RESÜLAYN
Tarih 29 Haziran 2009
RESÜLAYN, Suriye’nin Türkiye sınırı üzeÂrinde, Habur çayı kıyısında küçük bir ÅŸeÂhir.
Åžehrin, türk topraklarında kalan kesimiÂne de önceleri bu ad veriliyordu. Sonra Ceylanpınar denildi; ÅŸehrin «pınar başı» anÂlamına gelen adı Asurlular devrinden kalÂmıştır (RiÅŸ Ayna). Bu ad Süryanîceye de ReÅŸ Ayna ÅŸeklinde geçti, Roma-Bizans hâÂkimiyeti sırasında da Resaina ÅŸeklini aldı. Burada Habur çayının önemli kaynakları vardır ve bu çay, aÅŸağılara doÄŸru, yazın kurumayan bir akarsu halini alır. XVI. yy. baÅŸlarında osmanlı hâkimiyetine geçen ReÂsülayn, Zor sancağına baÄŸlı bir ilçenin merÂkeziydi.
Birinci Dünya savaşından sonra ÅŸehrin, demiryolunun 7,5 m güneyinde kaÂlan kesimi Suriye’ye geçti. Resülayn’ın güÂneybatısında Tel Halef harabelerine rastlaÂnır. M.V. Oppenheim burada kazılar yapaÂrak Kapara sarayını meydana çıkardı. (M)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESÜLAYN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Res mancipi
Tarih 29 Haziran 2009
Res mancipi (lat. dey.). Rom. huk. Ancak mancipatio yoluyle temlik edilebilen temel mallar (İtalya’daki ‘topraklar, köleler, yük ve sağım hayvanları).
Res nec mancipi, sadece traditio ile devredilebilirdi. Çok esÂki çaÄŸlardan kalan bu ayırım, gene de lustinianos devrine kadar sürüp gitmiÅŸtir. (L)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Res mancipi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESİMLİ
Tarih 29 Haziran 2009
RESİMLİ sıf. (resim’den resim-li). [Gazete dergi v.b. için] İçinde resimler bulunan: Hiç cevap vermedi. Ben resimli gazeteye bakıyordum (M. Åž. Esendal). Resimli çoÂcuk kitapları. \\ Resimli roman, metinle birlikte sunulan resimler dizisi; resmin buÂlunduÄŸu karenin içinde resmin anlaşılmaÂsına yardımcı olan metin de yer alır.
— ANSİKL. Ed. A.B.D.’de ÅŸimdiki halini almadan önce, metinsiz veya bir metni canÂlandırmak için yapılan resimlerden meydaÂna gelen hikâyeler, resimli roman’ın öncüÂsü sayılır. Resimli roman, 1880 yıllarında resimli magazinlerin raÄŸbet görmesiyle yaÂyıldı. Bu arada, mizahî dergilerin hızla geÂliÅŸmesi ve New York basınının iki kodaÂmanı olan Joseph-Pulitzer ile W.R. Hearst arasındaki mücadele, resimli romandaki iki unsuru yani resim ile yazının kaynaÅŸmasını hızlandırdı. Bu geliÅŸme özellikle Richard Outcault’un (Yellow Kid [1896], Buster Brown [1902]) ve Rudolph Dirks’in (The Katzenjammer Kids [1897], Little Tmmy [1905]) eserlerinde görülür.
İlk ÅŸekliyle resimli roman resimle sınırlanÂmadan devam eden bir metni süsleyen bir resimler diziÅŸiydi. Ama daha 1900′de, reÂsimlerin içinde çoÄŸu zaman ÅŸahısların aÄŸÂzından çıkan sözlerin yer aldığı balonlar belirdi. BaÅŸlangıçta mizahî olan resimli roÂman (Comics adı buradan gelir) kısa zamanda, çeÅŸitli konuları ele aldı: mitoloji, bilim ve teknik, fantastik” hikâyeler (Gustave Verbeck’in Upslde Downs’ı [1903]), rüya âlemi (Winsor Mc Cay’in Little Nemo in Slumberland’i [1905]). 15 Kasım 1907′de Bud Fisher, ertesi yıl Mutt and Jeff adını alacak olan Mr. A, Matt’in serüvenleriyle ilk günlük resimli romanı yarattı.
Avrupa’da Pinchon’un Becassine (1905) ve Louis Forton’un La Bande des Pieds-Nickeles’inde görüldüğü gibi metin, resimli romandaki önceliÄŸini muhafaza ederken, amerikalı ressamlar ilk olarak comic’leri siÂnemaya uyguladılar. Harry Hershfield, Desperate Desmond’da (1910) o çağın birçok kısımlı filmini hicvederken Winsor Mc Cay sanat deÄŸeri olan ilk canlı resmi (Gertie the Dinosaur) yaptı (1910). 1910′dan sonra resimli roman çizenler araÂsında baÅŸlıca iki eÄŸilim belirdi: bunların bir kısmı resimli romanı sadece bir eÄŸlenÂce aracı olarak kabul ediyor, bazıları da yeni bir ifade aracı olarak görüyordu. Krazy Kat’ın (1911) yaratıcısı George Herriman, canlı resimden Felix the Cat tipini alan (1921) Pat Sullivan ve özellikle Bringing up Father (1913) ile milletlerarası ün kazanan George Mc Manus, ikinci grupÂta yer alıyorlardı.
Basın dağıtım ajanslaÂrının (International News service, 1912; King Features syndicate, 1914) kuruluÅŸuyle reÂsimli romanın yayılışı büyük ölçüde arttı. Ama aynı ajanslar, herhangi müstakbel bir
müşteriyi tedirgin etmemek için resimli roÂman yaratıcılarının ifade hürriyetini kısıtÂladılar. En fazla tavsiye edilen konu burÂjuva ailesi ve hayatı idi (Sidney Smith’in The Gumpsi). Bu tür resimli romanın örÂneÄŸi, tek başına veya erkek kardeÅŸiyle birÂlikte, günlük hayatını bir maceralar âlemi haline sokan evin genç kızı tipi (Cliff Strett’in Polly and her Pals’i) ve Martin Branner’in Winnie Winkle’ı bu türden doÄŸdu. Buna karşıt olarak da bıçkınları (Frank Villard’ın Moon Mullins’i), gayri ciddî kahÂramanları (Billy de Beck’in Barney Google’i), maceraperestleri ve .öksüzleri (Harold Gray’in Little Orphan Annie’si) ele alan resimli romanlar çıktı.
Daily Sketch, 1921′de J. Millar Watt’ın Pop’u ile Avrupa’da ilk olarak büyüklere mahsus günlük resimli romanı ortaya attı. Fakat A.B.D.’li sanatçıların çabasıyle reÂsimli macera romanları kısa zamanda büÂtün dünyaya yayıldı. Harold Foster’in reÂsimlediÄŸi Tarzan (1936′da, yerini Bürne Ho-garth aldı) ve Dicks Calkins ile Phil Nowlan’ın Buck Rogers’i (bu resimli romanda «hayalbilim» konuları iÅŸlenmektedir) aynı gün, yani 7 aralık 1929′da yayımlanmaÄŸa baÅŸladı. Bu yeni dizilerin kazandığı baÅŸarı, basın ajanslarının, «suspense» (heyecan) ve harekete önem vermesine yol açtı.
BöyleÂce, Chester Gould, Dick Tracey (1931) ile poli’s romanını resimli romana aktarırken Alexander Raymond (1911-1956), bir poliÂsiye macerayı (Secret Agent X-9), uzak ülÂkeleri ele alan bir hikâyeyi (Jungle Jim) ve bir bilimsel macerayı (Flash Gordon) yayımlamaÄŸa baÅŸladı. Bununla beraber HaÂrold Foster Prince Valianfı ile (1937) EsÂkiçaÄŸ veya OrtaçaÄŸ maceralarıyle ilgi topÂluyordu. Bu arada, ressamların çoÄŸu, geÂleneksel sanat kurallarını resimli romana uygularken, Milton Caniff, Frank Robbins ve Frank Godvin (Connie, 1932) gibi saÂnatçılar da resim veya sinemaya has usulÂleri uygulayarak özel bir üslûp bulmaÄŸa çalıştılar. Böylece, kompozisyon (helezonî, piramit biçiminde v.b.) resimli romana girÂdi.
Resimlerin çerçevesi, eÅŸkenar dörtgen, elips ve daire ÅŸeklini aldı. Seçilen konuÂlar genellikle cepheden çizilirken, ressamÂlar yukarıdan aÅŸağıya ve aÅŸağıdan yukaÂrıya görüntülerden de yararlanmaÄŸa baÅŸÂladılar. Rengin kullanılışı estetik bir deÂÄŸer kazandı; renk çoÄŸu zaman gerçeÄŸe uyÂgun olmuyor ama psikolojik ve dramatik etkileri pekiÅŸtirmek için kullanılıyordu. MaÂcera konularını iÅŸlemekte kullanılan bu yeÂni araçlar, 1933′te yayımlanan ilk resimli roman kitaplarının çok kısa zamanda baÂÅŸarı kazanmasını saÄŸladı.
Bu kitaplar önce basında çıkmış çeşitli bantları yeniden yayımlamakla yetiniyordu (New Fun, 1935); daha sonra sadece bir tek kahramanın maceralarını kapsadı (Superman, 1938).
Macera romanları türü, 1940′ta resimli roÂman üretiminin yarısına ulaşıyordu ama mizah romanları da kimi zaman ağır baÂsıyordu. Elzie Segar’ın Temel Reis’i (Po-pey) [1929], Murat Young’un FatoÅŸ’u (Blondie) [1930] ve Al Capp’ın HoÅŸ Memo’su (Lil’Abner) [1934] bunun örnekleridir. Ne var ki, mizahî resimli romanın ticarî baÂÅŸarısı durmadan artarken, bu romanları yaratanların hayal gücü tükeniyor ve canlı resme (Miki Fare [Micket Mouse], Vakvaka KardeÅŸ [Donald Duck, 1931]) ve haÂyalî konulara (Lee Falk’in Mandrake’si [Mandrake the Magician]) daha fazla baÅŸÂvuruluyordu.
Avrupa’da en çok ilgi gören resimli romanlar ise ÅŸunlardı: Almanya’Âda Erich Ohser’in Vater und Sohn’u (1934), Fransa’da A. Daix’in Profesör Nimbus’u (Le Professeur Nimbus) [1934], İtalya’da Giovanni Scolari’nin Saturno Contro la Terra’sı ve özellikle Belçika’da Herge’nin Tenten’i (Tintin) [1929]. İkinci Dünya saÂvaşı sırasında, Dave Breger’in G. L. Joe’su, George Baker’in Sad Sack’ı, Milton Caniff’in Maie Call’u (1942) gibi, ameriÂkan askerleri için özel olarak çizilmiÅŸ yeÂni resimli romanlar ortaya çıktı. Buna raÄŸÂmen günlük gazetelerde resimli roman boÂyutlarının küçültülmesi macera romanlarıÂnın ve desenin geliÅŸmesi üstünde olumsuz bir etkisi oldu. Crockett Johnson’un saÂvaÅŸ zihniyetine karşı koymak için yaratÂtığı Barnaby (1942) bu devrenin en ilgi çeÂkici eseridir.
SavaÅŸ sonrası, resimli romanlarda, ameriÂkan toplumunun karışıklığı ve ÅŸaÅŸkınlığı görülür. Burne Hogarth’ın Drago’su (1945), Alex Raymond’un Rip Kirby’si (1946) ve Milton Caniff’in Steve Canyon’ı (1947) gibi askerden yeni terhis edilmiÅŸ kahramanÂlar, özellikle ahlâk ve fikir meseleÂleri üstünde dururlar. Avrupa’da kâÂğıt tüketiminin kısıtlanması, din ahlâkiyÂle laik okulun karşı koyması ve siyasî kavÂgalar, resimli basının geliÅŸmesini engelleÂdi. Bununla beraber Jean Ache (Arabelle la derniere Sirene) [1947], Edgar P. Jacobs (Professeur Mortimer) [1946] gibi genç ressamlar ilk eserlerini verdiler. Franquin, savaÅŸtan önce R. Velter’in yarattığı bir kahraman olan Sipru’yu (Spirou) yeniden ele aldı ve Maurice De Bevere sevimli kovboy Red Kit’i yarattı (1946). 1950 Yılı baÅŸlarında amerikan resimli roÂmanının içine düştüğü acıklı hal, bu türün estetiÄŸini ve ahlâkını tenkit eden eÄŸitimci ve psikologların saldırısını haklı gösterecek gibidir.
Bu sırada Walt Kelly’nin resimli masalÂları (Pogo, 1949) ve Charles Schultz’un korkunç çocuksu dünyası (Peanuks, 1950) ile, resimli roman, önemli insanî ve siyasî meselelere el attı. Fikir yanı ağır basan bu resimli romanlar kısa zamanda tutundu ve Jules Feiffer (Feiffer) [1956], Mel Lazarus (Miss Peach) [1957] ve Johnny Hart (B.C.) [1958] tarafından taklit edildi. FaÂkat bu serilerin yanı sıra, Ailen Saunders’in Worth’s Family’si (1947) gibi melodramÂları da raÄŸbet gördü ve bunlardan «sabunÂlu opera» (soap opera) denilen tür doÄŸdu. Stan Drake’ın The Heart of Juliet Jones’u (1953), Leonard Starr’ın On Stage’ı (1957) ve Alex Kotzy’nin Apartment 3-G’si (1962) bu son türün örnekleridir.
Amerika’daki yeniliÄŸe paralel olarak, reÂsimli roman, bütün dünyada hızla geliÅŸti. İngiltere’de yetiÅŸkinlerin okuduÄŸu resimli romanların yapımı olaÄŸanüstü bir miktara ulaÅŸtı (Leslie Caswell’in Better or Worse’u, Peter O’Donnel’in Modesty Blaise’i, D. Wright’un Carol Day’i, Maz’ın İane, Da-ughter of Jane’i). Bu arada, arjantinli reÂsimli roman sanatçıları, kovboy hikâyeleÂrinde uzmanlaÅŸmışlardı (Arturo del Castillo’nun Randall’i), 1959′dan bu yana Albert Uderzo ve Rene Goscinny, galyalı Asterix’in (Bücür) maceralarını canlandırarak fransız tarihî resimli roman geleneÄŸine yeni bir hava getirdiler.
