdarı ve rei-sülküttap vekili olarak verildi (1736). Nadir Åžah tarafından İstanbul’a gönderilen elçiler­le yapılacak görüşmelere katılmak üzere, İstanbul’a çağırıldı.

Cizye muhasebeciliÄŸiyle görevlendirildi. Sadrazam mektupçuluÄŸu ma­kamına yükseltilerek, Avusturya ve Rusya delegeleriyle yapılacak görüşmeler için roisülküttap Mustafa Efendinin baÅŸkanlığında­ki heyetle Nemirove’ye (Nemirov) gönderil­di. Belgrad seferi ve antlaÅŸması (1739) sırala­rında büyük yararlığı görülen Ragıb Efen­di, 1741 ÅŸubatında reisülküttaplığa yüksel­tildi. 1744′te, vezirlik payesiyîe Mısır valiligine gönderildi. 5 Yıl kadar süren bu gö­revi sırasında, kölemen beylerini ortadan kaldırarak, ülkede bir süre güvenliÄŸi saÄŸla­dı. 1748′de, kubbe vezirliÄŸi ve niÅŸancılıkla İstanbul’a çaÄŸrıldı, daha yoldayken, kendi­sine aydın muhassılîığı, malikâne olarak ve­rildi. Sayda, Rıkka ve Halep valiliklerin­de bulundu. Åžam valiliÄŸine tayin edilmesin­den birkaç gün sonra, istanbul’a gelerek sadrazam oldu; kendisi için tehlikeli olabi­lecek kiÅŸileri İstanbul’dan uzaklaÅŸtırdı. Hayatının sonuna kadar sadrazamlıkta kal­dı. Ragıb PaÅŸa, yabancı devletlere karşı baÅŸarılı bir barış siyaseti güttü.
Avusturya, Fransa ve Rusya’nın saldırılarına uÄŸrayan Prusya kralı Friedrich II, Osmanlı devleti­nin askerî yardımını kazanmaÄŸa çalıştı. Fa­kat Ragıb PaÅŸa, askerî anlaÅŸma yerine bir ticaret antlaÅŸması imzalamakla yetin­di (29 mart 1761). Bir yandan da, Avusturya’yı baskı altında tuttu. Ragıb Pa­şanın divan edebiyatı geleneÄŸini sürdüren ÅŸiirleri, mensur yazıları, bilimsel makale­leri vardır. ÇoÄŸu gazel türünde olan ÅŸi­irleri tasavvuf ve felsefe konularını iÅŸler. Dili bazen ağır ve aÄŸdalı, bazen kolay an­laşılır niteliktedir. Gazellerinde halk deyim­leri, atasözleri, özdeyiÅŸleri geniÅŸ yer tutar. Bazı beyit ve mısraları atasözleri arasına girdi. Åžiirde, bazen divan edebiyatı geleneÄŸi dışına çıkarak, tasvir ve anlatımdan çok, anlama ve mantık kurallarına göre düşün­meye önem verir. Bilim konularını iÅŸleyen mensur yazılarının çoÄŸu çağının anlayışına uygun olarak Arapçadır. Bazı yazıları dev­let iÅŸleriyle ilgilidir.
Eserleri: Telhisat (özetlemeler); Fethiye-i Belgrad (Belgrad’ın Alınışı); MünÅŸeat (Mektuplar); Sefinetül-Ragıb (Ragıb’ın Gemisi); Dîvan. (-> Bibliyo.) [M]

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGIB PAŞA Koca hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAFİNAJ

Tarih 18 Haziran 2009

RAFİNAJ i. (fr. raffinage, arıtma). Kâ-ğıtç. Kâğıt hamuruna uygulanan son işlem. || Hamura, kâğıt haline gelebilmesi için ge­rekli fiziksel özellikleri kazandırma işlemi.

Rafinaj çok karmaşık bir işlemdir. Kâğıt tabakalarının yapımı sırasında, liflerin bir­birine iyice geçmesi için lif yüzeyinin du­rum ve yapısı değiştirilir. Bu işlem değişik cihazlarda yapılır.)
— Petr. Petrol ürünlerini (yakıt, yağlayıcı v.b.) üretme usullerinin tümü. || Bu usuller­den herhangi biri. Esanl. TASFİYE. Bk. AN­SİKL.
— Şekercilik. Şekere, yeniden eritme, berraklaştırma ve renk giderme işlemlerinin uy­gulanması.
— ANSiKL. Petr. Dönüşüm sanayilerinin en önemlilerinden biri haline gelen petrol rafinaj’ı, herhangi bir ham petrolün bile­şimindeki bütün ürünlerin elde edilmesini saÄŸlar.
Ayrımsal damıtma işlemi üstüne kurulan ilk usuller serisinde, karmaşık hidrokarbon ka­rışımı temel ürünlerine ayrılır. Daha sonra ikinci bir üretim usulüyle, bu ürünlerin ni­telikleri ıslah edilerek saflaştırilir. Nihayet. sentez yoluyle yeni maddeler veya tabiî hal­de ender olarak bulunan, maddeler elde edilir.

• Beyaz ürünlerin rafinajı. Rafineriye tan­ker veya pipeline ile getirilen ham petrol­de tuzlu su vardır; bu tuzlu su, stok hazne­lerinde durultularak veya kimyasal ya da elektrostatik bir işlemle giderilir. Rafinajın temel işlemlerinden ilki ham pet­rolün damıtılmasıdır (topping). İşlem, tab­lalı sütunlarda yapılır, ham petrol kısmen buharlaşarak ayrılır ve sırasıyle gaz, kaba benzin, nafta veya ağır benzin, gazyağı, iki ayrı kalitede gazoil ve fuel-oil denilen bir artık ürün verir.

Kaba benzinde, propan ve bütan gibi hafif hidrokarbonlar vardır ve bu hidrckaıbonlar dengeleme denen yeni bir damıtma işlemiyle ayrılır. Damıtma ve cracking benzinlerinde, kokuları ve aşındırıcı etkileri sebebiyle is­tenmeyen kükürtlü bileşikler (merkaptanlar gibi) bulunur. Bu maddeler bir ayıraçla (sodyum plombit, bakır klorür v.b.) nötürleştirilir veya solutizer kalıtılmış sodyum hidroksitle ortamdan çıkarılır: bu, benzinleri yumuşatma işlemidir.

Nafta’nın ve hattâ bazı ham petrollerden el­de edilen kaba benzinin oktan indisi, mo­dern motorlarda yakıt clarak kullanılmaya­cak kadar düşüktür ve bunlar reforming iÅŸlemiyle ıslah edilir. Bu usulde, izopaıafin ve olefin oranını arttırarak bazı molekülle­ri farklı bir ÅŸekilde ayrıştırmak ve birleÅŸtir­mek için sıcaklık ve basınç etkisinden fay­dalanılır, iÅŸlem platin eÅŸliÄŸinde yapılırsa, oktan indisi çok yüksek olan benzen gibi aromatikler elde edilir. Bu katalitik refor­ming, kükürtsüz bir benzin ve hidrojen ba­kımından zengin bir gaz meydana getirir. Gazyağının ana maddesi olan kerozen’de ge­nellikle kötü kokan kükürtlü ürünler ve gazyağını isli yapan aromatikler bulunur; bu aromatikler, kükürt dioksit gibi bir eritici yardımıyle giderilir (Edeleanu usulü). Kükürt oranı çok yüksek ham petrollerden damıtılarak elde edilen gazoil’in dizel mo­torlarında yakıt olarak kullanılmadan önce iÅŸlenmesi gerekir. Rafinerilerde, katalitik re-forming’den elde edilen hidrojen kullanıldı­ğı zaman, bu iÅŸleme hidrojenle kükürt gi­derme denir.

Cracking, sıvı yakıt oranını azaltarak ben­zin oranını piyasanın ihtiyacına göre arttır­mak imkânı veren mükemmel bir usuldür; 500°C’tan itibaren, ağır hidrokarbonlar ba­sınç veya katalizör etkisiyle ayrılır.
• Gazların işlenmesi. Bu amaçla yapılan ilk işlemde, gazlar sıvılaştırma ve sogurma ile ayrılır ve fırınların ısıtılmasında kullanılan en hafif gazlar tasfiye edilir. Daha sonra, polimerleşme ünitelerinde, propilen ve bu­tilen gibi gaz halindeki olefin sınıfı hidro­karbonlar uygun bir katalizör etkisiyle yeni­den birleştirilerek yüksek kaliteli bir benzin elde edilir. Alkilasyonla (izcoktan sentezi) elde edilen izocktan, nazarî olarak, oktan indisi 100 olan bir benzindir. Bir asidi kata­lizör gibi kullanarak, özellikle cracking gaz­larında bulunan izobütilen, daha çok damıt­ma gazlarında bulunan izobütanla birleştiri­lir. Bu tepkimelere katılmayan hidrokarbon­lar sıvılaştırılmış gazlar halinde toplanır ve basınç altında tüplere konularak, bütan ve propan gazı halinde piyasaya sürülür.
• Benzinlerin hazırlanması. İstenilen oktan indisini ve uçuculuğu elde etmek için temel benzinler (kaba benzin, cracking ve refor­ming benzini, polimerler, alkilat) belli oran­larda karıştırılarak ve kurşun tetraetil (ok­tan indisini arttırmak için), tortu ve renk önleyici maddeler katılarak değişik kaliteli yakıtlar elde edilir.
• Yağların rafinajı. Petrol yağları genellik­le özel ham petrollerden üretilir. Bu amaç­la birinci damıtma tortusu fırınlarda ısıtılır ve güçlü bir vakum altındaki bir veya birkaç tablalı sütunda ayrımsal damıtma işleminden geçirilir. Yağların, üç veya dört kere çekile­rek elde edilen hammaddesine «damıtma ü­rünleri» denir ve viskoziteleri en hafiflerin­den en ağırlarına kadar gittikçe artar. Bu in­dirgeme veya vakum altında damıtma sonun­da, normal bir sıcaklıkta sertleşen bir tortu elde edilir. Damıtma ürünlerinde giderilmesi gereken çeşitli maddeler vardır: parafin (dü­şük sıcaklıklarda yağın akışkan olarak kal­ması isteniyorsa, tasfiye edilmesi gerekir), arematikler, yağın viskozite indisini düşü­ren, yani sıcaklık etkisiyle çok farklı visko­zite değişikliklerine yol açan kararsız bile­şikler. Demek ki her damıtma ürünü, fürfürol veya fenol gibi bir eriticinin etkisine bı­rakılır ve bu etkiyle iki faza ayrılır: birincisi işlenmiş yağ, öbürü de, fuel-oillere katılan veya petrokimyada kullanılan aromatik ve ağır bir alt üründür. Daha sonra, metiletilketon veya propan gibi bir eritici yardımıyle parafini giderilir ve billurlar, işlenmiş yağ
— 10° C veya — 20° C’a doÄŸru soÄŸutulunca ayrılır.
Vakum altındaki döner tamburlarda, sürekli süzme işleminden sonra, parafini gi­derilmiş bir yağ ile yumuşak yağımsı bir pa­rafin veya «gaç» elde edilir. Son işlem, ağır reçinelerin özel topraklarla yüze soğuruldu­ğu renk giderme işlemidir: uygun bir sıcak­lığa kadar ısıtılan yağ hemen toprakla ka­rıştırılır ve «precoat» tipi bir tamburdan sü­zülür. Son zamanlarda, bazı yağlayıcılar için toprakla işleme yerine katalitik hidrojenleme işlemi uygulanır.

Vakum altında damıtma ile bitümlü bir artık ürün elde edilir ve asfaltı tasfiye edile­rek bu üründen yararlanılır: propan gibi bir eritici etkisiyle asfalt çökelir ve geriye as­faltı giderilmiş bir yağ kalır. Bu yağın crac­king işleminden veya damıtma ürünleri­ne uygulanan rafinaj işlemlerinden geçirilmesiyle ağır yağlama yağı veya «bright stock» elde edilir. Nihayet damıtma ürünle­riyle bright stock karıştırılır ve istenilen viskozitede ince yağlar elde edilir; bunlara, kullanılacakları yere göre bazı katkı madde­leri eklenir.

*özel imalâtlar. Büyük fabrikalarda birbi­rinden farklı yüzlerce ürün imal edilir. Ay­rımsal damıtma ve kimyasal temizleme te­sisleri özel benzinlerin ikinci defa damıtıl­ması için gereklidir. Petrokimya her ne ka­dar rafinaja bağlıysa da gene de başlıbaşına bir sanayidir.
Rafinaj sanayii ve petrokimya, yakıt ve kim­yasal madde ihtiyaçlarının her on yılda iki misline çıkması sebebiyle günümüzde çok hızlı bir gelişme temposu göstermektedir.

Kömür azalmakta, nükleer enerji ise ÅŸimdi­lik bu ihtiyaçların çok az bir kısmını karşı­lamakta olduÄŸuna göre, bunlar ancak petrol ve tabiî gazlar tarafından karşılanabilir; bu yüzden, bu maddelerin yüzyılın sonuna ka­dar yüzde 15 oranında bir artış göstermesi gerekir. Halen Avrupa’da inÅŸa edilen rafine­riler ÅŸu iÅŸlemleri yapabilmek üzere tasarlan­mıştır: ham petrolün atmosfer basıncında damıtılması, benzinlerin hidrojenle iÅŸlenme­si, yanıcı gazlardan kükürdün çıkarılması, benzinlerin katalitik reformingi, gazoillerdeki ve kerozendeki kükürtün hidrojenle giderilmesi atmosfer basıncında biriken tortu­ların bitüm üretmek için vakum altında da­mıtılması. Bazı büyük rafineriler ayrıca pa­rafinler, yaÄŸlama yaÄŸları, balmumu ve özel eriticiler üretir.

Bu basitleştirilmiş şema genellikle her türlü ham petrolün işlenmesi­ne yeterlidir. Bununla birlikte, bazen benzin randımanını artırmak için bazı ek usullere başvurmak gerekir. Uygulanan başlıca usul­ler şunlardır: alkilasyon (çok pahalı olan bu metot A.B.D. dışında uygulanmaz ve da­mıtma ile cracking ürünü oıan sıvı gazlar­dan oktan indisi yüksek yakıtlar elde etme­ğe yarar); benzinlerin, gazoillerden veya di­ğer ağır damıtma ürünlerinden itibaren elde edildiği katalitik cracking; ağır fuellerin daha az ağdalı fuellere dönüştürüldüğü vis-breaking*; ortamda hidrojen bulunması sebebiyle, daha ağır herhangi bir petrol ürü­nünün benzin haline dönüştürüldüğü, çok yeni bir usul olan hidrocracking; düz mo­leküllü bir hidrokarbonun, dallı zincirli bir hidrokarbon haline dönüştürüldüğü ve böy­lece yakıtların oktan indisinin büyük ölçü­de ıslah edildiği izomerleşme; artık ürün­lerin kullanıldığı ve cracking ilşeminden ge­çirilen ağır gazoil tipi damıtma ürünlerinin elde edildiği vakum altında damıtma; vakum altında damıtma artıklarının işlendiği ve yağlama yağlarının veya cracking işleminden geçirilen yağların hammaddelerinin elde edildiği propanla asfalt giderme işlemi. Kata­litik reforming, benzinlerin oktan indisini iktisadî bir şekilde yükselterek ve rafinajcılara, uzun bir süreden beri ihtiyaç duy­dukları hidrojeni düşük bir fiyatla sağlaya­rak, rafinaj tekniklerinde gerçek bir devrim yaptı. Katalizör olarak kullanılan platinin alüminyum oksitten bir destek üzerine çö-keltildiği reforming işleminde, bazı naften sınıfı hidrokarbonlar, aşağıdaki örneğe göre
C6H12-> C6H6 + 3H2 sikloheksan benzen hidrojen
hidrojen açığa çıkararak aromatik hidrokar­bonlara dönüşür. Böylece elde edilen önemli miktardaki hidrojen (orta büyüklükteki bir rafineride, günde 10 ton), on yıldan beri uy­gulanan birçok yeni hidrojenleme usulünün geliştirilmesini sağladı: kükürt giderme ve cracking usulleri. İşlenecek üründeki kü­kürtlü bileşiklerin kükürdü, kükürtlü hidro­jen şeklinde ayrılır ve Claus yükseltgeme metoduyle dönüştürülür: H2S + 1/2 O2 ->S + H2O.

Toplanan kükürt ısıtılmış bir de­poda stok edilir ve genellikle sıvı halde, kamyonlarla tüketiciye gönderilir, Kükürtün giderilmesi, sağlık bakımından çok önemli­dir. (Baca ve egzos dumanları v.b.) [L]

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAFİNAJ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADİKALİZM

Tarih 17 Haziran 2009

RADİKALİZM i. (ing. radicalism’den). Si­yaset. Büyük Britanya’da ve bazı ülkelerde, geçmiÅŸteki kurumlardan tamamıyle kurtul­mak amacını güdenlerin düşünce tarzını ve öğretisini belirten terim. Bk. ansikl.
— Fels. Bilgi alanındaki çağrışımcılıkla ik­tisat ve siyaset alanındaki liberalizmi kay­naştıran felsefî, siyasî ve iktisadî öğretile­rin genel adı. (özellikle, Beutham, James ve J. Stuart Mili tarafından temsil edilir.)
— ansikl. Siyaset. • Büyük Britanya’da, «radikal» sıfatı whig’ler, sonra da onların yerini alan liberaller arasında en kararlı reformcuları belirtmek için kullanıldı. Te­rim, aralarında, kurulu düzene ve özellikle monarÅŸi ile kiliseye karşı belirli bir düş­manlıktan baÅŸka hiç bir ortak yan bulunmayan çeÅŸitli eÄŸilimleri karşılar. İlk radi­kalizm, George III devrinde onun otoriter siyasetine tepki olarak Wilkes meselesi sı­rasında ortaya çıktı. Amerika savaşı pat­lak verince, ayaklanan kolonları tutan ra­dikaller Cartwright’ın çevresinde toplana­rak, bir parlamento reformunun gerekliliÄŸi üstünde ısrarla durmaÄŸa baÅŸladılar. Fran­sız devrimi, Paine’in yazılarıyle destekle­nen ve Fox tarafından hoÅŸgörüyle izlenen yeni bir hareketin doÄŸmasına yol açtı. Ar­tık sosyal kaygıları da yansıtan siyasî ta­lepler daha ÅŸiddetlendi ve hükümetin sert tepkilerine yol açtı (1795).

1815′ten sonra, BirleÅŸik krallığın yeni ÅŸartlara ayak uyduramayışı yüzünden içine düştüğü buhran, ra­dikalizmi yeniden canlandırdı. Bentham’ın çırakları olan faydacı filozofların etkisi al­tında radikalizm yepyeni bir ÅŸekil aldı. Li­beral burjuvazinin ön saflarında bulunan radikaller, seçim reformu için canlabaÅŸla çalıştılar ve sonunda istediklerini elde etti­ler (1832). Ama 1834 tarihli Yoksullar Hak­kındaki kanunun hazırlanmasına katılma­ları ve çartizme karşı çekimser davranışları onları halkın gözünden düşürdü. Radi­kalizm, 1867 seçim reformu sırasında, tek­rar ortaya çıktı ve bu tarihten itibaren halka gitgide daha çok dönük bir nitelik kazandı. Bundan dolayı, 1874 ile 1892′de Avam kamarasına seçilen tradeunions (sen­dika) üyeleri, kendilerini «radikal» olarak adlandırdılar.
Victoria çağı sonundaki bu radikalizmin sözcülüğünü J. Chamberlain yaptı ve emperyalist «mesihçilik» manisiy­le modası geçmiş sayılan iktisadî libera­lizme karşı duyduğu küçümsemeyi bu akı­ma aşıladı. Bir yandan siyasî reformların tamamlanması, öte yandan bir sosyalist partinin kurulması, XX. yy. başlarında radikalizmin ortadan kalkmasına yol açtı.

• BirleÅŸik Amerika’da, radikalizm terimi, çeÅŸitli siyasî aşırılıkları belirtmek için kul­lanıldı: böylece köleleri hürriyete kavuş­turma iÅŸinde Lincoln’u pek ılımlı bularak köklü tedbirler yoluyle «Güneyin yeniden kurulması» amacını güden ve köleliÄŸin kal­dırılmasından yana olan Blaine, Stevens, Sumner gibi kimselere (bunlar kuzeydoÄŸu sanayicilerinin temsilcileriydi) ve kuzeydo­ğu kapitalizmine karşı çıkan tarımsal ve sosyal reform taraftarlarının hepsine «ra­dikal» dendi.

• isviçre’de, katolik kilisesinin siyaset ala­nında ağır basmak istemesine karşı çıkan Radikal parti, 1830′dan sonra geliÅŸti; mer­keziyetçiliÄŸe yönelen 1848 ve 1874 Anaya­sa reformlarının hazırlanmasına yardımcı cldu ve Millî mecliste çok uzun bir süre mutlak çoÄŸunluÄŸu elinde tuttu.

• Fransa’da, «radikal» sözü Louis Philippe zamanında ortaya çıktı ve Ledru-Rollin’in çevresinde toplanan cumhuriyetçileri (1834) belirtmek için kullanıldı. Radikal hareketin baÅŸlıca hedefi, Fransız devrimi mirasını tam anlamıyle geliÅŸtirmek, laikliÄŸi ve kiÅŸi haklarını garantileyen bir demokratik cum­huriyet kurmak ve sosyalist tipte bir plan­lamayı gerçekleÅŸtirmekti. SivrilmiÅŸ kiÅŸiler (Gambetta, Clemenceau, Pelletan), bu akım çevresinde toplanarak, parlamento grupları meydana getirdiler.

ilk tutarlı radikal kabine ancak birkaç ay (1895-1896) dayanabildi. Dreyfus olayının yarattığı kargaşalık ve çeşitli cumhuriyetçi ve radikal kişilerin yeniden gruplaşması, Radikal Cumhuriyetçi ve Radikal Sosyalist partinin kurulmasına yol açtı. Bu teşkilât daha çok, Radikal parti olarak tanındı (1901). Bu tarihten Birinci Dünya savaşına kadar Radikal parti ülkenin en önemli partisiydi. 1902 ile 1914 arasında çeşitli hü­kümetlerin yönetimini üstüne aldı.

Sosyalist parti yüzünden işçi sınıfının des­teğini kaybeden Radikal parti, gitgide «orta»ya kaydı. Partinin getirdiği başlıca ye­nilikler laik bir öğretimin gerçekleştirilme­si ve devletle kilisenin birbirinden ayrılması olmuştu (1905). Birinci Dünya savaşından sonra sola doğru bir dönüş yapan Radi­kal parti, çeşitli koalisyonların vaz geçil­mez bir unsuru haline geldi.
Sol kanatları yönetememesi üzerine (1924-1926), 1932′den sonra yeniden teÅŸkilâtlan­dırılan ve Halk cephesinin saÄŸ kanadını meydana getiren parti (1936-1938) ılımlı­larla birlikte hükümette tekrar görev al­mayı baÅŸardı (1938-1940). Vichy rejimi sı­rasında bölünen radikaller, III. Cumhuriyetin kurumlarına baÄŸlı olduklarını açıkla­dılar; ama kamuoyu 1940 bozgununun sorumluluÄŸunu III. Cumhuriyete yüklediÄŸi için 1945 seçimlerinde büyük kayıplara uÄŸradı­lar. Ortanın solundaki partilerle baÄŸlarını yeniden kuran radikal parti, 1948′den iti­baren «üçüncü kuvvet» haline geldi ve ki­liseye karşı takındığı sert tavırdan vaz geçmek zorunda kaldı. Partiyi ılımlı bir yönetim altında (E. Faure) ya da solcu bir doÄŸrultuda (Mendes – France) gençleÅŸtirme hareketi baÅŸarısızlıkla sonuçlandı. General de Gaulle’ün baÅŸa geçmesiyle bir kere da­ha bölünen parti, F. Gaillard ve M. Faure gibi radikalizmin liberal yanma daha çok baÄŸlı olan kiÅŸilerin eline geçti.
• ispanya’da, liberalizmin belirmesiyle, ra­dikalizme benzeyen görüşler de ortaya çık­mıştı. Ama «radikal» teriminin tam anla­mıyle belli gruplara verilmesi ancak 1868 ile 1874 arası dönemde gerçekleÅŸti. XIX. yy.ın ortalarından itibaren, Demokrat par­tinin ortaya çıkmasıyle, radikalizmin hedefleri (demokratik kurumlara baÄŸlılık, kiÅŸisel hürriyetlerin garanti altına alınma­sı, genel seçim, cumhuriyetçi formüllerin ortaya konması, sosyalist tipte bir plan­lamanın gerçekleÅŸtirilmesi) bizzat bu parti ve ilericilerin sol kanatları tarafından sa­vunuldu.
1868 Devrimiyle bu terim, ispanyol siyasî hayatına yerleÅŸti ve Prim tarafından, kraliyetçi demokratları tanımlamak için kul­lanıldı. Ama bir radikal parti ancak Amadeo I’in krallığı sırasında kurulabildi. 1872 Seçimlerinden önce, Ruiz Zorrilla, Radikal (veya Demokrat Radikal) partiyi, kendi taraftarlarını ve eski demokratları biraraya getirerek kurdu. Eski demokratlar arasın­da Marcos ve Rivero gibi giÅŸiler vardı. Bun­lar cumhuriyetçi görüşleri savunuyorlardı. AÄŸustos 1872 seçimleri sonucunda radikal­ler ezici bir çoÄŸunluk saÄŸladılar ve Martos’un liderliÄŸinde, parlamento mücadelele­rine etkili bir biçimde katıldılar. Daha son­ra cumhuriyetçi rejimden yavaÅŸ yavaÅŸ ayrılarak muhafazakâr güçlerle aynı paralele geldiler. Ama XIX. yy. sonlarından itiba­ren, yeniden toparlanmaÄŸa çalıştılar.
L”erroux’nun kiÅŸiliÄŸine sıkı sıkıya baÄŸlı bir radikal partinin kurulması ancak 1908′de mümkün oldu. Onun yönetimi altında, Ra­dikal parti, küçük burjuvalarla bir kısım proletarya tarafından desteklendi. Daha sonra, halk kütlelerinin gözünden düştü ve radikaller, işçi sınıfını etkileri altı­na, alma niyetinden vaz geçerek kütlele­ri etkilemeyen fesatçı ve tertipçi bir si­yaset güttüler. Siyasetlerini, kiÅŸi hürriyet­lerinin savunulması, devletin kiliseden ay­rılması, laik eÄŸitim sisteminin gerçekleş­tirilmesi, küçük toprak sahiplerinin ve ÅŸehirde yaÅŸayan orta sınıfı savunacak ted­birlerin alınması gibi ilkelere dayandır­mışlardı. Diktatörlük sırasında, parti çe­şitli baÅŸkaldırma teÅŸebbüslerine katıldı ve San Sebastian antlaÅŸmasının imzalanma­sında önemli bir rol oynadı. 1929′da, Ra­dikal Sosyalist partinin kurulmasıyle, Ra­dikal parti içinde bir bölünme oldu. Ra­dikaller haziran 1931 seçimlerinde büyük baÅŸarı elde ettiler ve sosyalistlerden sonra ikinci önemli parti durumuna geçtiler.
Sosyalistlerle solcu cumhuriyetçiler birleşe­rek Sol bloku meydana getirdikleri zaman Lerroux ve partisi sağa doğru keskin bir dönüş yaptı. 1933 Seçimlerinde Radikal parti çoğunluğu sağladı ve 1933 ile 1935 arasında hükümetin başına geçti. Lerroux ile radikaller, gittikçe daha gerici bir tutumu benimsediler (toprak karşı reformu, kilise siyaseti, seçim sistemini yeni baştan düzenlemeğe teşebbüs) ve bundan ötürü partinin prestijini kaybetmesine sebep ol­dular. Parti de bu yüzden yıkıldı. Bu yıkılış, karaborsa ve Nombela skandallarının ortaya çıkmasıyle kesinleşti. Çün­kü bunlara karışmış kimselerin çoğun­luğu, Radikal partinin ilerigelenleriydi. Martinez Barrio yönetiminde partiden ay­rılan bir grup bu kargaşalıktan sıyrılabilmiş, şubat 1936 seçimlerinde, «Union Republicana» (Cumhuriyetçi birlik) adı altın­da 39 milletvekili çıkarmıştı. Bu olaylar sonunda Radikal parti fiilen ortadan kalk­mış oldu.
• Latin Amerika’da radikalizm taraftarı siyasî toplulukların teÅŸkilâtlandırılması, XX.yy.ın sonuna rastlar ve liberalizmin muhafazakâr eÄŸilimlerine tepki olarak ken­dini gösterir.
Åžili Radikal partisi, 1888′de bu ad altında teÅŸkilâtlandırıldı. Bu parti, 1857′de muhafa­zakârlarla birleÅŸmeye karşı olan liberal bir grubun bölünmesinden doÄŸmuÅŸ ve art arda gelen liberal koalisyonların bir unsuru ol­muÅŸtu. Alessandri’nin saÄŸcı siyaseti (1920-1924) ve daha da solda yer alarak orta sı­nıfın desteÄŸini kazanan teÅŸkilâtların (De­mokrat parti) ortaya çıkması, radikallerin siyasetlerinde bir dönüş yapmalarına yol açtı. Böylece radikaller, işçi partilerinin halk cephesi çizgisine yaklaÅŸmışlardı. Bu siyaset, Aguirre Cerda’yı cumhurbaÅŸkanlı­ğına getirdi. Fakat partinin yeni siyaseti saÄŸ kanat tarafından hiç bir ÅŸekilde kabul edilmemiÅŸti. Bu durum 1941′de, iktidarın saÄŸ kanat adayı Juan Antonio Rios’a geç­mesine yol açtı. Rios’un cumhurbaÅŸkanlığın­dan itibaren ve özellikle halefi Gonzales Videla (o da radikal bir saÄŸcıydı) devrinde (1946-1951) halk cephesi rejimi yozlaÅŸarak yeni muhafazakâr bir tutum benimsedi ve Amerika’nın desteklediÄŸi soÄŸuk harp siya­setinden yana çıktı. Ama sonunda halk cephesi parçalandı ve cepheyi meydana ge­tiren partiler kanun dışı ilân edildi. Åžili radikalizmi bundan sonra kendini bir merkez gruplaÅŸması olarak tanıtmak istedi. Ama baÅŸarılı olamadı. Halk üstündeki et­kisini yavaÅŸ yavaÅŸ kaybederek sonunda fır­satçı bir siyaset takip etti. Bundan ötürü, 1964′te Frei’nin Hıristiyan-Demokrat partisi­ni, 1970′te de Allende’nin Sosyalist partisini destekledi. Arjantin’deki Medenî Radikal birlik, 1891′de kuruldu ve 1916′da Yrigoyen’in seçilmesiyle iktidarı ele geçirdi.