• Türkiye’de. Türkiye’de ilk resimli hiÂkâye Salih Erimez tarafından AkÅŸam gazeÂtesinde çizildi (1935). Erimez, bu resimli hikâyelerde eski türk yaÅŸayışını dile geÂtirdi. Bugünkü anlamıyle ilk resimli roman tercümesi Mehmet Faruk Gürtunca’nın çıÂkardığı Çocuk Sesi dergisinde yayımlandı: Baytekin Meçhul Dünyalarda (Alexander Raymond) [1935]. İlk yerli resimli roman da aynı dergide Orhan Ural tarafından çizildi: Zıpzıp Ali ve ArkadaÅŸları (1935). Günlük gazetede yayımlanan ilk resimli yerli roman Vatan gazetesinde Çetin özkırım’ın çizdiÄŸi Toprak Kokusu’dur. (1952). Resimli romanı yaygınlaÅŸtıran ve geliÅŸtireÂrek çaÄŸdaÅŸ çizgiye ulaÅŸtıran KaraoÄŸlan (AkÂÅŸam gazetesi) [1961] ile Suat Yalaz oldu. Sezgin Burak’ın çizdiÄŸi Tarkan adlı reÂsimli roman da ün kazandı. Resimli roman türünde (Turhan Selçuk [Abdülcanbaz], Altan Erbulak [Cafer ile Hürmüz], OÄŸuz Aral [Hayk Mammer] v.d.) türk karikatüÂristleri de çeÅŸitli örnekler verdiler. Bugün, Türkiye’de resimli romanlar gazete ve derÂgilerde yayımlanmakta veya okura dergi halinde sunulmaktadır (KaraoÄŸlan, Tarkan, MalkoçoÄŸlu, Ergenekon v.d.). [LM]
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİMLİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RESİM veya RESM
Tarih 29 Haziran 2009
RESİM veya RESM i. (ar. resm). örnek olarak alınmış herhangi bir ÅŸeyin karakalem veya boya ile kâğıt v.b. bir yüzey üstüne çıkarılmış biçimi: Sonra kiliselerde görüÂlen azizlerin resimlerine benzer bir hal alÂdı (H. R. Gürpınar).
Duvarlarda kıymetli, açık saçık resimler asılıydı (Ömer Seyfeddin). YorulduÄŸumuz vakit ben, resim yapÂmaÄŸa baÅŸlıyorum (R. N. Güntekin). || Bir nesnenin veya yerin fotoÄŸraf makinesi aracılığıyle bu iÅŸ için hazırlanmış bir kâğıda alınmış ÅŸekli, fotoÄŸraf: Albümün yaprakları içinden gözlerime bakarak gülümseyen bu resim, Kâmran’ın resmiydi (R. N. GünteÂkin). Hayır, dedi, ben gençlik resimlerimden hiçbirini saklamam. Her sabah aynada nasılsam, oyum! (F. R. Atay). || Yazma, çizÂme, boyama sanatı: Resim öğretmeni. ReÂsim dersi, || Tören, alay. merasim: Geçit resmi. || Resim müzesi. Bk. PîNAKOTEK. || Resim sergisi, her türlü resimlerin ve özellikle yaÄŸlıboya tabloların sergilendiÄŸi yer.
— ÇEÅž. DEY. Resim almak (çekmek veya çıkarmak), fotoÄŸraf makinesiyle bir ÅŸeyin ÅŸeklini kâğıda geçirmek. || Resim gibi, çok güzel, çok hoÅŸ v.b. anlamında kullanıÂlır: Resim gibi kız. \\ (…)nın resmidir, «(…»nın olacağı kesin ve bellidir» anlaÂmında kullanılır: Bir kere sevdaya tutulÂmaya gör // AteÅŸlere yandığının resmidir (C. S. Tarancı). Çalışmamakta ısrar ederÂsen, sınıfta kaldığının resmidir.
— Esk. Eser, iz, nişan. || Şekil: Haç resmi, Mührü Süleyman resmi || Âdet, usul, tavır. || Tarz, üslûp. || Plan, taslak. || Devlete ait iş, davranış, söz. || Resmi âli, padişahların cuma namazına gidiş ve gelişinde veya Hırkai Saadeti ziyareti sırasında yapılan tören. || Resmi geçit, geçit töreni. || Resmi kadim, eski usul. || Resmi küşad (veya iftitah), açılış töreni. || Resmi müsennem, profilden alınmış veya yapılmış resim. || Resmi selâm (veya tazim), askerî protokolün gereklerine göre yapılan selâm merasimi.
— Farklar psikol. Dört resim testi, Van Lennep tarafından meydana getirilen ve T. A.T. testine benzeyen yansıtmalı test. Bk. ansikl.
— Folk. Halk resimleri. Bk. ansikl.
— G. santl. Bk. ansikl.
— Huk. Bir iÅŸin yapılması sebebiyle idare tarafından kiÅŸilerden alman vergi cinsinÂden bir para: Gümrük resmi. Belediye resÂmi. Rıhtım resmi. Levha resmi. (Bk. anÂsikl.) || Resim ve harç muafiyeti, resim veya harca baÄŸlı hizmetlerden yararlananÂların, özel durumları sebebiyle resim ve harç verme yükümlülüğü dışında bırakılÂmaları durumu. (Bk. ansikl.) ||
— Esk, Resmi kısmet, terekenin vereselerine dağıtılÂması karşılığında alınan vergi. (Mirasın paylaÅŸtırılmasıyle kassam denilen memurÂlar uÄŸraşırlardı. Kassam teÅŸkilâtının olmaÂdığı yerlerde bu iÅŸi kadı ve naipler yaparÂdı. Resmi kısmet yüzde 0,15 ile yüzde 0,30 arasında deÄŸiÅŸirdi. Her kadılıkta bir kasÂsam defteri vardı, ölenin terekesi kasÂsam tarafından bu deftere geçirilir ve her birinin deÄŸeri altına yazılırdı, öleÂnin cenaze masraflarıyle kassamın alacaÂğı düşünüldükten sonra kalan, ÅŸer’î kanuna göre vârislere verilirdi.) || Resmi Kısmet kanunu, Osmanlı imparatorluÄŸunda ölen kimselerin geride bıraktıkları mal, eÅŸya ve paralarından alınacak olan, resmi kısmeÂtin kimler tarafından tahsil edileceÄŸini düÂzenleyen kanun. (Bk. ansikl.) // Resmi kitabet, kadılar tarafından alınan vergi. (XVII. yy.da bu vergi kadılar için 20, haÂdemeler için 5 akçeydi.) || Resmi niÅŸan (veya resmi berat), tayini yapılan kadılarÂdan alınan vergi. (Kadı ve mevalî tayinÂlerinde, kendilerine tayinlerini, kaza ve saÂlâhiyetlerini bildiren ve padiÅŸahın tuÄŸrasıÂnı taşıyan bir belge verilirdi [tuÄŸra çekme parası olarak da bir resim alınırdı].) // ResÂmi sicil, kadıların sicil defterlerine kaydetÂtikleri mektuplardan aldıkları vergi. (KaÂdıların belirli maaÅŸları yoktu; geçimlerini, baktıkları dava veya kendilerine yapılan müracaatlardan aldıkları vergilerle saÄŸlarÂlardı. Resmi sicilin miktarı 2-7 akçe araÂsında deÄŸiÅŸirdi. Buna sicil akçesi de deÂnirdi.)
— İda. Resmi âdi, ulufe gününden baÅŸka günlerdeki elçi kabul töreni. || Resmi tahÂlif, devlet memurlarının iÅŸe baÅŸlarken yeÂmin töreni. (BaÅŸta sadrazam olmak üzere vükelâ ve devlet adamlarının sadakat yeÂmini etmeleri sultan Abdülmecid devrinde baÅŸladı [1850]. TaÅŸra memurları da idare meclisi önünde yemin ederdi.)
— Mal. Esk. Resmi ağıl, koyun, keçi v.b. küçükbaÅŸ hayvanlar vergisi. (XVI. yy.da üç yüz koyundan beÅŸ akçe vergi alınırdı.) || Resmi arus, evlenen erkeklerden alınan düğün vergisi. (ErkeÄŸin evlendiÄŸi kızsa altÂmış akçe, dulsa veya gayri müslim kızsa otuz akçe, gayri müslim dulsa on beÅŸ akçe vergi alınırdı. Bunu tımar, zeamet ve has sahipleri alırdı. Tımar sistemiyle birlikte bu vergi de kaldırıldı.) || Resmi âsiyab, deÄŸirÂmen vergisi. (Bir yıl sürekli iÅŸleyen deÄŸirmenlerden altmış; altı ay iÅŸleyenlerden otuz; üç ay iÅŸleyenlerden on beÅŸ akçe alınırdı. Tanzimattan sonra bu vergi kaldırıldı.) // Resmi badiheva, tımar usulünün yürürÂlükte olduÄŸu dönemde ekili arazisi olÂmayan ve ticaretle uÄŸraÅŸan gayri müsÂlimlerden alınan vergi. (Evlilerden yılda iki, bekârlardan altı akçe alınırdı.
Tanzimattan sonra kaldırıldı. Resmi raiyet ve resmi mücerred de denirdi.) || Resmi bennâk, tımar sahiplerinin gayri müslimlerden aldıkları vergi, (iki çeÅŸitti: ekinli bennâk, caba benÂnâk. Ekinli bennâk, elindeki arazisi yarım çiftten az olanlardan, caba bennâk ise toprağı olmayan ve ticaretle uÄŸraÅŸan gayri müslimlerden alınırdı. Vergi yılda iki akÂçeydi. Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi bidat, gümrüğe gelen eÅŸyadan gümrük vergisinden ayrı olarak alınan vergi. (TanÂzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi çift, arazi vergilerinden biri. (iki öküzle iÅŸleÂnebilecek arazi demekti.
Bu vergi, en az yirmi iki, en çok elli yedi akçeydi. TanÂzimattan sonra kaldırıldı. Çift akçesi de denirdi.) || Resmi çift bozan, çiftliÄŸi bıÂrakarak baÅŸka iÅŸ yapanlardan alınan verÂgi, (Vergi, bütün çift, yarım çift ve onÂdan az arazideki çiftin bozulmasına göre deÄŸiÅŸirdi. Bütün çift için üç yüz yarım çift için yüz elli, daha az arazi için yetmiÅŸ beÅŸ akçe alınırdı. Tanzimattan sonra kaldırılÂdı.) || Resmi ganem, koyun vergisi. (XVI. yy.da iki koyun veya keçiden bir akçe alıÂnırdı. Tanzimattan sonra, aÄŸnam resmi adıÂnı aldı.) || Resmi güvara, turfanda meyÂve sebze vergisi. (Gügeri memuru adı veÂrilen, bir memur tarafından toplanırdı.) // Resmi hınzır, domuz vergisi. (Hıristiyanların beslediÄŸi domuzlardan her biri için yılda dörder para vergi alınırdı.
GayrimüsÂlimlerin isteÄŸiyle kaldırıldı [1779]. Domuz sahiplerinin bu iÅŸten fazla kâr etmeleri üzerine yeniden alınmaÄŸa baÅŸlandı. TanziÂmattan sonra tekrar kaldırıldı.) || Resmi nize, üç voynuktan meydana gelen gönder’in her yıl mart ayında hazineye ödediÄŸi vergi. (Resmi nize altı akçeydi. Sefere giden voy-nuklar altı akçe, ötekiler beÅŸ akçe öderlerÂdi.) || Resmi tapu, devlet arazisi üzerinde yapılan bina, koru, harman yeri gibi ziraatÂtan alıkonulan topraklardan alınan vergi. (Verimli araziden elli akçe, daha az veÂrimli yerden de yirmi akçe alınırdı. TanÂzimattan sonra bu tür yerlerden bedeli öşür ve mukaatai zemin adı altında vergi almÂamaÄŸa baÅŸlandı.)
— Mat. Bk. Görüntü.
— Tasav. Resim hırkası, mevlevîlerin giyÂdiÄŸi, bedeni geniÅŸ hırka. (Mevlevi, bu hırÂkayı üç gün sır olduktan sonra tarikat ÅŸeyÂhinin huzuruna çıkınca giyer.)
— Teknol. Çizgisel resim, sanayiyle ilgili nesnelerin veya süslemelerin çizimine yaraÂyan teknik resim. (Bk. ansikl.) || GeoÂmetrik resim, bir nesnenin geometrik oranÂtılarını yansıtan resim. || Gölgeli resim, gölgelerle aydınlık kısımların iyice belirÂtildiÄŸi resim. || Grafik resim, bilimsel konularda uygulanan ve kesitleri, düzlemleri v.b. gösteren resim. || iki renk resim, renkli kâğıt üzerine yapılan ve aydınlık bölgeleri beyaz kalemle belirten resim. || Lavili resim, çini mürekkeple gölge vuÂrulan veya suluboya ile renklendirilen reÂsim. || Makine resmi veya sanayi resmi, çizgi veya lavi ile yapılan ve makineleri, makine parçalarını v.b. göstermeÄŸe yaraÂyan resim. || Meslek resmî, teknik resim kurallarının belirli bir meslek dalında (maÂrangozluk, topografya v.b.) uygulanması.
|| Mimarî resim, teknik resim kurallarına göre bir binanın planını, en ve boy kesitini gösteren resim. || Modelli resim, canlı bir modeli veya gerçek bir peyzajı örnek. alaÂrak yapılan resim. || ölçülü resim veya ölçülü kroki, cetvel veya pergel kullanmaÂdan yapılan ve bir nesneyi gerçekte olduÂÄŸu gibi gösteren, ayrıca da o nesneyi meyÂdana getiren bütün parçaların ölçüsünü veÂren ve bu parçaların nasıl biraraya geÂtirileceklerini belirten resim. (Bu tür reÂsimde nesnenin biri yatay öbürü düşey iki düzlem üzerindeki izdüşümleri gösteriÂlir; düşey düzlemdeki izdüşümüne boy, yaÂtay düzlemdeki izdüşümüne de en kesit deÂnir; bazen nesnenin baÅŸka kesitleri de gösterilir ve bunun için de nesne belirli birÂtakım düzlemlere göre bölünür.) || Serbest elle resim, cetvelsiz ve pergelsiz olarak büyük bir serbestlikle yapılan bina, makiÂne resmi. || Taklit resim, çeÅŸitli figürlerin, manzaraların ve süslemelerin çizilebilmesi için akademelerde öğretilen resim. || TekÂnik resim, sanayide, makine veya her çeÂÅŸit imalât parçasının tam ve hatasız olaÂrak yapılabilmesi için, çizimi yapan müÂhendis ile imalâtı yapacak işçiler arasında anlaÅŸmayı saÄŸlayan, standart ve normlarÂdan yararlanan resim. || Üç renk resim, XVIII. yy.da kullanılan ve renkli kâğıt üzerine yapılan bir çeÅŸit pastel. (Aydınlık noktalar beyaz kalemle boyanır, ten rengi ise sanginle verilir.)
— Ansikl. Farklar psikol. Dört resim tesÂti, dört tane renkli resimden meydana geÂlir. Birinci resimde, bir masa çevresinde, biri oturmuÅŸ, öteki ayakta duran iki inÂsan görülür; ikinci resimde, sadece, bir odanın ortasında bulunan bir yatak vardır; üçüncü resimde, bir lamba direÄŸine yaslanmış bir adam bulunmaktadır; dördünÂcü resimde ise, bir tenis sahası görülür; kadınlı erkekli oyuncular oynamakta, baÂzı kiÅŸiler de, oturmuÅŸ oyunu seyretmekteÂdir. Teste tabi tutulan denek, bu dört resÂmi istediÄŸi sıraya göre düzenleyebilir, ama resimlerin dördünü de kullanmak zorundaÂdır. Denekten istenen ÅŸey, bu resimlere baÂkarak bir baÅŸ kahraman seçmesi, tek bir hikâye meydana getirmesi ve bu hikâyeyi yazılı olarak açıklamasıdır. Yapılacak yorumlama önce hikâyenin koÂnusu ve resimlerin iliÅŸkisi üstünde durur.
Deneklerin büyük bir kısmının ileri sürdükleri temalar, gerçeÄŸe iyi bir intibak gösterildiÄŸine iÅŸaret olarak kabul edilir. Hikâyenin biçim bakımından analizi, deÂneÄŸin anlattığı konuya karşı takındığı tavÂrı ele alır: denek, bu hikâyeye birtakım ahlâkî düşünceler katıyor mu? DeneÄŸin kullandığı üslûp ve kelime hazinesi seçme midir, yoksa rasgele mi? Denek, hangi resmi hikâyenin baÅŸlangıcı, hangisini bitiÂmi olarak kabul etmiÅŸtir? Hikâye, aynı zamanda, deneÄŸin sentez yapma kabiliyeÂtini de incelemeyi saÄŸlar. Bu husus, T.A. T.’de ele alınmamaktadır. Dört resim testi, T.A.T.’ye oranla, uygulanması daha kolay ve daha süratli olan bir testtir; ama T.A.T. kadar zengin deÄŸildir.
— Folk. önceleri folklorun bir parçası saÂyılan halk resimleri, bugün sanat tarihinin önemli bir dalı oldu. Halk resmi, okumaÂmış veya az okumuÅŸ bir toplumun sanatıÂdır. TaÅŸbaskısı hikâye resimleri imzasızdır; duvar resimlerinde ise bazen imzaya rastÂlanır. Bu resimler bugün modern sanata kaynak olmakta ve eskiye oranla daha fazÂla ilgi görmektedir. ÇoÄŸu hayalden yapılÂmış olan bu resimler, ilkel bir özellik taÂşır. Perspektif ve oranlar, gerçek dışınÂda kalır. Bazen üç katlı bir köşk insan boyunu geçmez, bazen de gözyaşından deÂnizler ve içinde gemiler görülür.
Halk reÂsimleri halk masallarına uygun, halkın anÂlayabileceÄŸi, sevebileceÄŸi resimlerdir.
BunÂları sekiz bölüme ayırmak mümkündür:
1. kahvehane resimleri; 2. kitap resimleri (çoÂÄŸunlukla âşık hikâyelerinde); 3. dinî resimÂler;
4. tılsım resimleri; 5. yazıyle yapılmış resimler; 6. yazıyle tabiat resimleri (Ah Minelaşk gibi);
7. cam altı resimleri; 8. deri üzerine yapılmış karagöz resimleri.
1. Kahvehane resimleri çeÅŸitli özellikler gösÂterir. Osmanlılar döneminde memurların gitÂtiÄŸi kahvehanelerde zamanın siyasetini yanÂsıtan resimler vardı. Bunlar arasında ikinci MeÅŸrutiyetin ilânıyle (1908) ilgili olarak, EnÂver ve Niyazi Beylerin timsali hürriyet ve maderi hürriyet’i zincirlerinden çözmesi, Hareket ordusu, saçı sakalı birbirine kaÂrışmış Namık Kemal, Fatih’in atını deniÂze sürmesi, Yavuz Sultan Selim’in palaÂbıyıklı resmi, Sultan ReÅŸad, padiÅŸah tuÄŸÂraları, Ahırkapı feneri, Kâğıthane Göksu mesiresi en çok görülen resim konularıyÂdı. Âşık ve esnaf kahvehaneleri Anadolu’Âdan gelen gariplerle dolardı. Halife Ali’nin resimleri, billûruâzam (yüce billur), Hayber kalesi, Kan kalesi, Veysel Karanî’nin deÂveleri, yarısı insan, yarısı yılan olan ve taht üzerinde oturmuÅŸ olarak tasvir edilen Åžahmeran’ın resimleri bu kahvehaneleri süsÂlerdi. Kıyı kahvehanelerinin de kendine göÂre gelenekleri vardı. Bunların hepsinde gesimleri bulunurdu. Nuh’un üç ambarlı geÂmisi, Mahmudiye (devrin en büyük gemisi), Izzeddin ve Sultaniye vapurları, kıyıda deÂnizkızı, gemiciler, tanınmış kabadayılar, tuÂlumbacılar v.d.
Acem çayhaneleri denilen yerlerde görülen resimler öteki kahvehanelerdekinden çok farklı bir resim sergisini andırırdı. Bunlar istanbul’a yerleÅŸmiÅŸ azerbaycanlı türklerin yaptığı mitolojik resimlerle doluydu. ZaloÄŸlu Rüstem’in Dev sefit ile mücadelesi; Behram’ın ejderhayı kovalaması; Hamza pehlivanın Kafdağı’nı devirmesi; korkunç yüzlü, boynuzlu iskender ile Zülkarneyn; arslanları zapteden Danyal, ince elbisesi altından çıplak vücudu görülen Åžirin gibi.
2. Kitap resimlerinde baÅŸta taÅŸbaskısı hiÂkâyeler olmak üzere tarihî ve dinî koÂnulara yer verilir. Âşık kitaplarında en çok Ferhat ile Åžirin, Leylâ ile Mecnun, Elif ile Mahmud, Varaka ile GülÅŸah, Kerem ile Aslı, Åžah ismail ile Arabüzengi, KöroÄŸlu ile Selma, Âşık Garip ile Åžah Sanem, Hüsrev ile GülÅŸah Bânu, Derdiyok ile Zülfüsiyah, Âşık Ömer, Şâpur Çelebi, Seyfülmülûk resimli olarak görünürler.
3. Dinî konulara giren halife Ali kitapları ile dinî – destanî Battal Gazi kitaplarında az sayıda resme rastlanılır. Bu arada Nasreddin Hoca hikâyelerinin de resimli olanları vardır. Dinî resimlerin başında canlı varÂlıklara yer verilmeyen Mekke, Medine reÂsimleri gelir. Bunlar Kur’an sayfalarında, camilerde ve birçok yerde görülür. Marifetname ve Muhammediye’nin birçok sayÂfası resimlidir. BaÅŸta islâm inançlarını özetÂleyen EÅŸkâli Heyeti islâm levhası içinde cennet, havzı kevser, kalemi alâ, levhi mahfuz, tubâ, israfil suru, âraf; yine bu levhanın orta kısmında kürsü, mizan, sıÂrat, bunun altında cehennem, zakkum aÄŸaÂcı gelir. Burada insanlar yuvarlaklar haÂlinde temsil edilir. Beyaz halkalar müslü-manlar, siyahlar kâfirlerdir. Bazı kutsal kiÅŸilerin yüzlerinde nikap (örtü) görülür.
4. Tılsım resimleri, bazen islâm dininin yasakÂladığı tılsım ve sihrin yerine geçer ve halk arasında çok tutulur. Halk resim sanatıÂnın en önemli, geliÅŸmeye en uygun tarafı budur. Nazara karşı göz ve el resimleri, büyü için yapılan kargacık burgacık ÅŸeÂkiller, bugün de halk arasında ilgi görmektedir. Büyü yapmada, olduÄŸu gibi büÂyü bozmada da resimlerden yararlanılır. Bayezid II devrinde şöhret kazanmış olan Uzun Firdevsî’nin Davetname’sinde sihire, tılsıma ve resimlere pek çok yer verilmiÅŸÂtir. (Bk. cilt III, DAVETNAME renkli sayÂfası.) Sevgiliye kavuÅŸmak için yapılan tılÂsım resimleri, halk sanatının hayalgücüne dayanan en güzel örnekleridir.
5. Yazıyle yapılmış resimler, özellikle dinî konularÂdadır. Altı, kelimei tevhid, üstü minareÂlerle meydana gelen yazı-resimler, bazen kesme kâğıtla yapılır. Bu ÅŸekilde yazı – resim kuÅŸlar, arslanlar, kandiller, gemiler, «maÅŸallah»lı ibrikler çoktur. Yazıyle yapılÂmış Ashabı kehfler, aynı zamanda uÄŸur getirici levhalardır. Bunların güvercinli o-lanlarına Nuh’un Gemisi adı verilir.
6. YaÂzıyle yapılmış tabiat resimlerinin en güzel örneÄŸi Ah MinelaÅŸk tabloları, manzarayle birleÅŸmiÅŸ yazı – resimlerdir. AÅŸkı temsil eden bu resimler dükkânlara, gergef ile iÅŸlenmiÅŸleri evlere asılırdı.
7. Cam altı reÂsimleri, halk resimleri arasında önemli bir yer tutar ve bugün de (bozulmuÅŸ bir ÅŸekilde) görülür. Konuları camiler, ibrikler, Süleyman peygamberin mührü v.b.dir. BunÂlar cam üzerine siyah çizgilerle yapılır, araÂları renkli yaldızlarla doldurulur. Sır altı çiniler gibi bu cam altı resimler de olaÂÄŸanüstü parlaklıktadır. Resimler doÄŸrudan doÄŸruya cama yapıldığından kırılıp. parçaÂlanma tehlikesi vardır. Bu yüzden halk reÂsimlerinin bu çeÅŸitleri nadirdir. Bu resim tarzı dekoratif ve dinî bir özellik taşır.
8. Karagöz resimleri halk sanatının en zenÂgin bölümünü meydana getirir. Oyuna baÅŸÂlamadan önce süslü, havuzlu köşkler, bahÂçeler perdeye konur. Buna göstermelik deÂnir. Resimler saydamlaÅŸtırılmış deve deriÂsine yapılır. Bunların bir özelliÄŸi de önemli bir kıyafet tarihi niteliÄŸinde olmasıdır.
— G. santl. Altamira veya Lascaux maÄŸaÂralarından da anlaşıldığı gibi, duvar resmi, tarihöncesi çaÄŸlara kadar uzanır. KullanıÂlan en eski boyayıcı maddeler, yaÄŸ veya reçine ile ezilmiÅŸ çeÅŸitli renkte topraklar, kireçleÅŸmiÅŸ kemiklerdi. Bütün eski âkdeniz ve uzakdoÄŸu kavimleri, ince alçı sıvalı duvarlara yaptıkları resimÂlerde, daha sonra eklenen lâciverttaşı maÂvisi ve bakır yeÅŸiliyle birlikte bu temel boÂyayıcı maddeleri kullandılar. Eski Mısır ve Girit’te, koyu bir çizgiyle çevrelenmiÅŸ bu tür dekoratif eserlerden pek çok örneÄŸe rastlanır. YontulmuÅŸ kamışların uzun bir süre kullanılmasından sonra, hayvan kılınÂdan yâpilmiÅŸ firçâlâr ortaya çıktı. Mısır da, tahta veya panoya yapıştırılmış ve inÂce alçı ile hazırlanmış tuval üzerine portre yapma sanatı doÄŸdu. Aynı devrede renkleri sabitleÅŸtiren ve koruyan balmumlu resimÂlere rastlanır.
Pompei freskleri, mumlu resmin bilgi ve hüner isteyen bir çeÅŸididir; çok ince ve kuru bir sıva üzerine, tutkallı boyalar birÂbiri üzerine kat kat vurulmuÅŸ, parlatılmış, verniklenmiÅŸ ve mumlanmıştır; resimler, dayanıklık ve tazeliklerini bu iÅŸleme borçÂludur.
Bu usul, italya’da Giotto ve daha sonra rönesans sanatçıları tarafından parlak bir ÅŸekilde temsil edilen gerçek freskten farkÂlıdır. Freskte, yanmış kireç ve ince kumÂdan meydana gelen taze sıva üzerine yuÂmuÅŸak fırçalar ve sulandırılmış boyalarla resim yapılır. Hazırlanmış harcın yüzeyi, kurumaÄŸa baÅŸlamadan iÅŸlenebilecek geniÅŸÂlikte olmalıdır. Bu bakımdan, büyük bir el çabukluÄŸu ve ustalık isteyen fresk, kuÂrudukça hafifleyen çok ince renk armoniÂleri yaratma imkânını saÄŸlar. Sıvanın deÂrinliÄŸine tespit edilen bir renk, açıkhavaya dayanabilir.
Freskte genellikle ÅŸu renkÂler kullanılır; Saint-Jean beyazı, sarı aşı-boyası, yanmış ve tabiî siena toprağı, Van Dyck kırmızı-kestanesi ve kestanesi, mars moru, kobalt mavisi, zümrüt yeÅŸili, bakır yeÅŸili, yeÅŸil toprak, fildiÅŸi siyahı, balık siÂyahı veya duman siyahı, koyu toprak. Giotto ve Gozzoli hiç bir zaman taslak kulÂlanmazlardı. Sanatçıların freski yapmadan önce, resimlerini kâğıda çekmek, çizgileri iÄŸneyle delmek, sonra da üzerinden kömür tozu geçirerek resmi sıvaya aktarma alışÂkanlığı daha sonraları ortaya çıkmıştır. Fresk rötuÅŸa imkân vermediÄŸinden, taslak kullanmak, iÅŸi büyük ölçüde kolaylaÅŸtırmışÂtır. XVI. yy.da İtalya’da astarın hazırÂlanmasında yer alan yumurtalı ve tutkallı boya zamanla, yerini inceltici olarak kulÂlanılan çeÅŸitli yaÄŸlara bıraktı. Pigmentleri, arap zamkı ve gliserin ile karıştırılan guvaÅŸ ve suluboya gibi su ile karıştırılan boÂyalar genellikle eskislerde çok iÅŸe yarar.