İleri sürdüğü siyasî reform programı saye­sinde halk kitlelerinin desteÄŸini kazandı. Partinin tutarlı olmayan yapısı, yani bir yandan Buenos Aires orta sınıfının etkisi, öte yandan oligarÅŸik grup liderlerinin ha­kimiyetindeki bir kadro tarafından yönetil­mesi, Yrigoyen’in arjantin siyasî bünyesinde gerçek bir deÄŸiÅŸiklik yapabilmesini en­gelledi. Buna karşılık, radikalizmin muha­fazakâr tabanı, 1919′daki «kanlı hafta» ve patagonyalı rençberlerin 1921′deki grevi gi­bi olaylar dolayısıyle kendini açığa vur­muÅŸ ve ağır bastırma tedbirlerinin alınma­sına yol açmıştı. Alvear’ın cumhurbaÅŸkan­lığı sırasında, kiÅŸileri putlaÅŸtırmaÄŸa karşı olanlar, oligarÅŸiye daha yakın kanatları biraraya topladı. Bundan kuvvet alan grup, Yrigoyen’den ayrıldı ve onu aşırı demago­jiyle suçladı. Bu ayrılmadan en fazla Yrigoyen faydalandı; 1928 seçimlerinde kendini tam bir halk taraftarı olarak ileri sürdü ve adaylığını koydu.
Ancak, 1930′daki askerî darbe Yrigoyen ta­raftarlarının bu sola dönüşlerini boÅŸa çı­kardı. Bir süre taraf tutmayan yrigoyen’ciler (1930-1934 arası) parlamento muhale­fet grubu olarak yeni rejime katılma ka­rarı aldılar. Peron devrinde, radikalizm et­kisini daha da kaybetti. Yeni bölünmeler ortaya çıktı. Halkçı radikallerle görünürde daha solda olan uzlaÅŸmaz radikaller birbi­rinden ayrıldı.
Bunlardan ikinci grup Frondizi vasıtasıyle peron’cu kütleleri kendine çekmeÄŸe çalış­tı. Bu arada sanayi burjuvazisiyle A.B.D. kapitalizminin desteÄŸini kazanmayı da amaç edindi. Frondizi, 1963′te, uzlaÅŸmaz radikalizmi terk ederek Movimiento de ingegracion y Desarrollo’yu (BirleÅŸme ve Ge­liÅŸme Hareketi) kurdu. (ML)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİKALİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RACİBORZ

Tarih 17 Haziran 2009

RACİBORZ, esk. alm. Ratibor, Polonya’da ÅŸehir, Yukarı Silezya’da (Opole voyvo­dalığı), Oder ırmağı kıyısında; ırmak üze­rinde seferin baÅŸlangıç noktasıdır; 37 000 nüf. Metalürji; demiryolu malzemesi; kim­yasal ürünler; deri işçiliÄŸi; kâğıt fabrikala­rı; besin sanayii. 1283-1532 Arasında ÅŸehir Bohemya imparatorluÄŸuna baÄŸlı Raciborz prensliÄŸi’nin baÅŸkenti oldu. 1532′de Avus­turya’ya baÄŸlandı; 1742′de Prusya, sonra Almanya topraklarına katıldı, Versailles antlaÅŸmasıyle (1919) Çekoslovakya’ya geçti: 1921′de Yukarı Silezya’nın yaptığı bir ple­bisit sonucu Polonya’ya bırakıldı. (LM)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACİBORZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RACASTHAN

Tarih 17 Haziran 2009

RACASTHAN («prensler ülkesi» anlamın­da sanskritçe k.). Hindistan’da eyalet; ba­tıda Tar çölü, doÄŸuda Dekkan yaylaları üzerinde uzanır; 343 000 km2; 20 146 000 nüf. Merkezi, Caypur.
Racasthan 1949′dan beri racput prensliklerinin çoÄŸunu (Racasthan birliÄŸi adının da belirttiÄŸi gibi; 19 devlet) ve eski Acmer devletinin topraklarını içine alır. Bu ÅŸehirlerin çoÄŸu savunmaya elveriÅŸli yerlerde kurulmuÅŸtur; surlarla çevrili olma­ları veya kalelerin eteÄŸinde bulunmaları, çöllerin, Ganj ovasının ve Dekkan’ın sı­nırlarında önemli bir stratejik yeri elde tu­tan racput prenslerinin askerî rolünü ha­tırlatır. Bu kurak bölgelerde buÄŸday, darı ve pamuk tarımı verimlidir. Bozkırlarda göçebeler büyük deve, koyun ve keçi sürü­leri otlatır. Yün iplikçiliÄŸi ve dokumacı­lığı baÅŸlıca sanayi faaliyetidir.
— G. santl. Racasthan’da birçok minyatür okulu (bu arada Caypur ve Bundela okul­ları) geliÅŸmiÅŸtir. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACASTHAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RACARACA

Tarih 17 Haziran 2009

RACARACA, Çola hükümdarı (985-1014), Çola krallığını büyük bir imparatorluk ha­line getirdi. Pandya ülkesini, Seylan (1005′e doÄŸr.) ve Çalukya imparatorluÄŸu­nun güneyini topraklarına kattı. (L)
RACASANAGARA. Bk. HAYAM VURUK.

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACARACA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADOM

Tarih 17 Haziran 2009

RADOM, Polonya’da (Kielce voyvodalığı) ÅŸehir, Radomka’nın kolu olan Mleczna ır­mağı kıyısında; 147 100 nüf. Gotik üslûbun­da kiliseler. Metalürji (dökümhaneler). Kimyasal maddeler. Makine ve elektrik mal­zemesi yapımı. Ayakkabı imalâtı. Dokuma­cılık (keten). Sepi yerleri. — Tar. ElveriÅŸli bir stratejik ve ticarî bir yerde kurulmuÅŸ olan Radom’un tarihi XII. yy.a kadar çıkar: 1401′de Radom birliÄŸinin veya paktının 1767′de Radom konfederas­yonumun merkeziydi. Üçüncü Lehistan paylaÅŸmasıyle, 1795′te Avusturya’ya, 1815′ten itibaren de Rusya’ya geçti. 1918′de Bağımsız Polonya topraklarına katıldı. (LM)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADOM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUEBEC eyaleti

Tarih 16 Haziran 2009

QUEBEC eyaleti, Kanada’nın doÄŸusunda eyalet; 1 539 843 km2; 5 744 000 nüf. Merke­zi, Quebec; baÅŸlıca ÅŸehri, Montreal.
• CoÄŸrafya. Quebec eyaletinin toprakları Kanada’daki üç büyük coÄŸrafî bütün üze­rinde uzanır: Kanada «kalkanı», Laurenti­des bölgesi, ApalaÅŸ bölgesi. Güney (Laurentides) ve doÄŸu (Nouveau Quebec) kısmını içine aldığı Kanada «kal­kanı» geniÅŸ ormanlarla kaplı ve birçok göl, çukur ve tepeciklerden meydana gelen bir labirent görünüşündedir. Laurentides böl­gesi ırmağın her iki kıyısında (Saint – Laurent ülkesi, Montreal ovası) uzanan bir alçak topraklar bölgesidir. ApalaÅŸ bölgesi ise tepe çizgilerinin hâkim olduÄŸu’bir yay­lalar (Gaspesie, halicin güney yaylaları, do­ğu kantonları) kesimidir, iklim kışın sert (Quebec’te ocak ortalaması: —12,4°C), ya­zın sıcaktır (Ouebec’te aÄŸustos ortalaması: 18,7°C); bol yaÄŸmur yaÄŸar (Quebec’te 1 070 mm); kar Quebec’te beÅŸ altı ay kalkmaz.

Eyalet, ülkenin büyük tarım bölgelerinden bi­ridir. Bununla birlikte toprağın ancak onda biri (Montreal ovası, DoÄŸu kantonları, Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temiseamingue çukuru) tarıma elveriÅŸlidir. Eyalet, zen­ginliÄŸini toprakların çok eski tarihlerden beri yoÄŸun bir ÅŸekilde deÄŸerlendirilmesine borçludur. Tarla açma iÅŸine Saint-Laurent’dan ormana doÄŸru birbirini takip eden «rang»lar halinde baÅŸlandı. XIX. yy. ortala­rında ırmağın kıyılarından çok öteye yerle­şildi (Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temis-camingue). Tarım sisteminde çeÅŸitli tarım, küçük ve orta mülkiyet ağır basar. Fransız asıllı kanada köylüsü toprağına baÄŸlıdır ve kendi iÅŸlediÄŸi tarlasında tahıl, yemlik bitki, sebze yetiÅŸtirir; her çiftliÄŸin kendi bostanı ve meyve bahçesi, çoÄŸunlukla da akça aÄŸaç diktiÄŸi ormanı ve içinde sütçül inek, koyun ve domuz beslediÄŸi ağılambarı vardır.

Bununla birlikte Quebec sütçülüğe yönelmiÅŸ olduÄŸu için tarımda yemlik bitkiler ağır basar. İdare bölümlerinde tek tip tarım yapılır. Joliette’te tütün, Orleans adasında meyve, Montreal’e doÄŸru sebze, Napierville’de patates v.b. Balıkçılık (Gaspesie), kürk hayvanı yetiÅŸtiriciliÄŸi (gümüşü tilki, vizon), birçok bıçkıhaneye ve büyük kâğıt hamuru ve kâğıt fabrikalarına hammadde saÄŸlayan ormanlar, ek gelir kaynaklarıdır. Quebec, Ontario’dan sonra ülkenin en bü­yük sanayi bölgesidir. Yeraltı altın ve bakır (Noranda-Rouyn, Malartic, .Vald’Or), am­yant (Asbestos, Thetford Mines v.b.), de­mir (Lac-Allard) bakımından zengindir; ay­rıca ormanlar önemli bir gelir kaynağıdır, üstelik Saint-Laurent suyolu ve beyaz kö­mür de eyaletin zenginliÄŸini artırır. Saguenay (lle-Maligne, Chutea-Caron, Ship-shaw), Saint Laurent (Beauharnois, Les Cedres), Saint-Maurice (Shawinigan, Grand, Mere, La Tuque), Gatineau, Ottawa v.b. ırmakları üzerinde büyük hidroelektrik santralları kurulmuÅŸtur. Bu santralların üret­tiÄŸi elektriÄŸin üçte birini kâğıt hamuru ve özellikle alüminyum (Arvida, Shawinigan Falls, Beauharnois) sanayileri tüketir. Çok çeÅŸitli olan imalât sanayii, Montreal, DoÄŸu kantonları, Saint-Maurice, Quebec, Saguenay ve Ottawa bölgelerinde toplanmıştır. Turizm de (Laurentides, Gaspesie) önemli bir gelir kaynağıdır.

• iktisat.. Eyaletin nüfusu 1961′den beri 500 000 kiÅŸi kadar arttı; bu artışın baÅŸlıca sebebi doÄŸumların ölümlerden fazla olma­sıdır. Toplam artışın yarısını eyalet nüfu­sunun yüzde 40′ından fazlasının yaÅŸadığı Montreal çekmiÅŸtir.1964′te Quebec deÄŸer bakımından kanada maden üretiminin yüzde 19,8′ini saÄŸladı. Bu oldukça yüksek orana, demir filizi çı­karımı (Jeannine ve Wabush göllerindeki yataklarla Knob Lake [Schefferville] yatak­ları) ile altın, çinko (Mattagami gölü çev­resinde) ve amyant üretimi (dünya üreti­minin yarısından çoÄŸu) sayesinde ulaşıldı. 1965 Başında Quebec, hidroelektrik alanında Kanada’nın toplam üretiminin üçte birin­den fazlasını (büyük kısmı Hydro-Quebec’in kontrolü altında olan 10 000 MW) üretiyordu. 1964′te Carillon santralının tamam­lanmasından sonra Manicouagane ve Outardes ırmakları üzerinde giriÅŸilen çalışma­larla Quebec’in ülkedeki üstünlüğünün art­ması beklenmektedir. Ayrıca termik enerji de önemlidir: Sorel yakınında Tracy’de 600 MW’lık bir santral kurulmuÅŸtur. Eyaletin kanada imalât üretimindeki payı 1964′te yüzde 29,7 iken Ontario’nunki yüz­de 50 idi. KiÅŸi başına üretim Ontario’dakinden çok azdır.
Quebec’te daha çok ek deÄŸeri az olan sanayiler yerleÅŸmiÅŸtir. Dokumacılık, kereste sanayii. Sanayinin bu yapısı hayat seviyesinin millî ortalamadan epeyce, komÅŸu eyaletinkinden ise çok düşük olmasını açıklar. 1964′te kiÅŸi başına ma­lî gelir Quebec’te 1 567 dolar, Ontario’da 2 113 dolardı (bütün Kanada için 1 812 do­lar). Enerji elde edebilme imkânlarına (hiç olmazsa elektrik alanında, maden üretimi­nin önemine, Saint-Laurent denizyoluna ve ülkenin en, büyük merkezinin burada ol­masına raÄŸmen giderilemeyen bu eÅŸitsizliÄŸin sebebinin iç yatırımların yönelimiyle ilgili olduÄŸu ve kısa vadede deÄŸiÅŸtirilemeyeceÄŸi sanılır.

• Tarih. Tarihi Kanada’nınkiyle eÅŸit olan bu büyük eyaletin sınırları 1763′te çizildi. 1791 AntlaÅŸmasından sonra AÅŸağı Kanada adını aldı ve 3867′de Kanada konfederasyonunun ilk dört eyaletinden biri haline geldi. İkinci Dünya savaşından beri Quebec siyasetinin baÅŸlıca özelliÄŸi, muhafazakâr baÅŸbakan Maurice Duplessis’in uzun süre (1944-1960) iktidarda kalmasıdır. Duplessis’i rakipleri geçmiÅŸe dönük siyaseti ve seçim geleneklerini yozlaÅŸtırması bakımından tenkit ettiler.
1960 Seçimlerinde büyük bir zafer kazanan liberaller, Millî Birlik’in çı­kardığı 44 milletvekiline karşılık 50 millet­vekili çıkardılar. Jean Lesage yönetiminde kurulan yeni hükümetin baÅŸlattığı reform­lar, «sessiz devrim»i meydana getirdi: ik­tisadî alanda reformlardan bir kısmının he­defi Amerikalıların veya ingiliz asıllı Ka­nadalıların iÅŸletmelerinin ve sermayelerinin etkisini azaltmak (elektrik üretiminin dev­letleÅŸtirilmesi gibi) ve sanayileÅŸmeyi geliş­tirmekti; sosyal alanda eski sosyal yapılara el atıldı ve meselâ ‘Katolik kilisesinin eÄŸi­timdeki fiilî tekeli, bir Kamu EÄŸitimi bakanlığının kurulmasıyle yumuÅŸatıldı. Ama kamuoyunun, Kanada federasyonu yapısı­nın deÄŸiÅŸtirilmesini isteyen unsurları, bu re­formları çok yetersiz buldular. Bunlardan bir kısmı bağımsız ama Kanada’nın öbür eyaletleriyle iliÅŸkili bir Quebec devleti kurul­masını istediler. Bazılarıyse çeÅŸitli kuruluş­lar çerçevesinde tam bağımsızlık için savaş­maktadırlar: baÅŸlıca «bağımsızlıkçı» teÅŸki­lât Millî Bağımsızlık birliÄŸidir. Top­lulukların bazısı ise millî kurtuluÅŸ mücadelelerine «sömürgecilik aleyhtarı» bir savaÅŸ gözüyle bakıyordu. Bu görüş açısından hareket eden bazı militanlar ÅŸiddet hareketle­rine baÅŸvurulmasını öğütlediler. 1963′te Montreal’de patlayan bombalar birçok kiÅŸi­nin ölümüne sebep oldu. «İki dillilik» üs­tüne yapılan bir soruÅŸturmanın (1965) açığa vurduÄŸu gibi, Kanada’da kamuoyunun bü­tün kesimleri Fransızca konuÅŸanların aÅŸa­ğılanmasına karşıdır.
SoruÅŸturma bu eÅŸit­sizliÄŸin Kanada’nın bütünlüğünü tehlikeye düşürdüğünü açığa vurdu. Quebec ile Ka­nada’nın geri kalan kısmı arasındaki buh­ranı, 1966 seçimlerini Daniel Johnson’un yönettiÄŸi Millî Birlik partisinin kazanması (51 liberale karşılık, 55 milletvekili) daha da artırdı. Muhafazakârlar Fransızca konu­şulan eyaletle Ottawa arasındaki iliÅŸkilere, milliyetçi bir eÄŸilim vermeÄŸe kalkıştılar. General de Gaulle’ün Montreal Dünya ser­gisini ziyareti (temmuz 1967), olayların hız­lanmasına yol açtı. Quebec halkının coş­kunlukla karşıladığı De Gaulle, nutukların­da kaderlerine hâkim olmaları gereken «Kanadalı Fransızlar»ın hürleÅŸtirilmeleri zorunluÄŸunu kesinlikle ortaya koydu; Mont­real’de verdiÄŸi kısa nutku «YaÅŸasın hür Quebec» diye bağırarak bitirmesi, federal hükümetin ÅŸiddetli tepkisiyle karşılaÅŸtı; bu­nun üzerine De Gaulle, Ottawa’ya yapa­cağı ziyareti iptal etti. O tarihten sonra Quebec ile Fransa arasında Ottawa’yı iÅŸe karıştırmadan önemli iktisadî ve kültürel anlaÅŸmalar imzalandı.

1970 Nisanındaki eyalet seçimlerinde Millî Birlik hükümeti yenilgiye uÄŸradı ve seçimi Liberal parti kazandı. Partinin lideri Jean Roberc Bourrassa’nın 12 mayısta göreve baÅŸlayan hükümeti, ilk adımda kargaÅŸalık­larla uÄŸraÅŸmak zorunda kaldı. Montreal’­deki ingiliz ticaret ataÅŸesi Cross (5 ekim) ve Quebec çalışma bakanı Pierre Laporte (10 ekim), Quebec Bağımsızlık hareketi mensuplarınca kaçırıldılar. OlaÄŸanüstü tedbirlere raÄŸmen Laporte öldürüldü (17 ekim). İngi­liz ataÅŸesi Cross ise, onu kaçıranlarla mü­badele edilmek suretiyle kurtarılabildi. Ça­lışma bakanını öldürmekle suçlanan iki kiÅŸi ise müebbet hapse mahkûm edildi. (LM)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEBEC eyaleti hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUARESMİO (Francesco)

Tarih 16 Haziran 2009

QUARESMİO (Francesco), italyan ÅŸarki­yatçısı (Lodi 1583-Milano 1656). Fransisken tarikatına girdi. Kutsal Topraklar’a baÅŸkan­lık etti (1618-1619). 1625′te yeniden Kudüs’e gitti. Kudüs’ten Filippo IV’e mektup yaza­rak isa peygamberin mezarının müslümanların elinden kurtarılmasını istedi. Yakın­doÄŸu ve Küçük Asya’da uzun gezilere çıktı.
Başlıca eseri: Historica, Theologica et Moralis Terrae Sanctae Elucidatio
(2 cilt, 1639). [M]

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUARESMİO (Francesco) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUASİMODO (Salvatore)

Tarih 16 Haziran 2009

QUASİMODO (Salvatore), italyan ÅŸairi (Siracusa 1901 – Napoli 1968). Yoksul bir aile­den geldiÄŸi için, öğrenimini çok erken terk etmek zorunda kaldı.
1921′de Roma’da, ken­di kendine Yunanca ve Latince öğrendi. Görevli olarak İtalya’da seyahat etti; so­nunda Milano’ya yerleÅŸti. Giuseppe Verdi konservatuvarında italyan edebiyatı profesörü oldu ve Milano’nun günlük bir gaze­tesinde tiyatro tenkitleri yazdı. Anlaşılma­sı güç bir ÅŸairdir. GerçeÄŸi efsane ÅŸekline sokan hayallerinin arkasında kederli bir karamsarlık sezilir.
Başlıca şiir kitapları: Acqua e Terre (Su ve Topraklar) [1930], Oboe Sommerso (Batmış Obua) [1932], Giorno Dopo Giorno (Günler Geçtikçe) [1946], La Vita non e Sogno (Hayat Bir Rüya Değildir) [1949], La Terra impareggiabile (Eşsiz Toprak) [1958] (1959 Nobel Edebiyat armağanı). [L]

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUASİMODO (Salvatore) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYRGİ

Tarih 16 Haziran 2009

PYRGİ. Esk. coÄŸ. İtalya yarımadasında ÅŸehir, Tiren denizi kıyısında. Caere’nin (bugün Cerveteri) limanıydı.
Bir Leukothea (Mater Matuta) tapınağının bulunduÄŸu ÅŸehir, M. ö. II. yy.da bir roma kolonisiydi. Bugün Civitavecchia yakınında Santa Severa. Åžehirde 1957′den beri yapılan kazılarda iki büyük tapınağın (M. ö. VI.-V. yy.) temel­leri ortaya çıkarıldı. Bu tapmaklardan birin­de (üç cellae’li tipik bir etrüsk yapısı) atina ve syrakusai gümüş paralarıyle birçok yontulmuÅŸ ve boyanmış piÅŸmiÅŸ toprak bu­lundu. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRGİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYRENEES ORİENTALES idare bölgesi

Tarih 16 Haziran 2009

PYRENEES ORİENTALES idare bölgesi, Fransa’da idare bölgesi; 4 144 kme; 251 200 nüf. Merkezi, Perpignan.
İdare bölgesinin ortasında ve kuzeyinde alüvyonlu Roussillon ovaları uzanır; bu ovaların en yüksek kısımlarını meydana ge­tiren kurak topraklar (aspres) bugün meş­hur ÅŸarapların yapıldığı bir baÄŸcılık bölge­sidir. Roussillon’un Tet ve Teche tarafın­dan sulanan en alçak kısımları, meyve (kayısı, ÅŸeftali) bahçeleriyle örtülüdür. Ro­ussillon, güneyde Alberes daÄŸlarıyle sınırlı­dır; yükseltisi Neulos’da 1 275 m’yi bulan bu daÄŸların denize bakan yamaçları baÄŸlar­la kaplıdır; kıyıda birkaç balıkçı ve tica­ret limanı (Port-Vendres) yer alır.
Batıda idare bölgesi, DoÄŸu Pireneler üze­rinde uzanır; bu kesimde hayvancılık çok önemlidir; kuzeyde Corbieres daÄŸlarının ucu, bir hayvancılık ve çeÅŸitli tarım bölge­si olan Fenouillet çöküntüsü yanında ansı­zın yükselir. İdare bölgesinin ortasında, Tefin orta vadisi, Conflenfi meydana ge­tirir; Prades havzası meyve bahçeleriyle örtülüdür. Fransa ile ispanya arasında bölüşülmüş olan Cerdagne ovaları, verimli bir tarım bölgesidir. İdare bölgesinin gü­neyinde Canigou kütlesi Conflent’i çeÅŸitli tarım ve hayvancılık yapılan Tech’in yuka­rı vadisinden (Vallespir) ayırır.
İdare bölgesinde sanayi çok geliÅŸmemiÅŸtir: Canigou’da demir filizi iÅŸletmesi, besin sa­nayii (içki, konserve), ayakkabıcılık, man­tar iÅŸlenmesi ve dokuma atelyeleri. Turizm hızla geliÅŸmektedir:
ılıca merkezleri ve yaz sayfiyeleri. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRENEES ORİENTALES idare bölgesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUESNAY (François)

Tarih 16 Haziran 2009

QUESNAY (François), fransız hekimi ve iktisatçısı (Mere, İle-de-France 1694-Versailles 1774). Orta halli bir ailenin çocu­ğuydu.
Paris’te baÅŸarılı bir tıp öğrenimi yaptı; Mantes’da Hötel-Dieu’nün baÅŸcerrahı oldu, cerrah ve doÄŸum uzmanı olarak bü­yük bir ün kazandı, Observations sur les Effets de la Saignee’yi (Kan Almanın So­nuçları üstüne Gözlemler) [1730] yazarak o güne kadar bu konuda ileri sürülmüş tez­leri çürüttü. 1736′da Essai Physique sur l’Economie Animal’i (Hayvansal iktisat üstüne Fizik Deneme) yayımladı. Eczacılık akademisinin daimî sekreterliÄŸine getirildi (1737). Mme de Pompadour’un (1749), son­ra kralın (1752) hekimi oldu. Versailles ÅŸatosundaki dairesinde, iktisadî meselelerle ilgilenen Diderot, Turgot, Mirabeau mar­kisi, Dupcnt de Nemours gibi saray adam­ları toplanırdı.