OrtaçaÄŸda, kola ve ince alçıyle hazırlanmış tahta panolar üzerine de çok resim yaÂpılırdı; ama tahtanın çatlamak gibi bir saÂkıncası olduÄŸundan, XVII. yy.dan itibaren tuval tercih edilmeÄŸe baÅŸlandı. Keten tuÂval, kenevir tuvalden üstündür; daha kaÂbaca olan hint keneviri, tiyatro dekoruna uygun düşer; çok delikli olan pamuk tuval ise iyi deÄŸildir, İsorel, kaim karton, hattâ kâğıt, yaÄŸlıboya için elveriÅŸlidir.
Bir çerçeveye gerilen veya duvara tespit edilen tuvale kola ile alçı veya tebeÅŸir, kaÂrıştırılarak sürülür; bu ilk tabaka emici olduÄŸundan, ponzalandıktan sonra üzerine bir kat beziryağı ile saf veya hafif renkli üstübeç çekmek gerekir. Kuruma süresi en azından altı aydır.
Birçok ressam, tablonun genel tonunu daÂha çabuk elde edecek ÅŸekilde önceden boÂyanmış bir zemin üzerinde çalışır. El Greco gri fon üzerinde, Velasquez ise kolaÂlanmış tuval üzerinde (sadece, İçki İçenler’i aşıboyası zemin üzerine yapmıştır) çalıÂşırlardı. Carlos IV ve Ailesinin Portresi’nin hazırlıklarında görüldüğü gibi Goya, kavuniçi tonu tercih ederdi. Nicolas Poussin oldukça koyu kırmızı bir aşıboyası kulÂlanırdı; resimlerin zamanla kararmış olÂması bu yüzdendir.
Açık aşıboyaları, hafif griler veya saf beyaz, daha fazla tercih edilen renklerdir. Günümüzde ressamlar, malzemelerini kendileri hazırlamaktan vaz geçmiÅŸlerdir. Piyasada iki katlı olarak hazırlanmış, çok güzel keten tuvaller buluÂnur. Boyalar, XIX. yy.ın baÅŸlarından beri sınaî olarak hazırlanır. Eski atelyelerde çıÂrakların bütün vaktini alan ezme iÅŸi de böylece tarihe karışmıştır.
Palet oldukça geniÅŸ olmalıdır. Yassı ve yuÂmuÅŸak fırçalar boy boydur, ama ayrıntıÂları belirtmek için ince bir kalem fırçası da bulundurulmalıdır. Çok sık kullanılan beyaz boya paletin ortasına sıkılır; bir yaÂna sıcak renkler, öteki yana soÄŸuk renkler konur. On kadar renk yeterlidir: beyaz, siyah, sarı, tabiî ve yanmış siena toprağı, karinen kırmızı, vermiyon (zincifre), limon sarısı, prusya mavisi, zümrüt yeÅŸili (emeraude yeÅŸili).
Bunlar bir boya çanağı içinÂde sadece terebantinle veya ketenyağı veya haÅŸhaÅŸ yâğıyle karıştırılarak inceltilebilir. Verniklerin amacı, resmi korumak ve ona bir parlaklık vermektir. Ancak verniklerin zamanla ve ışığın etkisiyle sararmak gibi bir sakıncaları olduÄŸunu unutmamalıdır. Renklerine göre, bir tabloyu, verniklenmeÂden önce, altı ay veya bir yıl kurumaÄŸa bırakmak doÄŸrudur. Bu arada, rötuÅŸ verÂniÄŸine baÅŸvurulur. Bu vernik, donukluklaÂrı giderir, birkaç dakikada kurur, ama daÂyanıklı deÄŸildir.
• Resim pazarı. Sanat eserlerinin açık arttırmayle satılması usulü M.ö. 146′dan beri vardı. Meselâ L. Mummius’un Eski Yunan’dan getirdiÄŸi ganimet böyle satılmışÂtı. Romalılar da kral Attalos’un satın alÂmak istediÄŸi bir tabloyu bu yoldan elÂde ettiler. Roma’da, deÄŸer biçici olarak görev yapan tellâllar vardı. Fransa’da ise, bu iÅŸle görevlendirilmiÅŸ olan kimselerin yerini XVI. yy.da yeminli muhamminler alÂdı. Açık arttırmalı büyük satışlar özellikle XVIII. yy.dan itibaren baÅŸladı. Bu satışlar için, meraklıları ve bu iÅŸin ticaretini yapan kimseleri çekmek amacıyle resimli broşürler bastırılırdı. Tablo alım satımıyle uÄŸraÅŸan kimseler daha sonraki tarihlerde ortaya çıktı. Resim satışında geleneksel usul, ressamın atelyesinden aracısız olarak halÂka satıştı. Bu arada, daha XVI. yy.dan itibaren Anvers’te, sanat eserlerinin satıÂşı için, Wael’ler, du Jon, de Bruyn, Musson ve özellikle de daha sonraları AvusÂturya’da ÅŸube açacak olan Forchoudt’lar gibi milletlerarası büyük firmalar kuÂruldu. O devirde belçikalı birçok resÂsam yalnız ihracat için çalışıyordu.
Bu alışveriÅŸlerde aracı olarak çalışanlardan biri de Rubens’ti. Fransa’da XVIII. yy.da en büyük tablo tacirleri, Watteau’nun yakın dostu Gersaint, Mariette ve Lebrun’dü. Paris’te tablo ticaretinin merÂkezi Notre-Dame köprüsüydü. Ama bu tiÂcaret asıl XIX. yy.ın sonunda bütün dünyaya yayıldı. ilk tablo tacirleri Union Artistique (Sanatçılar birliÄŸi), Georges Petit, Durand-Ruel, Sagot, Diot, Tempelae-re, Salvator Meyer, Bernheim’lar ve Paul Rosenberg ile modern resmin geliÅŸmesinde büyük bif rolü olan ve bu iÅŸe 1892′ye doÄŸÂru baÅŸlayan Ambroise Vollard’dı. Ayrıca Squlîe – Tanguy’in, Blot’nun, Wildenstein’in, Londra’da Ackerman ile Barnett ve Sotheby’nin, Amerika’da da Duveen, Samuel-son, Brummer ve Seligmann’ın adları özelÂlikle anılmaÄŸa deÄŸer.
— Huk. Resim, idarenin gözetim ve deÂnetimi altında yapılan bir iÅŸ, bir eylem sebebiyle kiÅŸilerden alınan park olduÄŸu için vergi cinsinden sayılır ve belli bir iÅŸ, hizÂmet dolayısıyle alınır. EÄŸlence yerlerinÂden, buraların denetimi görevini yapan belediyenin aldığı resim gibi. Kanunkoyucu bazı faaliyetler veya bazı kuruluÅŸÂları resim verme yükümlülüğü dışında tutmuÅŸtur. Resimler, idarece görülen hizÂmetler dolayısıyle alındığından, hizmetÂler gibi çok çeÅŸitlidir. Türkiye’de alıÂnan resimlerin bellibaÅŸlıları ÅŸunlardır: damÂga resmi, deniz ve kara ulaşım ataçları resimleri, elektrik üretim resmi, hal resÂmi, hayvan alım satım resmi, ilân resÂmi, ruhsat resmi, süt köpeÄŸi resmi, taÅŸocağı resmi, temizleme ve aydınlatma resÂmi, iÅŸgaliye resmi.
• Resim ve harç muafiyeti. Resim verme yükümlülüğü türk hukuk mevzuatında daÂğınık bir ÅŸekilde düzenlenmiÅŸtir. Harçlar kanunu hangi hizmetlerden, kimlerin harç bakımından muaf tutulacaklarını belirtmiÅŸÂtir. Kamu hizmetlerini yürüten bazı kuruÂluÅŸların da resim ve harçlardan muaf olÂduÄŸunu belirten özel hükümler vardır. MeÂselâ posta, telgraf ve telefon hizmetleri dolayısıyle kimlerden resim ve harç alınÂmayacağı ilgili kanunda gösterilmiÅŸtir. HuÂkuk Usulü Muhakemeleri kanununa göre adlî müzaheretten yararlananlar yargılama harçlarından muaf tutulurlar. Genellikle, kamu yararına hizmet eden Kızılay, ÇoÂcuk Esirgeme kurumu gibi kuruluÅŸlar bu muafiyetten yararlanır.
XVI. yy.a ait olan Resmi Kısmet kanunu’na göre;
a. sefere giden sipahiler, emekÂliye ayrılan sipahiler ve bunlarm nikâhlı karılarının resmi
kısmetleri ile;
b. askerî sınıftan sayılan kadılar, müderrisler, ÅŸeyhüÂlislâm dairesinde ve vakıf iÅŸlerinde çalışanÂların resmi kısmetleri kazaskerler tarafından tahsil edilirdi;
c. padiÅŸah beratıyle doÄŸancı olanlar herhangi bir kimseye baÄŸÂlı deÄŸillerse askerî sınıftan sayıldıkları için resmi kısmetleri mahallî kadılar tarafınÂdan;
ç. çeÅŸitli memuriyetlerde üç veya daÂha fazla akçe gündelikle çalışanların resÂmi kısmetleri de kazaskerler tarafından;
d. yörük, cambaz, tatar ve voynuklarm resÂmi kısmetleri ise kazasker kassamları taraÂfından tahsil edilirdi.
— Teknol. Çizgisel resim deyince, temel, tasarı ve analitik geometri ÅŸekillerinin çiÂzimi, bir, iki veya üç noktalı perspektifler, mimarî ve makine resimleri ve topografya çizimleri anlaşılır. Bu gibi resimlerde düz cetvel, T cetvel, gönyeler, pistole, pergel, dubıdesimetre, iletki, tirlin, kalemucu, kaÂrakalem, çini mürekkebi, bazı boyalar, fırÂça, silgi v.b. kullanılır.
Resme baÅŸlamadan önce, bütün uzunluk, yükseklik veya kalınlıkların hesaplanmasıÂnı saÄŸlayacak bir ölçek kararlaÅŸtırılır, ölÂçekler, güdülen amaca ve çizilecek nesneÂlerin boyutlarına göre seçilir. Bu hazırlıkÂlar tamamlanınca resim tüm ve doÄŸru olaÂrak kalemle çizilir, sonra üzerinden mürekkeple geçilir.
Resimler ikiye ayrılır: kiÂmi çizgiyle yapılır ve bunlardan sadece yukarıdaki ÅŸartlara uygun olmaları beklenir; görüntü resmi diyebileceÄŸimiz öteki resimÂlerde, perspektif gibi çok daha karmaşık kurallara uymak gerekir ve çeÅŸitli gölge oyunlarıyle eÅŸyanın kabarıklığı gösterilir. AyÂrıca ressamın izdüşümlerini, dolayısıyle de tasarı geometriyi iyi bilmesi lazimdir.
Teknoloji alanında kullanılan resim tekÂnikleri arasında, cetvel ve gönye ile çiziÂlen resimlerden baÅŸka bir de hiç bir araç kullanmadan yapılan ve cisimlerin biçim ve çevrelerini serbestçe çizmeÄŸe dayanan bir resim tekniÄŸi daha vardır. Bu tür reÂsimlere kroki adı verilir. Mimari resim’in bir biçimi de, kroki tekÂniÄŸiyle yapılan süsleme resmi’dir. GenelÂlikle fantaziye ve sadece sanat kabiliyetine dayanan bu tür resim, mürekkepli kalemle yapılır ve teknik resimden tamamıyle ayrı bir tekniÄŸe dayanır.
Topografya çizimleri için, plan çıkarma ve düzeçleme konusunda bilgili olmak gereÂkir. Uzman bir ressam, bu teknikle araziÂnin genel görünümünü verebilir, düzeç eÄŸÂrileri veya taramalarla toprağın engebeleriÂni gösterebilir. Böyle bir resmi baÅŸarıyle yapabilmek için elin cetvelsiz çalışmaya yatkın olması ve arazideki herhangi bir engebeyi belirtebilecek kadar renk farklaÂrından yararlanmayı bilmek lâzımdır.
Çizgisel resim ayrıca sanatçılar tarafından, bir binayı tam perspektifine oturtmak ve tablolarındaki çeÅŸitli planlar arasında uyÂgun bir orantı kurmak için kullanılır. Bu durumda resim tümüyle grafiktir ve sadeÂce tasarı geometri kurallarına dayanır. Optik mercekler, tam yansıtmalı prizmalar ve düzlem aynalar üstünde yapılan araÅŸtırÂmalar, teknik resim için yararlı birtakım âletlerin icat edilmesine imkân vermiÅŸtir: karanlık oda, aydınlık oda v.b. gibi adlar alan bu âletler sayesinde ressama düşen tek ÅŸey, resmini çizeceÄŸi nesnenin görüntüÂsü üzerinden kalemle geçmektir; baÅŸka birÂtakım âletler (pantograf v.b.) sayesinde de, orijinal resim mekanik olarak istenilen oranda küçültülür veya büyültülür.
+ Sıf. Esk. Resmî. (ML)
29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİM veya RESM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENOİR (Auguste)
Tarih 27 Haziran 2009
RENOİR (Auguste), fransız ressamı (Limoges 1841-Cagnes-sur-Mer 1919). 1844′te PaÂris’e yerleÅŸmiÅŸ bir terzinin oÄŸlu.
Daha çoÂcukluÄŸunda Louvre’a gidiyor ve özellikle heykel salonlarını geziyordu. On üç yaşında, Temple sokağında bir porselen süslemecisinin yanına çırak olarak girdi; sonra yelpazeÂleri resimleyen bir atelyede çalıştı; büyük bir ustalıkla, XVIII. yy. taklidi resimler yaptı. Ressam olmaÄŸa karar verince, kazanÂcından artırdığı paralarla Güzel Sanatlar okuluna yazıldı (1862). Gleyre’in atelyesinde Monet, Sisley ve Bazille ile tanıştı, Cezanne, Pissarro ve Guillaumin ile dost oldu. 1863′te Esmiralda adlı eseri Salon’a kabul edildi (Renoir sonradan bu tablosunu parçalamıştır). Aynı yıl, ReddedilmiÅŸler Salonunda sergilenen Manet’nin resimleri karşıÂsında büyük bir hayranlık duydu.