Encyclopedie için, daha çok kiÅŸisel deney­lerine dayanan «çiftçi» (1756) ve «tahıl» (1757) maddelerini yazdı. Altmış dört ya­şında, baÅŸlıca eseri sayılan Le Tableau Economique’i (iktisadî Tablo) [1758] yayım­ladı. Bu eserde ortaya koyduÄŸu görüşleri Maximes Generales du Gouvernement Economique d’un Royaume Agricole’de (Bir Tarım ülkesinin İktisadî Yönetimi üstüne Genel ilkeler) geliÅŸtirdi. Nispeten az yaz­mış olmasına raÄŸmen çaÄŸdaÅŸları ve özellik­le de fizyokratlar adiyle tanınan topluluk üstünde büyük etkisi oldu. Quesnay’e gö­re, iktisadî düzende, kanunkoyucunun uy­mak zorunda olduÄŸu tabiî yasalar vardır. Devletin üretime ve mübadeleye müdahale­si yanlıştır ve kötü sonuçlar doÄŸurur.
Top­rak, zenginliÄŸin baÅŸlıca kaynağıdır; sanayi­nin, zenginliklerin artmasına, insanları top­raktan koparmadiÄŸi ölçüde katkısı vardır. Ticaret herhangi bir gerçek zenginlik de­ğil, sadece bireysel, yani ortak olmayan bir kazanç saÄŸlar (bir kimsenin kazancı, baÅŸka birinin kaybıdır). ZenginliÄŸin ilk kay­nağı toprak olduÄŸu için, vergi yükünü yal­nız toprağın taşıması gerekir. ÇaÄŸdaÅŸ ikti­satçılar, Quesnay’in Tableau Economique adındaki eserine hiç deÄŸilse tarih açısından büyük önem verirler. Quesnay bu eserin­de, Harvey’in kandolaşımı konusundaki keş­fini zenginliklerin dolaşımına uyguluyordu. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUESNAY (François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUERETERO

Tarih 16 Haziran 2009

QUERETERO Meksika’da ÅŸehir, eyalet merkezi, Mexico’nun güneybatısında; 74 000 nüf. XVI. yy.dan kalma katedral, önemli pamuk iplikhaneleri. Otomi’lerin uÄŸraÅŸtığı opal zanaatçılığı.
— Queretaro eyaleti, 379 200 nüf. Eyalet, özellikle kuzeyde, dağ­lık bölgelerde uzanır; ama güneye doğru sıcak ve verimli topraklarda tahıl ve şe­kerkamışı yetiştirilir. Maden kaynakları boldur; gümüş, bakır, altın, kurşun, antimon, civa v.b. Metalürji.
— Tar. Eski bir aztek ÅŸehri olan Queretaro, 1531′de ispanyollar tarafından alın­dı. 1810′da Hİdalgo, Dominguez ve Allende’nin ayaklanması burada hazırlandı. A. B.D. ile Guadeleoupe Hİdalgo antlaÅŸması­nın imzalandığı Meksika kongresi burada toplandı, imparator Maximilian, Miramon ve Mejia tarafından burada kuÅŸatıldı ve ihanete uÄŸraması üzerine teslim olunca kur­şuna dizildi (19 haziran 1867). Åžehirde Carranza’nın topladığı Konvansiyon meclisi ÅŸu­bat 1917 Anayasasını hazırladı. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUERETERO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYOTR III Fyodoroviç

Tarih 15 Haziran 2009

PYOTR III Fyodoroviç (Kiei 1728 – Peterhof [bugün Petrodvorets] yakınlarında RopÅŸa sarayı 1762), Rusya imparatoru (ocak-haziran 1762), Karl-Friedrich von Holstein-Gottorp ile Büyük Petro’nun torunu Anna Petrovna’nın oÄŸlu. 4 Mart 1762′de ölen teyzesi çariçe Yelizaveta’nın yerine tah­ta çıktı.
Pek zeki olmayan ve şöyle böyle bir eÄŸitim görmüş bulunan bu alman pren­si, rus geleneklerini az çok küçümsüyor ve Friedrich II’nin aydın istibdadına ve ma­nevralarına yersiz bir hayranlık duyuyordu. Tahta çıkışının hemen ertesinde, Prusya’nın büyük bir bölümü rus ordularının iÅŸgali al­tındayken, askerlerini Silezya’dan geri çek­ti, sonra da DoÄŸu Prusya ile Pomeranya’yı karşılıksız olarak Friedrich II’ye geri verdi (5 mayıs 1762 barışı); ayrıca askerî yardım­da bulunacağını da vaat etti. Böylece itti­fakların birdenbire Avusturya ile Fransa aleyhine dönmesine yol açtı. Bu devletler de çok geçmeden barış yapmak zorunda kaldı.
İç siyaset alanında ise, Münnich gibi sür­günde bulunan devlet adamlarını geri ça­ğırdı, gizli şansölyeliği lâğvetti; ayrıca, Or­todoks kilisesi aleyhine çalışan mezheple­ri destekledi, şapelleri kapattırdı, ikonala­rı kırdırttı ve toprak sahibi soyluları des­teklemek amacıyle kilisenin mallarına el-koydurttu; ayrıca soyluları devlet hizme­tinden bağışık tuttu (17 ocak 1762 tarihli ferman) ve alkollü içki yapımı tekelini on­lara verdi. Bu siyaset, kiliseden başka, se­natoyu, sarayı ve İmparatorluk Muhafız birliğini de memnun etmemişti. Haris bir kimse olan karısı Sophie (Sofiya) von Anhalt-Zerbst (Yekaterina II), Pyotr III ile anlaşamıyordu (birbirlerini karşılıklı ola­rak aldatıyorlardı).
Çar kendisini bir ma­nastıra kapatmadan önce, Sofiya onu or­tadan kaldırmak amacıyle muhalifleriyle bir­leÅŸti; Orlov kardeÅŸler ile birlik olarak mu­hafız alaylarını çara karşı baÅŸkaldırmaÄŸa ÅŸevketti. Tahttan çekilmek zorunda bıra­kılan (28 haziran – 10 temmuz 1762) çar, tutuklandı ve sonunda Aleksey Orlov tara­fından öldürüldü (24 temmuz). Ne gibi ÅŸartlar altında ortadan kalktığının rus halkın­dan gizlenmiÅŸ olması, Pugaçov’un Pyotr III adı ile ayaklanabilmesini açıklamakta­dır. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYOTR III Fyodoroviç hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUSZTA

Tarih 15 Haziran 2009

PUSZTA i. («çöl» anlamında macarca k.). Pannonia havzasındaki büyük ovaya, ekilmediği zamanlar verilen ad.
— Ansikl. XVII. y.da Osmanlılar Balkan yarımadası ve Karpatlar’a doÄŸru çekildik­leri sırada bütün macar ovası bir puszta idi. Yukarı Macaristan ve Slovakya’ya sığınan Macarlar yavaÅŸ yavaÅŸ ovaya yeniden yerle­şerek tarımı baÅŸlattıkça, puszta’nın yerini günden güne «ekilmiÅŸ tarla» anlamına gelen alföld veya föld aldı; geleneksel puszta, ta­rımın geliÅŸtirilmesi daha güç olan en kurak bölgelerde, daha İkinci Dünya savaşı ari­fesinde bile hâlâ büyük koyun ve boynuzlu hayvan sürülerinin, atlı çobanlar yedeÄŸinde, kum hortumları arasında dolaÅŸtığı Kuzeydo­ğu Macaristan’da uzun süre devam etti. İklim bu kesimde, özellikle yaz sonunda çok kurak olmakla beraber, su çok uzakta de­ğildir: Tisza, ovanın birkaç metre aÅŸağı­sında binlerce menderes çizer. Sulama çalışmaları özellikle Debrece’nin batısında, Hortobagy idare bölümünde son puszta ÅŸeritlerini de ortadan kaldırmış, geniÅŸ çeltik tarlaları meydana getirmiÅŸtir. Çok küçük alanlar dışında puszta bugün artık ancak, Av­rupa’nın bu kısmında halkların yerleÅŸme­sini saÄŸlayan büyük göçler zamanındaki boz­kırın bir kalıntısıdır. Rüzgârın hareket et­tirdiÄŸi toprakları tutan sunî ormanlarla kesiler kır, eskiden Batı’yı Osmanlı impara­torluÄŸundan ayıran no man’s land’in yerini almıştır. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUSZTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUSHER

Tarih 15 Haziran 2009

PUSHER [puşır] i. (ing. to push, itmek’ten ing. k.). Bayınd. önden bir traktörle çeki­len bir skraperi, çekici traktöre yardımcı olmak üzere arkasından iten ikinci traktör.
— ANSiKL. Bu usul, hafriyat sırasında ya­rarlanılan gücü iki katına çıkarmak ve işle­min süresini büyük ölçüde kısaltmak im­kânı verir. Bir toprak tesviye şantiyesinde, her makine sırayle kazı yapacağından ve an­cak çalışma sırasında ikinci bir kuvvete ih­tiyaç göstereceğinden, birkaç skrapere yar­dımcı olarak bir tek pusher yeterlidir. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUSHER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUNA

Tarih 13 Haziran 2009

PUNA i. Peru Andları, Bolivya, Arjan­tin ve Åžili’de enleme göre 3 000-5 000 m arasında yer alan «soÄŸuk topraklar» katını tanımlamak için kullanılan terim. (BaÅŸlıca topografya özelliÄŸi geniÅŸ düz alanlar olan bu topraklar, kurak, soÄŸuk ve rüzgârlıdır. Hidrografya yoksullaÅŸmıştır ve Bolivya punası ile Atacama punasında içakışıklık hü­küm sürer; iç çöküntüler [salar'lar] kuzey afrika sollarına benzer. Çok derin olma­yan toprak genellikle taÅŸlıdır. Alçak ve seyrek olan bitki örtüsünün baÅŸlıca özelliÄŸi aÄŸaç bulunmaması, birbirinden uzak ichu kümeleriyle bodur lloreta ve tola çalıların­dan meydana gelmesidir. Puna’da lama, alpaga, ve koyun, yetiÅŸtiren kızılderililer yaÅŸar.) [L]

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUNA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULLUK

Tarih 13 Haziran 2009

PULLUK i. (alm. pflug’dan), Zır. Toprağı sürmek için kullanılan tarım aracı. || De­rin sürme pulluÄŸu, toprağı derin sürerek ufalamak için kullanılan özel pulluk.

— ANSİKL. Pulluk, VI. yy.dan beri Orta Avrupa’da kullanılan bir araçtır. Ağır bir araç olduÄŸundan iÅŸlenmesi güç toprakları sürmek için kullanılır; direnç ekseni çekiç ekseniyle aynı deÄŸildir, yani araç bakışım­sız çalışır, bu yüzden karasabana göre daha kuvvetli bir çekim gücü gerektirir. KoÅŸum akımında saÄŸlanan ilerlemeler (atlara ha­mut takılması) pulluÄŸun daha yaygın hale gelmesini kolaylaÅŸtırdı. Karasabandan fark­lı olarak pulluk toprağı daha derin iÅŸler ve yalnız bir tarafa devirir; bu araçla hem düz sürme (döner kulaklı pulluk), hem tahtamsı sürme (nemli topraklarda) yapılabi­lir (sabit kulaklı pulluk). Âdi pulluk, çatı ve iÅŸlek parçalar diye baÅŸlıca iki kısma ayrılır: çatı kısmında kol, sap, payanda ve demirselik (pulluÄŸun taban ve ökçesini ta­şıyan parça) bulunur. Kol, J veya V ÅŸek­linde çelikten uzun bir parçadır; arka ta­rafında pulluÄŸu yöneltmeÄŸe yarayan sap (tu­tamak) bulunur; payanda ve demirselik, ko­lu pulluk demirine baÄŸlayan parçalardır; pulluÄŸun topraÄŸa dayanıp kaymasını saÄŸla­yan ökçe ve taban bu payanda ve demirseliÄŸe baÄŸlıdır. Pulluktaki iÅŸlek parçalar uç demiri, bıçak, kulak, ökçe, demirselik payandası ve keskidir; uç demiri toprağı ya­tay olarak, bıçak ise dikey olarak kesmeÄŸe yarar; kulak, kesilen toprak ÅŸeridini devi­rir; demirselik payandası kesilen toprağın koptuÄŸu yan çepere sürtünen ve demirseliÄŸin aşınmasını önleyen bir plakadır; ökçe pul­luÄŸun izinde dibe dayanan kısımdır; keski, kulağın önünde giderek toprağın yüzey kıs­mını kesip esas toprak ÅŸeridinden önce deviren eÄŸri madenî bir parçadır.
İyi ayarlanmış tekerlekli bir pulluk, sürek­li olarak sapla düzeltilmeğe ihtiyaç göster­mez. Atla çekilen pulluklar bir veya iki kulaklı ve çoğunlukla saplı olur. Motorlu pulluklarda ise sap bulunmaz; bunlar bir veya çok kulaklı ve tekerleklidir; genellik­le bir traktörle çekilir. Pulluklar çeşitli tip­tedir: döner kulaklı pulluk her iki yönde gittiği zaman toprağı hep aynı tarafa de­virme imkânı verir; aynı amaçla terazili pulluklar icat edilmiştir; bunlar ortasında değişik çapta iki tekerlek bulunan V şek­lindeki bir çatının iki ucuna bağlı iki pul­luk halindedir, gidiş yönüne göre sıra ile çalışır.
Traktörle çekilen bağcı pulluklarında çe­kim eksenine göre bakışık veya ters bakı­şık olarak iş gören iki pulluk yer alır; bu sayede asma diplerini doldurur veya açar. Alt pulluğunun (köstebek pulluk) kolu çok kuvvetlidir; bunlar toprağı devirmeden ke­ser, ucunda pençeli bir bıçak bulunan pul­luk demiri toprağı derinden işler, akaçlanacak suların akmasını kolaylaştırır. Diskli pulluklar, âdi pulluktan farklı olarak kulak yerinde disk bulunan pulluklardır; değirmi saç biçimindeki diskler bir mil üzerinde dö­nerken toprağı bıçak gibi keser ve devirir.

• Derin sürme pulluğu, bazen âdi pullu­ğa benzer, ama demiri mızrak ucu gibi siv­ridir; bazen de genel görünüşüyle daha çok «toprak kabartma makinesi» veya «kültivatör» denen âleti andırır; bu takdirde mızrak ucu şeklindeki üç, beş veya yedi pulluk, iki tekerlekle çekilen bir şaseye monte edilir. Aynı zamanda toprağı hem bölen, hem altüst eden derin sürme pullukları da vardır. (LM)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULLUK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULLANMA

Tarih 13 Haziran 2009

PULLANMA i. (pullanmak’tan pullan-ma). Pullanmak iÅŸi.
— G. santl. Bir tablonun üzerindeki boya tabakasının pul pul veya incecik şeritler halinde kalkması. (Pullanmaya verniğin iyi olmaması veya kötü bir astarlama ya da tablonun tuvalinin ikiye katlanması yol açabilir.)

— Graf. santl. Kâğıt veya başka bir zemin üstüne mine ya da herhangi bir kıymetli taş görünüşünü veren cam veya plastik parçacıkları yapıştırmak işlemi.
— Jeomorfol. Sağlam kayanın hemen he­men eşmerkezli kabuklar halinde ufalan­ması. (Pullanma, daha çok kristalli tıkız kayalarda [özellikle granit] sık görülür; pullanmanın bir soğuyup bir ısınan yüzey ile, çok daha az genişleyen ve büzülen daha derindeki tabakalar arasındaki ısı farkları sonucu oluşan gerilimler sebebiyle meyda­na geldiği sanılır. Pullanma özellikle yarı kurak iklimlerde görülür.)
— Patol. Bir kemiğin, bir kirişin v.b. ölü kısımlarının küçük pullar halinde dökülme­si. || Dış derinin boynuzsu küçük pullar veya büyük geniş parçalar halinde dökül­mesi olayı. Bk. ANSİKL.
— Seram. Pişmiş toprak veya madenî eşya üzerindeki sırın yaprak yaprak kalkması.
— ANSİKL. Patol. Pullanma deri için nor­mal, önemsiz bir olaydır. Patolojik ola­rak pitiryasiz ve sedef hastalığı gibi bazı deri hastalıklarından başka kızıl, kızamık gibi genel, bulaşıcı ve döküntülü hastalıklarda da görülür. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULLANMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUL

Tarih 13 Haziran 2009

PUL i. Eskiden kullanılan akçeden küçük madenî para: Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul (N. F. Kısakürek). Gerçi ne parası, ne pulu, ne malı, ne mülkü var
(N. Araz).
— ÇEŞ.DEY. Bir pul etmemek, değersiz olmak. || Bir pula satmak, hiç önem ver­memek, (birine karşı) sadakatsiz davran­mak: Ben senin âşıkınım / Bir pula satma beni (Halk türküsü). || Para pul. Bk. PA­RA.
— Bot. üzerinde bulunduğu organa sım­sıkı yapışık, şekil ve yapıca çok basit yap­rakların her biri. Bk. ANSiKL.
— Böcekbil. Çiftkanatlı böceklerde kaşıkçık. || Diviklerde düşen kanatın yerin­de kalan çotuk. || Kelebeklerde ufacık bir sivri nokta ile kanatların derisine tutunan çok küçük plak. (Kelebeklerin kanadında sürekli olarak «toz» görünüşünde yer alan ve onlara gerek yansıma yoluyle [kimyasal renkler], gerek ışığın enterferans oyunlarıyle [fizik renkler] çeşitli renkler veren ve renklere parlaklık kazandıran kısımlar, bu pullardır.)
— Huk. Pul sahtekârlığı, devlet tarafından çıkartılan kıymetli evrakın bir türü olan pulun, yetkili olmayan kişilerce basılması. (Resmî evrakta sahtekârlık suçu sayılır. [Bk. sahtekârlık.])
— înş. Çatı kaplama işlerinde madenî ör­tü elemanıyle çivi başı arasına konan kü­çük boyutlu çinko veya bakır parçası.
— Mim. üst üste konmuş, düz veya hafif kabarık dairesel küçük plakalardan mey­dana gelen süsleme.
— Oyun. Tavla oyununda kullanılan yuvarlak küçük levha.
— Pulc. PTT idaresi tarafından, postanın alacağı ücretleri göstermek üzere çıkarılan basılı kâğıt. (POSTA pulu da denir.) [Bk. ANSiKL.] || Damga pulu. Bk. DAMGA.
— Saatçilik. Bir mihvere desteklik etmesi için, bir kol veya duvar saatinin platinine perçinlenmiş pirinç parça.
— Sürüngenler bilimi. Bazı deniz kaplum­bağalarının bağasını kaplayan ve çeşitli eş­ya yapımında kullanılan madde.
— Süs. santl. Ortası delik maden levhacık. (Bk. ANSIKL.) || Pul iğnesi, pulun deliğin­den geçecek kadar küçük ve ince iğne.
— Teknol. Vida, cıvata v.b. şeylerin boy­nuna geçirilen ortası delik madenî levha.
— Terz. Bir kumaşın üzerine süs olarak dikilen küçük, yuvarlak, ince ve delikli, maden, jelatin, sedef v.b. parçası. (Bk. AN­SiKL.) || Pul işlemek, bir kadın elbisesinin üzerine pullar işleyerek süslemek.
— Zool. Balıkların, sürüngenlerin ve bir kısım kuşlarla memelilerin vücudunu kap­layan boynuzsu, sert levha. Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Bot. Pul’lara köksaplarda, ba­zı asalak bitkilerin (canavarotu) yer üstü saplarında, soÄŸanlarda, bileÅŸikgillerin bürümlerinde rastlanır. Bunlar ya tomurcuk­larda olduÄŸu gibi koruyucu veya soÄŸan­larda olduÄŸu gibi besleyici bir görev yapa­bilir. Kozalaklıların meyve yapraklarına da pul denir.
— Pulc. OrtaçaÄŸdan beri, yolların güven­sizliÄŸi yüzünden, ağırlık ve mesafeye göre hesaplanan gönderme ücretini mektubu alan kimsenin ödemesi âdet olmuÅŸtu. Ama bu ödeme ÅŸekli dağıtım iÅŸini güçleÅŸtiriyordu. Kendisine bir ÅŸey gönderilen kimseye ka­bul etmemek hakkının tanınması da mektuplaÅŸanların birtakım hilelere baÅŸvurmala­rına yol açıyordu (adres üzerinde belirli deÄŸiÅŸiklikler yaparak veya zarfın üzerine önceden kararlaÅŸtırılmış bazı iÅŸaretler ko­yarak parasız haberleÅŸmeyi saÄŸlamak gibi). Ayrıca, ücret tarifesinin yüksekliÄŸi dolayısıyle gizli yapılan mektup ulaÅŸtırma iÅŸleri de büyükçe bir para kaybına sebep olu­yordu. Buna karşı ilk defa, 8 aÄŸustos 1653′te Paris’te petite poste’un kuruluÅŸu sıra­sında, Paris parlamentosu danışmanı Renouard de Villayer bir çare bularak taşı­ma ücretinin önceden ödenmesi usulünü ge­tirdi. Bu usule göre, gönderilmek istenen mektubun gönderme ücreti mektubun varı­şında alıcıdan deÄŸil de, mektup gönderil­diÄŸi zaman mektubu gönderen kimse tara­fından ödeniyor ve bu durum da bugünkü posta pullarının yerini tutan bir belgeyle mektubun üzerinde belirtiliyordu. Ancak, mektup gönderen kimsenin bu önceden öde­me iÅŸini postahanede yapması zorunluluÄŸu bu usulün yaygınlaÅŸmasını önledi. Bu du­rumu önlemenin tek yolu, ücret tarifesini hafifletmek ve sadeleÅŸtirmek (ücret deÄŸi­şikliklerini mektubun ağırlığına göre deÄŸil de gideceÄŸi yere göre uygulamak), ayrıca ödeme muamelesini elden geldiÄŸince basit­leÅŸtirmekti. İsveç’te De Treffenberg (1823), İngiltere’de Charles Knight (1834) ve Charles Whiting (1837-1838), Fransa’da da Piron (1838) ile Grasset (1839) bunun için, basılı veya üzeri damgalı kâğıt veya zarflar kullanmayı tasarladılar. 1819-1836 Arasın­da, bu sistem özellikle, gönderme iÅŸlerini tekelinde bulunduran Sardunya krallığı ta­rafından bile kullanıldı. Bu ülkedeki posta idaresi, yazışmaların ulaşımını tekelinde bu­lundurarak, özel ulaklarla gönderdiÄŸi mek­tuplar için bir çeÅŸit mektup kâğıdı satı­yordu. İngiliz James Chalmers’ın denemeleri pula son biçimini verdi (1834-1838). Chalmers’ın bu buluÅŸu, birçok tartışma­dan sonra, Rowland Hill’in teklifi üzerine 1840′tan itibaren İngiltere’de kullanılmaÄŸa baÅŸlandı (10 ocakta bütün İngiltere toprak­ları üzerinde tek ücret uygulaması baÅŸladı; 6 mayısta da ilk posta pulu olan 1 penny’lik siyah pul çıkarıldı), ücretin peÅŸin öden­diÄŸini gösteren bir belge olduÄŸu için de, 28 aÄŸustos 1848′den itibaren, Posta idaresi genel müdürü Etienne Arago’nun isteÄŸi üzerine, posta pulu usulünü Fransa da kabul etti. Oysa Fransa’da bu yenilik, daha ön­celeri, ücret indirimleri dolayısıyle hazi­nenin zorunlu olarak kayba uÄŸrayacağı gerekçesiye birkaç kere reddedilmiÅŸti. 1 Ocak 1849′da Fransa’da posta ücretleri yeniden düzenlendi.

Üzerlerinde çeÅŸitli sayıda ÅŸekiller bulunan posta pulları, ülkeye ve çıkış tarihine gö­re deÄŸiÅŸen tabakalar halinde basılır. Bu pulların birbirinden kolayca ayrılmasını sağ­lamak için de iki pul arası dantel biçi­minde delikli olur. Otomatik dağıtıcılar için tek pul dizisi veya birkaç pulluk tabaka­lar halinde satışa sunulan pullar da var­dır. Genellikle dikdörtgen biçiminde olan posta pulu bazen kare, hattâ üçgen veya herhangi bir geometrik ÅŸekilde de yapıl­mış olabilir. Yüzeyi genellikle 4 ilâ 20 sm2 arasında deÄŸiÅŸir. Çok zaman, pulun deÄŸe­riyle birlikte yüzeyi de büyür. Ayrıca bu yüzey, seçilen konuya göre de deÄŸiÅŸir. Ba­zı olaÄŸanüstü durumlarda, piyasaya gerekli sayıda pul çıkarmak konusundaki güçlük­ler dolayısıyle veya belirli bir yerde ge­rekli sayıda pul bulunmaması sebebiyle pul­ların ikiye bölünerek deÄŸerinin yarısı he­sabiyle kullanıldığı da olmuÅŸtur. 1915′te Rusyada kalın kağıt üzerine basılan bazı zamksız pullar para yerine piyasaya sürülmüştü.Büyük parçalar halinde gönderilen matbu evrak önceden iptal edilmiÅŸ pullarla pos­taya verilir ve böylece de idarenin posta­ya verme iÅŸlemi sırasında pul iptal etme zorunluluÄŸu önlenmiÅŸ olur. Bu konuda 1893′te yapılan denemeler kesin bir sonuç ver­medi. Ama bu usul 1920′den beri yine kullanılmaktadır. Pulların kullanım süresi ge­nellikle sınırlı deÄŸildir.

Kullanım bakımından kolaylıkları dolayısıy­le posta idareleri çok zaman, telekomüni­kasyon idareleriyle işbirliği yaparak, mek­tupların üzerindeki pulların tarifenin gerektirdiğinden eksik olması halinde ödenecek fark ücretleri konusunda, taahhütlü, özel ulak mektuplar, posta paketleri, telgraf, telefon v.b. ücretleri için de pul kullanıl­ması yoluna gitmiştir.

• Türkiye’de ilk posta pulu ince kâğıtlara basılmıştı ve üzerinde tuÄŸra ile «Dev­leti Âliyyei Osmaniye» yazısı vardı. 1865′te pulun biçimi deÄŸiÅŸtirildi; tuÄŸra çıkarıldı ve dikine bir oval zenmin üzerine ayyıldız yerleÅŸtirildi; ayrıca pulun üzerine «Postai Devleti Osmaniye» yazısı kondu. 1876′da yapılan deÄŸiÅŸiklikle de bu yazı, ayın ortası­na yerleÅŸtirildi ve yıldız kaldırıldı. 1892′de pulun çevresi türk motifleriyle süslen­di, ortaya osmanlı arması basıldı. 1898′de Osmanlı-Yunan savaşının baÅŸarıyle so­nuçlanışını kutlamak üzere altı köşeli bir pul çıkarıldı. Bu pulun” üzerinde «Bilâdı Meftuha’dan Tisalya Kıt’ası Postasına Mah­sustur» kaydı kondu ve tuÄŸraya da yer verildi.

İkinci MeÅŸrutiyetin ilânı (1908) üze­rine çıkarılan pulda «Hatırai MeÅŸrutiyet» yazısı yer aldı. Bundan sonraki dönemde Sultan ReÅŸad’ın bazı vilâyetlere yaptığı zi­yaretler de pullarda sürÅŸarjla belirtildi. 1913′e kadar çıkarılan türk pullarında re­sim kullanılmadı. İlk resimli posta pulu Edirne’nin düşman iÅŸgalinden kurtarılışının hatırasına ve Edirne’deki Selimiye camii’nin resmiyle süslenerek Londra’da bastı­rıldı. Birinci Dünya savaşı sırasında eski pullar sürÅŸarjlı olarak kullanıldı; savaşın sonuna doÄŸru (1917) tedavüle çıkarılan pul­lar Viyana’da bastırıldı. 1920′de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından daha önce Avrupa’da bastırılan pullar ikiye bölünerek kullanıldı; bu da ihtiyacı karşılamayınca mahakim ve devairi adliye, mahakimi ÅŸer’iye, kâtibi âdil, amele pasaportu, defteri hakanî, tiyatro, müze, Hicaz demiryolu, donanma ve mali­ye pullarından bir kısmı önce elle, daha sonra makineyle sürÅŸarj edilerek posta pu­lu yerine kullanıldı; ihtiyaç bu yolla da karşılanamayınca İtalya’da, üzerinde «Kelimei Tevhid» yazısı bulunan pullar bas­tırıldı (1922). KurtuluÅŸ savaşının kazanılma­sından sonra 1 ocak’ 1924′te Lozan antlaş­masının hatırasına bastırılan ve satışa çı­karılan pullarda Atatürk’ün resmi ve «Ha­tırai Sulh» yazısı yer aldı. Dünyada ilk kabartma posta pulu Türki­ye’de basıldı (1968). PTT idaresince, Ankara’daki Ajans Türk kurumuna bastırı­lan ve anma grubundan olan bu pullarda türk çinileri desen olarak kullanıldı.

Bu pullar üç türlüdür: 1. Yeşiltürbe kubbe ta­van motifi;
2. İstanbul’daki Hürremsultan türbesinde bulunan kabartma bahar çiçeÄŸi motifi;
3. iznik çinisi.
Aynı kurum daha sonra İstiklâl mâdalyasıyle madalya ve be­ratını birarada veren iki kabartma pul da­ha bastı (1968). Gene Ajans Türk’e, 1971′-de Hava kuvvetlerinin 60. kuruluÅŸ yıldönümünü anma dolayısıyle pul bastırıldı.
• Pullar genel olarak üçe ayrılır: hazine pulları; posta pulları; yardım pulları.
Hazine pulları”nın hangi belgelere ne öl­çüde yapıştırılacağı, ilgili kanunlarla belir­tilir ve bedeli hazineye kalır. Türkiye’de hazine pullarının kullanılmasına Düyunu Umumiye tarafından ve damga resminin toplanması amacıyle 1880′de baÅŸlandı. Meş­rutiyet döneminde Hicaz demiryolunun yapımına yardım için hazine pulu çıkarıldı, bunlar postada kullanılmadı. Postada kul­lanılan ve geliri hazineye kalan pullar: 1. evlâdı şüheda pulları (1915); 2. tayyare mü­dafaa pulları (1937); 3. millî müdafaa pul­larıdır (1941).

Posta pulları. Türkiye’de posta pulu bas­tırma ve piyasaya sürme yetkisi 5584 Sa­yılı kn. md. 7 ile PTT Genel müdürlüğüne verildi. Genel müdürlük Postada Kullanı­lan DeÄŸerli Kâğıtlar yönetmeliÄŸinde posta pullarıyle ilgili yıllık emisyon programları­nın nasıl hazırlanacağını, pullara basılacak resimlerin nasıl saÄŸlanacağını, pulların basımlarıyle ilgili kuralları, pulların teÅŸkilâ­ta dağıtımını, piyasaya çıkarılış zamanını satışta kalma ve geçerlik sürelerini belirt­ti. Aynı genel müdürlük 5584 Sayılı kn. md. 20′ye göre resmî daire ve kuruluÅŸlar­da, anma törenlerinde, bir yardım ve hiz­met karşılığı görülen iÅŸlerde kullanılmak üzere üç ayrı türden pul çıkarmakla gö­revlendirildi. Bu pulların baskı sayısı, abo­nelerin ihtiyacı, serbest satış durumu, satısta kalma süreleri hesaplanarak 300 000 -600 000 arasında tespit edildi. PTT idare­sinin üyesi bulunduÄŸu Dünya Posta birliÄŸinin (UPU) Dünya Posta sözleÅŸmesinde ve tüzüğünün 7., 105., 173. ve 174. madde­lerinde de posta pullarıyle ilgili hükümler vardır.

Yardım pulları, postada kullanılan fakat geliri ilgili derneklere giden, çeşitli tarih­lerde çıkarılan pullardır.
Başlıcaları: muhacirun ianesi pulları (1890); Müdafaai Milliye cemiyeti pulları (1915); Osmanlı Donanma cemiyeti pulları (1918); Kızılay şefkat pullan (1910); Türk Hava kurumu pulları (1926); Çocuk Esirgeme kurumu şef­kat pulları (1928).

— Süs. santl. Zanaatçıların en çok beğen­diği pul, karet kaplumbağalarının kabuk­larından elde edilir. Bu kabuklar, siyah renkli ve sarı veya açık kahverengi be­neklidir. Pul elde etmek için kabuk ilkin kaynar suda yumuşatılır; ardından da bakır kalıplara dökülür. Pul yapımında, XIX. yy.ın ortasından beri, yüksek basınçta bir­birine eklenen yumuşatılmış parçalar da kul­lanılmaktadır.

Eskiler hayvan kabuklarını ve kabuklardan elde edilen pulları çeÅŸitli iÅŸlerde kullanır­lardı. Meselâ lir’lerin. gövdesi içi boÅŸ bir kabuktu, Vergilius, Ovidius ve Juvânal üze­ri hayvan kabuÄŸu pullarıyle süslenmiÅŸ dö­şeme eÅŸyasından söz ederler. Bu usulün UzakdoÄŸu’da da bilindiÄŸi Avrupa’da XV. yy.dan itibaren portekiz denizcilerinin ta­nıklıkları dolayısıyle öğrenildi. Bundan son­ra da Rönesans döneminin ince marangoz­luÄŸu artık tümüyle bu usulü benimsedi ve . tahtadan yapılmış döşeme eÅŸyası, 1670′e doÄŸru, pul veya (kalay ve bakır gibi) yu­muÅŸak bir madenden yapılmış gömme süs­lerle donatılmaÄŸa baÅŸlandı. Bu süsleme tar­zı XVIII, yysın sonuna kadar (Jacob, Montigny, Levvaseur gibi) en ünlü ince ma­rangozlar tarafından kullanıldı. Fransa’da İkinci imparatorluk döneminde aynı süs­leme tarzı yeniden geçerli kılınmak istendi ama pulları meydana getiren ana maddele­rin zamanla pulun biçiminin deÄŸiÅŸmesine yol açması ahÅŸap üzerine yapılan süslemelerde artık bu maddenin kullanılmaması sonu­cunu doÄŸurmuÅŸtu. Bundan dolayı da, Madagaskar’dan, Seychelles adalarından veya Venezüella’dan gelen kabukların kullanım alanı daraldı ve bu kabuklar yalnız küçük yüzeyler halinde, tütün takımı, fırça sapı, pudra kutusu kapağı, tarak ve yelpaze,ya­pımında kullanılmaÄŸa baÅŸlandı.
— Terz. Pullar, yuvarlak, dört köşe, uzun, sivri uçlu, düz, üzeri hafifçe kabarık, tek renkli veya ortası göz göz delik olabilir ve tek sıra halinde, bir desen meydana ge­tirecek biçimde veya bir boncuğun çevresi­ne işlenir.
— Zool. Zooloji bilginleri derideki yassı uzantıların her çeşidine pul adını verirler. Pullar çok değişik yapıda olduğu için dai­ma homolog organlar olmayabilir. Balıkların pulları altderiden oluşan küçü­cük plaklardır; bunların oluşumunda üst derinin payı genellikle pek önemsizdir. Pulların yapısı türlere göre çok değişiktir. Köpekbalıklarında pullar plakoid şeklinde, yani diş yapısında ve biçimindedir. Mersin balıklarında pullar ganoyittir; ya­ni üzerleri parlak bir mine ile kaplıdır. Kemikli balıklarda pullar ince ve esnek, kenarları ya dişli (taraksı pullar) veya de­ğirmidir (değirmi pullar). Ayrıca balıkla­rın pulları birbirinden bağımsız ve kiremit düzeninde dizilidir; bunların tedricî büyümelerine bakılarak balıkların yaşı tahmin edilebilir. Sürüngenlerde pullar balıklarınkinden çok farklıdır. Bunlarda pullar üstderiden oluşur ve kiremit düzeninde değil­dir; derinin üzerinde yüzeysel bir tabaka halinde yer alır ve zamanla birbirine biti­şip kaynaşarak bir bütün olur.
Bunların hepsi birden bir çeşit kılıf meydana geti­rir. Hayvan büyüyebilmek için bu kılıfı zaman zaman atmak zorundadır (deri de­ğiştirme). Kertenkelelerle yılanlarda pul­lar çok basittir. Timsahlarla kaplumbağa­larda pulların altında ayrıca altderiden oluşan kemik plakalar bulunur. Böylece tam bir dış iskelet halini alan pullar kamlumbağalarda esas iskeletle birleşerek ba­ğayı meydana getirir. Sürüngenlerinkine tı­patıp benzeyen pullara kuşların bacakların­da rastlanır ve bu iki sınıfın ortak bir soydan geldiğini gösterir. Bazı memeliler­de (pangolin, tatu) görülen bağalar da tıp­kı timsahlarınkini andırır. Kelebeklere ve­rilen pulkanatlılar adı, kanatlarını ince bir toz tabakası gibi örten mikroskopik pul­lardan dolayı verilmiştir. Bir kısım kele­beklerin madenî ebrulu, kadifemsi, yanar­döner güzelim renkleri kanat pulları üze­rine düşen ışığın yansıma ve enterferasyonlarından ileri gelir.
♦ Sıf. Pula benzeyen, pulu andıran. | İnce bir tabaka halinde olan. || Pul şişe, yeşil camdan yapılan çok ince çeperli şi­şe.
— Jeol. Pul kaya, yaprak yaprak ayrılan taşların genel adı. Eşanl. ŞiST.
♦ Pul pul blş. sıf. Pullar, küçük parça­lar halinde. (LM)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUGLİA veya PULYA

Tarih 13 Haziran 2009

PUGLİA veya PULYA, İtalya yarımadasın­da bölge, Apennin dağıyle Adriya denizi arasında, Fortore’den Salento yarımadasının ucuna kadar uzanır; 19 300 km2, 3 409 700 nüf. BeÅŸ ili içine alır: Bari, Brindisi, Foggia, Lecce ve Tarento. Bölgede birçok ke­sim ayırt edilir. Gargano, karst olayları ba­kımından zengin bir kalkerli burundur; kuzeyde iki büyük denizkulağı (Lesina ve Varano) kıyısında uzanır; büyük kısmı or­man ve makilerle kaplıdır. Gargano’nun arkasında, Fortore ile Ofanto arasındaki Tavoliere, Murge’ler ve Bari toprağı, kıyı­ya paraleldir; Murge daÄŸları, yükseltisi 400 – 700 m arasında deÄŸiÅŸen kalkerli kayalar­dan meydana gelir; aÅŸağıda, çok verimli pliyosen kumları ve killerinden meydana ge­len Bari toprağı uzanır. Salerno yarımada­sında kalkerli engebeler, killi çöküntüler ve kıyı bataklıkları birbirini takip eder.

Başlıcaları Fortore ve Ofanto olan Puglia ırmakları, yazın kuruyan sel sularıdır. Tavo­liere dışında (kara iklimi) bölgenin geri ka­lan her yerinde akdeniz iklimi hüküm sü­rer; yazın üç ay çok kurak geçer. Tabiî şartlar her yerde tarım hayatına el­verişli değildir ve bölge sık sık tırtıl, çekir-

ge veya köstebek akını gibi felâketlere uğ­rar. Yazın çoÄŸu kavurucu olan rüzgârların yaladığı Puglia’nın nüfusu son derece ka­labalıktır. Bununla beraber çaba ve çalış­ma sayesinde topraktan oldukça yüksek verim elde edilir ve Puglia üzüm, ÅŸarap, zeytin, yaÄŸ, tütün, badem ve incir üretiminde İtalya bölgelerinin başında gelir. Su bakımından fakir olan bölge, Abruzzi’lerden geçerek Liri’den su getiren bir su kemeri inÅŸasıyle deÄŸerlendirilmiÅŸtir. Tavoliere’nin baÅŸlıca ürünü olan buÄŸday, kuru tarım sistemiyle geliÅŸtirilmiÅŸ ve bu sayede İtalya’da tek tip tarımın ender örneklerinden biri haline gelmiÅŸtir. Bari toprağı, Puglia’­nın en verimli ve en zengin kısmıdır; üzümü meÅŸhurdur; alkol derecesi çok yüksek olan ÅŸarabı öbür italyan ÅŸaraplarına katılmak için kullanılır; badem hâlâ eskiden kalma usullerle yetiÅŸtirilir; ayrıca toprakların bü­yük kısmı zeytin aÄŸaçlanyle örtülüdür. Salento’nun tarım ekonomisinde baÄŸcılık ve zeytinlikler öteden beri ağır basar; ay­rıca meyveleri büyük bir ihracatı besleyen incir aÄŸaçları ve Lecce eyaletinin temel ta­rımı olan tütün yetiÅŸtirilir; yemlik bitki fa­rımı Tarento dolaylarında geliÅŸmektedir. Mülkiyet rejiminde de bir deÄŸiÅŸme baÅŸla­mıştır; Puglia eskiden bir latifundia’lar a-lanıydı. Bugün büyük mülkler toprak re­formunun uygulanmasından beri azalmak­tadır; fakat büyük mülkiyet meselesi hâlâ çözülememiÅŸtir ve köy nüfusunun artması önemli ölçüde iÅŸsizliÄŸe yol açar. YerleÅŸme­de, tamamıyle köylülerden meydana gelen ve bazılarının nüfusu 60 000 kiÅŸiyi bulan merkezler ağır basar. Balıkçılık çok yaygın­dır, çok sayıda küçük liman vardır ve ba­lıkçı sayısı oldukça yüksektir. Tarento is­tiridye ve midye tarlalanyle meÅŸhurdur. Puglia topraklarında italyan üretiminin yüz­de 80′ini saÄŸlayan önemli boksit yatakları bulunur (San Giovanni Rotondo); fakat ge­ri kalan kısımda, sanayinin Bari toprağın­da toplanması, önemli bir ticaret merkezi Bari’nin geniÅŸlemesine sebep olmuÅŸtur. Sa­nayi, tarıma baÄŸlıdır (yaÄŸ fabrikaları, un fabrikaları, makarna fabrikaları, ÅŸarap mahzenleri, tütün fabrikaları [Lecce'de]). Makine sanayii (Brindisi’de ve Tarento’da) ve petrol rafinerileri (Bari’de) geliÅŸmiÅŸtir. ÇeÅŸitli iÅŸletmeler ve ihraç edilen tarım ü-rünlerinin çeÅŸitliliÄŸi Bari’nin liman faali­yetini büyük ölçüde geliÅŸtirdi.
• — Tar. Batıya doÄŸru, EskiçaÄŸ Apulia’sından daha dar olan bölge, uzun süre Normanların iÅŸgali altında kaldı. 1057′de Robertoil Guiscardo, Puglia dükü olarak tanındı. Siyasî muhtariyetlerini kaybeden ÅŸehirler, yavaÅŸ yavaÅŸ gerilemeÄŸe baÅŸladı. Bununla beraber, Bari, Trani ve Brindisi limanlan haçlı seferleri döneminde, insan nakli ve ticaret sayesinde çok canlıydı. Sicilya kral­lığının bir ili haline getirilen bölge 1861′de İtalya krallığına baÄŸlandı. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUGLİA veya PULYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUEBLA veya PUEBLA DE ZARAGOZA

Tarih 13 Haziran 2009

PUEBLA veya PUEBLA DE ZARAGOZA, esk. Puebla de Los Angeles, Meksika’da ÅŸehir, eyalet merkezi, Atoyac va­disinde, Popocatepetl’in doÄŸusunda; 309 100 nüf. üniversite. Puebla’da sömürge döne­minden kalma azulejos’larla süslü birçok barok üslûbunda kilise vardır; XVI. ve XVII. yy.dan kalma katedrali de çok süs­lüdür. Ticaret ve dokuma sanayii merke­zi. Otomobil yapımı.
— Pueblâ eyaleti, Anahuac yaylasının do­ğu ve güney ucunda uzanır, güneyde rio de las Balsas’ın yukarı havzasına taÅŸar; 1 902 000 nüf. Nüfus yoÄŸunluÄŸu yüksek olan eyalet toprakları, zengin bölgeleri içine alır (ılıman ve astropikal iklim ürünleri: buÄŸday, mısır, ÅŸekerkamışı).
— Tar. Puebla, 1531-1532 arası San Do­mingo baÅŸpiskoposu tarafından kuruldu. Tlaxcala piskoposluÄŸu 1550′de buraya ta­şındı. 1862′de Fransızlar ÅŸehri kuÅŸattılar ama ancak 1863′teki kuÅŸatmadan sonra ala­bildiler. Bk. MEKSİKA SAVAÅžI. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUEBLA veya PUEBLA DE ZARAGOZA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Prut savaşı

Tarih 12 Haziran 2009

Prut savaşı, Osmanlı devletinin Rusya’ya karşı yaptığı sefer (18 temmuz 1711). isveç kralı DemirbaÅŸ Kari, Ruslar ile yaptığı Poltava meydan savaşında (1709) yenilince Osmanlılara sığındı. Bu durum Osmanlı imparatorluÄŸu ile Rusya arasında siyasî an­laÅŸmazlığa ve savaÅŸa sebep oldu. Çar Pet­ro İsveçlileri yendikten sonra kendisine gü­veni arttığı için, daha önce yapılmış olan antlaÅŸmanın ÅŸartlarına uymadı ve İsveç kralının takibini emretti. Rus birlikleri bu takip sırasında osmanlı sınırını geçerek Ak­su kıyısında bulunan 300 kadar isveç askerini esir aldılar. Rus çarı, Kari XII’nin Osmanlı devletine sığmması üzerine gönderdiÄŸi el­çi aracılığıyle, krala sığınma hakkının ve­rilmemesini istediyse de bu teklifi kabul edil­medi. Ele geçirdiÄŸi fırsatları deÄŸerlendir­mek isteyen Petro, Tolstoy adlı elçisiyle 1700′de yapılan antlaÅŸmayı yenilettirdi ve elçisi aracılığıyle sadrazam Çorlulu Ali Pa­şaya rüşvet vererek antlaÅŸmaya İsveç kra­lının rus topraklarından geçerek ülkesine gitmesi ÅŸartını koydurdu. Sadrazam, ant­laÅŸmada böyle bir maddenin yer almasına sebep olduÄŸu için kısa bir süre sonra azle­dildi.

Bütün hıristiyanların koruyucusu oldu­ğunu ileri süren çar Petro Rus ve Rum halklarının kralı unvanını almış, para gön­dererek Balkanlardaki hıristiyanları ayak­landırma teÅŸebbüslerine giriÅŸmiÅŸti. Rus ça­rının bu faaliyeti sonucu olarak KaradaÄŸ’­da bir isyan patlak verdi. Rusların Osmanlı devleti aleyhine giriÅŸtikleri ça­lışmalar Eflak ve BoÄŸdan voyvodaları­nın da gizlice onlarla birleÅŸmesini saÄŸladı. Aynı ÅŸekilde Sırbistan ve Arnavutluk’taki hıristiyan halk da Osmanlı devleti aleyhine döndü. Çar Petro’riun faaliyetlerini yakın­dan takip eden Osmanlı devleti, Kari XII’nin geri verilmesi hakkında ültimatom alınca durumun ciddîliÄŸini kavradı. 1710′da Ahmed III’ün de hazır bulunduÄŸu bir toplantıda daha fazla zaman kaybedilirse Rusların saldırısına uÄŸrama ihtimalinin olduÄŸu belirtildi. Barış taraftarı olan Ahmed III bu durumdan sonra savaÅŸa karar verdi. Eyaletlere savaÅŸ hazırlığına baÅŸlamaları emredilerek ordunun Edirne’de toplanacağı bil­dirildi. Osmanlı ordusu nisan 1711′de Edirne’­den hareket etti. Sadrazam Baltacı Mehmed PaÅŸa baÅŸkumandan tayin edilerek sancağı ÅŸe­rifi teslim aldı. Rus çarı Petro, BoÄŸdan ve Lehistan sınırına kuvvet yığdıktan son­ra BoÄŸdan’a girerek YaÅŸ yoluyle Tuna kı­yılarına inmek istiyordu. Tuna’yı Osmanlı­lardan önce tutacak olursa Osmanlı devle­tine isyan edecek olan BoÄŸdan ve Eflak kuv­vetlerinden de yararlanacaktı. Ayrıca Rume­li’de isyana hazırladığı hıristiyanların ayaklanmalarıyle iÅŸi kolaylaÅŸacaktı. Çünkü çar, savaÅŸ sebebinin Osmanlı ülkesindeki hıristi­yanların kurtarılması olduÄŸunu ilân etmiÅŸti. Bu isyanların gerçekleÅŸmesi için de Tuna’ya inmek zorundaydı. Çar Petro, prens Golçin kumandasındaki bir orduyu Podolya’ya akın yapmaları muhtemel olan Ta­tarlar ile Orlik Kazaklarının saldırıların­dan korunmak için bu bölgeye gönderdi. Ayrıca Ukrayna’yı elde tutmak için prens Romurafski kumandasında bir birlik gön­derdi; kendisi de Lehistan kralı Auguste II ile görüşmek üzere Yaroslav ÅŸehrine gitti. Rus çarı Petro, baÅŸkumandan Åžeremetev’e osmanlı ordusu gelmeden ön­ce BoÄŸdan’a girmesini bildirdi. Çar kumandasındaki büyük rus ordusu da Prut ırmağını geçerek YaÅŸ ÅŸehrine geldi (23 haziran 1711). Osmanlı ordusu hızla iler­lediÄŸi için Eflak’ta, Ruslar tarafından daha önce hazırlanan ayaklanma baÅŸarılamadı. Bu olay üzerine toplanan rus savaÅŸ mec­lisinde Petro’ya Dniester ırmağının sol ya­kasına geçmesi teklif edildi; fakat çar bu teklifi kabul etmedi. Rus ordusunun Prut ırmağı boyunca güneye, Falcı (Falciu) ve Kalas’a (Galati) doÄŸru yürümesini emretti. Ruslar Falcı’yı Osmanlılardan önce ele geçirebilirlerse, bataklık olan bu geçit, rus ordusunun sol kolunu Tuna’ya kadar ko­ruyacaktı. Fakat sadrazam Baltacı Mehmed PaÅŸa, Prut ırmağının karşı kıyısına geçti. Rus öncü kuvvetleri kumandanı YanoÅŸ’un çekilmesi üzerine serdar, osmanlı süvari­lerini bunların peÅŸinden gönderdi. öncü kuvvetlerinin geciktiÄŸini gören Petro yardı­ma koÅŸtu; onları kurtardı. Osmanlı kuv­vetleri Falcı’yı Ruslardan önce alınca çarın planı bozuldu. Ordusunda erzak sıkıntısı baÅŸladı. Yapılan toplantıda rus ordusunun geri çekilmesi teklif edildi. Çar ağırlıkla­rını toprak altına gömerek geri dönme em­rini verdi. Osmanlı atlıları Rusları kovala­dı; iki taraf arasında kanlı savaÅŸlar oldu. Sonunda Rusların çekilme yolları tıkandı. Bunun üzerine Petro, hemen bir ordugâh kurdurdu. Novi StaniliÅŸce’de Rusları ya­kalayan osmanlı ordusunda bulunan isveç generali Åžepar ve elçi Poniatowski, Rusla­rı iyice çevirerek, aç bıraktıktan sonra tes­lim olmaÄŸa zorlanmasını tavsiye ettiler. Fa­kat sadrazam Baltacı Mehmed PaÅŸa bunu ka bul etmedi ve cepheden saldırı emrini verin­ce ÅŸiddetli bir rus direnmesiyle karşılaÅŸtı. Üç saat savaÅŸtan sonra yeniçeriler geri çe­kildiler. Savaşın ikinci günü (19 temmuz 1711) yapılan yeni saldırıda da gene çok kayıp verildi. Rus askerleri de açlıktan ölme­ğe baÅŸladı. Durumun kötüye gittiÄŸini gö­ren çar Petro; mareÅŸal Åžeremetyev aracılığıyle Baltacı Mehmed PaÅŸaya barış teklif etti. Ancak bunu bir rus planı olarak dü­şünen sadrazam ateÅŸi kesmedi. MareÅŸal Åže­remetyev ikinci bir mektup yazarak barış isteÄŸini tekrarladı. Bu arada, öldürüleceÄŸini düşünen çar da rus senatosuna mektup ya­zarak durumunu anlattı. MareÅŸalin mektu­bunu alan Baltacı, devlet ilerigelenlerini çağırdı ve çarın teklifini görüştü. Sonra da olumlu cevap vererek ateÅŸ kestirdi ve ba­rış görüşmelerine baÅŸladı. Bk. PRUT ANT­LAÅžMASI. (-> Bibliyo.) [M]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prut savaşı hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRUSYA Genel tarih

Tarih 12 Haziran 2009

PRUSYA Genel tarih

• ilk yıllar. Vistül ile Neman arasındaki Prusya topraklarına ilkin bir baltık halkı olan Prusyalılar veya Boruslar yerleÅŸti; bunları Oliva rahipleri (Oliva’lı Christian. 1215′te ilk Prusya piskoposu) ve Polonyalı­lar boÅŸ yere hıristiyanlaÅŸtırmaÄŸa uÄŸraÅŸtılar.

Yenilen Mazovyalı Konrad, töton şövalye­lerinden yardım istedi (1225). İmparator ve papanın desteklediÄŸi, alman, polonyalı, çek v.d. haçlılardan da yardım gören Tötonlar, Kulm (Chelmno) bölgesinde üslenerek güç bir fethe baÅŸladılar (1228); Prusyalıları zor­la hıristiyanlaÅŸtırdılar, çoÄŸunu kılıçtan ge­çirdiler ve topraklarına elkoyarak alman kolonlara dağıttılar. 1260′a doÄŸru Mazurya gölleri dışında ülkenin hemen her yerini ele geçiren toton şövalyeleri, 1265-1295 yıllarında Prusyalıların isyanlarını kesinlikle bastırdı­lar.Kolonlar tahıl üretimiyle zenginleÅŸtiler; bu tahılı Danzig (Gdansk), Elbing (Elblag), Torun v.b. ÅŸehirlerin tacirleri ihraç ediyor­du; ÅŸehirlerin hepsi Hansa’ya katılmış ve Magdeburg ile Lübeck yasaları uyarınca kendi kendilerini yönetme hakkını elde et­miÅŸti.

Ama toton tarikatı şövalyeleriyle iliş­kiler kısa süre içinde gerginleÅŸti ve Totonların merkezi Marienburg’a nakledildi (1309). Köylüler, soylular ve özellikle alman tacirler tarikat baÅŸkanlarını ülkeyi mutlaka hükümdarlar gibi yönetmek ve sayılarını artırmak için günden güne daha çok yaban­cı asker çağırmakla suçluyorlardı. Zaten to­ton tarikatı Brandenburg’a yaklaÅŸmak ve tehlikeli Polonya-Litvanya birleÅŸmesine (1386) karşı denge unsuru olmak için Pomerelya ve Danzig’i ilhak ederek (Kalisz anlaÅŸması 1343), ve Neumark’ı satın alarak (1402) hâ­kimiyetini yaymıştı. Tötonlar birliÄŸi kurmak için Polonya’ya savaÅŸ açtılar, fakat 1410′da Grunwald’de (Tannenborg), «Lucertole» bir­liÄŸini kuran soylu ve burjuva tebaaları (sonradan Marienwerder birliÄŸini kurdular [1440]) tarafından savaÅŸ Sırasında yüzüstü bı­rakılınca yenildiler.

Tötonların isteÄŸine uy­gun olarak imparator Friedrich, Marien-werder birliÄŸini dağıttı (1453); bunun üzeri­ne soylular ve ÅŸehirler, Polonya kralı Kazimierz IV’ün desteÄŸiyle ayaklandı; Kazimierz bu ikinci savaÅŸtan sonra DoÄŸu Prus­ya’nın kendisine bırakılmasını saÄŸladı ve ta­rikata Polonya’nın metbuluÄŸunu kabul et­tirdi (Torun anlaÅŸması, 1466). O tarihten sonra köylüler, ÅŸehir burjuvazisi ve toprak Sahibi soylular arasındaki dayanışma çözül­düğünden Tötonlar kesinlikle gerilemeÄŸe baÅŸladılar. Hansa’nın gücünü kaybetmesin­den (XV. yy.) ve tahıl fiyatlarının yüksel­mesinden (XVI. yy) yararlanan soylular ön­ce XIV. yy.daki salgın ve kıtlıklar ile XV. yy. savaÅŸları sonucunda boÅŸ kalan toprak­ları ele geçirdiler; Sonra köylülerin toprak­larına el atarak köylüleri XVI. yy.da toprak kölesi haline getirdiler.

O tarihten sonra be­dava işçi çalıştıran toprak sahibi soylular tahıllarını çok düşük fiyatla, ama dolgun kârlarla Batı Avrupa’ya Sattılar; hattâ üre­tim ve kazancı çoÄŸaltmak için ülkeye yeni­den kolon yerleÅŸtirmeÄŸe baÅŸladılar.

• Prusya düklüğü. Üçüncü bir savaÅŸ (1519-1521) sonunda Toton tarikatı baÅŸkanı Bran­denburg’lu Albrecht, Prusya’nın laik ve soydan geçen; bir düklük haline getirilmesini saÄŸladı; düklük doÄŸrudan doÄŸruya Polon­ya tacına baÄŸlı bir fief’ti (Krakow, 1525). Hohenzollern sülâlesinden Brandenburg’lu Albrecht, Prusya dükü oldu (1525-1568), Luther reformunu benimsedi, tarikat baÅŸka­nı unvanından vaz geçti ve tarikatın mülk­lerini laikleÅŸtirdi.

Albrecht devletini yeniden teÅŸkilâtlandırma­yı denedi; ama illerin yönetiminde Tötonla­rın koyduÄŸu taksimatı deÄŸiÅŸtirmedi. Ayrıca soylulara ve ÅŸehir burjuvazisine Lanstande’de (bu iki sosyal sınıfın denetlediÄŸi meclis) vergi miktarını tayin etmek hakkını tanıdı. Ama hükümette yabancılara önemli yerler vermesinden hoÅŸnut olmayan soylu ve bur­juvalar, Polonya kralına baÅŸvurdular; kra­lın yaptığı soruÅŸturma sonucunda subayların sayısı sınırlandı. Albrecht Friedrich (1568-1618), Polonya ve Brandenburg seçici prensi Joachim II ile yaptığı görüşmeler Sonucun­da hüküm süren sülâle söndüğü takdirde Prusya düklüğünün Joachim II’ye geçmesini kabul etti (1569). Joachim II (1573), Polonya düklüğünün yönetimini önce Ansbach markgrafı Georg-Friedrich’e (1577-1613), sonra Brandenburg maıkgraflarına verdi.