Renoir ve arkadaÅŸları, Corot’nun, Courbet’nin, Millet’nin resimlerini de beÄŸeniyorlardı; izleÂnimci anlayışa uygun olarak açık havada resim yapmak üzere Fontainebleau ormanıÂna gittiler. Renoir burada, Chailly-en-Biere’de Diaz’ın öğütlerinden yararlandı. 1864 Salonuna kabul edilmemesine karşılık tabloÂları 1865 Salonunda sergilendi; sonra 1866′da yine geri çevrildi. Renoir, Manet’nin çevÂresinde biraraya gelen ve akademiye karşı olan gençlerin buluÅŸtuÄŸu Guerbois kahvesindeki akÅŸam toplantılarına devam ediyordu.
İlk desteÄŸi, Manet le birlikte kendisini de atelyesinde barındıran Bazille’den gördü. 1867′de Frederic Bazille’in Portresi’ni (Lo-uvre) ve Courbet’nin Sen Kıyısında Genç Kadınlar adlı tablosunun etkisiyle Avcı Di-ana’yı yaptı ve bu eseri de Salon’a alınmadı. Buna karşılık Åžemsiyeli Lise’i 1868′de kabul edildi. Bu resim, Duranty ile Castagnary’-nin ilgisini çekti. Zola, Renoir’ın konularını içinde yaÅŸadığı çaÄŸdan almasını ve Sen kıÂyısındaki Grenouilere’âe kayıkçıları ve suya girenleri açık havada gösteren aydınlık figürler yapmasını beÄŸenerek Renoir’a «aktüaliteci» adını verdi. 1870′te Salon’a kabul edilen Pınarda Yıkanan Kadın ve Cezayirli Kadın adlı tablolarında Renoir’in Delacroix’ya artan hayranlığının izleri görülür.
Salon tarafından bir daha reddedilince, 1874′te, Ressam, HeykeltıraÅŸ, Mimar, Gravürcü ve Desenciler Anonim ortaklığının birinci sergisine katıldı. Bu dernek üyeleri kısa zamanda «izlenimci grup» adını aldı. Renoir’ın sergiye verdiÄŸi resimlerden, özelÂlikle La Loge (Courtauld koleksiyonu, Tate gallery) adlı tablosu anılmaÄŸa deÄŸer. ReÂnoir bu grupta, manzara resminden çok fiÂgürle ilgilenenler arasında yer alıyor ve fırÂçayı lekeler meydana getirecek biçimde sürÂmekten çok, boyayı ince ve saydam tabaÂkalar halinde üst üste koyarak çalışıyordu.
1875′te Drouot konağında eserlerini satışa çıkarttı ama pek alıcı bulamadı. Bu baÅŸaÂrısızlığına karşılık Victor Choquet ile GeÂorges Charpentier’den destek gördü. Bir yaÂyınevi sahibi olan Charpentier’nin Grenelle sokağındaki salonu o devirde, Paris’in seçkin kiÅŸilerinin, Zola, Daudet ve Goncourt’ların çevresinde biraraya geldikleri yerÂdi. Marguerite Charpentier’nin koruduÄŸu Renoir 1876′dan sonra düzenli olarak SaÂlon’a kabul edildi. Burada 1878′de Bayan Charpentier ve Çocuklarının Portresi (MetÂropolitan Museum, New York) tablosunu sergiledi.
Gortot sokağında kiraladığı bahÂçede La Galette DeÄŸirmeni adlı tablosunu (Louvre) bu dönemde yaptı. 1876′da on beÅŸ tablosuyle izlenimci grubun ikinci sergisiÂne, sonra 1877 sergisine, son olarak da araÂlarında Kayıkçıların Öğle YemeÄŸi de (PhiÂlips Memorial gallery, Washington) bulunan yirmi dört tablo ile 1882 sergisine katıldı. 1879′da Cezayire gitti; Paris’te doktor Gachet ile tanıştı; Chatou’da, Croissy’de, Sen kıyılarında resimler yaptı. 1881′de Aline Charigot ile evlendi.
Bir süre Guernesey’de oturdu. Sonra italÂya’ya gitti (1882) ve bu gezisi sanatında yeni bir dönemin baÅŸlangıcı oldu. Napoli müzeÂsinde Pompei resimlerini inceledi.
PalerÂmo’da Richard Wagher’in Portresi’ni (Opera kütüphanesi, Paris) yaptı. Piero Della Francesca, Benozzo Gozzoli ve Raffaello’nun e-serleri karşısında bir öğrenci hayranlığına kapılarak «İzlenimciliÄŸin sonuna kadar gitÂmiÅŸtim; ama ne yaÄŸlıboya’yı, ne de desen yapmayı bilmediÄŸimi anlıyorum» dedi. Cennini’nin Trattato della Pittura (Resim ÜsÂtüne İnceleme) adlı kitabını elinden düşürmüyordu. Bu kitabın 1911′deki fransızcasına yazdığı önsöz Renoir’ın tek teorik yazısıdır. Bundan sonra, aktüaliteci»liÄŸi bırakarak klasik bir ressam olmak istedi.
O zamana kadar eserlerinde yer almayan çıplak kadın artık baÅŸlıca tema’sı oldu; paletindeki renkleri azaltarak toprak boyalarını ve kobalt mavisini kullanmaÄŸa baÅŸladı, insan ve eÅŸyaÂnın çevre çizgilerini daha belirgin hale geÂtirdi, daima açık havada resim yapmayı bıÂraktı. Kısa süren bu dönemdeki ÅŸaheseri Suda Yıkanan Kadınlardır (1883-1885, Carroll S. Tyson koleksyonu, Philadelpiha).
Üslûbunun kesin biçimini alması için gerekli olan bu çetin ve azimli arayış döneminden sonra, mizacına da uygun gelen çekici konuÂlara el attı; «tatlı ve hafif» resimler yapÂmaÄŸa baÅŸladı. 1884′te La Rochelle’de, La Roche-Guyon’da, Varengeville’de, Essoyes da çalıştı; 1885′te İspanya’ya gitti; orada Velazquez’in tablolarını gördükten sonra bu ressamı Greco’dan da, Tiziano’dan da üsÂtün buldu. Burant-Ruel sayesinde, Brüksel’Âde, Londra’da, New-York’ta ilk büyük baÂÅŸarılarını elde etti.
1888′de Martigues’e giÂderek Cezanne ile buluÅŸtu. Montmartre’a (Château des Brouillards) yerleÅŸtiÄŸi 1890 yıÂlında «sedefli» denilen dönemi baÅŸlar; bu dönemde yaptığı resimlerde, ÅŸekillere belli belirsiz bir kabarıklık vermek için, uzun fırÂça darbeleriyle renkleri hafifçe birbirine karıştırıyordu. 1891′den itibaren her yıl GüÂney Fransa’ya (Tamaris-sur-Mer, Cassis, Marsilya, Miramar, Nimes, Rhöne vadisi) gitmeÄŸe baÅŸladı. Cagnes’da ağır bir romatizÂmaya tutuldu (1899). Burada satın aldığı (1901) malikânesinden ancak her yaz Esso-yes’ya gitmek için ayrılıyordu. Essoyes, kaÂrısının çocukluk arkadaşı Gabrielle Renard’ın memleketiydi. Bu kadın çocuklarına dadılık ettiÄŸi gibi evin idaresini de eline aldı; aynı zamanda, güzel ve dolgun vücuduyle Renoir’ın son yıllarındaki tablolarına (kırÂmızı ve yaldızlı renklerin gittikçe hâkim olduÄŸu dönem) modellik etti. Ambroise Vollard 1894′te Renoir’a maddî yönden destek oldu; ama sanatçı rahat bir hayata ancak 1907′de kavuÅŸabildi.
1910′dan sonra Renoir ancak koltuk deÄŸneÄŸiyle yürüyebiliyordu; 1912′de fırçasını baÅŸparmağı ile iÅŸaret parÂmağı arasına baÄŸlamak zorunda kaldı. 1914′te, eserleri daha o hayattayken Louvre müÂzesine alındı (isaacs de Camondo koleksiÂyonu). Ayrıca 1918′de Mme Georges Charpentier’nin küçük portresi de aynı müze için devlet tarafından satın alındı. Auguste Guenot, Renoir’ın ölümsüzleÅŸtirdiÄŸi kadın tiplerine uygun düşen birkaç heykel yaptı. Bu eserlerini Renoir’ın desenlerini örnek alarak ve sanatçının nezaretinde çalışarak gerçekleÅŸtirdi. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENOİR (Auguste) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENNES
Tarih 27 Haziran 2009
RENNES, Fransa’da İlle-et-Vilaine idare bölgesinin merkezi, Paris’e 361 km uzakÂlıkta, Rennes havzası’nda, İlle ve Vilaine ırÂmaklarının kavÅŸağında; 157 692 nüf. üniÂversite. Millî SaÄŸlık okulu.
Rennes bir çöÂküntü bölgesindeki (Rennes havzası) tabiî yolların birbirine yaklaÅŸtığı yerde kuruldu. Havzanın verimli toprakları, Bretagne’ın geÂri kalan kısmındaki daha verimsiz toprakÂlarla çeliÅŸir. Åžehir 1720 yangınından sonra düzgün bir plana göre yeniden inÅŸa edildi. Åžehirde güzel anıtlar vardır; özellikle iç süsÂlemeleri çok zengin olan, XIII. yy.dan kalÂma Adliye sarayı (eski Bretagne mahkemeÂsi), Thabor bahçenin yanında XIV. yy.dan kalma Notre-Dame kilisesi.
Klasik cepheli Saint-Pierre katedralinin yapımına 1787′de baÅŸlandı ve 1844′te tamamlandı. Vilaine ırÂmağının sol kıyısında müzelerin toplandığı yapı yükselir, idarî ve adlî bir ÅŸehir olan Rennes aynı zamanda da bir fikir ve din merkezidir. Vilaine’in sol kıyısında ticaÂret ve sanayi tesisleri de geliÅŸmiÅŸtir; makiÂne yapımı, tarım makineleri, dokuma (konÂfeksiyon, tuhafiyecilik) ve besin (bisküvi fabrikası) sanayii, marokencilik, ayakkabı yapımı, kâğıt fabrikası, mobilya yapımı v.b. Ayrıca Rennes yakınlarında büyük bir otoÂmobil fabrikası kurulmuÅŸtur. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENNES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REN nehri
Tarih 27 Haziran 2009
REN nehri, alm. Rhein, hollanda dilinde Rijn, Batı Avrupa’da nehir, Alpler’de doÂÄŸar ve Kuzey Denizi’ne dökülür; 1 298 km.
• CoÄŸrafya. Ren’in yatağı geç bir tarihte yerleÅŸti: Pliyosen çağın sonunda havzasının Alpler’de bulunan kısmındaki sular hâlâ Sundgau aracılığıyle Saöne ovalarına akıÂyordu. Dördüncü zamanın başında bu sular Kuzey Denizi’ne yöneldi. Ren’in çok deÄŸiÅŸik bölgelerden geçmesi, rejimini ve nehirden yararlanma ÅŸekillerini etkiler. Ama çok esÂki çaÄŸlardan beri set çekilen ve düzeltilen çığırı, Avrupa’nın baÅŸlıca nehir yoludur. Konstanz gölüne kadar uzanan yukarı çığır’ı Alp semtlerinin örnek tipidir; ön Ren (Vorderrhein) ile Arka Ren’in (Hinterrhein) birÂleÅŸmesiyle meydana gelir: suların yüksek daÄŸlardan inmesi yaÄŸmur-kar tipinde bir beslenme saÄŸlar; debinin en yüksek olduÄŸu dönem yaz mevsimidir (hazirandaki debisi Konstanz gölüne girdiÄŸi yerde 524 m3/saniye, ÅŸubat ayında ise 71,2 m3/saniye).
Vadisi dördüncü zaman Ren buzulunda oyulmuÅŸ bir buzyalağıdır; dibi çakılla doludur ve eÄŸimi diktir. Burası Graobonder boÄŸazına giden, OrtaçaÄŸda çok kullanılan, bugün de özellikle turistlerin geçtiÄŸi büyük bir yoldur. Ayrıca önemi günden güne artan bir elektÂrik üretimi bölgesidir. Konstanz gölünden sonra Ren, jüra çağı kalkerleriyle oyulmuÅŸ oldukça dar bir vadiye girer (Schaffhousen’de Ren çaÄŸlayanı). YaÄŸmur-kar tipindeki mahallî beslenmenin ilkbahara ve sonbaÂhara doÄŸru ikinci derecede maksimumlara yol açması ve Konstanz gölünün etkisi, yaz mevsimindeki kesin debiyi deÄŸiÅŸtirmemekle beraber debileri büyük ölçüde düzenler. Basel’in yakınlığı isviçre ve Almanya tarafınÂdan ortaklaÅŸa iÅŸletilen bir hidroelektrik santralı kurulmasına yol açmıştır (Birsfalden, Rheinau, Reckingen) Burası isviçre elektro-kimyasının baÅŸlıca merkezlerinden biÂridir.
Ren ve büyük kolu Aare’yi bu kesimÂde sefere elveriÅŸli hale getirmek için bir proje hazırlanmıştır. Ren, Basel’de havzasıÂnın Alp kısmından (havzasının yüzölçümüÂnün yüzde 22,5′i olmasına karşılık bu kısım suların yüzde 43′ünü [1 000 m3/saniyeden çok] saÄŸlar) çıkarak hersinyen bölgeye giÂrer ve Dördüncü zamanda Alp ırmak-buzul çakıllarıyle örttüğü Alsace ve Baden çöküntü hendeÄŸini takip eder; Würmiyen çaÂğından kalma tortullar verimsizdir ve taÂrım çok az geliÅŸmiÅŸtir. Tabiî haliyle Ren. çökmekte olan bu bölgede eskiden birçok menderes çizerdi. XIX yy.ın ikinci yarısında Baden’li mühendis Tulla’nın planlarına göÂre sunî bir yatak açıldı (nehir bugün bentÂler arasına sıkışmıştır).