Böyle­ce seçici prens Johann Sigismund, Prusya dükü oldu (1618-1619). Düklük ve Seçici prenslik kurumları resmen muhafaza edildi ve Polonya’nın desteklediÄŸi il hükümetleri, boyun eÄŸmeleri karşılığında, her hükümdar deÄŸiÅŸmesinde yeni yeni tavizler kopardılar; Hohenzollern’ler illeri Otuzyıl savaşına sürükleyince istekler daha da arttı. Aciz se­çici prens Georg-Wilheln (1619-1640), ül­kesi için isveç Vasa’ları (Gustaf II Adolf, 1611-1632) ve Polonya arasındaki (Zygmunt III, 1587-1632) çekiÅŸmelere seyirci kaldıktan sonra, isveç Vasa’larına katılmayı kabul etti. Bununla birlikte oÄŸlu ve vârisi Friedrich-Wilhelm I (1640-1688), DoÄŸu Pomeranya (Kamien piskoposluÄŸu dahil) ile Minden, Halberstadt ve Magdeburg piskoposlukla­rının kendisine bırakılmasını saÄŸladı (Vest-falya anlaÅŸmaları, 1648); sonra Polonya-isveç savaşına (1655-1660) katılmasına karşılık, Prusya’yı Polonya metbuluÄŸundan kurtardı (Wehlau, 1657) ve bu düklük üstünde kendi otoritesini kabul ettirdi (Oliva, 1660). Prus­ya o tarihten sonra Brandenburg devletine katıldı ve bu devlete baÄŸlı eyaletler arasın­da Hohenzollern’lerin rakipsiz bir hâkimi­yet kurdukları tek ülke oldu.

• Prusya devletinin doÄŸması. Bu baÅŸarılara raÄŸmen yeni devletin durumu nazikti: Neman-Ren arasında çok dağınık, savaÅŸlarla yakılıp yıkılmış ve ıssızlaÅŸmış topraklar; Prusyalı luther’ciler ile Rheinland bölge­sindeki katolikler ve calvin’ciler arasındaki çekiÅŸmeler; özellikle doÄŸudaki Junker’lerle (soylu mülk sahipleri) toprak kölesi köylü­ler arasındaki Sosyal gerilim. İl meclislerinin (Landstande) düzenli vergiler ödemeyi red­dettiÄŸi (1662 ve 1667) Prusya’da, imtiyazlar tehlikeli ve güçlüydü.

Büyük seçici prens, siyasetini kabul ettirebilmek için asker gön­dermek (1662) ve il meclislerine ülkenin yö­netiminde görev alacak Brandenburg’lu memurların bulunmasını kabul ettirmek zorun­da kaldı. Bu sonuç ancak Friedrich – Wilhelm’in kurduÄŸu modern ordunun desteÄŸiy­le saÄŸlanabildi; bu ordunun bakımı; için de birçok vergi kondu, idarî reformun, me­murlar kadrosunun, pazarcılığa yönelmiÅŸ bir ekonominin, yeni kurulan donanmalın (1688 de 12 gemi), Afrika Brandenburg ÅŸirketinin (merkezi Königsberg’de) ve çaÄŸrılan yabancı teknisyenlerin (1683′ten sonra fransız Protes­tanları) güçlü bir devlet haline getirdiÄŸi Brandenburg-Prusya, bu gücünü İsveçlileri Fehrbellin’de yenip (1675) Riga’ya kadar kovalayarak (1678 sonu) ortaya koydu. Louis XIV’ü büyük seçici prense yaklaÅŸmaÄŸa yönelten (1681 gizli antlaÅŸması) bu askerî güç, Friedrich III’te krallığını ilân etme is­teÄŸi uyandırdı. Ama bunun için imparatorun ve büyük devletlerin onayı gerekiyordu.

Prusya ordusu Louis XIV’e karşı Avustur­ya imparatorunun emrine verildi (1689 -> 1697) ve imparator, İspanya Veraset Savaşına katılmasını saÄŸlamak için Prusya hüküm­ran düklüğünü krallık haline getirmeÄŸe ka­rar verdi (1700). Friedrich Königsberg’de tö­renlerle taç giyerek (18 ocak 1701) Friedrich I adını aldı (1701-1713) ve Fransa’ya karşı savaÅŸa katıldı; ama İsveç’e karşı savaÅŸta önce tarafsız kaldı (1710).

• Prusya askerî devletinin kurulması (1713-1740). «ÇavuÅŸ-kral» denen Friedrich-Wilhelm I, isveç’in ön Pomeranya, Stettin (Szczecyn) ve Odra’nın ağızlarını kendisine bırakmasını saÄŸladıktan (Stockholm antlaÅŸma­sı, 21 ocak 1720) sonra, bütün gücünü ordu ve idareye dayandırdı; orduyu devletin te­mel direÄŸi haline getirdi, hükümdarlığı bo­yunca bütün çabalarını ordu için harcadı ve ordunun bakımını ÅŸahsî gelirleriyle karşı­ladı.

Yoksul toprak Sahibi soyluların aile­lerinden gelen, Kadetler okulunda parasız yetiÅŸtirilen (Berlin, 1722) subaylar, devletin en yüksek sınıfı haline geldi. Ordunun yan­sı askerî kantonlardan (1665 kanton Sistemi) toplanıyor, yarısını ise paralı askerler mey­dana getiriyordu. Bu ordu mekanizmasının büyük harcamalar gerektirmesine raÄŸmen sı­kı bir tasarruf siyaseti ve saÄŸlam bir vergi sistemi (imtiyaz ve muafiyetlerin kaldirılması) sayesinde tasarruf yapıldı. Buna pa­ralel olarak kral ülke içi yerleÅŸme harekeketine de hız verdi; 1709-1710 vebasının kı­rıp geçirdiÄŸi Prusya düklüğüne 17 000 Salz-burg’lu yerleÅŸtirdi (1732). Memurlarına na­musluluk ve mutlak disiplin anlayışı kazan­dıran Friedrich-Wilhelm’in yönetimi kusur­suzdu; ülkeyi maliye, SavaÅŸ ve topraklar yü­ce direktuvarının yardım ettiÄŸi kabinesi yardımıyle yönetiyordu ve bakanlar ancak birer yürütme görevlisiydi.

• Prusya’nın büyük bir devlet haline gel­mesi (1740-1786). Prusya ordusu Friedrich II’nin elinde eÅŸsiz bir kudret aracı oldu. Avusturya’dan Silezya’nın alınması, Berlin antlaÅŸmasında imzalandı (1742) ve Dresden’de onaylandı (1745). Fransa, Avusturya ve Rusya’ya karşı bir kuvvet denemesi olan Ye­diyi! savaÅŸlarını Prusya büyük güçlüklere ve ağır kayıplara (kısa Süre içinde yeni kolon­lar getirilmesiyle telâfi edildi) raÄŸmen ka­zandı (Rossbach, kasım 1757; Leuthen ara­lık, 1757; Hubertsburg anlaÅŸması, 1763). Fri­edrich, Avusturya ve Rusya’ya kabul ettir­diÄŸi Polonya’nın ilk bölüşülmesiyle Batı Prusya veya Polonya Prusyası’nı ele geçire­rek (1772) ve Prusya ile Brandenburg’u top­rak bakımından birleÅŸtirerek Junker’lere iktisadî menfaatler saÄŸladı.

O tarihten son­ra devamlı olarak imparatora karşı Alman­ya’nın meselelerine müdahale etti; imparato­run Bavyera’yı ilhak etmesini engelledi (1778-1779) ve birleÅŸmiÅŸ alman prensleri­nin (Fürstenbund) yardımıyle Almanya’da Hohenzollern’lerin yerini almaÄŸa çalıştı (1765). O tarihte 160 000-200 000 kiÅŸilik da­imî bir ordusu, 55 milyonluk hazinesi, 22 milyonluk geliri vardı; üstelik çoÄŸu XIX. yy.da Hıristiyanlığı kabul eden saray yahudilerinden de (bankacı, ordu müteahhidi v.b.) malî yardım görüyordu (bu yardım Prusya’nın 1812′de yahudilere hürriyetler tanımasını kısmen açıklar). Ama köylerde top­rak köleliÄŸi rejiminin devam etmesi, ÅŸehir­lerdeki katı lonca rejimi ve Soyluların dev­lette önemli rol oynamaması sosyal ge­liÅŸmeyi köstekliyordu. Friedrich II, babası­nın mutlakıyet idaresini daha da saÄŸlam­laÅŸtırdı; ama rejiminin dış görünüşünü filo­zofça düşüncelerini uygulayarak yumuÅŸattı: din hürriyeti, adlî reform, Prusya hukuku­nun derlenmesi (1774), idare ve adaletin ay­rılması. Bütün dikkatini iktisadî geliÅŸmeye toplayarak bataklıkların tarla haline getiril­mesini ve iskânını, Emden ve Swinemünde limanlarının düzenlenmesini ve ticarî ge­liÅŸmeyi (A.B.D. ile ticaret anlaÅŸması, 1785) destekledi.

• Prusya devletinin gerilemesi ve yeniden doÄŸması (1786-1815). Friedrich II’nin ese­ri kısa süre içinde yeÄŸeni Friedrich -Wilhelm II’nin (1786-1797) beceriksizliÄŸi yüzün­den bozuldu. İdareyi bir gözdeler kabine­sine bırakan Friedrich-Wilhelm II, din ve fikir hürriyetini kaldırdı, devlet hâzinesini saçıp Savurdu, prusya ordularını menfaat saÄŸlamayan serüvenlere sürükledi (Felemenk 1787, Valmy 1792) ve Sonunda orduyu İngil­tere’ye kiraladı. Gelir kaynakları tükenin­ce, Fransa’ya Kuzey Almanya’nın tarafsızlaÅŸtırılmasını saÄŸlayan Basel antlaÅŸmasını (1795) imzaladı. O tarihten sonra eyaletlerini Polonya’nın zararına geniÅŸletmekle uÄŸraş­tı (1793 ve 1795 bölüşmesi). Prusya’nın o tarihte yüzölçümü 300 000 km2′yi, nüfusu ise 8 700 000 kiÅŸiyi bulmuÅŸtu; ama ülke borç içindeydi, ordusu zayıflamıştı, idarî teÅŸkilâtı bozulmuÅŸtu.

Friedrich-Wilhelm III, gerile­menin önünü almaÄŸa çalıştı. Aşırılıkları azaltarak malî durumu düzeltti; ama yaÅŸlı kadrolarını muhafaza ettiÄŸi orduda reform yapmadı. Fransa’ya karşı elveriÅŸli bir tutum takınması sayesinde Almanya’da birkaç top­rak kazandı (1803); Napolyon, Kleve, Ans­bach ve Neuchâtel’e karşılık Prusya’ya Hannover’i verdi (Schönbrunn, 15 aralık 1805) . Fakat Ren konfederasyonunun kurul­ması Prusya’yı Rusya ile ittifaka sürükledi; Napolyon’a bir ültimatom gönderen Prus­ya’nın ordusu ezildi (Jena, Auerstedt, 14 ekim 1806), Berlin iÅŸgal edildi
(27 ekim 1806) , Tilsit antlaşmasıyle (1807) Prusya, topraklarının yarısını kaybetti; savaş tazminatlarını ödeyemeyen krallık işgal edildi ve Fransızların metbuu haline geldi.

Ama ba­rış yapılır yapılmaz, kral reformlara giriÅŸti ve Fransız devriminin yaydığı hürriyetleri ta­nıdı: Stein toprak köleliÄŸini kaldırdı (9 ekim 1807) ve köylüler kralın ÅŸahsî mülkü olarak iÅŸledikleri topraklara sahip oldular. Bu reformlar kamuoyunda önemli geliÅŸme­lere yol açtı ve 1810′da kurulan Berlin üni­versitesi, Fichte’nin etkisiyle alman milli­yetçiliÄŸinin ocağı haline geldi. Scharahorst ve Gneisenau, kadroları tasfiye ederek, ta­limatnameleri yeniden hazırlayarak, ordu re­formuna giriÅŸtiler. Ama Stein’ın entrikala­rını haber alan Napolyon, onun görevden alınmasını saÄŸladı (1808) ve ordu mevcudu­nu 42 000 kiÅŸi olarak sınırladı. Bununla birlikle 1810′da Hardenberg, Stein’ın eseri­ni yeniden ele aldı; malî imtiyazları kaldır­dı, kilisenin mallarına elkoydu, sanayi hürriyetini ilân etti, gençleri askerî eÄŸitimden geçirerek (krümperler sistemi), orduyu ço­ğaltma yasağını iÅŸlemez hale soktu.

Prusya, Almanya’nın ayaklanmasında kesin rol oy­nayacak hale gelmiÅŸti. General Yorck’un Tauroggen’de bozguna uÄŸraması (30 aralık 1812) ayaklanmaya iÅŸaret oldu. DoÄŸu Prus­ya ayaklandı; kral topyekûn seferberlik i-lân ederek Fransa’ya savaÅŸ açtı (17 mart 1813) . 278 000 kiÅŸilik ordusuyle Avusturya’­yı koalisyona sürükledi.
Bu çaba ve fedakârlıklar Viyana kongre­siyle mükâfatlandırıldı (1814-1815). Prusya yeniden kurularak Saksonya’nın kuzey ya­rısı, Westfalen ve Rheinland’ı aldı; bir german devleti haline gelmiÅŸti ve Almanya’nın en zengin bölgelerini içine alıyordu.

• Almanya’da Prusya hâkimiyeti (1815 -1870). 1814′te giriÅŸilen idarî reformla krallık illere bölündü; iller de idare bölümleri ve çevrelerine ayrılıyordu. Yönetim, devlet kançılarının baÅŸkanlık ettiÄŸi bir meclisteydi. Prusya’nın yönetimi altında Zollvere’in (1834), öbür kuzey alman devletleriyle birleÅŸmeyi hazırladı. Bununla birlikte kralın vaat ettiÄŸi anayasa Kutsal İttifak’ın etkisiy­le çıkarılmadı: üniversite derneklerine (Burschenschalten) kötü davranıldı.

Eski prusya ailelerinden meydana gelen soylular, Friedrich II’den beri devleti yönetiyor ve yerlerini yüksaltmekte olan burjuvaziye çok ağır bırakıyorlardı; öyle ki, XX. yy. başında Prusya’nın gücünün iki temel direÄŸi olan or­du ve bürokrasinin kilit noktaları hâlâ soy­luların elindeydi. Luther’ci kiliselerin bir­leÅŸmesine ve devlet tarafından yönetilen bir kilise haline getirilmesine muhalefet eden Köln ve Poznan piskoposları tutuklandı. Daha liberal olan Friedrich Wilhelm IV (1840-1861), piskoposları serbest bıraktı ve genel af ilân etti (1844). Kamuoyunun baskı­sı karşısında temsilî meclise benzer bir meclis kurdu: Berlin «BirleÅŸmiÅŸ Landtag’ı» (1847).

Berlin’deki 1848 ayaklanmasından bunalınca, bir kurucu meclis topladı ve li­beral bir anayasa çıkardı (1849). Ama Frankfurt parlamentosunda, Avusturya’nın dışta bırakılacağı bir Almanya’yı hâkimi­yeti altına almaÄŸa cüret edemedi; Avustur­ya kendi ülkesinde düzeni saÄŸladıktan son­ra Friedrich’i bu yoldaki bütün denemele­rinden vaz geçmek zorunda bıraktı (Olmütz, 1850). Bunun üzerine Muhafazakâr parti ile luther’ci kilisenin Prusya devletini yönet­meÄŸe baÅŸlaması, Hıristiyanlığın halkın gö­zünden düşmesine ve alman birliÄŸini ger­çekleÅŸtirmeyi hedef alan Real Politik’in ha­zırlanmasına yol açtı. İki meclisten meydana gelen bir parlamento (senyörler meclisi [Herrenhaus] büyük mülk sahiplerini temsil ediyordu; ikinci meclis sınıflar Sistemine göre seçiliyordu) kuran 31 Ocak 1850 Ana­yasasını kabul ettikten sonra Friedrich -Wilhelm IV, Avusturya’nın tutumunun et­kisi altında kalarak yeniden bir tepki siya­setine döndü; fakat bir delilik buhranı ge­çirerek naipliÄŸi kardeÅŸine bıraktı; kardeÅŸi Wilhelm I adiyle hüküm sürdü (1861-1888).

Güçlü bir monarÅŸi taraftarı olan yeni hü­kümdar, Roon’un 1860′ta sunduÄŸu askerî reform projesini (üç yıl silâhlı hizmet; ihti­yat hizmeti süresinin artırılması, kadroların ve askerî bütçenin çoÄŸaltılması) destekle­di. Yeni kralın iktidara çağırdığı Bismarck, bütçenin parlamentoda oylanmasına son ver­di ve dış siyaseti muhalefete aldırış etmeden yürüttü. Gücünü Düklükler savaşında de­nedikten sonra Avusturya’yı Sadowa’da ezdi ve 1866 seçimlerinde baÅŸarı kazandı. Prusya, Schleswig, Holstein, Hannover, Hessen Seçici prensliÄŸi, Hessen-Nassau ve Frank­furt’u ilhak etti. Kuzey Almanya konfede­rasyonuna giren öbür devletleri kontrolü altına aldı ve güney almanya devletlerini askerî ittifaklarla kendine baÄŸladı. 1870 Sa­vaşı Bismarck’a alman birliÄŸini gerçekleÅŸtir­mek imkânını verdi: Prusya kralı Versailles’da (1871), Almanya imparatoru ilân edilerek taç giydi.

• Prusya’nın sonu. Prusya’nın son yılları krallığın askeri teÅŸkilâtını aktardığı Alman­ya’nınkiyle karışır. Bismarck aynı zaman­da hem imparatorluk kançıları, hem de Prusya baÅŸbakanıydı. YeteneÄŸi ve otoritesi sayesinde, Reichstag (genel oyla Seçiliyor­du ve nispeten soldaydı) ile Landtag’ın (sınıflar seçim sistemi gereÄŸince kendiliÄŸin­den muhafazakârdı) birbirine ters kararlar almasının ortaya koyduÄŸu nazik meseleleri çözebildi.

Prusya’nın, imparatorluk iÅŸlerini yöneten prusyalı personele ve kilit böl­geleri Prusya’da olan iktisadî güce daya­nan önceliÄŸi, Almanya’yı Birinci Dünya savaşına sürükledi. Bu yüzden bozgun ve 1918 Devrimi en çok Prusya’ya zarar ver­di; Almanya’dan ayrılan toprakların hepsi prusya toprağıydı. Sosyalistlerin etkisiyle de­mokratik bir anayasa çıkarıldı; bu ana­yasaya göre güç, meclis baÅŸkanını (sosyal demokrat Braun [1920-1932]) seçen Landtag aracılığıyle halktaydı. 1933-1935 Bir­leÅŸme kanunlarıyle nasyonal sosyalizm, mil­let hükümranlığını yavaÅŸ yavaÅŸ Reich’a ak­tardı. Prusya o tarihten sonra pratikte or­tadan kalktı ve 1945 çözülmesiyle kesinlik­le yok oldu. Gücünü saÄŸlayan toprakla­rın büyük kısmı, S.S.C.B. veya Polonya’­ya verildi; gerisi DoÄŸu ve Batı Almanya’yı meydana getiren çeÅŸitli Lander’ler ara­sında bölüştürüldü (1947). Milletlerarası kontrol kurulu Prusya devletinin sembolik dağıtılmasını ilân eden bir kanun çıkarın­ca Prusya’nın adı bile haritalardan silindi.

Osmanlı-Prusya ilişkileri

Prusya ile Osmanlı devleti arasında diplo­matik iliÅŸkiler, XVIII. yy. baÅŸlarına kadar uzanır. 1718′de sadrazam Tevkiî Mehmed Pa­şa, Osmanlı devletinin Avusturya savaÅŸla rıyle uÄŸraÅŸtığı sırada, Prusya kralı Fried­rich Wilhelm I’e bir dostluk mektubu gön­derdi. 1720 Yılında Prusya kralı, Jurgowski adlı memurunu at satın almak için İs­tanbul’a gönderdi. 1739′da Friedrich Wilhelm, Mahmud I’e gönderdiÄŸi bir mektubunda Prusya’nın, imparatorun ordusuna asker toplamak mecburiyetinde olduÄŸu hal­de iki yıldan beri bunu yapamadığını bil­diriyor ve Osmanlı devletiyle Prusya ara­sında bir ticaret anlaÅŸması imzalanmasını teklif ediyordu.

Prusya’nın bu teklifinden bir sonuç çıkmamakla birlikte Osmanlı devletiyle Prusya krallığı arasındaki iliÅŸki­ler kesilmedi, özellikle Yediyıl savaÅŸları (1756-1763) baÅŸladıktan sonra iliÅŸkiler da­ha da sıklaÅŸtı. Prusya kralı Friedrich II, Rusya, Avusturya ve Fransa’nın saldırısına uÄŸrayınca Osmanlı devletiyle askerî bir an­laÅŸma yapmak istedi. Bu amaçla, Adolf von Rexin adındaki elçisini İstanbul’a gön­derdi.
Prusya’nın teklifi sadrazam Ragıb PaÅŸanın baÅŸkanlığında toplanan divan ta­rafından incelendi. Rusya ve Avusturya ile harbi gerektirecek bir durum olmadığı için kabul edilmedi; fakat bu ittifak teklifi ke­sin olarak da reddedilmedi. Elçiye verilen cevapta askerî ittifakın daha uygun bir za­mana bırakılması, ÅŸimdilik bir ticaret anlaÅŸmasıyle yetinilmesi gerektiÄŸi bildirildi. Prusya ile bir ticaret anlaÅŸması imzalandı (1761) Friedrich 1762′de rus çarı olan Pet-ro III ile anlaÅŸarak rus cephesindeki savaÅŸlara son verdi ve Osmanlı devletiyle Avusturya’ya karşı bir anlaÅŸma yapmak istedi. Kesin olarak barış taraftarı olan sadrazam Ragıb PaÅŸa bunu da kabul et­medi. Ahmed Resmî Efendi bu sırada Ber­lin’e gönderildi (1764). Osmanlı – Avustur­ya – Rusya savaÅŸları sırasında (1787-1792), Osmanlı-Prusya ittifakı için yeniden teÅŸeb­büse geçildi.

Rus-Avusturya ittifakı karşı­sında yalnız kaldığını anlayan Prusya, hem bu iki devlete karşı kendi güvenliÄŸini sağ­lamak, hem de Osmanlı devletinin kendi­siyle yapacağı bir ittifakı bu iki devlete karşı bir tehdit vasıtası olarak kullanmak için, Osmanlı devletine Avusturya ve Rus­ya’ya karşı bir ittifak teklif etti. Bu teklif Osmanlı devleti tarafından kabul edildi. 5 Maddelik bir antlaÅŸma meydana getirildi (1 ÅŸubat 1790). Bu antlaÅŸma gereÄŸince Avusturya ve Rusya, Tuna’yı geçerek neh­rin güneyindeki osmanlı topraklarına saldırırsa, Prusya bu iki devlete savaÅŸ aça­cak, Osmanlı devleti çıkarlarına uygun bir barış yapana kadar savaÅŸa devam edecek­ti. Buna karşılık Osmanlı devleti yapıla­cak barış antlaÅŸmasında Avusturya’nın Le­histan’dan almış olduÄŸu Galiçya’nın tekrar Lehlilere verilmesine çalışacaktı.

Antlaş­manın ikinci maddesinde 1761 yılında im­zalanmış olan ticaret anlaÅŸmasının yürürlükte olduÄŸu tasdik ediliyor; Osmanlı dev­leti, Akdeniz’de gidip gelen prusya ticaret gemilerinin kuzey afrika korsanlarına karşı korunmasını taahhüt ediyordu. AntlaÅŸma­nın üçüncü maddesi gereÄŸince Osmanlı devleti Avusturya ve Rusya ile barış yapmadıkça Prusya da bu iki devletle barış yapmayacaktı. Buna karşılık Prusya, Le­histan ve İsveç; Rusya ve Avusturya ile barış yapmadıkça, Osmanlı devleti de bu iki devletle barış yapamayacaktı. AntlaÅŸma­nın dördüncü maddesinde barış antlaÅŸma­sından sonra Prusya, Osmanlı devletinin toprak bütünlüğüne kefil oluyor, barıştan sonra Rusya ve Avusturya, Osmanlı dev­letine savaÅŸ açarsa, bu iki devlete savaÅŸ açmayı taahhüt ediyordu. Yine bu mad­dede Fransa ve İngiltere’nin osmanlı top­rakları üstünde sahip olduÄŸu haklara Prusya’nın da sahip olması ÅŸart koÅŸuluyor­du. Prusya bu antlaÅŸma gereÄŸince Avus­turya sınırına askerî kuvvetler gönderdi.

Osmanlı devleti de Prusya’nın isteÄŸi üzerine kendisi için tehlikeli olan rus cep­hesine küçük birlikler göndererek asıl bü­yük ordusunu Avusturya sınırına ÅŸevketti. AntlaÅŸmanın imzasından sonra Avusturya ve Prusya kralları Reichenbach’da buluÅŸa­rak Avusturya ve Osmanlı devleti arasında savaÅŸtan önceki sınır üstünden barış ya­pılmasına karar verdiler (1790). Prusya, Os­manlı devletinin bu isteÄŸine raÄŸmen Rusya’­ya savaÅŸ açmaktan çekindi. Selim III’ün Prusya’nın Rusya’ya savaÅŸ açmasını saÄŸlamak amacıyle Berlin’e gönderdiÄŸi Ahmed Azmi Efendinin çalışmaları bir sonuç ver­medi. Prusya, Osmanlı devletiyle olan ant­laÅŸmasını bir tehdit aracı olarak kullandı. 1793′te Avusturya ile Rusya’nın Lehistan’ı taksiminden kendisi için pay çıkardı. Baltık kıyısındaki Danzig ve Thorn limanları ile çevresindeki toprakları aldı. Selim III zamanında Osmanlı devleti Berlin’de de­vamlı elçilik kurdu (1793). Mahmud II ye­niçeri ocağını kaldırdıktan sonra Prusya’­dan baÅŸta Moltke olmak üzere pek çok uzman subayı yeni osmanlı ordusunun yetiÅŸtirilmesi için getirtti.

Askeri tarih

Prusya ordusunu, XVII. ve XVIII. yy.da devletlerini kurmanın tek ÅŸartı olarak gö­ren Hohenzollern’ler meydana getirdiler. Ordunun yaratıcısı, oÄŸluna 30 000 kiÅŸilik daimî bir ordu (alman devletleri arasında en kuvvetli ordu) miras bırakan Friedrich-Wilhelm idi (1640-1688). Ama bu orduya sonradan modern alman ordusunun benim­sediÄŸi temel özellikleri, «çavuÅŸ-kral» Friedrich Wilhelm I (1713-1740) ve Friedrich II (1740-1786) kazandırdı. Friedrich I, 1733′te mecburî askerlik hizmeti (her alay be­lirli bir «kanton»dan toplanıyordu) koya­rak ve birlikleri sert bir disiplin ve talime (drill) tabi tutarak ordunun temelini kur­du; bu arada da iktisat ve etkililik ilkeleri altında yönetimi kontrol eden sıkı bir ida­re (Heeresverwaltung) kuruldu. Ordu 1713′te 40 000 kiÅŸiyken, 1740′ta 83 000′e yüksel­di.

Bu yüksek nitelikli araca Friedrich II, ay­nı zamanda hem bir devlet doktrini hem bir savaÅŸ doktrini hazırlayarak bir düşün­ce kazandırdı; siyaset ve stratejiyi sıkıca birbirine baÄŸlayan bu doktrinler, daha son­ra haleflerini (Bismarck, Moltke, Schlieffen, Seeckt, Hitler) aynı zekâ yapısı ve tek bir eylem isteÄŸinde birleÅŸtirdi. 200 000 Ki­şiyi bulan Friedrich II’nin ordusu, zafer­leri ve metotlarının yaygınlaÅŸması (eÄŸik düzen; prusya tarzı eÄŸitim) sayesinde Av­rupa’nın baÅŸlıca askerî gücü haline geldi. Friedrich II’nin ölümünden sonra ÅŸaÅŸkın­lığa düşen ordu, gerileyerek Jena’da çök­tü (1806) ve Tilsit barışıyle mevcudu 42 000 kiÅŸiye indirildi.

Fakat bu felâket büyük bir geliÅŸmenin baÅŸlangıcı oldu; 1807′de Or­du Reformu komisyonunun başına getiri­len Scharnhorst’un hırslı yönetimi altında, bir vatansever subaylar grubu Napolyon’a karşı savaşı yeniden baÅŸlatmayı saÄŸlayacak imkânları yaratmaÄŸa çalıştı. 1808′de SavaÅŸ bakanlığı ve Genelkurmay kuruldu; aktif birlikler altı bölgesel tümende toplanıyor­du ve yedeklerin hızla silâh altına çaÄŸrıl­ması (krümperler sistemi) sayesinde kolay­ca savaÅŸa hazır hale geliyordu. Boyen’in (savaÅŸ bakanı, 1848) ve Gneisenau’nun yö­netimi altında, prusya ordusu 1813-1814 kurtuluÅŸ savaşında büyük rol oynadı. 1815′ten sonra bu çabaya ara verilmeden devam edildi: eski tümenlerin yerini 8 bölgesel ko­lordu aldı; yalnız muhafız alayı askerleri bütün krallıktan toplanıyordu. Otuz yıla çıkarılan askerî hizmet dönemi, muvazzaf alaylar ve kolordulara tugaylar halinde dağıtılmış Landwehr ile orduyu kurmaÄŸa im­kân verdi.

Ama baÅŸlıca reform subayla­rın ve kumanda heyetinin yetiÅŸtirilmesinde yapıldı. Ordu, devlet ve halk arasındaki birliÄŸi saÄŸlam temellere dayandırmak iste­yen Scharnhorst’un dileÄŸi uyarınca subay­lar artık soylular arasından olduÄŸu kadar, burjuvalardan da seçiliyordu. Okulların ve birliklerin verdiÄŸi bilgilerde Friedrich geleneÄŸi, çağın yeni deÄŸerleriyle birleÅŸtirildi ve Napolyon’un seferleri Fransa’da deÄŸil de Prusya’da inceden inceye öğrenildi. Yara­tıcı düşüncenin bu yenilenmesinde baÅŸlıca ad Clausewitz’dir; Clausewitz, Vom Kriege (SavaÅŸ üstüne) [1832] adlı meÅŸhur kitabiy­le bütün çaÄŸdaÅŸ askerlik düşüncesini et­kiledi. Ders verdiÄŸi Harp okulu ve Grol-man’ın «ordunun üst kademesinin yetiÅŸtirildiÄŸi okul» diye nitelediÄŸi Genelkurmay bu alanda kesin rol oynadı. Grolman’ın görevden ayrılmasından sonra sırasıyle Müffling (1820-1828), Grauseneck (1829-1848), Reyher (1848-1857) ve Moltke (1857-1888) tarafından yönetilen Genelkurmay ordunun fikrî hazırlanmasıyle ilgili her ÅŸeyi üstüne aldı; ordunun yönetimi Genelkurmaya (Generalstab) verildi. DoÄŸrudan doÄŸruya Ge­nelkurmay baÅŸkanlığına baÄŸlı olan üyele­ri orduya tevazu (sloganları «Mehr sein als scheinen», «Göründüğünden fazla olmak» kaldı), teÅŸebbüs ve sorumluluk anlayışından oluÅŸan bir düşünce birliÄŸi kazandırdı; bu düşünce bütün savaÅŸlarda kesinlikle orta­ya kondu.

Bismarck iktidara geldiÄŸinde Friedrich II’­nin siyasetini yeniden ele alınca, Moltke ona ender bulunur bir yardımcı oldu. Or­du yeniden geliÅŸtirildi; bu geliÅŸmeyi ba­kan olan Roon, ÅŸansölye ile parlamento arasında ciddî bir mücadeleden sonra ger­çekleÅŸtirdi (1882). 1830-1848 Arası beklenileni vermemiÅŸ olan Landwehr’in birlik­leri yerine orduyu mütecanis ve iyi talim­li dokuz kolordu haline getiren yeni bir­likler kurdu; bu arada Dreyse tüfekleri ve namlu dibinden doldurulan yivli Krupp topları sayesinde donatım da modernleş­tirilmiÅŸti. Bismarck bu 350 000 kiÅŸilik or­du ile isteklerini Sadowa’da (1866) Avus­turya’ya kabul ettirdi.

Bundan sonraki il­haklar sonunda Prusya, kuvvetlerine üç kolordu daha ekledi ve Bismarck ile Moltke’nin kurnazlığı sayesinde 1867′de gizli askerî antlaÅŸmalarla bir yıl önce yendiÄŸi alman devletlerinin hemen hepsini kendine baÄŸladı. Alman devletleri 1870′te Prusya’­nın emrine üç kolordu (bir Saksonya, iki Bavyera’dan) ve üç tümen (bir Hessen, bir Württemberg, bir Baden’den) verdiler. Gerek askerî bakımdan (Moltke’nin Fran­sa’ya karşı 500 000′den çok askerli bir or­dusu vardı), gerek Prusya kumandasının önceliÄŸini onayladığı için siyasî bakımdan, bu yardım kesin sonuç verdi. Sefer baÅŸa-rıyle sonuçlanınca Prusya ve Moltke’nin hâkimiyeti altında ama müttefiklerin hâlâ canlı askerî geleneklerine de saygı göste­rilerek II. Reich ordusu kuruldu. 1871′de kurulan bu ordu «alman ordusu» adlı ilk ordudur. Bk. ALMANYA Askeri tarih bölü­mü. (LM)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSYA Genel tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRUSYA

Tarih 12 Haziran 2009

PRUSYA, alm. Preussen, Kuzey Almanya’­da eski devlet. BaÅŸkenti, Berlin. Prusya baş­langıçta bir polonya düklüğüydü (1525); Hohenzollern’Ierin, Brandenburg seçici prenslerinin eline geçti (1618). Brandenburg prensleri «Prusya kralı» unvanını almca (1701), Prusya adı bütün eyaletleri ifade etti. Kutsal imparatorluÄŸun kaldırılmasın­dan (1806) honra, Prusya adı önce Germanya dışındaki topraklarına verildi, sonra bü­tün Prusya devleti için kullanıldı. II. Alman imparatorluÄŸuna (Reich) katılan (1871) ve 1918′den sonra Weimar cumhuriyeti sınırları içinde tutulan bu siyasî birim, III. Reich’ın çökmesiyle (1945) kesinlikle ortadan kalk­tı.

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRUSİAS

Tarih 12 Haziran 2009

PRUSİAS, üç Bithynia kralının ortak adı.
— Prusias I Aksak (hük. M.ö. 230-182). Kral Zielas’ın oÄŸlu. Babasının ölümün­den sonra tahta çıktı (M.ö. 230).Krallığı­nın ilk yıllarında kime karşı kazanıldığı bi­linmeyen bir zafer gününü bayram ilân etti (M.ö. 220). Bu yıllarda Byzantion ÅŸehriyle iyi iliÅŸkiler kurdu. Polybios’a göre, Byzantion’lular Prusias I’in kendilerine yaptığı büyük hizmetler sebebiyle birçok yere onun heykellerini dikmeyi kararlaÅŸtırdılar. Fakat bu gerçekleÅŸmedi. Prusias I bu ola­ya gücendi. Byzantion’luiar onun düşmanlarıyle de iyi iliÅŸkiler kurunca Rodoslularla birleÅŸerek Byzantion’a savaÅŸ açtı. Rodoslular denizde, Prusias I karada savaÅŸmayı ka­bul etti. Uzun süre devam eden savaÅŸ, Prusias I’in kiraladığı traklı askerlerle ÅŸehri kuÅŸatıncaya kadar devam etti (M.ö. 220 veya 219). Sonra Prusias I, Byzantion ile bir dostluk ve saldırmazlık paktı imzaladı. Ay­rıca fethettiÄŸi bölgeleri karşılıksız geri ver­meyi kabul etti. Birinci Makedonya savaşı sırasında Asya’da Philippos V’i destekle­yerek Attalos I (Bergama kralı) ile savaş­tı. Prusias I ile Attalos I arasındaki sa­vaÅŸ, onun Bergama krallığına hücumu ile baÅŸladı. Bu anî hücum karşısında ÅŸaşıran Attalos I, çareyi geri çekilmekte buldu. Savaşın sonucu hakkında herhangi bir bil­gi yoktur. M. ö. 202′de Philippos V, Pru­sias I’in iyi niyetlerine karşılık Kios ÅŸeh­rini hediye etti. Strabon’a göre ÅŸehrin adı bu tarihten sonra «deniz kenarındaki Pru­sias» olarak deÄŸiÅŸtirildi.

Bergama kralı Eume­nes II’nin tahta geçtiÄŸi yıllarda Bergamalılara ait olan Phrygia Epiktetos bölgesini iÅŸgal etti, bu yüzden de Eumenes II ile savaş­mak zorunda kaldı. Eski yazar Mnemon’a göre, Romalıların Küçük Asya’ya sızma­larından az evvel Prusias I, Pontos kıyı­sındaki Herakleia ÅŸehrine savaÅŸ açtı. ilk adımda Heraklia’lılara ait olan Kieros ve Tieion ÅŸehirlerini ele geçirdi. Bundan sonra, Herakleia ÅŸehrine hücum etti. Fakat bekle­mediÄŸi bir savunma ile karşılaÅŸtı ve baca­ğından ağır ÅŸekilde yaralandı. Bu yara yü­zünden kuÅŸatmaya son verdi. Bundan son­ra da «Aksak» lakabını aldı. M.ö. 190′da Antiokhos III’ün müttefiki oldu. SavaÅŸ sü­resince tarafsızlığını kısmen koruduysa da, bu savaşın sonunda imzalanan Apameia antlaÅŸmasında, kendisinden Attalos I ve Eumenes II’den aldığı toprakları geri ver­mesi istendi. Prusias I bunu reddedince Bithynia krallığıyle Bergama krallığı arasında savaÅŸ baÅŸladı (M.ö. 188). Karada ve denizde devam eden savaÅŸlarda Prusias I’­in orduları yalnız denizde baÅŸarı saÄŸladı. SavaÅŸ, Prusias I’in anlaÅŸmaya zorlanmasıyle sona erdi. Strabon’a göre Prusias I eli­ne geçirdiÄŸi Phrygia Epiktetos bölgesini Bergama’ya geri vermeÄŸe mecbur kaldı. İki krallık arasındaki bu savaşın hayli önemli olduÄŸu, Hannibal gibi bir kiÅŸinin Bithynia kralı Prusias I’in safında savaş­mış olmasından ve kral Eumenes H’nin zafer kutlama törenlerinin intizamından anlaşılır. Bu zafer, Eumenes II’nin Galatia bölgesini de eline geçirmesini saÄŸladı. Prusias I ken­di sülâlesinin en kuvvetli idarecilerinden biriydi, öldükten sonra yerine oÄŸlu Pru­sias II geçti.
— Prusias II Avcı (hük. 182-149). Prusias I ile onun Makedonya kral soyundan gelen karısının oÄŸlu. DoÄŸum ta­rihi bilinmiyor. Polybius’un bildirdiÄŸine gö­re, ilk evliliÄŸini Philippos V’in kızı ve Perseus’un kızkardeÅŸi olan Apame ile yaptı. Bu evlilikten, daha sonra kral olan Nikomedes II Epiphanes doÄŸdu. Prusias II’nin ikinci bir kadınla daha evlendiÄŸi, bu evlilikten çocukları olduÄŸu eski yazarlar tarafından belirtiliyorsa da bu husus çeliÅŸkilidir. Pru­sias II, M.ö. 182 yılında Bergama kralı Eumenes II ile Pharnakes I arasındaki sa­vaÅŸta Bergama kralının yanında yer aldı.

SavaÅŸ sonunda imzalanan anlaÅŸma gereÄŸin­ce (M. ö. 179), Pharnakes diÄŸer ÅŸehirlerin yanı sıra Tieion ÅŸehrini de Eumenes II’ye geri verdi. Eumenes II de bu ÅŸehri Pru­sias II’ye hediye etti. Daha sonra Üçüncü Makedonya savaşı sırasında Eumenes II ile arası bozuldu ve Eumenes II’yi ÅŸikâyet etmek için Roma’ya devamlı elçiler yolla­dı. Böylece Bithynia ile Bergama krallıkla­rının arası açıldı. M.ö. 156′da Prusias II Bergama topraklarına saldırdı. Bu savaÅŸ sı­rasında Bergama kralı elçisi Andranikos’u Prusias II’yi ÅŸikâyet etmesi için Roma’ya gönderdi. Bunun hemen ardından yapılan savaÅŸta Attalos yenildi ve Bergama’ya çe­kildi. Prusias II Bergama’yı uzun süre kuÅŸattıysa da bir sonuç alamayarak geri dön­dü. Bu sırada Anadolu’ya gelen elçiler, Ro­ma’ya döndüklerinde, senatoya Prusias II’­nin Roma senatosunun emirlerine karşı gel­diÄŸini ve kendilerini Bergama ÅŸehrinde hapsettiÄŸini bildirdiler. Bunun üzerine se­nato ikinci bir heyet yollayarak Prusias II’­yi Bergama krallığına savaÅŸ tazminatı ödemeÄŸe mahkûm etti. Prusias II bunu red­dedince elçiler Roma’nın bundan böyle Prusias II’yi desteklemeyeceÄŸini ileri sü­rerek Bergama’ya gittiler. Senato bundan sonra üçüncü bir heyet daha yolladı. Pru­sias II bu defa 20 gemiyle 500 talent tu­tarındaki cezayı Bergama krallığına öde­meyi kabul etti. M.ö. 149 yılında Prusias II öz oÄŸlu Nikomedes ile yaptığı savaÅŸta öldü.
— Prusias III, Prusias II’nin ikinci oÄŸlu. Prusias II’nin birinci evliliÄŸinden olan oÄŸlu Nikomedes adını taşıdığı için, Pru­sias III’ün Prusias II’nin ikinci evliliÄŸin­den olan erkek çocuklarından biri olması kuvvetle muhtemeldir. Bu kral hakkında hemen hiç bir bilgi yoktur. (M)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSİAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSYLLİODES

Tarih 12 Haziran 2009

PSYLLİODES i. Turpgillerle patlıcangiller­de yaşayan toprak piresi. (Psylliodes chrysocephala, şalgam ve turpta çok görülür ve büyük zarar yapar. Kınkanatlıların chryso-melidae familyasından.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSYLLİODES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSYKHE

Tarih 12 Haziran 2009

PSYKHE. Yun. mit. Ruh’un kiÅŸileÅŸmiÅŸ ÅŸek­li. Eros’un sevgilisidir; özellikle, insan ru­hunun insanî aÅŸk ve tanrısal aÅŸk sorunları karşısındaki durumunu sembolleÅŸtirir. Psykhe’nin halk masallarına konu olan alegorili hikâyesi Apuleius tarafından DeÄŸiÅŸimler’de (Metamorphoseon) anlatıldı ve bu masalı öbür dünyada sonsuz bir mutluluÄŸun insan­ları beklediÄŸi ÅŸeklinde yorumlayan eflatuncular ve yeni eflatuncular tarafından bü­yük bir ilgi gördü. Apuleius’a göre, Psykhe bir kralın kızıdır. Eros, Psykhe’yi büyülü bir saraya götürür, her gece koynuna gi­rer ve âşığının yüzünü görmeÄŸe çalışmazsa mutluluÄŸunun sürekli olacağını söyler. Kız-kardeÅŸleri, Psykhe’ye, âşığının bir canavar olabileceÄŸini ima ederler. Psykhe de bir gece, kandil ışığında Eros’u seyreder. Ama Eros, üzerine bir yaÄŸ damlası düşünce uyanır, kaçar, saray da yok olur. Bunun üze­rine Psykhe, güzelliÄŸini kıskanan Afrodit’in eline düşer, bulgur ayıklamaÄŸa zorlanır, Cehenneme atılır v.b. Eros, büyülü bir uy­kuya dalan Psykhe’yi kurtarır ve onunla sonsuzlukta birleÅŸir.
— İkonogr. Psykhe masalı yunan sanatçı­larına ilham kaynağı oldu. Bu konuda en çok iÅŸlenen tema, M.ö. IV. yy.’da cenaze hydrialarında piÅŸmiÅŸ topraktan bir Tanagra heykelinde, bronzlarda, paralarda ve özel­likle Capitolium müzesinin ünlü bir heykel grubunda (Kadıköy’lü [Khalkedon] Boethos’a atfedilir) rastlanan Eros ile Psykhe grubudur. Psykhe XVI. yy.dan sonra yeni­den önem kazandı (Farnesine’de Raffaello’nun, ayrıca Van Dyck, Simon Vouet, Guido, Ant. Coypel, Boucher, Büyük Lagrenee ve Natoire’m resimleri). [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSYKHE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROVINCİA

Tarih 11 Haziran 2009

PROVINCİA i. (lat. k.). Esk. Rom. İtal­ya dışında ele geçirilen, roma kanunlarına bağlı olan ve bir romalı vali tarafından yönetilen ülke.
— ANSIKL. Esk. Rom. Provincia kelimesi önce bir savaşın yükümlülüğünü, yani bir askerî kumandanlık (imperium) görevini, sonra, bir magistratus’a verilen her türlü iÅŸi belirtir; nihayet italya dışında bulunan ve roma hâkimiyetine boyun eÄŸen toprak­lar için kullanılır. İlk provinca’lar, Sicil­ya (227), Sardinya-Korsika (227), AÅŸağı ve Yukarı ispanya’dır (197). Ele geçirilmiÅŸ ül­ke olarak provincia, askerî hükümete bağ­lıdır: vali, jus gladii (hayat hakkı ve ölüm hakkı) ile birlikte imperium’u (iktidar) el­de tutar. Lex Provinciae’yi (Provincia ka­nunu) muzaffer general, on senato temsil­cisinin yardımıyle uygulatır ve gerekirse boÅŸlukları valilik fermanları (edictum) ile doldurur. Kanun, valinin ikametgâhını, provincia’larm durumunu (hür siteler, municipes, baÄŸlı siteler), malî yükümlülükleri­ni (municipes’ten toplanan gayrimenkul vergisi, stipendium [haraç] ve baÄŸlı sitelerden toplanan salmalar) belirler. Bu siteler, stipendium’u toplamakla görevli vergi me­murlarının ve valilerin fazla vergi isteme­lerine karşı tamamen savunmasızdır; vali­ler, görevlerini yürütmek için girdikleri masrafları provincia’lardan elde ederler. BaÅŸlangıçta, görevli (konsül, praetof) veya görevleri uzatılmış (prokonsül, propraetof) magistratus’lara, provincia’ları senato veri­yordu. Magistratuslar da, bu provincia’ları ya uzlaÅŸma, ya da kura yoluyle aralarında paylaşırlardı. Lex Sempronia de Provinciis Consularibus (123-122) konsüller arasındaki rekabeti önlemek için bunların seçiminden önce bu paylaÅŸtırma iÅŸinin yapılmasını zorunlu kılmıştı. Lex Cornelia de Provinciis Ordinandis (81) ile, Sulla, o güne kadar istisnaî olan görev uzatmasını, olaÄŸan bir tedbir haline getirdi. Bir askerî kumandan­lığa ihtiyaç gösteren sınır provincia’larını konsüllere ayırdı, öteki provincia’ların, gö­rev bitiminde sekiz praetor’a bölüştürülmesi iÅŸini de senatoya bıraktı. Bu praetorlar, bir yıl görevde kalırlardı. M.ö. I. yy .ın olaÄŸanüstü kumanda görevleriyle geçersiz hale gelen bu emirname, valileri tayin iÅŸini üstüne alan Sezar çağında ortadan kalktı (M.ö. 49). M.ö. 27′de, Octavianus (bk.AUGUSTUS),

provincia’lan iki kategoriye ayırdı:
1. senato provincia’lan, genellikle Akdeniz kıyısında bulunan, barışın saÄŸlan­dığı, dolayısıyle de garnizon bulundurmaÄŸa lüzum kalmayan Akdeniz kıyısındaki provincia’lardı. Ancak bir sivil iktidar sahibi olan ve M.ö. 52′de konan Lex Pompeia uyarınca senato tarafından seçilen senato prokonsüVlzr’mce yönetilirlerdi. Lex Pom­peia (M.ö. 52) bir magistratusluk (konsül’lük veya praetoriluk) göreviyle bir provincia valiliÄŸinin verilmesi arasında en az beÅŸ yıllık bir süre geçmesini ÅŸart koÅŸardı. Uygulamak istedikleri hukuk kurallarını (edictum proyinciale) tespit edenler, vali­lerdi; gerçekte, yalnız iki provincia (Afri­ka ile Asya) prokonsüTlerin yönetiminde, ötekiler ise sadece propraetoriann yöneti­mindeydi; bunların gelir kaynakları, sena­to aerarium’umı beslerdi;
2. imparatorluk provincia’ların, genellikle barışın tam ola­rak saÄŸlanamadığı, düşman tehdidi altında bulunan ve askerî birliklerin bulundurul­masını gerektiren bölgelerdi. Yeni toprak­ların eklenmesi, bazı himaye bölgelerinin provincia haline yükseltilmesi, önceden var olan bir provincia’nın birkaç vilâyete bölünmesi sonucunda (197′de Yukarı Bre-tagne ve AÅŸağı Bretagne olarak ikiye ay­rılan Bretagne gibi) asker sayısı yükselmiş­ti, öte yandan, procurator provincia’lan da praetor (Marcus Aurelius zamanında Norique ile Retya) veya konsül (Vespasianus zamanında Kappadokia) provincia’lan ha­line gelebilirdi. İmparatorluk provincia’larını elinde tutan Augustus, onları, senato emrindeki legali Augusti pro praetore’ye veya şövalyelere (Mısır’da praefectus, küçük provincia’larda procuratores) vermiÅŸti; bun­ların tümü de imparator tarafından seçilir ve zora baÅŸvurmalarını önlemek için de sa­bit bir ücret alırlardı. Roma ve Augustus imparatorluk kültü provincia meclislerinin her yıl toplanmasını (consilia’lar) öngörüyor ve bu meclisler sayesinde hükümet, valileri daha iyi denetleyebiliyordu. Caracalla za­manında (212) bütün provincia’lara site hakkının tanınması, Pax Romana’dan ya­rarlanan provincia’lar ile İtalya arasında hukukî bakımdan bir fark bırakmadı, öte yandan, senato provincia’lanyle imparator­luk provincia’lan arasında süregelen ayırım da imparatorun yani Severus

Alexandrus’un bir senato provincia’sında görev alarak kon­sül ve praetorların listesini bizzat kendi ha­zırlamaÄŸa baÅŸlayınca sona erdi. III. yy.da imparator, statüleri ne olursa olsun, bütün provincia’ların valilerini kendi seçmeÄŸe baş­ladı ve 261′de de imparatorluk provincia’larının idaresinden senatörleri büsbütün uzaklaÅŸtırdı. Diocletianus (284-305), İtalya’­yı provincia’lara böldü; senato ve impara­torluk provincia’ları ayırımını ortadan kal­dırdı ve her ikisine de eÅŸit sayıda asker gönderdi. Ayrıca sayılarını artırdı (Trajanus zamanındaki kırk iki vilâyet yerine, III, yy. sonunda yüz kadar vilâyet vardı) ve on iki diyakosluk halinde teÅŸkilâtlandırdı. Ar­tık sadece sivil magistratuslar haline gel­miÅŸ olan valiler veya rectores ÅŸu ÅŸekilde sınıflandırıldı: spectabiles (prokonsül); clarissimi (consulares veya correetores) ve riri perfeetissimi (praesides). Askerî yetki­ler ise, dux’lara verildi. Büyük İstilâlar devrinde (M.S. V. yy.) Roma provincia’sı ortadan kalktı. Bunun yerini kontluk, sınır vilâyeti veya dukalık aldı. Ne var ki bu terim, latin ülkelerinde Rönesans devrinde ortaya çıkacaktı. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVINCİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROVENCE Tarih

Tarih 11 Haziran 2009

PROVENCE Tarih

Phokaia’lılar M. ö. VI. yy.da Massaliaryı (Marsilya) kurdukları sırada Ligürler de Rhöne’un doÄŸusunda Akdeniz kıyısına yer­leÅŸtiler; Massalia gerek doÄŸrudan doÄŸruya, gerek ticaret acenteleri aracılığıyle yerli­ler arasında yunan asıllı bir tarım (baÄŸcılık, zeytinlikler) ve sanayiyi (çanak çömlek ya­pımı) yaydı. Keltler, Ligürlerle karıştılar (M.ö. IV.-III. yy.). Galya’da bir koalisyon kurulması (125-121), Romalıları ülkeyi iÅŸgal etmeÄŸe teÅŸvik etti (salyen kalesi Entromont’un yıkılması; Aix’in kurulması 122); bu iş­galin hedefi, İspanya’ya geçiÅŸi kolaylaÅŸtırmaktı (via Domitia’nın inÅŸası). İlk Alp ötesi eyalet (Provincia Romana) meydana geldi ve bölgeye adını verdi:
Provence. Son­radan Narbonnensis (Narbonne’un kurul­ması, 118) adını alan bu eyalete Tötonların yenilmesinden (Aix, 102) ve barışın saÄŸlan­masından (90-83) sonra tüccarlar ve şöval­yeler akın etti. Marsilya’ya boyun eÄŸdirilmesinden sonra (49) Sezar emekli askerlerini Arles, Bezieıs ve Frejus’e yerleÅŸtirdi; Augustus da, Orange, Vienne, Avignon v.b. kolonilerini kurarak eyaletin yasasını tespit etti. Alp kesimi (Alp e s-M arıt ime s) impara­torun yetkisi altına verildi; bölgenin geri kalan kısmı senato eyaleti haline getirildi ve bir vali ile bir meclis (her ikisi de Narbonne’da [Narbonnensis]) tarafından yöne­tilmeÄŸe baÅŸlandı. İlk barbar akınlarından sonra (M.S. 250′ye doÄŸr.) Narbonnensis iki­ye bölündü; Rhöne’un doÄŸusundaki kısım (Alpes Maritimes buraya baÄŸlıydı) Viennoise adını aldı (293-305). Yeni barbar akınları ön­ce Viennoise’ın doÄŸusunda ikinci bir Nar­bonnensis kurulmasını (381), sonra Galyalar valisinin Treves’den Arles’e çekilmesini ge­rektirdi. Arles, Batı imparatorluÄŸunun de­vamı boyunca (395-476), Vizigotlara direndi. Batı Roma imparatorluÄŸu yıkılınca bölgenin güneyini Vizigotlar, kuzeyini ise Burgondlar iÅŸgal ettiler. Vizigotların Vouills’de bozguna uÄŸramasından (507) sonra yerlerini Ostrogotlar aldı; sonra Franklar Provence’ı krallık­larına kattılar (536). Bourgogne krallığına baÄŸlanan Provence, muhtariyetini bir ölçü­de korudu; ama Araplar Septimania bölge­sini iÅŸgal edince (VIII. yy.) Charles Mart el Arapların tarafını tutan Provence’lılara bo­yun eÄŸdirdi (736-739). Martel’in birliklerinin yakıp yıktığı Provence, Karolenjler zamanın­da büyük ölçüde geriledi. Verdun antlaÅŸmasıyle (843) Lothar’a geçen eyalette, oÄŸlu Kari ilk Provence krallığını (855-363) kur­du. Mirasçılar arasındaki on beÅŸ yıl süren mücadeleden sonra Kel Charles’ın kayınbi­raderi Boson, Bourgogne ve Provence kralı seçildi (879); Boson’un ölümünden sonra birçok defa el deÄŸiÅŸtiren eyalette, 947′de Bourgogne-Provence krallığı kuruldu. Bura­nın hükümdarı Konrad, Arles, Apt ve Avignon’da üç kontluk kurarak yönetimi elinde topladı. Bu sayede Boson’un oÄŸlu Guillaume, derebeylere hâkimiyetini kabul ettire­rek, kıyıya yerleÅŸmiÅŸ olan Arapları ülkeden çıkardı; ÅŸehirlerde ticaretin yeniden baÅŸla­ması sayesinde burjuvazi geliÅŸmeÄŸe baÅŸladı. Bourgogne Provence krallığı imparatora ge­çene kadar (1032) Guillaume’un sülâlesi iktidarı elinde tuttu. Toprakların kadın vâris­ler elinde bölünmesini önlemek için 1112′de Gevaudan’lı Beauce ile evlenen Barcelona kontu Ramon Berenguer III ve Toulouse kontu Alphonse Jourdain 1125′te Provence’ı bölüştüler. Berenguer III, Rhöne, Durance, Alpler ve deniz arasında kalan toprakları (kontluk), Alphonse Jourdain ise Rhöne’un batısındaki kısmı (markilik) aldı. Baux de­rebeyleri (Baux savaÅŸları, 1142-1162), Forcalquier kontları ve Toulouse kontlarıyle çatışan katalonyalı Provence kontları, din adamlarının desteÄŸini saÄŸladılar; savaşı kazanınca evlilik yoluyle Forcalquier kontlu­ğunu ele geçirdiler (1196). Kontların Toulon’da ve Balear adalarında müslümanlarla savaÅŸtıkları sırada, doÄŸu ticaretiyle zengin­leÅŸen burjuvalar birçok hürriyet elde ettiler. Tutumları kont Ramon Berenguer IV’ü (1209-1245) kontluÄŸu yeniden teÅŸkilâtlandır­maÄŸa ÅŸevketti. Berenguer IV, Provence’ı «baillie»liklere (adalet görevlisi) böldü; ken­dinden öncekilerin siyasetinden vaz geçti ve Fransa ile iliÅŸki kurdu (1235′e doÄŸr). ölümü üzerine yerine damadı Anjou’lu Charles geçti (1246-1285); sık sık yurt dışına çıkmak zorunda kalan Charles, Provence’ta katalan asıllı bir senechal tarafından yönetilen ger­çek bir merkezî hükümet kurdu; senechal’e bir kurul yardım ediyordu; Charles iki yeni «baillie» kurdu ve Baux derebeylerinin des­teklediÄŸi bir komün isyanından yararlanarak konsüllüklerin yerine «viguerie»leri (hâkim) getirdi (1251-1262). Ramon Berenguer IV-ün ustaca maliye siyasetiyle biriken bütçe fazlası, Charles I’in İtalya’da, özellikle Na­poli’de (1266) bir ittifak ve fetih siyasetine giriÅŸmesine imkân verdi. Ama Sicilya kat­liamı (1282) ertesinde, Napoli Deniz savaşında Charles I’in bozguna uÄŸramasından sonra, oÄŸlu Charles II’nin (1285-1309) fid­yesini ödemek için ilk Provence meclisleri toplandı (1286) ve vergi iÅŸleri düzenlendi. Provence’ın zenginliÄŸi, Sicilya’nın ve Akka’-yı müslümanların almasından (1291) sonra doÄŸu ticaretinin kaybedilmesinden, Ara-gon’a karşı savaÅŸtan ve korsanlardan büyük zarar gördü. ülke o tarihte halkının üçte ikiye yakınını kaybetti. Kra­liçe Jeanne I, Anjou’lunun (1343 – 1382) siyaseti, ÅŸirketlerin (1357-1358), Aragon çe­telerinin (1361) ve fransız çetelerinin (1365-1369) akınları durumu daha da ağırlaÅŸtır­dı. Jeanne I’in evlat edindiÄŸi (1380) Anjou’­lu Louis I’in (1383-1384) ölümünden sonra dul karısı, Nice, Puget-Theniers, Lantosque vadisi ve Barcelonette’i Savoia’ya bıraktı. Vârisleri Louis II (1384-1417) ve Louis III (1417-1434), Napoli’yi yeniden ele geçirmek için giriÅŸtikleri seferler yüzünden hazineyi boÅŸalttılar. Rene (1434-1450) Napoli’yi kesinlikle kaybetti ve barış yeniden saÄŸlanın­ca Provence’ın iktisadî kalkınmasına katkı­da bulundu. Yerine geçen yeÄŸeni Maine’li Charles (öl. 1480) ölürken Provence’ı Fran­sa kralı Louis XI’e miras bıraktı. Fransa kralı bir barış ve birliÄŸi saÄŸlama siyaseti güttü. Fransız-lspanyol savaÅŸları sırasında François I’in isviçreli ve alman birlikleri, Provence’a («Valdo’culuÄŸu» ve Luther’ciliÄŸi soktular (1545). Aix parlamentosu sapkınlı­ğa savaÅŸ açtı ve «valdo’cular» ezildi (1545). Din savaşı sırasında katolikler «Ligue» (birlik) adı altında birleÅŸirken Protestanlar krala ve «siyasetçilere» yanaÅŸtılar (1584). Ligue baÅŸkanı Cassaubc (1591-1596), Marsil­ya’da zorbalığını sürdürürken vali, Proven­ce’ın ortasına ve güneyine hâkimdi. Aix parlamentosu, Henri IV’ün mezhep de­ğiÅŸtirmesinden sonra tanıdı (1594). Her üç yılda bir toplanan meclisler vergi kanunları çıkarmada çekimser davrandığından, 1639′dan sonra toplanmaÄŸa çaÄŸrılmadılar; yerleri­ni kralın iktidarını destekleyen bir komün­ler genel meclisi aldı; bu mecliste Aix konsülleri, Provence’ın savunucusuydu. Bir dilekçe meclisi kurulması ve üye­lerine parlamento baÅŸkanı ve danışmanı olma imkânı tanınması (1647) soyluların is­yanına yol açtı; isyanı Mazarin’in Provence valiliÄŸine tayin ettiÄŸi Merceur dükü bastır­dı (1652-1653). Marsilya’ya boyun eÄŸdirilme-sinden sonra (mart 1660), Provence’ı krali­yet idaresi yönetti.