Sellerin yol açtığı zararların büyük kısmı önlendi; ama nehÂrin kısaltılması, aşındırıcı gücünü artırdığından, alüvyonların örttüğü kalker damarÂlarının açığa çıkmasına yol açtı (İstem); çalışmaların baÅŸka bir sonucu olarak yeraltı örtüsünün göçmesi, tarım için çok tehlikeli bir olaydır. Almanlar direkler dikerek nehri Mannheim’a kadar sefere elveriÅŸli hale getirdiler. 1918′den sonra Fransa, Ren üzeÂrinde seferi önce Strasbourg’a, sonra da AÅŸağı İstein’ı kuÅŸatan Kambs kanalının açılmasıyle Basel’e kadar ilerletti. DüzenlenÂmekte olan Büyük Alsace kanalı, Reims’e modern bir suyolu eklemekte ve büyük ölçüde elektrik saÄŸlamaktadır.
Bu kesimde Ren’in rejimi özellikle güney almanya suÂlarını getiren Neckar ve Main ile kavuÅŸÂtuÄŸu yerlerin aÅŸağısında önemli ölçüde deÂÄŸiÅŸir. Bu nehirlerin kesinlikle yaÄŸmur-kar tipinde olan rejimi. Ren’in kış minimumÂlarını azaltır. Mannheim’dan sonraki düÂzenleme, daha kolay olduÄŸundan, XIX. yy. sonundan itibaren gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir. Bingen’in ötesinde Ren, çöküntü hendeÄŸinÂden çıkar ve «Kahramanlık gediÄŸi» yoluyle ÅŸistli Ren kütlesini aÅŸmaÄŸa baÅŸlar: DördünÂcü zamanda da devam eden yükselme hareÂketinden daha eski olan bu gedik, kenarları çok dik vadidir, özellikle Loch’taki kuvarsit damarları, seferi uzun süre engelledi ve anÂcak XIX. yy. sonunda yapılan çalışmalarla yarıldı. Alman romantik yazarlarını büyük ölçüde etkileyen bu güzel vâdi, bugün büyük bir turizm bölgesidir. Ren’in Koblenz’te alÂdığı kolu Moselle, Main ve Neckar gibi, nehrin rejiminin alp özelliÄŸini hafifletir. Köln’de, ÅŸistli Ren kütlesinden çıktığı yerÂde, su kabarmaları daha yağındır. Kış mevÂsimindeki su azalmalarının yerini daha az ölçüde sonbahar azalmaları alır. Åžartlar seÂfere son derece elveriÅŸlidir: debi, suların alÂçaklığı dönemde 1 120 m3/saniye, orta dönemde 1 750 M3/saniye, kabardığı dönemde 10 000 m3/saniye.
Irmak, Köln havzası çöÂküntü hendeÄŸinde biçimsiz taraçaların ve linyitli üçüncü zaman topraklarının ortasınÂda büyük menderesler çizer. Hollanda sınırının biraz aÅŸağısında, delta baÅŸlar: nehrin çığırı kollara ayrılır; kollaÂrın çizdiÄŸi yollar bentler yapılmasından önÂce çok deÄŸiÅŸmiÅŸtir: ijsel, Kampen yakınında eski Zuiderzee’ye ulaşır; Eski Ren, Utrecht ve Leyde’den geçer, hattâ bir.kolu Amsterdam’a varır; baÅŸlıca kolu Waal, Mouse’a kavuÅŸmadan Biesboch’ta bir delta meydana getirir; Lek Rotterdam’a yönelir. Bütün bu bölgede X. yy.da baÅŸlanan bent yapımı saÂyesinde, sulanabilen ovaların balçıkları üzeÂrinde güzel polderler meydana getirilmiÅŸ ve nehir kollarının yatak deÄŸiÅŸtirmesi engelÂlenerek tabiî ÅŸartlar tamamıyle deÄŸiÅŸtirilmiÅŸÂti. Köln’ün aÅŸağısında havzanın yüzde 15′ini temsil eden bir kısım, Ren’e sularının ancak yüzde 8′ini saÄŸlar, bu yüzden rejim hiç deÂÄŸiÅŸmez. EÄŸimin yumuÅŸaklığı kabarmaları azaltarak rejimi düzenler.
• iktisadî rolü. Ren, Basel’den denize doÄŸÂru giden ilgi çekici bir ulaşım yoludur ve OrtaçaÄŸdan beri kıyılarındaki ÅŸehirlerin zenginleÅŸmesine yol açmıştır. Nehrin yaÂkınlığı, üzüm yetiÅŸtirmeyi ve ÅŸehirlere gönÂderilen ekmeklik buÄŸday tarımını geliÅŸtireÂrek köylerin iktisadî geliÅŸmesini bile etkiÂledi. Nehrin iktisadî rolü, modern sanayiÂnin geliÅŸmesiyle daha da arttı. Ren üzeÂrinde sefer kolaylığı Ruhr’un canlanmaÂsında büyük rol oynadı ve bölgede kıyı ÅŸeÂhirlerinin yararlandığı elveriÅŸli ÅŸartları saÄŸÂladı. Ren aynı zamanda da Ruhr kömür ve çeliÄŸinin Güney Almanya’ya ve İsviçre’Âye doÄŸru sevk edilmesine imkân verir ve kıyılarıyla kollarının kıyılarında yerleÅŸen imaÂlât sanayii merkezlerine ikmal yapar. Basel, nehir sayesinde, 5 milyon ton yük traÂfiÄŸiyle İsviçre’nin baÅŸlıca pazarı haline gelÂmiÅŸtir. Strasbourg, 6 milyon tonla önemli bir limandır. Köln’ün aÅŸağısında, AÅŸağı Ren 40 milyon ton trafikle dünyanın en iÅŸler nehirlerinden biridir. Ren üzerinde sefer, Versailles antlaÅŸmasından beri milÂletlerarası bir rejime baÄŸlıdır.
BaÅŸlıca önemli filolar, alman, hollanda, sonra da fransız, isviçre, ingiliz ve belçika filolarıdır. ikinci Dünya savaşı ertesinde yeniden düzenlenen Fransız parkı, tek bir konsorÂsiyumda toplandı. Nehrin düzenlenmesi, ren ticaret filosuna kendine has özellikler saÄŸladı: 2 000 beygir kuvvetinde römorkörÂler ve yüklü ağırlığı 2 000 tonu geçen mavÂnalar suların kabarık olduÄŸu zamanlarda Strasbourg’a kadar çıkabilir. Moselle’in kanallaÅŸtırılmasıyle, nehrin 1 000 tonluk mavnaların girmesine elveriÅŸli hale getirilÂmesi, bu sanayi bölgesinin denizden uzak olma sakıncasını azaltacaktır. 1966′da Emmerich’te alman-hollanda sınırında 88 Mt trafik kaydedilmiÅŸtir.
• Seyrüsefer talimatnamesi. Viyana kongÂresi (1815), Ren üzerinde güvenliÄŸi saÄŸlaÂmakla görevli bir Ren Seyrüseferi Merkez kurulu meydana getirdi (merkezi Mainz’teydi); açık denize kadar sefer serbestliÄŸiÂni Hollanda’nın kabul etmemesi üzerine, bu kurul iÅŸlemez hale geldi. 1831′de Mainz antÂlaÅŸmasında ve 1868′de Mannheim antlaÅŸmaÂsında Hollanda’nın hak iddialarının tanınmamasına karşılık Ren kıyısındaki devletlere tanındı. Versailles antlaÅŸmasıyle (1919), Ren ile kıyısı olmayan devletler de Merkez kuÂruluna alındı ve kurula Mannheim kuruÂlunda deÄŸiÅŸiklik yapma hakkı tanındı. AlÂmanya 14 kasımdan sonra Versailles antÂlaÅŸmasının nehirle ilgili maddelerini tanıÂmadığı için, Yeni Ren statüsü daha yaratılÂmadan iÅŸe yaramaz hale geldi (4 mayıs 1936). 1945′te Merkez kurulu, Köln’den Strasbourg’a taşındı; Almanya, kurula 1950′de girdi. Nehir üstündeki idare ve gümrük kontrolünü hafifletmek için çeÅŸitli tedbirler alındı. 1951′de Almanlarla HolÂlandalılar arasındaki anlaÅŸma Ren’in aÅŸaÂğı kolunda milletlerarası trafiÄŸi daha da kolaylaÅŸtırdı. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REN nehri hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REMUSAT
Tarih 27 Haziran 2009
REMUSAT (Charles François Marie, — kontu), fransız siyaset adamı (Paris 1797 -ay.y. 1875), Aguste Laurent’ın oÄŸlu.
LibeÂral milletvekili (1830-1847) ve içiÅŸleri baÂkanı (mart-ekim 1840) oldu. ikinci cumhuriÂyeti (1848) savundu; 2 aralık 1851′den sonra sürgün edildi ve ancak 1859′da genel af çıÂkınca geri dönebildi. Thiers kabinesinde dışÂiÅŸleri bakanlığına getirildi (1871); iÅŸgal alÂtındaki toprakların kurtarılmasına çalıştı (mart 1873 antlaÅŸması).
Ama Paris’te Barodet karşısında seçimleri kaybedince çekildi (mayıs 1873). Sonra Haute-Garonne’dan milÂletvekili seçildi, 1875 Anayasa kanunlarının hazırlanmasına katıldı. Birçok tarih ve felÂsefe eseri yayımladı. Hatıraları (Memoires) 1958′den itibaren yayımlanmaÄŸa baÅŸlandı. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REMUSAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REKSİSTAZİ
Tarih 27 Haziran 2009
REKSİSTAZİ i. • (yun. rhksis, kopma ve stasis, hareketsizlik’ten fr. rhexistasie).
jeol. ve Pedoloji. İklim, tektonik sebepler veÂya insan etkisiyle meydana gelen ve daha önceki denge döneminde («biyostazi evresi» denir) olduÄŸu yerde kalan döküntülerin aşındırma ile harekete geçmesini saÄŸlayan biyoloji dengesindeki bozulma. (Biyostazi ve reksistazi evrelerinin birbirini takip etÂmesi, bazı tortul dizilerini [meselâ kireçli bir tortuldan killi veya kumtaÅŸlı bir tortula geçilmesi] açıklar.
Pedolojide, reksistazi saÂyesinde toprakların bir çeÅŸit sınıflandırması yapılabilir ve arazinin geçirdiÄŸi deÄŸiÅŸiklikÂlerin sayısından hareket ederek toprağın yaşı ve deÄŸeri belirlenebilir.) [L]
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REKSİSTAZİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REJİM
Tarih 27 Haziran 2009
REJİM i. (lat. regimen, yönetmek eylemi’nden fr. reÄŸime). Yönetme, düzenleme tarÂzı, düzen.
— CoÄŸ. Akarsu debisinin geçirdiÄŸi deÄŸiÂÅŸikliklerin tümü. Bk. ANSİKL.
— Diyetetik. Rejim veya yemek rejimi, saÄŸÂlığı korumak veya düzeltmek amacıyle uygulanan beslenme düzeni. (Bk. ANSiKL.) || Rejim yapmak, zayıflamak veya saÄŸlık duÂrumunu düzeltmek amacıyle yalnız doktoÂrun belirlediÄŸi yiyecekleri yemek.
— Fiz. Bir akışkanın, düzenleyici şartları göz önünde tutarak ifade edilen debisi.
— Huk. Belli bir konuya iliÅŸkin kanunlar topluluÄŸu. // Ceza infaz rejimi, hürriyeti önleyici veya kısıtlayıcı cezaların uygulanÂmasını düzenlemek amacıyle konmuÅŸ kuÂrallar topluluÄŸu. (Amacı, her ÅŸeyden önce mahkûmun ıslahıdır.) || idarî rejim, idarî iÅŸlem ve eylemlerin özel hukukun uygulanma alanı dışında tutulması ve bu faaliyetÂleri denetleyecek makamların adlî merciÂlerden tamamen ayrılması. (Bk. ANSiKL.) || Mal rejimi, karı kocanın mallarının huÂkukî statüsünü belirleyen kurallar topluÂluÄŸu. (Bk. MAL rejimleri.)
— Meteorol. Yağış rejimi. Bk. YAÄžMUR. || Sinoptik rejim, havanın, bütün bir dolaÂşım tipi süresince devam eden özellikleriÂnin tümü. (İki çeÅŸit sinoptik rejim vardır: antisiklon rejimi ve siklon rejimi. TedirginÂlik akımlarının kaynağına göre, batı rejiÂmi, kuzeybatı rejimi, güney rejimi v.b. deÂnir.)
— Ormanc. Orman rejimi, orman idaresinÂce ormanlara uygulanan kuralların tümü.
— Petr. Bir rafinaj tesisinin sürekli çalışÂma düzeni: Otomatik ayarlamalar sayesinÂde tesis ünitelerinin çoÄŸu, uzun süre gece ve gündüz rejimde kalabilir.
— Sağ. Sağlık rejimi, yabancı ülkelerde hüküm süren hastalıkların bir ülke veya bölgeye yayılmasını önlemek için alman tedbirlerin tümü.
— Siyasî kuruluşlar. Hükümet yapısı veya şekli: Cumhuriyet rejimi. Monarşi rejimi. Parlamenter rejim. Başkanlık rejimi.
— Sosyal mevzuat. Toprak rejimi, genel rejim, özel rejimler. Bk. Sosyal GÜVENÂLİK.
— Teknol. Bir makinenin normal durumÂda çalışma ÅŸekli. || Bir motorun dönme hızı. || Maksimum rejim, bir motorun etÂkin gücünü ortaya koyan rejim. (Sürtünen parçaların aşırı derecede ısınacağını göz önünde tutarak, ancak olaÄŸanüstü durumÂlarda kullanılmalıdır.) || Yüksek verim reÂjimi, bir makinenin, bir motorun v.b., az bir tüketim ve önemsiz bir aşınma ile yükÂsek bir verim saÄŸlayabildiÄŸi rejim.
— Vergi huk. Gümrük rejimi, millî gümÂrük sistemini karakterize eden tedbirlerin tümü. (İthal veya ihraç edilen malların tabi olacağı çeÅŸitli hukukî ve idarî durumÂları tespit etmek üzere konulan hükümleÂrin tümü. gümrük rejimidir. Belli muameÂlelere veya belli bölgelere uygulanan özel gümrük rejimleri, umumî gümrük rejimi’nin karşıtıdır.)