XVIII. yy.da kral birliklerinin avusturyalı istilâcıları püskürttükleri (1707-1746) ve ve­banın Provence’ı kırıp geçirdiÄŸi (1720) sı­rada, Provence’lı korsanlar bir yaÄŸma hare­ketine giriÅŸtiler. Paris parlamentosu gibi Aix parlamentosu da Jansenius’çuluk lehine mücadele etti ve civzitlerin suçla­narak sürgün edilmesinde önemli rol oynadı (1764). Maupeou tarafından kaldırı­lan (1771) Aix parlamentosu yeniden toplan­dıktan sonra (1775) siyasetle ancak ikinci derecede rol oynadı, imtiyazlılar 1770′ten itibaren Provence meclislerinin toplanma­sını istediler; ama komünlerin genel meclis­lerine çoÄŸunluk vermeyi ve vergilerde yeni bir dağılım yapmayı kabul etmediler. Bunun üzerine halk imtiyazlılara karşı ÅŸiddet hareketlerine giriÅŸince, imtiyazlılar muafi­yetlerinden hemen vazgeçtiler. 1789 Etats generaux seçimlerinde seçilen iki Provence’lı-nın devrimin yönetiminde kesin etkisi oldu. Aix ve Marsilya’da Mirabeau; Paris’te, Sieyes. Provence üç idare bölgesine bölündü (26 ÅŸubat-4 mart 1790): Bouches-du-Rhöne, Var ve Basses-Alpes idare bölgeleri: bu bö­lünmeyle Provence’ın son siyasî imtiyazları da ortadan kalktı.

— Leng. Provence dili teriminin dilbilimde iki kullanımı vardır: geniÅŸ anlamıyle oc dili lehçeleri bütününü ve özellikle eski proven­ce dilini veya trubadurların dilini, dar anla­mıyle de bugün Eski Provence, Nice kont­luÄŸu, Venaissin kontluÄŸu, Dauphine’nin gü­neyi ve Nîmes ile Uzes idare çevrelerini kap­sayan topraklar üzerinde konuÅŸulan dili belirtir. Şüphesiz bu iki anlamlılık biraz rahatsız edicidir; bazı dilbilimciler, provence dili teriminin geniÅŸ anlamını belirtmek için Oc’tan türeyen Oksitan kelimesini kullan­dılar; ama bu kelime de iki anlamlıdır, çün­kü günümüzde oc dili lehçelerinin tümü için ortak bir dil kurmak isteyen ve trubadur­ların imlâsını kullanan bir grup modern ya­zar (özellikle languedoc lehçesiyle yazanlar) tarafından Özel bir anlamda ele alınır.

Dar anlamıyle provence dilinin en azından dört deÄŸiÅŸik biçimi vardır: Rhöne’un her iki kı­yısında konuÅŸulan rhâne lehçesi; Martigues ve Marsilya’dan Cannes’a ve Apt’tan Draguignan’a kadar uzanan kıyı lehçesi; nice lehçesi ve Forcalquer ile Castellane ve Sisteron ile Allos arasında oknuÅŸulan gap leh­çesi; buna Yukarı Alpler’de konuÅŸulan alp provence lehçesi de eklenebilir; bir geçiÅŸ lehçesi sayılan bu lehçe, fransız-provence lehçesi özellikleri kapsayan gap lehçesinin deÄŸiÅŸik bir biçimidir. Bü lehçelerin her biri­nin deÄŸiÅŸik biçimleri vardır: lehçesel parça­lanma çok yaygındır ama farklar yalnız fo­netikte görülür; lehçelerin kelime hazinesi, morfolojisi ve sözdizimi ortaktır; yalnız, nice lehçesinin bu konuda ayrıcalık gösterdiÄŸi söylenebilir; çünkü 3388′de Provence’ın geri kalan bölümüyle baÄŸlarını koparan ve bu yüzden özel bir evrim geçirerek birçok eski biçimi muhafaza eden bu lehçe, kendine has bir görünüm kazanmıştır. Bu lehçelerden rhâne lehçesi, Mistral ve çö­mezleri (Felibrige okulundan ÅŸairler) saye­sinde edebiyat dili oldu ve çok zengin bir edebiyatın ifade aracı haline geldi. Mistral, Aubanel, Roumanille,
J. d’Arbaud, V. Bernard’ın eserleri milletlerarası bir üne ulaÅŸtı. Provence dili, Mistral’den önce de sürekli ve çoÄŸunlukla baÅŸarılı olarak yazılmıştı; XVI. yy.da Bellaud de la Bellaudiere, XVII. ve XVIII. yy.da Brueys, Zerbin, T. Gros, J.de Cabanes, XIX. yy.da marsilyalı ÅŸarkı yazarı Victor Gelu tarafından iÅŸlendi. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVENCE Tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROVENCE CoÄŸrafya

Tarih 11 Haziran 2009

PROVENCE CoÄŸrafya
Provence’ın fizikî ve beÅŸerî özellikleri, belir­li bir homogenliÄŸin sonucudur. İklimin baş­lıca özelliÄŸi eyaletin her yerinde yazların kurak, kışların ise yağışlı ve oldukça yu­muÅŸak geçmesidir. Yağışların ÅŸiddetliliÄŸi ve kuraklık, Provence’a çıplak bir görünüş ka­zandırır. BuÄŸday ve zeytin tarımıyla küçük­baÅŸ hayvan yetiÅŸtiriciliÄŸine dayanan gelenek­sel hayat tarzı bitki ve toprakların büyük ölçüde yozlaÅŸmasına yol açmıştır. XIX. yy. sonundan itibaren yoksul bölgelerde yaÅŸayan halkın o tarihe kadar saÄŸlığa zararlı olan o-valara ve ÅŸehirlere göç etmesi, nüfusun da­ğınık kümeler halinde toplanmasına yol açtı. Eyalette yükseltiye göre iki bütün ayırt edi­lir:
Yukarı Provence ve Aşağı Provence.

1. Yukarı Provence, Baronnies’den Kıyı Alpleri’ne kadar çeÅŸitli Güney ön Alp kütleleri­ni içine alır.
2. AÅŸağı Provence, iç Provence’ı meydana getiren ovalar, havzalar ve kütleler bütünün­den meydana gelir. Güneyde Akdeniz’e açılır ve buradaki kıyı saçağına Provence maritime (Kıyı Provence’ı) adı verilir. İç Pro­vence üç deÄŸiÅŸik bölgeyi içine alir:
a) Don-zere geçitlerinin aÅŸağı kesiminde Camargue’a kadar uzanan AÅŸağı Rhöne ovalan; burası verimli tarım kesimleri (Vaucluse bataklık ovaları; pirinç yetiÅŸtirilen Camargue) ve ıssız alanlar (Crau, Camargue’ın gü­neyi) bölgesidir;
b) tepeler, kalkerli sıradağ­lar ve havzalar bölgesi: Provence’ın bu ke­simi çok karmaşık bir yapıya sahiptir;
c) Eski Tiren kıtasının kalıntıları olan hersinyen Maures ve Esterel kütleleri. Provence maritime, Rhöne deltasından İtal­ya sınırına kadar uzanan çok çeÅŸitli bir kıyıdan meydana gelir: doÄŸuda büyük bir turizm bölgesi olan Cdte d’Azur; batıda To-ulon, Marsilya ve Berre kıyı gölü sanayi bölgeleri.

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVENCE Coğrafya hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTOPOPOV (Aleksandr Dmitriyeviç)

Tarih 11 Haziran 2009

PROTOPOPOV (Aleksandr Dmitriyeviç), rus siyaset adamı (1864-Petrograd 1918). Bü­yük toprak sahibiydi. Liberal eÄŸilimleriyle dikkati çekti, üçüncü ve Dördüncü duma’larda (1907-1917) milletvekili oldu. Oktobrist partiye yazıldı ve partinin sol kanadında yer aldı. Ekim 1916′da içiÅŸleri bakanı oldu. Rasputin’in aracılığıyle bu göreve getiril­mesi, siyasî tutumunda tam bir deÄŸiÅŸmeye yol açtı. Stürmer ile birlikte, Almanlarla Ruslar arasında danışıklı bir barış saÄŸlamakla suçlandı. Gerek bu şüpheler, gerek içeride sistemli olarak geliÅŸtirilen baskı siyaseti yüzünden, eski dostlarını kendinden so­ğuttu. Partisinden çıkarıldı. Åžubat 1917′deki devrimci olaylar karşısında güçsüz kaldı. BaÅŸvurduÄŸu polis baskısını haklı göstermek için, belki de, önce bu karışıklıkların geliş­mesine göz yummuÅŸtu. BolÅŸevikler tarafın­dan idam edildi. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTOPOPOV (Aleksandr Dmitriyeviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTİÇ (Stojan)

Tarih 11 Haziran 2009

PROTİÇ (Stojan), yugoslavyalı siyaset ada­mı (KruÅŸevac 1857 – Belgrad 1923). Ra­dikal milletvekili seçildi (1887). 1888 ve 1903 Anayasalarının hazırlanmasına katkı­da bulundu, içiÅŸleri (1903-1907 ve 1912-1914) ve maliye bakanlıklarında bulundu (1909-1912 ve 1917-1918). Yugoslavya’nın birliÄŸi konusunda Korfu bildirisine PaÅŸiç ile ka­tıldı (20 haziran 1917). Sırbistan, Hırva­tistan ve Slovenya krallığının ilk kabinesi­ni kurdu (aralık 1918 – aÄŸustos 1919) ve toprak reformunu gerçekleÅŸtirdi. Yeniden hükümet baÅŸkanı oldu (ÅŸubat-mart 1920). Hırvatlara imtiyaz verilmesini kabul et­meyen PaÅŸiç ile ilgisini gesti. Federal prog­ramlı Bağımsız Radikal grubu kurdu ve Radikal dergisini çıkardı. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTİÇ (Stojan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROPAGANDA

Tarih 11 Haziran 2009

PROPAGANDA i. (lat. k.). Bir öğreti, dü­şünce, inanç v.b.ni başkalarına tanıtmak, benimsetmek amacını güden ve söz, yazı v.b. araçlarla gerçekleştirilen eylem: Kahvelerde okunan bu kaside, halk arasında fesi tutanları çoğaltmakta iyi bir propaganda olmuştu (Cahit öztelli). Papanın vekili müte­madiyen herif aleyhinde propaganda yapar, Selim Paşayı taciz ederdi (H. E. Adıvar). Seçim propagandaları.

— Huk. Bk. ANSİKL. || Seçim propagan­dası, seçimlere katılan kişilerin veya siyasî partilerin görüş veya programlarını kabul ettirebilmek ve vatandaş oylarını alabilmek için yürüttükleri çalışmalar. Bk. ANSİKL.

— ANSİKL. Huk. Siyasî propaganda, siya­sî rekabetin doÄŸuÅŸundan beri fiilen vardır: Demosthenes’in Philippos’a, sonra da Cicero ve Catilina’ya karşı giriÅŸtiÄŸi kampanya, bir çeÅŸit propaganda kampanyasıydı. Ama modern siyasî propaganda, fransız devrimi sırasında ortaya çıktı. Halk yığınlarının or­taya çıkması ve düşünceyi yaymak için bulu­nan yeni teknikler, siyasî propagandanın et­kisini geniÅŸ ölçüde yaymıştır. Eski yaÅŸayış tarzlarının deÄŸiÅŸmesi, ÅŸehirlere yerleÅŸme, ha­berleÅŸmenin ilerlemesi, fertlerin birbirine baÄŸlı kitleler halinde toplanmasını daha da kolaylaÅŸtırmış, gazete, afiÅŸ, el ilânları, mik­rofon, radyo, fotoÄŸraf, sinema, televizyon, yığınları etkileme imkânlarını saÄŸlamıştır. Lenin, rus ordusundaki milyonlarca köylü askerin iki temel isteÄŸini bir formülde top­layarak modern siyasî propagandanın ön­cülüğünü yapmıştır: «Toprak ve barış». S.S.C.B.’de ve sovyet rejimine uyan ülke­lerde, halkı Komünist partisine baÄŸlayan propaganda, devletin ve vatandaÅŸların tüm faaliyetlerini etkiler.

Bu propagandanın baş­vurduğu başlıca usuller, dış görünüşlerden, sınıf mücadelesi düzeyinde bulunan gerçe­ğe çıkmağa kalkışarak her olayı açıklayan «siyasî açıklama» ve ihtilâl taktiğinin bir safhasını dile getiren «slogan»dır. Hitler ile Goebbeîs de siyasî propagandadan geniş öl­çüde yararlanmışlardı. Nazi propagandası bir yandan kan saflığını ve cinayet ile yakıp yıkmaya karşı duyulan ilkel ilgiyi yücelte­rek köklerini bilinçaltının en karanlık böl­gelerine daldırmış, öte yandan da kalabalık­ları o anki imkânlar içinde etkilemek amacıyle birbiri ardından çeşitli, hattâ çelişik temaları öne sürmüştür. Çok yönlü ve çok partili demokrasilerde ise propaganda, ik­tidarın olduğu kadar, siyasî partilerin ve çe­şitli gerçek veya tüzel kişilerin de başvur­dukları bir araçtır.

Türk Anayasası, bir yandan, düşünce ve ifade hürriyetiyle düşün­ce ve kanaatlerin çeşitli yollarla yayılabile­ceğini kabul etmiş; bir yandan da, propapandanın asıl önem kazandığı ve uygulandı­ğı alan olan seçimlerde, siyasî partilerin ve adayların propaganda faaliyetini bazı temel ilkeleriyle sınırlayarak, düzenlenmesini ka­nuna bırakmıştır. Anayasanın, düşünce ve kanaatlerin yayılması, toplantı ve gösterile­rin önceden izin alınmadan yapılabilmesi konularındaki hükümleri, vatandaşların propaganda yapabileceklerini gösterir. Kişile­rin veya siyasî olmayan toplulukların da özel bir sınırlama olmadıkça, siyasî nitelikte propaganda faaliyetinde bile bulunmaları mümkündür. Anayasa, toplantı ve gösteri hürriyetini siyasî iktidarın muhtemel baskı­larından kurtarmak için bir izne bağlı tut­mamıştır. Siyasî iktidar ise, asıl tepkiyi si­yasî nitelikte propagandaya karşı gösterir.

• Seçim propagandası. Türkiye’de, dünya­nın birçok ülkesinde olduÄŸu gibi, propagan­da teriminin önemli anlamı seçim konusun­dadır. Nitekim toplantı ve gösteri hür­riyetini düzenleyen kanun, seçim zamanla­rında yapılacak propaganda toplantılarını saklı (mahfuz) tutmuÅŸ, meseleyi seçim mev­zuatına bırakmıştır. Seçimlerin Temel Hü­kümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında ka­nun, seçim propagandasını da ayrıntılarıyle düzenlemiÅŸtir. Türkiye’de, propaganda faaliyetini sınırlayan genel ve özel hüküm­ler vardır.

Bu genel hükümler, Anayasanın, bütün hak ve hürriyetlerin kullanılmasına ilişkin 11. maddesiyle, siyasî partilerin faaliyetlerini sınırlayan 57. maddesinde yer alır. Hiç bir hak ve hürriyet, insan hak ve hürriyetlerini, Türk devletinin bütünlüğü­nü, cumhuriyeti ortadan kaldırmak, dil, din, ırk, sınıf ve mezhep ayırımları yaratmak amacıyle kullanılamaz ve böyle bir propagan­da da yapılamaz. Siyasî partiler için de ay­nı yasak söz konusudur; ayrıca laikliğe ay­kırı siyasî parti propagandası da bir kapat­ma sebebidir. Anayasada yer alan özel bir sınırlama da ormanlar konusundadır. Ormanların tahribine yol açacak hiç bir siyasî propaganda yapılamaz (Anayasa md. 131).

Seçim propagandasına iliÅŸkin öteki dü­zenleme ve yasaklar seçimlerle ilgili kanun­da yer almıştır. Bu kanuna göre, seçim propagandası, açık ve kapalı yerlerde, rad­yolarda yapılabilir. Ayrıca, hoparlörle, du­var ve el ilânlarıyle, basılı ÅŸeylerin dağıtı-mıyle propaganda yapılması da mümkündür. Propaganda, oy verme gününden 21 gün önce sabah baÅŸlar ve oy verme gününden önceki gün saat 18′de sona erer. Açık yerler­de, güneÅŸ battıktan doÄŸuncaya kadar top­lu olarak sözlü propaganda yapılamaz.

Ge­nel yollar üzerinde, mabetlerde, kamu hiz­meti görülen bina ve tesislerde, seçim kurul­larınca gösterilecek meydanların dışında da propaganda yasaktır. Kapalı yerlerde, yet­kililere haber vermek ÅŸartıyle propagan­da toplantısı yapılabilir. Ancak yine belli binalarda ve askerî yerlerde böyle toplantı yapılamaz. Seçimlere katılan siyasî partiler, oy verme gününden 15 gün önce baÅŸlamak ve 4 gün önce saat 2i’de sona ermek üzere, radyolarla propaganda yapabilir. Kanun, televizyonda propaganda henüz öngörülme­diÄŸi gibi, öteki propaganda araçlarından farklı olarak bağımsız adaylara radyoda propaganda imkânı tanınmamıştır. Radyo konuÅŸmalarının birincisi 20 dakikayı, bundan sonrakiler ise günde 10 dakikayı aÅŸamaz. Radyo propagandalarının yayın zamanlarını Yüksek Seçim kurulu tespit eder.

Tespit iş­lemi ad çekmeyle olur. Kanun öteki propaganda araçları hakkında da çeşitli sınır­layıcı hükümler koymuştur. Propaganda ya­sağının bir hükmü de, seçimin başlangıç tari­hinden seçim sonuçları ilân edilinceye kadar bazı törenlerin yapılmamasıdır; başbakan, bakanlar, milletvekilleri ve Cumhuriyet se­natosu üyelerinin makam arabasıyle veya resmî hizmete ayrılmış araçlarla gezi yap­maları, protokol gereği karşılama ve uğur­lamalar, törenler yapılması ve resmî ziya­fet verilmesi yasaklanmıştır. (ML)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROPAGANDA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROMETEYUM veya PROMETYUM

Tarih 11 Haziran 2009

PROMETEYUM veya PROMETYUM i. (fr. prometheum’dan). Kim. Atom numarası 61, atom ağırlığı Pm =145 olan kimyasal element; 1926′da amerikalı kimyacı B.S. Hopkins tarafından bulundu. (Nadir topraklar grubundan bir madendir; uranyum’un fisyonundan meydana gelen ürünlere benzetilir.) [prometium da denir.] EÅŸanl. İLLİNYUM. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROMETEYUM veya PROMETYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİRİNÇ

Tarih 11 Haziran 2009

PİRİNÇ i. (fars. birine’den). Eski Dünya’-nın sıcak bölgelerinde yetiÅŸen taneli bitki (ilmî adı Oryza sativa. BuÄŸdaygillerden): Babasından kalan topraklara pirinç ekmeÄŸe baÅŸlamıştı (R.N. Güntekin). || Aynı bitkinin tanesi: Kızım hastaydı, Yusuf AÄŸamız pi­rinçle yaÄŸ aldı, hatır sormaya geldi (Sa­bahattin Ali). Bir asker pirinç ayıklamakla meÅŸguldü (Åž. S. Aydemir).

— ÇEŞ. DEY. Pirinci su kaldırmamak, şaka­dan anlamamak; alıngan, çabuk darılır ol­mak.
Ayıkla pirincin taşını. Bk. AYIKLA­MAK.
Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak. Bk. DİMYAT.