— ANSİKL. CoÄŸ. Irmak rejimleri mevsimÂlere göre deÄŸiÅŸmelerinden, yani suyun bolÂluÄŸu veya azlığından çok, yıllık ortalama beslenmesindeki eÅŸitsizliklerle nitelenir. YılÂlık ortalama beslenme için bk. POTAMOLOJİ.
*Basit rejimler. Basit rejimlerin aylık orÂtalamalarında tek bir kabarma mevsimi ve tek bir alçalma mevsimi görülür; bu duÂrum çoÄŸunlukla akarsuyun yüksekliÄŸinin tespiti için tek bir etkenin büyük ölçüde ağır basmasını ihtiva eder. Böylece, havÂzasının altıda biri veya daha fazlası buzlarla örtülü yüzeylerden meydana gelen ırmaklar, buzul rejimi’ne uyar; suyun kar halinde (daha sonra buz halinde) depoÂlanması sonucunda en soÄŸuk altı veya yeÂdi ay boyunca düşük debiler gözlemlenir; sıcak mevsim ortasında kar ve buz erimeÂsi, temmuz ve aÄŸustosta gözlemlenen topÂlam azamî ortalamaya yol açar («ultra buÂzul» tipi); bu ortalama ÅŸubat, hattâ mart toplam minimum ortalamasının on beÅŸ -yüz katıdır.
Chamonix’te Arve, Yukarı Aar ve kolları, Alp Rhöne’u ve kolları bu tip ırmaklardır. DaÄŸ kar rejimi’nde de (YuÂkarı isere, Arc, Alp Ren’i v.b.) süreç ayÂnıdır, ama yükseltinin daha az olması sayesinde suların alçalma dönemi biraz daÂha az uzun sürer ve beslenme daha fazÂladır; azamî ortalama haziranda baÅŸlar. Ova kar rejim’nde, S.S.C.B. ve Kanada’-da (Volga, Dnieper, Obi, Saint-Laurent’in kolları v.b.) yükseltilerin nispî tekdüzeliÂÄŸi erimenin daha erken ve çok daha hızÂlı olmasına yol açar. Aylık en yüksek katÂsayı (enleme ve doymaya göre nisan veya mayısta) modüllerde ve kış alçak sularında alp rejimlerinden daha ağır basar, ikinci bir minimumun sebebi buharlaÅŸmadır.
Okyanus yaÄŸmur rejimi’nde baÅŸlıca özellik (Sen, Orne, Meuse, Vienne, AÅŸağı Loire, Thames v.b.), tarihlerdeki ve en yüksek suların bolluÄŸundaki düzensizliktir. BununÂla beraber buharlaÅŸma eÅŸitsizliÄŸi yağış eÅŸitÂsizliÄŸinden daha büyük rol oynar ve oldukÂça uzun yılları kapsayan gözlemler, toplam azamî ortalamanın ocak veya ÅŸubat aylaÂrında olduÄŸunu ortaya koyar. Musonlu veÂya musonsuz saf tropikal yaÄŸmur rejimi’nin (Yukarı Nijer, Senegal, Mavi Nil, hin
distan ve birmanya akarsuları, Kızılnehir, Parana ve Güney Amerika’daki öbür ırÂmaklar) ise baÅŸlıca özelliÄŸi tersine yaz mevsimindeki kabarık suların düzenliliÄŸiÂdir; bu düzenlilik kış mevsiminde yağış olÂmamasının veya çok az olmasının yol açÂtığı etiyajlarla çeliÅŸir.
• Karmaşık rejimler. Birçok mevsimlik rejim en az iki etkenin birbirini izleyen ve az çok karışık etkilerini taşır; bu etÂkenlerin her biri sırasıyle bolluk ve azÂlıktan sorumludur. Yükseltinin 2 000 – 2 500 m’yi bulduÄŸu Kuzey Fransız ön Alpleri’nde (Fiers, Guiers, Bournes) karların eriÂmesi ve yaÄŸmurların meydana getirdiÄŸi deÂreler, kaynaklara doÄŸru toplam önceliÄŸin nisan veya mayıs ortalamasında olmasına yol açar; kar birikmesi kış ortasındaki topÂlam ortalamaları net bir ÅŸekilde düşürür.
Düzensiz sonbahar yağışları kasım veya aralık ayında ikinci bir ortalama maksiÂmuma sebep olur; buharlaÅŸma aÄŸustos veÂya eylülde ikinci bir minimuma yol açar (aÅŸağı çığırlarda): bu rejime kar – yaÄŸmur rejimi denir. Güney Alpler’de yaz etiyajı kuvvetlenmeÄŸe baÅŸlar; akdeniz iklimi yaÂğışlarının sonucu olan sonbahardaki ikinci kabarma, nisan-mayıs arasında yarı – kar maksimumuna yaklaşır. Kar geçiÅŸ rejimi’nde karmaşıklık biraz daÂha azdır: mayıs veya haziranda maksimum, kış ortasında kar birikmesinin sebep olduÂÄŸu bir minimum, sonbaharda hafif bir ikinÂci kabarma veya mevsim eÅŸiÄŸi. Breda, Goffre, Arly (2 800 – 3 200 m arasındaki alp özelliÄŸinde daÄŸlar) ve Pireneler’de veya çıÂkışlarında Yukarı Garonne, Yukarı Adour, Ariege bu rejime uyar. Akdeniz Alp bölgelerinde de Fanaro, Torino’da Po ve yukarı kolları, Ticino, Adda, Tagliamento v.b. kar geçiÅŸ rejimli ırmaklardır.
Bu rejimin karşıtı olan ve Jüralar’da (Ain, Yukarı Doubs, Orbe, Birse), Vosges daÄŸlarında (Yukarı Moselle), Massif Central’da (Dordogne, Loire, Allier, Tarn, Yukarı Lot) rastlanan kar-yaÄŸmur rejimi özellikle yaÄŸmurların ve mevsimlik buharlaÅŸma eÅŸitÂsizliklerinin etkisindedir. Bununla birlikte kar birikmesi, ocak ve ÅŸubat debilerini biÂraz azaltır; erime, nisan (kaynaklara doÄŸÂru) veya mart ortalamalarını biraz yükselÂtir. Akdeniz kesimlerinde (Ardeche, Herault, Gardons), düzensiz büyük kabarmaÂların sonucu olan kasım ayı ortalama deÂbileri mart-nisan aylarındaki ortalama debiden yüksektir.
Havzaları çeÅŸitli bölgeleÂre yayılan ırmakların baÅŸlıca özelliÄŸi reÂjimlerinin çok daha karmaşık olmasıdır; çünkü kollar veya kol grupları gerek yüÂzey ÅŸekillerinin gerek iklimin etkisiyle ana ırmaÄŸa, çeÅŸitli mevsimlik rejimlere baÄŸlı sular getirir; bunun sonucu olarak ana ırÂmağın rejimi de yukarı kesimden aÅŸağı keÂsime büyük ölçüde deÄŸiÅŸebilir. Meselâ Rhone ve Ren ırmaklarının rejimleri kaynakÂlarında çok basittir: Rhöne buzul rejimine, Ren daÄŸ kar rejimine baÄŸlıdır. Alp kolları da benzer özellikler taşır. Ama Ren, Alpler’den çıkınca Basel’de kar-buzul özelÂliklerini muhafaza etmekle beraber (Büyük Asalp göllerini geçiÅŸin önemli ölçüde azaltÂtığı mevsim orlalamalaıı deÄŸiÅŸmeleri), heÂmen hemen yaz aylarındaki kadar yüksek soÄŸuk mevsim kabarmalarının etkisinde kalÂmaÄŸa baÅŸlar ve sonra ancak yaÄŸmur veya okyanus-yaÄŸmur rejiminde kollar alır.
MoÂselle ile birleÅŸmesinden sonra aralık-mart debileri, daha az düzenli mayıs-haziran kaÂbarık sularına eÅŸit olur ve Ruhr ile Lippe’-in aÅŸağı kesiminde net bir ÅŸekilde bu deÂbileri aÅŸar. Rhöne ise temmuz ayı maksiÂmum ortalamasıyle buzul özelliÄŸini muhaÂfaza eder, ama debiler kış mevsiminde nisÂpeten daha yüksek hale gelir. Sonra Saone kış debilerinin daha yüksek hale gelÂmesine imkân verir.
Kar geçiÅŸ rejimine uyan isere’de ortalama üstünlük mayıs ve haziran aylarındaki erime debilerindedir; daha aÅŸağı kesimde ilkbahar ortalamaları üstünlüğünü muhafaza eder, ama mayıs ve hazirandakine oranla nisan debisi geliÅŸir; sonbahar kabarması yavaÅŸ yavaÅŸ olur. Nil’in rejiminin görünüşü çok basittir; Hartum’dan itibaren (Mavi Nil ile kavÅŸak) tropiÂkal yaÄŸmur tipindedir. Gerçekte ise, HaÂbeÅŸistan’daki yaz kabarık suları ve kış alÂçak suları öyle ÅŸiddetlidir ki, yukarı havÂzadaki büyük göllerinde dengelediÄŸi ekvaÂtor tipinde hidrolojiyi tamamıyle maskeler.
— Diyetetik. SaÄŸlıklı bir insanda rejim yiÂyecek ihtiyacıyle orantılı olmalıdır; yiyeÂcek ihtiyacı ise yaÅŸa, fizyolojik duruma, yaÅŸama tarzına, bedenî etkinliÄŸe göre deÂÄŸiÅŸir. Meselâ bebekler, çocuklar, gençler, çalışmayan yetiÅŸkinler, ağır işçiler, ihtiÂyarlar, gebe kadınlar v.b. için ayrı reÂjim uygulanabilir. Yemek rejiminde günÂlük tayin besin dengesi ve vitamin ihtiyaÂcından baÅŸka yemeklerin sayısı, bileÅŸimi ve günde kaç öğün verileceÄŸi de önemlidir. ÇeÅŸitli ülkelerde uygulanan yemek rejimÂlerinin çok deÄŸiÅŸik oluÅŸu tarım kaynakÂları, mevsimler, etnik grupların dini ve gelenekleriyle ilgilidir; bu çeÅŸitlilik insanÂların çok deÄŸiÅŸik yemek rejimleriyle yaÂÅŸayabileceÄŸini gösterir, ama yemek rejiÂminin insanların davranışını ve ruhî duruÂmunu etkilediÄŸi, buna karşılık onların da yemek rejiminden etkilendiÄŸi bir gerçektir.
• Hastalıklara gelince, rejim, büyük ölÂçüde koruyucu ve tedavi edici rol oynar. Her patolojik durum, hattâ her hasta için, özel bir rejim tespit etmek doÄŸru olur; yeÂmek rejimi verilecek yiyeceklerin cins ve miktarını gösterir; buna göre rejimler çeÂÅŸitlere ayrılır:
1. toplam kaloriyi sınırlandıran rejimler (pletora, ÅŸiÅŸmanlık, selülit kalp hastalıkÂları);
2. bazı yiyecekleri sınırlandıran veya kalÂdıran rejimler; meselâ madeni tuzlar (tuzÂsuz, potasyumsuz v.b. rejimler) [nefritlerÂde]; glüsitler (diyabetlilerde); lipitler (hiper kolesterolemi, arterioskleroz, hiperlipemi, karaciÄŸer hastalıkları, asetonemi v.b. protitler (kanda azotun çoÄŸaldığı durumlar [üremi] ve özellikle böbrek hastalıkları [bitÂki veya süt-bitki rejimleri]) duruma göre sınırlandırılır veya tamamen kaldırılır. Bir yiyecek grubunun yasaklanması toplam kaÂloride bir sınırlandırmayı gerektirmiyoısa, izin verilen besinler artırılarak yasaklanan besinlerin eksikliÄŸi giderilir.
Bununla beÂraber birkaç grubun birden yasaklandığı durumlar da sık görülür; bu gibi durumÂlarda çok karışık problemlerle karşılaşıÂlır; meselâ, glüsitlerin azaltıldığı diyabetÂlilerde eÄŸer protein birikimi de varsa, protitlerin de azaltılması gerekir;
3. bazı yiyecek gruplarının artırılmasını geÂrektiren rejimler; meselâ madde kaybı halÂlerinde, bazı yaraların iyileÅŸtirilmesinde, karaciÄŸer hastalıklarında protitleri artırÂmak, çocuklarda görülen asetonemilerde glüsitleri artırmak gerekir;
4. aşırı beslenme rejimleri’nde ise hastaya normal ihtiyacının üstünde yiyecek verilir. Bu suretle dokuları onarmak, zayıflığı giÂdermek, su kaybını önlemek mümkün olur. (Sindirim bozukluÄŸuna, çeÅŸitli metabolizÂmalarda ağır aksaklığa sebep olmamak için bütün bu rejimler çok iyi düzenlenmek ister.)
— Huk. idarî rejim. Devletin idarî faaÂliyetlerini, bu faaliyetlere iliÅŸkin iÅŸlem ve eylemleri iki türlü düzenlemek mümkünÂdür. Bunlar, ya kiÅŸiler gibi ancak adlî merÂciler aracılığıyle denetlenip, uygulanabileÂcek ve özel hukuka tabi tutulacak, ya da kamu hukukuna tabi olacak ve alınacak kararların hüküm doÄŸurması için, karşı taÂrafın rızası veya adlî mercilerin araya girÂmesi gerekmeyecektir. Türkiye, Fransa giÂbi idarî rejim veya icraî idare adı verilen ikinci ÅŸekli kabul etmiÅŸtir. İdarî rejim, devlet içinde idarî hizmet ve faaliyetleÂrin bir bütün olarak İdare adını alan bir teÅŸkilâta verilmesine dayanır.
Nitekim Türk anayasası, idarenin kuruluÅŸ ve görevleriyle bir bütün olduÄŸu ilkesini koymuÅŸtur. Bu bütünün, yürütme görevi içinde özel bir fonksiyonu, zabıta kuvvetlerinin merkezîÂleÅŸmesinden doÄŸan ve devletin hizmetleÂrinin çoÄŸalmasıyle yaygınlaÅŸarak kullanılan bir kamu kudreti vardır. Böylece idarî reÂjimin uygulandığı ülkelerde, idare makamÂları, adlî merciler karşısında bir hareket serbestliÄŸine sahip olur. İdare, gerekli icÂraî ve kesin kararları alarak, belli kuralÂlar çerçevesinde kendi araç ve personeliyle bunları gerçekleÅŸtirir.