— Astron. Pirinç taneleri, GüneÅŸ’in ışık küresinin Yer’den görünen yüzeyindeki ta­necikler.
— Bitki hastalıkları. Pirinç yanığı, piricularia oryzae mantarının çeltikte yaptığı has­talık.
— Eczc. Pirinç suyu, pirincin kaynatılmasıyle elde edilen su. (İshal kesici olarak ta­nınır.)
Pirinç unu, pirincin öğütülmesiyle elde edilen bir tür un. (Süt çocuklarını süt­ten kesme zamanında besin olarak kulla­nılır.)
— El işleri. Pirinç örgü, elde ve iki şişle; birinci sırada, bir ters, bir yüz olarak, ikinci sırada, tersin üstüne yüz, yüzün üstü­ne ters ilmek atarak düzenlenen yün ör­güsü.
— Kozmetoloji. Pirinç pudrası. Bk. PUDRA.
— Mutf. Bk. ANSiKL.
Pirinç lokması, süt­le haşlanmış pirinçten yapılan bir çeşit tatlı. (Sütün içinde haşlanarak hamur haline ge­tirilen pirinç, lokmalar halinde yuvarlan­dıktan sonra önce yumurtaya, sonra ga­leta ununa bulanır, yağda kızartılır ve so­ğuk şuruba atılır.)
Pirinç çorbası, pirin­ci, et suyu, tavuk suyu veya sade suda domates ve maydanozla haşlayarak yapılan çorba. (Terbiyelisi de olur. Genellikle kırık pirinçten yapılır, perhiz yemeği olarak ge­çerli bir çorbadır.)
— Şapkacılık. Pirinç sapı, şapka konfeksi­yonunda kullanılır.
— Tasav. Pirinç meydanı, mevlevîlerin mut­fakta hep birlikte pirinç ayıklamalarına ve­rilen ad. (Lokma hazırlanırken matbah canları pirinç ayıklamağa yetişemezse dergâh­ta bulunanların hepsi toplanarak pirinç meydanı yaparlardı.)
— Zootekn. Hayvanların beslenmesinde pi­rincin değeri arpanınkine yakındır; çeltik fabrikalarında, elde edilen pirinç kepeğinin ve kaba pirinç ununun besin değeri ise çok değişiktir.
— ANSiKL. Bot. ve CoÄŸ. BeÅŸ altı türü bulunan pirinç’m her baÅŸakçığında bir çi­çek ve her çiçekte altı erkek organ bu­lunur. İyice geliÅŸen iki iç kavuzcuk ke­narlarından birbirine bitiÅŸerek ileride mey­veyi tamamen sarar. Bu durumdaki pi­rince «çeltik» denir. Pirinç ekimi için en elveriÅŸli yer nemli topraktır. Samanı da­yanıklı olmadığı için pirinç sapı ancak ta­zeyken hayvan yemi olarak kullanılır ve­ya gübre olur. Pirinç doÄŸu asya halkla­rının temel yiyeceÄŸidir. Pirinç tarımı iki yüzyıldan beri Afrika ve Kuzey Amerika’­da da yaygınlaÅŸtı. İspanya, İtalya, Mısır ve Türkiye’de de pirinç yetiÅŸtirilir. Pirinç çe­şitleri pek çoktur ve hemen hepsi Oryza sativa türündendir. Tarım pirinçleri baÅŸlıca dört tipe ayrılır: Oryza sativa var. dura; O. sativa var. montana; O. sativa var. glutinosa; O. sativa var. fluitans. Afrika’da ay­rı bir pirinç türü daha yetiÅŸtirilir (O. glaberrime).
Ova pirinçleri sulanmak ve kötü otlardan ayıklanmak ister. Tohum, yani çeltik tanesi yirmi dört saat suda bırakıldıktan sonra, iyi bir toprak kesimine serpme usulüyle eki­lir; üç dört gün içinde çimlenir; bitkinin boyu 15-20 sm’yi bulunca oradan sökülerek tarlaya dikilir. Filizler dikildikten sonra tarlaya yavaÅŸ yavaÅŸ su verilir. Pirinç çiçek açıncaya kadar su verilmeÄŸe devam edilir. Çiçekten sonra baÅŸakların olgunlaÅŸması için sulama azaltılır. Bölgelere göre, ekimden dört beÅŸ ay sonra hasat yapılır; eÄŸer ülke­nin iklimi elveriÅŸliyse, aynı yere yeni ekim yapılarak yılda iki ürün alınabilir.
• Dünya üretimi. Dünyadaki pirinç üreti­mi yılda çeltik olarak 250 milyon tonu aÅŸar. Bunun yüzde 90′dan fazlası Asya’nın musonlar bölgesinde üretilir; buralarda hal­kın temel yiyeceÄŸi pirinçtir; arazi her yıl yeniden hazırlanır, düzeltilir, su yolları onarılır, yeni arklar yapılır ve pirinç fideleri çoÄŸu zaman su içinde dikilir. Sıcak bölge­lerde, Asya’nın güneydoÄŸu ülkelerindeki alüvyonlu alçak ovalarda yılda bazen iki üç defa hasat yapılır.
YoÄŸun bir çalışma sayesinde, bu ovaların kenarındaki yamaçlarda teraslar yapıp su­lamak suretiyle de pirinç yetiÅŸtirilir. Nü­fusu az olan ve düzenli bir ÅŸekilde bol yağ­mur alan bölgelerde ormandan açılan yer­lerde «ray» veya «ladang» sistemiyle daÄŸ pi­rinci yetiÅŸtirilir. Çok su ve sıcaklık isteyen pirinç, bilinen pek çok çeÅŸidine raÄŸmen, ancak sıcak bölgelerde yetiÅŸir. Ilıman ik­lim kuÅŸağında, meselâ Akdeniz bölgesinde ve Japonya’da pirinç, yazları yeteri kadar uzun ve sıcak olan yerlerde bir yaz ürünü olarak kesilir, öte yandan pirinç çok bakım istediÄŸinden uzun süre yalnız el emeÄŸinin bol olduÄŸu ülkelerde üretilebilirdi. Åžimdi mekanik âletlerin kullanıldığı ülkelerde el emeÄŸi eksikliÄŸi giderildi. İkinci Dünya sa­vaşından sonra pirinç üretimi, bütün dün­yada, özellikle Asya dışında büyük bir ge­liÅŸme gösterdi. Afrika ve Amerika’nın tro­pikal bölgelerinde yiyecek maddesi üreti­minin azlığı, A.B.D., Avustralya ve Gü­ney Amerika’nın bazı kesimlerinde (Brezil­ya, Arjantin, Åžili) tarımının iyice makine­leÅŸmiÅŸ olması dolayısıyle pirinç üretimi hız­landı. Türkiye’de de bu devrede pirinç üretiminde büyük hamleler görüldü. Ekim tarzının çok deÄŸiÅŸik olması sebebiy­le ortalama verim rakamları, bölgelere göre çok büyük deÄŸiÅŸiklik gösterir. Güney­doÄŸu Asya’daki ince tarım yapılan ülkeler­de, fide dikim usulüne ve çift ürün alın­masına raÄŸmen verim çok düşüktür (Hin­distan’da hektar başına 10-12 kental, Çin’de 30 kental). Japonya ve Mısır’da gübre kul­lanılması ve pirinç tohumunun ıslahı ile orta­lama verim 48-50 kentale ulaşır. Yalnız İs­panya ve İtalya’da verim 50 kentalin üstü­ne çıkar. Kaba tarım yapılan, yani fide di­kimine gitmeden makineyle ekim yapılan ülkelerde, Avustralya hariç, verim daha da düşüktür. Bütün bu farklara raÄŸmen 100 milyon ton üretimle Çin ve 45 milyon tonla Hindistan baÅŸta gelir; bunları hayli geri­den Japonya ve Pakistan takip eder. Fakat bu ülkelerde pirinç halkın temel yiyeceÄŸi ol­duÄŸundan ve nüfus çok kalabalık bulundu­ğundan tüketim çok fazla, ihraç edilen pi­rinç çok azdır. Ayrıca iklimdeki düzensiz­likler de her yıl alınan ürün miktarının önemli derecede farklı olmasına sebep olur. Bu sebeplerle pirinç ticareti dünya pirinç üretiminin çok az bir kısmını kapsar (yak­laşık olarak yüzde 5). Pirinç ticareti İkinci Dünya savaşı öncesinden baÅŸlayarak büyük bir deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸradı.
Birmanya ve Tayland, UzakdoÄŸu’da tüketim fazlası en çok olan pirinç satıcı ülkelerdir; fakat bunlar pirinci batı ülkelerine satacağı­na ÅŸimdi asya ülkelerine satmaktadırlar (yaklaşık olarak 1 milyon ton). Çünkü ba­tı ülkeleri ÅŸimdi amerikan ve akdeniz böl­gesi pirinçlerini ithal etmektedirler. Nüfus artışından dolayı en çok pirinç satın alan ülkeler ise Hindistan, indonezya, Seylan, Japonya, Malezya ve Pakistan’dır. Dünyada birinci üretici ve tüketici olan Çin öteden beri pirinç ithal ederken, ÅŸimdi yılma göre bazen 1 milyon tona yakın pirinç ihraç et­mektedir. Her zaman pirinç ihracatı yapan diÄŸer bellibaÅŸlı ülkeler A.B.D., Formoza ve italya’dır. Mısır, Vietnam, Kamboç, Pa­kistan ve Madagaskar gibi bir kısım ülke­ler de zaman zaman pirinç ihraç etmekte­dir.
• Türkiye’ye UzakdoÄŸu’dan getirilen pirinç, Adana, Adıyaman, Ankara, Artvin, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Çorum, Diyarbakır, Edirne, Elazığ, EskiÅŸehir, Gaziantep, Hatay, içel, Kars, Kastamonu, Kırklareli, Malat­ya, MaraÅŸ, Mardin, Rize, Sakarya, Sam­sun, Siirt, Sinop, TekirdaÄŸ, Urfa illerinde üretilir. Çeltik tarımının gerektirdiÄŸi bol sulama, sıtmaya yol açtığından üretim iÅŸi kanunla düzenlenir. Osmanlı imparatorlu­ğunda bu düzenleme 1908′e kadar nizamna­melerle yapıldı, ilk kanun 1910′da yayınlan­dı. Cumhuriyet döneminde 1936 tarihli 3039 sayılı kanunla çeltikçilik çalışmaları yeni­den düzenlendi. Kanunda, çeltik ekimine izin verilmesi yetkisi illerde ve ilçelerde ku­rulacak çeltik kurullarına bırakıldı.
Türkiye’de üretilen pirinç çeÅŸitleri çeltik özelliklerine göre ÅŸu adları alır: 1. kılçıksız; 2. sarı çeltik; 3. ak çeltik; 4. amberotu; 5. mısbak (ak çeltik); 6. kara kılçık; 7. kırmızı çeltik; 8. kasım beyazı; 9. japon pirinci; 10. viyolona siyahı; 11. pangina pirinci; 12. onsen pirinci.
Türkiye’de tüketim ihtiyacından daha fazla pirinç üretme gücü vardır. Ancak sınırla­mada uygulanan siyaset yüzünden her za­man dışarıdan satın alınır. Çeltik kanunu­nun yürürlüğe girdiÄŸi yıl (1936) çeltik eki­len arazi 40 000 hektar, elde edilen ürün de 74 000 tondu. 1940′ta ekim alanı 20 000 hek­tara, ürün ise 63 000 tona indi. 1945′te 18 000 hektardan 32 000 t pirinç alındı. Ziraat alanında ortaya çıkan geliÅŸmelerin yardı­mıyle birim alanda verim yükseltilerek 1955′te 29 000 hektardan 61 000 t pirinç elde edildi. 1966′da ekilen alan 65 000 hektar, üretim de 150 000 t oldu. 1970′te 60 000 hektar araziden 160 000 t pirinç alındı.
— Mutf. Pirinç, nişasta bakımından çok zengin, kolay sindirilen bir besindir; kabız­lık yaptığına inanılırsa da doğru değildir. Uzakdoğu halklarının çoğunun temel besi­nidir. Ülkemizde, pirinçten yapılan yemek­lerin en yaygını pilav ve lapadır; dolmala­ra, bazı etli yemeklere, özellikle kıymaya katılır (sulu köfte); pirinç bazı tatlıların hazırlanmasında da kullanılır (sütlaç, zer­de). Pirincin çeşitleri vardır ve her çeşidi ayrı bir yemek için kullanılır (pilavlık, lapalık pirinç v.b.); fakat her halde pişirme­den önce pirinci iyice yıkamak gerekir, ta ki süzülen su bulanık olmasın; böylece, pi­şirilen pirinç tane tane olur.
Pirinci pişirmenin başlıca üç usulü vardır: birincisinde, bol kaynar suda pişirildikten sonra pirinç soğuk sudan geçirilir; bu usul­le pişen taneler hafif sert olur ve tek tek dişe gelir; doğu usulü pilavda pirinç hafif­çe yağda kavrulur, sonra su veya et suyu katılıp pişirilir; üçüncüsü ise, sütle pişirme usulüdür, soğuk sudan geçirilmesi olumlu sonuç vermez; bu bakımdan, pirinç iki dakika süreyle kaynar suda tutulur, süzülür, sonra sütle pişirilir.
Batı usulü pirinç pişirmede, pirinç taneleri­nin zarını yumuşatmak için önce kısa süre yarı kaynatılır yahut susuz tencerede hafif­çe pembeleştirilir, bu işlem pilava ayrı bir koku verir. (ML)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİNÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROFİL

Tarih 10 Haziran 2009

PROFİL i. (fr. k.). Yandan görünüş. || İnsan yüzünün yandan görünüşü: Nevin dönüp kocasının pof iline baktı: Burnu du­daklarına sarkmıştı (S. F. Abasıyanık).

— Dy. Bir demiryolu hattının, bütün gü­zergâhı boyunca karşılaşılan iniş ve çıkış­larına bağlı karakteristiği.

— Elektroakust. Bir plağın iz profili, kayıt yapılmamış bir plakta, izin dik kesidinin geometrik şekli. (Bu dik kesit bir ikiz­kenar üçgen şeklindedir ve eşit kenarlara ait tepe ile izin dip tarafı hafifçe yuvar­laktır, izin başlıca elemanları, açıklık açı­sı, dip tarafın eğrilik yarıçapı, izin iki ke­narı arasındaki genişlik veya derinliktir.)
— G. santl. Eksik profil veya kaçma profili, yüzden çok başın ön kısmını gösteren profil.
— Havc. Bir uçak kanadının boyuna ke­siti. (Bir profilin bağıl kalınlığı, maksimum kalınlığının uzunluÄŸuna oranıdır. Bu oran yüzde 12 veya daha fazlaysa, profil, dola­yısıyle kanat kalındır. Yüzde 12 ile 9 ara­sında profil orta kalınlıkta, yüzde 9′dan küçükse incedir.) || Profil kaplaması, bir ha­va taşıtında, üzerinde hava akımı meydana gelen ve aerodinamik kuvvetlerin etkisinde kalan dış yapı kısmı.(Profil kaplaması vernikli bezden veya tahtadan olabileceÄŸi gibi, yapının genel direncine katılan cinsten de olabilir. Çok hızlı bazı uçaklarda kapla ma ve yapı bir bütün meydana getirdiÄŸi için, çok ince olan kanatlar yekpare bir madenden yapılır.)

— Hidrol. Irmak profili, bir akarsuyun ya­tağını niteleyen, topografya kesiti. Bk. AN­SiKL.
— Jeofiz. Bir arazi kesiti meydana getir­mek için, uzunluğunca bir seri deprem ölçmesi yapılan, hemen hemen doğrusal Çizgi.
— Jeomorfol. Boyuna profil, vâdi tabanı veya talveg boyunca uzanan profil. || Eni­ne profil, vâdi eksenine veya ırmağın akış yönüne dikey uzanan profil.

— Marang. Profil açmak, bir rende yardımıyle ağaç parça üzerine kiniş açmak. (Bu işlem mekanik olarak tepsi freze tez­gâhında yapılabilir.) || Ters profil vermek, bir parçayı, başka bir parçanın içine ge­çecek şekilde, ikincisine ters yönde yarmak.
— Mat. Profil doğrusu, bir profil düzle­minde bulunan doğru. (yanay doğrusu da denir.) || Profil düzlemi, iki izdüşüm düzlemine, dolayısıyle yer çizgisine dik olan düzlem. Esanl. yanay düzlemi.
— Metalürji. Profil demir, çekme tezgâ­hında çekerek veya silindirli sıvama maki­nesinde ÅŸekil vererek elde edilen, özel pro­filli sabit bir kesiti olan uzun demir çubuk. (Bu terim genellikle, yüksekliÄŸi 80 ile 600 mm olan normal kiriÅŸler, yüksekliÄŸi 80 ile 400 mm arasında deÄŸiÅŸen U demirler, her boyuttan palplanÅŸlar ve gerek doÄŸrudan doÄŸruya haddeden geçirerek gerek 100 mm’den büyük boyutlu I demirleri uzunla­masına yararak elde edilen T demirler için kullanılır. Anglosaksonlar, büyük köşebent­leri de bu gruptan sayarlar.) [PROFİLE de denir.]
— Mim. Bir silme üzerinden alınan ve sil­menin çeşitli kısımlarının birbirine göre girinti, çıkıntı ve eğikliğini gösteren enine kesit.
— Oto. İlerlemeye karşı en az direnç gös­terecek şekilde düzenlenmiş özel karoseri şekli.
— Pedoloji. Toprak profili, toprağın bir kesitin cephesinde görünüşü: Toprak pro­fili, toprağın tanımlanmasını ve sınıflanma­sını sağlayan temel unsurdur. (Toprak su­luklar» denen bazı «stratlar»dan oluşur; bunların profilde birbirini izleyişi ve fizyonomik görünüşü toprağı tanımlamayı sağ­lar. Toprağı tanımlamak için profilin ta­mamını bulmak gereklidir.)
— Teknol. Bir cismin, bir yapının veya bir zeminin düşey kesiti.
— Topogr. Profil çıkarma, bir arazinin profilini elde etmek için yapılan işlemler. II Bir arazinin düşey kesiti. || Boyuna pro­fil veya boy kent, bir karayolu veya demir­yolunun, bir kanalın ekseni boyunca alınan kollanmış kesiti. || Enine profil veya enkesit, bir karayolu veya demiryolunun, bir kanalın eksenine dik doğrultuda alınan kotlu kesiti.

— ANSiKL. Hidrol. Enine profil, bir ırma­ğın yatak kesitini gösterir. Kol sayısı, her kolun eni ve derinliği, bakışımsızlıkları, dip ve eşik tümsekleriyle nitelenir. Bu kesit alüvyon ovasına genişletilince, bir genel ve­ya küçük yatak ile bir büyük yatak ayırt etmeğe imkân verir. Yatağın gömülmesine ve akarsuyun hızına göre, aşındırma veya alüvyon bırakma gücü değişir. Uzunlamasına profil, düşey düzlemde bir akarsuyun kaynak ve ağız arasındaki yolu­nu temsil eden eğriyi gösterir. Daha sert kayaçların yol açtığı çıkıntılar gösterebilir. Denge profili, debisi aşağı kesime doğru azalmayan ırmaklar için ideal bir uzunla­masına profildir. Kaynaktan temel seviye­ye kadar devamlı olarak alçalan eğintiler, yani içbükeyliği yukarı kısma dönük para­bol biçiminde bir yol çizer. Yukarı kesim­deki yükselme, düşük bir eğinti ve kaba ge­reçler hacmiyle orantılıdır; bu kaba ge­reçlerin boşaltılması için daha yüksek bir eğinti gereklidir; az bir eğinti, ince gereç­lerin boşaltılmasına yettiği için aşağı ke­simde debi yükten çok artar. Bu profil, ırmak yatağının en iyi şartlar altında ve en az güç sarfederek havzasının yüzeyine dü­şen suları akıtmasını ve aşındırmanın yarat­tığı gereçleri boşaltmasını sağlayacak eğin­tiyi gösterir.

Bir ırmağın kaynaÄŸa doÄŸru debisi ne kadar yüksek olursa, aşındırma iÅŸine kayaçların yapısı ve cinsi o kadar çok yardım eder; talveg’i aÄŸzından ne kadar uzakta ve derin kazılırsa ve eÄŸinti aÅŸağı ke­sime doÄŸru ne kadar alçalırsa, denge pro­fili o kadar iç bükey olur. Belirli ÅŸartlar (temel seviye, tektonik bozukluklar, iklim ÅŸartları) altında ırmağın oyması denge pro­filinden öteye geçmez. Bu kavram aslında dönencelerde yağışlı bölgelerdeki ırmakla­ra uyar. Dönencelerarası ırmaklar, katı yükler yataklarındaki dirençli kayaları yar­maÄŸa yetmediÄŸinden bu kayaları çaÄŸlayanlarla aÅŸar. Üstelik öbür bölgelerde iklim de­ğiÅŸiklikleri ve deniz seviyesinin yeni glasyoöstatik deÄŸiÅŸmeleri denge profili kavra­mına tamamıyle teorik bir anlam verir. (LM) PROFİLAKSİ i. (fr. prophylaxe). Fizyol. ve SaÄŸ. bil. Bk. KORUNMA.

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROFİL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Proctor deneyi

Tarih 10 Haziran 2009

Proctor deneyi, bir toprağın sıkıştırılabilme derecesini anlamak için, içindeki mak­simum su oranını belirlemeğe yarayan de­ney. Denenecek toprak örneği, dişli silin­dirle aynı etkiyi yapan bir tokmakla sı­kıştırılır. Tokmaklamadan sonra su yüzde­si değiştirilerek, su miktarı ve toprağın yo­ğunluğu ölçülür. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Proctor deneyi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROBUS (Marcus Aurelius)

Tarih 10 Haziran 2009

PROBUS (Marcus Aurelius) [Sirnium 232 -ay.y. 282], Roma imparatoru (276-282). Usta bir generaldi, Afrika’da ve Mısır’da çar­pıştı. Tacitus ölünce baÅŸkumandanı olduÄŸu DoÄŸu ordusu tarafından imparator ilân edil­di. Senatonun imtiyazlarına karşı oldukça saygılı davrandı. Barbar (Burgundlar, Van­dallar, Gepidler, Gotlar, Franklar) istilâ­sına karşı koymak için, kimi zaman sa­vaÅŸtı, kimi zaman da barbarları impara­torluk topraklarına yerleÅŸtirdi. Toprağın iÅŸletilmesini teÅŸvik ederek, Galya ve ispan­ya’da baÄŸcılık yapılmasına izin verdi. Di­siplinin sıkılığından yakınan askerleri, bir doÄŸu seferine hazırlandığı sırada ayakla­narak onu öldürdüler. Probus, Tetrachia tapınağında tanrılaÅŸtırıldı. (L)
PROBUS (Marcus Valerius). Bk. VALE-RİUS.

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROBUS (Marcus Aurelius) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRJEVALSKİY (Nikolay Mihayloviç)

Tarih 10 Haziran 2009

PRJEVALSKİY (Nikolay Mihayloviç), rus subayı ve kâşifi (Kimborovo, Smolensk ili 1839 – Karakol, bugün Prjevalsk 1888). Osuri topraklarını inceledi (1867-1869), son­ra Orta Asya’da keÅŸiflere baÅŸladı.
BaÅŸlıca eserleri: 1867-1869 Arası Osuri’deki Rus Topraklarında Yolculuk (1870), MoÄŸolistan ve Tangutlar Ülkesi (1876), Kulca’dan Tien-Åžan’a (1879), Hami ve Gobi Yoluyle Zayzan’dan Tibet’e (1889), Tibet’in kuzey sınırlarının keÅŸfini anlatan, Kyahta’dan Sarı Nehrin Kaynaklarına (1888). [L]

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRJEVALSKİY (Nikolay Mihayloviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİENE

Tarih 09 Haziran 2009

PRİENE, bugün. Güllübahçe. Esk. coÄŸ. Anadolu’da (Karia bölgesi) Samsun (Mykale) dağının güney yamacında ÅŸehir. Strabon’a göre öteki adı Kadme’dır. Teleoneia kalesinin bulunduÄŸu dik bir kayalığın altında yer alır. Eski yazarlar Priene den, kara ÅŸehri olarak söz ederler. Bugün Eski Menderes tepesi adını taşıyan Akro-polis’in eteÄŸinde akan Büyük Menderes (Maiandros) ırmağının kollarından bin, es­ki devirlerde Naulochos limanına kadar kü­çük kayıklar ve çatanalar için trafiÄŸe elve­riÅŸliydi. Priene adının Yunanöncesı devre kadar indiÄŸi ve Praisos Priansos gibi Girit adalarının, Priene ile iliÅŸkili olduÄŸu sanılı­yor. Antik belgelere göre, Priene ÅŸehrinin kurucuları lon’lar ile karışmış Thebar’lılerdi ve baÅŸlarında Peneleos’un oÄŸlu Phılotas ile Neleus’un oÄŸlu Aipytos vardı. Åžehrin ku­ruluÅŸunun M.Ö. 2000′e kadar gittiÄŸi sanılır. Arkaik devre ait ÅŸehrin, bugünkü yerden daha içerilerde, Miletos’un yakınlarında ku­rulmuÅŸ olduÄŸu sanılıyor. M.Ö. 645 yıllarında Lydia krallığının baş­kenti Sardeis’in düşüşünden sonra Priene, Trer’lerin ve Kimmer’lerin lideri Lygdamis tarafından ele geçirildi. Ancak bu sefer, ge­çici bir yaÄŸma niteliÄŸinde olduÄŸundan kısa süre sonra ÅŸehir, istilâdan kurtuldu; sonra da Lydia kralı Ardys tarafından ele geçirildi. Priene’deki Lydia hâkimiyetinin ne kadar sürdüğü bilinmiyor.

Åžehrin, Kroisos devrin­de de Lydia krallığının hâkimiyetinde oldu­ğu kesindir. Herodotos ve Pausanias’a gö­re, Keyhüsrev’in kumandanı Media’lı Mazares M.Ö. 545 veya 544 yıllarında ÅŸehri tah­rip etti ve halkını köle yaptı, lonia ÅŸehirlerinin M.Ö. 499′da Perslere isyan etme­siyle baÅŸlayan lonia ihtilâline ve M.ö. 494′te lonia ihtilâline son veren Lade savaşına Priene de 12 gemiyle katıldı. Bu savaÅŸtan sonra Miletos, Priene ve birçok ion ÅŸehri, tapınaklar ve kutsal yerlerle birlikte yakı­lıp yıkıldı. M. ö. 353′te Karia satrapı Mausolos’un ölümünden sonra Priene’nin yeniden inÅŸa edildiÄŸi M.ö. 334′te de Büyük İskender’in ÅŸehre geldiÄŸi sanılıyor. M.ö. 283 veya 282 yılında Sisam (Samos) ile Pri­ene arasında bir sınır olayı sonucunda çı­kan anlaÅŸmazlıkta Lysimakhos araya gire­rek iki tarafı uzlaÅŸtırdı ve Dryussa’yı Priene’lilere, Batinetis’i ise Samos’lulara ver­di. M.ö. 246′da Selefkilere ait olan ÅŸehir Laodikeia savaşı sonucunda Ptolemaios’ların eline geçtiyse de M.ö. 196′da tekrar selefki hâkimiyetine girdi. Kısa bir süre sonra, Priene ile Samos arasında yeni bir anlaÅŸmazlık baÅŸgösterdi. Rodosluların hakemliÄŸiyle Priene, Karion ile Dryussa’yı elinde tuttu. M.ö. 188′de Manlius Volso, Küçük Asya’daki iliÅŸkileri düzenleyince, Pri­ene ve Samos, Romalıların bağımsız mütte­fiki olmayı kabul etti.

M.ö. 155′te Kappa-dokia kralı Ariarathes V ile Bergama kralı Attalos II, Priene’ye karşı savaÅŸ açtı. M.ö. 133′te Bergama kralı Attalos II ölünce top­raklarını Roma’ya vasiyet etti ve Priene de roma hâkimiyeti altına girdi. Roma devrin­de ÅŸehir sayısız savaÅŸ gördü, Augustus za­manında düzenli bir duruma geldi. Bu sıra­larda Büyük Menderes ırmağının taşıdığı alüvyonlarla, deniz devamlı olarak ÅŸehirden uzaklaÅŸtığı için Priene’nin önemi de gittikçe azalıyordu. Bizans devrinde Priene, Andronikos II Palaiologos’a kadar bir piskopos­luk merkeziydi. Yazılı belgeler ve arkeolojik kalıntılar, ÅŸehirde, bizans yönetimi sı­rasında (XIII. yy.a kadar) yerleÅŸme olduÄŸu­nu ve bu tarihten sonra tamamen terk edil­diÄŸini gösterir.

• Arkeolojik kazılar ve araÅŸtırmalar. Åžehir ilk defa 1673′te İzmir’den gelen ingiliz tüc­carları tarafından tespit edildi. 1894′te Ber­lin Müzeleri Eski Eserler bölümü müdürü R. Kekule” von Stradcnitz ve Kari Human ÅŸehri birlikte ziyaret ederek arkeolojik bir araÅŸtırma yapmaÄŸa karar verdiler. 1895′te K. Human ilk kazıya baÅŸladıysa da, anî ölümü sonucunda kazı baÅŸkanlığına Theoder Wiegand getirildi. Bu çalışmalar 1899′da so­na erdi.
Åžehir, Hippodamos planı veya «ızgara plan» adı verilen bir plana göre yapılmıştır; yol­lar ve caddeler düzgün ve dik bir ÅŸekilde birbirlerini keser. Athena tapınağı, agora ve resmî yapılar ÅŸehrin merkezinde yer alır. DoÄŸu-batı yönünde uzanan 6 yol, ÅŸehri düzgün parçalara böler. Bu yollardan en önemlisi agoranın yanından geçen Batı Kapı yolu (ÅŸehrin batı surlarında bir kapıya ulaşır), kayalık bîr arazinin oyuimasıyle ya­pılmıştır. Tiyatro yolunun, doÄŸu ve batıda yer alan iki kapıyı birbirine baÄŸladığı doÄŸu­daki kapının da ÅŸehrin ana kapısı olduÄŸu sanılıyor. Bu kapıdan çıkan bir yol da Magnisa’ya (Menderes Magnesia’sı), oradan da ülkenin içlerine kadar uzanıyordu. Ka­pının iç tarafında bulunan ve kenarları yu­varlak duvarlar tarafından kapatılmış olan avlu, kapıyı kırarak giren düşmanı yeniden geri püskürtmek için bir tuzak vazifesini görüyordu. Güneydeki Batı kapısı da ana kapı kadar önemliydi. DoÄŸuda, Kaynaklar kapısı adı verilen önemli bir giriÅŸ daha var­dır. Åžehrin kuzey-güney yönünde uzanan eksenlerinde çok eÄŸimli yollar yer alır. Bü­yük bir kısmı merdivenlerden meydana ge­len bu yollar ÅŸehir ulaşımını büyük ölçüde etkiliyordu. Yatay ve dikey eksenler tara­fından sınırlandırılmış olan ev bloklarının (insulae) boyutları 47,20 X 35,40 m idi; her birinin üzerinde genellikle 4 ev vardı. Åžehir akropolisi ve aÅŸağı ÅŸehir arasındaki surlar kesintilidir. Yüksekte kurulmuÅŸ olan akropolisin yeri savunmaya elveriÅŸlidir. Akropolis üzerinde 10 kulenin bulunmasına kar­şılık, çok daha uzun olan ÅŸehir surları üze­rinde 16 kule vardır. Güneyde, stadionun yakınlarında testere biçiminde olan surlar, ÅŸehrin güneyinden gelen saldırılara karşı ba­şarılı bir ÅŸekilde savunulmasını saÄŸlıyordu. Surlarda özellikle Bizans çağında bazı de­ğiÅŸiklikler ve onarımlar yapıldı. Åžehrin nekropclis’leri hakkında fazla bilgi yoktur. Yal­nız doÄŸudaki nekropolis’in önemli olduÄŸu tespit edilmiÅŸtir.

Tapınak (Athena polias tapınağı). Åžehrin en hâkim noktasında, kayalık bir teras üze­rindedir. Vitruvius’a göre, ünlü mimarPyt-heus tarafından yapıldı (M.Ö. IV yy.). Åžeh­rin en önemli ve aynı zamanda en eski yapı­sıdır. Tapınak doÄŸu-batı yönünde inÅŸa edil­miÅŸ olduÄŸundan, ÅŸehir planının bu yapının çevresinde geliÅŸtirildiÄŸi sanılıyor. Her ba­kımdan klasik bir yapı elan Athena tapınağı küçük asya-ion düzeninde ve 6 X 11 sütunlu peripteros planlı bir yapıdır. Uzun ve kısa taraflarındaki sütun sayısının birbiriyle oranı, klasik dor tapmağı etkisini gösterir. Tapınağın yapımı sırasında kullanılan ve esas ölçü olan «ayak» 29,4 sm’lik attike aya­ğıdır. Tapınak, içindeki kült tasviri ve kai­desinde bulunan sikkelere göre, Kappado-kia kralı Orophernes tarafından adanmıştı. Pausanias da bu kült tasvirinden söz eder. Tespit edilen kalıntılara göre, Athena’nın heykelinin mermerden ve Nike’nin kanat­larının altın suyuna batÄ