Kamu hizmetlerinin aksamadan görülebilmesi, genel ihtiyaçlaÂrın karşılanması ancak bu suretle etkili bir ÅŸekilde karşılanabilmektedir. Bir kiÅŸi, bir alacağını ancak mahkeme yoluyle ve icra aracılığıyle tahsil etme imkânına sahipken, idare, kamu alacağı niteliÄŸindeki alacakÂlarını doÄŸrudan doÄŸruya tahsil edebilir. Türk pozitif hukukunda idarî rejimin yer alması 1868 yılında Şûrayı Devlet’in kurulmasıyle mümkün olmuÅŸtur. Bunun seÂbebi de Tanzimat döneminde birçok huÂkukî müessesenin Fransa’dan alınmasıdır. Bk. DANIÅžTAY. (LM)
REJİSÖR i. (fr. râgisseur). Sine. ve Tiyat. Bk. YÖNETMEN.
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REJİM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REİTZENSTEİN (Sigismund VON)
Tarih 27 Haziran 2009
REİTZENSTEİN (Sigismund VON), alman siyaset adamı (Nemmersdorf, Bayreuth 1766 – Karlsruhe 1847).
Baden büyük düklüğünün hizmetine girdi (1788′den sonra). Fransa ile antlaÅŸma yapılmasını savundu; 1802 antlaÅŸmasıyle Baden’e yeni topraklar kazanÂdırdı. Devlet bakanı oldu (1808); Baden’i, Napolyon’a karşı kurulan koalisyona sokÂtu (1813) ve Viyana kongresinde Baden devletinin bütünlüğünü korumayı baÅŸardı.
1818′e kadar kongre temsilciliÄŸi görevinde kaldı, sonra büyük düklüğün Bakanlar kuÂrulu baÅŸkanı oldu (1832-1842) ve liberalÂleri tutmayan bir siyaset uyguladı. (M)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİTZENSTEİN (Sigismund VON) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENK veya RENG
Tarih 27 Haziran 2009
RENK veya RENG i. (fars. reng). Işığın, kendi öz yapısına veya cisimler tarafından yayılma ÅŸekline baÄŸlı olarak göz üzerinde yaptığı etki: Hakikatte annecikler altın saÂrısı ve gök mavisinden baÅŸka renklerde de olabilirdi (R.N. Güntekin).
Sonra dizlerÂden aÅŸağıya çizmelerin üstüne dökülen, açık gümüş renginde bir çerkes mantosu yapÂtırdım (Åž.S. Aydemir). Bak! Dünya renkÂler içinde! // Bu güzel dünya içinde (O. V. Kanık). // Mec. Görünüş, tarz, ÅŸekil: «Hüsn-ü AÅŸk» devrin edebi hayatına yeni bir renk, yeni bir çeÅŸni getirmiÅŸtir (N. A-raz). Pek rengine aldanma felek eski felekÂtir; // Zira feleÄŸin meÅŸreb-i nâsazı dönektir (Ziya PaÅŸa). // Esk. Hile, oyun, düzen: Bülbül-i surideve güller acep renk ettiler (BaÂki).
— ÇEÅž. DEY. Renk almak, yeni bir renk kazanmak: Mavimsi bir renk aldı. // Renk cümbüşü, deÄŸiÅŸik renklerin oluÅŸturduÄŸu kaÂrışım: Yalnız renk cümbüşünü deÄŸil, siyah beyazı öyle hünerle kaynaÅŸtırır ki (Y. Z. Ortaç). || Renk vermek (veya katmak), neÂÅŸeli ve canlı bir özellik kazandırmak: Onun geliÅŸi bu toplantılara bir baÅŸka renk verdi. // Renk vermemek (veya rengini belli etÂmemek), duygu veya düşüncesini saklamak, açığa vurmamak: Çok korkmasına raÄŸmen renk vermedi. || Rengi atmak (kaçmak veÂya uçmak), solmak: Elbisenin rengi attı. Korku, heyecan v.b. durumlarda benzi saÂrarmak: Hatçe’nin rengi attı (YaÅŸar KeÂmal).
|| Rengi çalık, solmuÅŸ, solgun. || RenÂgi çalmak, renk bakımından benzemek: RenÂgi sarıya çalıyor. || Rengi deÄŸiÅŸmek, eski durumunu yitirip yeni bir nitelik ve anÂlam kazanmak: Sizi uzun, ince vücudunuzÂla, menekÅŸe gözlerinizle karşımda görünce her ÅŸeyin vengi deÄŸiÅŸti
(R. N. Güntekin). || Rengi tutmak (veya uymak), renk tonÂları birbirine benzemek: Bu iki kumaşın rengi birbirini tutuyor. \\ Renkten renge girmek, çek utanarak kızarıp bozarmak, sıkılmak: Nuri efendi renkten renge giÂrerek: — Ne oldu anne, çabuk söyle (H. R. Gürpınar).
— Esk. Reng-âmiz, renk renk, çeÅŸitli renkÂlerde: Ekseri rengâmiz ÅŸal ve harirden serbendler sarınıp… (Naima). || Reng-âver, hileci, düzenci, dalavereci.
— Bot. Bitkilerin renkleri. Bk. ANSiKL.
— Boyacılık. Çevre renkleri, belirli bir yerin deÄŸiÅŸik yüzeylerine görüş rahatlığını saÄŸlamak amacıyle vurulan, genellikle boÂyalar aracılığıyle elde edilen renk. || Görevsel renkler, belirli bir çalışma yerinin deÄŸiÅŸik yüzeylerine, çalışanların görüş raÂhatlığını arttırmak, yorgunluklarının azalmasına katkıda bulunmak ve üretimlerinin verimini çoÄŸaltmak amacıyle vurulan ve genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. // İşaret veya güvenlik renkleri, çaÂlışma yerlerinde, deÄŸiÅŸik yüzeylere, çalıÂÅŸanların dikkatini belirli tehlikelere çekÂmek, gidiÅŸ-geliÅŸ yollarını göstermek ve özellikle güvenlik aracılığıyle elde edilen renk. Bk. ANSiKL.
— Ed. ve G. santl. Yerel renk, bir milleÂtin, bir dönemin medeniyetini, orijinal niÂteliklerini hatırlatmaÄŸa yarayan kavramlar bütünü. Bk. ANSiKL.
— Kim. Renk giderici, bazı maddelerin rengini kaybetme özelliÄŸi taşıyan kimyasal madde. (Bu renk giderme, ya boyarmad-denin soÄŸurulmasından [hayvanî kömür] ya da bir redoks tepkimesinden [renk giÂderici klorürler] ileri gelir.)
— Metalürji. MeneviÅŸ ve tav renkleri, ısıtÂma sırasında çelik parçaların aldığı deÄŸiÂÅŸik renk tonları. Bk. ANSiKL.
— Mus. Rengi dil, türk musikisinde bir makam. Bk. ANSiKL.
— Opt. Bk. ANSİKL.
— Oyun. İskambil kâğıtları üzerindeki dört deÄŸiÅŸik iÅŸaret; genel olarak iki renkten meyÂdana gelir: kırmızı ve siyah (sinek, karo, kör, pik). i| Renge oynamak, rulette, kırÂmızı veya siyaha para basmak.
Petr. Bk. ANSiKL.
— Res. Renklerin bir tablo içindeki dağıÂlımı, renk uyumu: Rubens’in, Tiziano’nun, Claude Lorraine’in rengi. Bk. ANSiKL.
— Sanay. Renk giderme, iÅŸlenmiÅŸ ürünü istenen renge getirebilmek için, bir ürünÂdeki tabiî pigmentlerin veya renkli ayrışÂma maddelerinin yok edilmesi. Bk. ANÂSiKL.
— Teknol. Ana renk, boyacılıkta, diğer renklerin tür ediği renkler.
— Tekst. Renk saÄŸlamlığı, bir kumaÅŸ boÂyasının çeÅŸitli etkinlere dayanma niteliÄŸi. (Tekstil boyalarının renk saÄŸlamlıkları çeÂÅŸitli usullerle denenmiÅŸ ve her boyanın ışıÂÄŸa, suya, asitlere, deterjanlara, dinklemeye deniz suyuna v.b.lerine karşı direnci ayrı rakamlarla belirtilmiÅŸtir.) || SaÄŸlam renk, zamanla solmayan renk. || Zayıf renk, kuÂmaÅŸ üzerinde iyi tutunmayan ve kullanıldıkça veya yıkandıkça solan renk.
— ANSiKL. Bot. Bitkilerin renkleri. BitkiÂlerde klorofilden ileri gelen yeÅŸil renkten baÅŸka, en çok renkli olan kısımlar üreme orÂganlarıdır (çiçek ve meyve).
Bununla beraber, yaprak ve sap gibi diÂÄŸer organlarda ve asalaklı kısımlarda deÄŸiÂÅŸik renklere rastlanabilir (begonia rex, co-leus, firfiri kayın ve bazı mazılar).
Yaprak tamamen düşmeden önce klorofil kaybolur, sarı ve kırmızı gibi diÄŸer boyaÂlar ortaya çıkar ve ormanlara sonbahar rengini verir.
Suyosunlarının rengi doÄŸrudan doÄŸruya bunların su altında yaÅŸadığı derinlikle ilÂgilidir ve sınıflandırılmalarına esas teÅŸkil eder. Mantar sporlarının rengi çok önemÂli bir özelliktir. Sporlar beyaz, pembe, esÂmer ve siyah olur.
— Boyacılık, ön planda oynadığı estetik rol dolayısıyle, bir boya tabakasının renÂgi, kullanan için temel bir nitelik taşır. Buradan bir boya fabrikasında çalışan renk uzmanının yaptığı iÅŸin önemi anlaÂşılabilir. Bu kiÅŸinin görevi, firmanın imal ettiÄŸi temel renklerinden meydana geÂlen paleti ortaya çıkarmak ve sözü geçen renklere karşıt renkler bularak, bunları, mümkün olduÄŸu kadar mükemmel bir yaÂpım düzgünlüğü içinde, çeÅŸitli hammaddeÂleri kesin sınırlarla tanımlanan oranlarda kullanarak, istek üzerine imal etmektir.
Bir kuru tabakanın rengi (az veya çok parıltılı), katı maddelerin (doku boyası ve yüküm maddeleri) ezilme inceliÄŸine, katı maddelerin kendilerine has niteliklerine (boyama, kaplama), asıltı ortamının renk ve tabiatına baÄŸlıdır. Renklerin nispî ölÂçüleri, laboratuvarlarda deÄŸiÅŸik modellerÂdeki renkölçerler yardımıyle yapılmaktadır.
— Ed. Resim terimlerinden olan yerel renk deyimi, ancak romantik devirde tiyatro üsÂtüne, yapılan tartışmalar sırasında edebî bir anlam kazandı (1809′dan sonra B. Cons-tant’da: Reflexions Sur la Tragedie de Wallstein [Wallstein Trajedisi üstüne DüÂşünceler]). Saint-Evremond veya Racine’de (Bafazet’nin önsözü), daha sonra Volltaire’-de trajedilerin sahneye konuÅŸu sırasında eski töreleri doÄŸru olarak yansıtma kayÂgısı varsa da Chateaubriand’ın (Les Martyrs [Din Åžehitleri]), W. Scott’un yazdığı romanların ve tarihçilerin yaptığı (A. Thierry, Michelet) çalışmaların etkileriyle meÂdeniyetler veya tarih devirleri arasındaki farkların modern anlamda kesinlikle belirÂlenmesi için XIX. yy.ı beklemek gerekir. Romantik dramın tutkularından biri, geçÂmiÅŸin gerçeÄŸe uygun bir tablosunu çizmekÂti; kiÅŸilerin psikolojisinde olduÄŸu kadar töre veya dekorun çizilmesinde de (Cromwell’in önsözü) yerel renge uymak gerekirÂdi.
Bu tarihten sonra dramatik gerçeÄŸin en eski ÅŸartlarından biri haline gelen yeÂrel renk, aynı zamanda tarihî veya egzoÂtik romanın ve tasvirî veya epik ÅŸiirin (Leconte de Lisle’in Poemes Antiques [EsÂkiçaÄŸ Åžiirleri], V. Hugo’nun La LeÄŸende des Siecles [Yüzyılların Efsanesi] adlı e-serleri) baÅŸlıca çekici yanı oldu. GünüÂmüzde bir kavram, üstünde uzun süredir tartışılmasına raÄŸmen edebiyat sanatının temel unsurlarından biri olarak ortaya çıÂkar; bu unsurlar, yazarlara göre, bazen insanın farklı yanlarını, bazen de tersine bütün insanlıkta ortak olan bazı özellikÂlerin, görüntülerin dışında süreliliÄŸin deÂÄŸerini ortaya koyar.
— Metalürji. Bir fırında veya bir demirci ocağında, hava temasında tedricî olarak ısıtılan bir çelik veya demir lama, sıcakÂlık yükseldikçe, meneviÅŸ renkleri denilen aÅŸağıdaki renk tonlarını alır: 260°C’ta açık saman sarısı; 280°C’ta saman sarısı; 300°C’ta kehribar rengi; 305°C’ta kahverengi; 310°C’ta güvercin boynu; 320°C’ta mavi; 336°C’ta gri-mavi; 350°C’ta yeÅŸil;
360°C’ta gümüşî gri; 400°C’ta kurÅŸunî. Bu meneviÅŸ renkleri donuktur.
Isıtmaya devam edilirse, bir süre sonra, tav renkleri denilen aÅŸağıdaki renk tonları elde edilir: 570°C’ta koyu kırmızı; 635°C’ta koyu kiÂraz kırmızısı; 746°C’ta kiraz kırmızısı; 843°C’ta açık kiraz kırmızısı; 900°C’ta tuÂruncu; 940°C’ta açık turuncu; 996°C’ta saÂrı; 1080°C’ta açık sarı; 1200°C’ta beyaz. Demirciler eskiden, çeliklerin sıcaklık deÂrecesini anlamak için bu renk deÄŸiÅŸimlerinden yararlanırlardı. Bugün sanayide, yüksek sıcaklıklarn ölçülmesine yarayan çok hassas âletler vardır.
— Mus. Rengi dil, neveser birleÅŸik makaÂmının acemaÅŸiran – fa perdesindeki ÅŸeddidir. Güçlüsü, beÅŸinci derece olan çargâh -do perde sidir. Donanıma si ve mi koma ( d ), la ve re bakiye ( b ) bemolleri konulur. Seyri, inici çıkıcıdır. Dizisinde nisebi ÅŸeÂrife sayısı 6 olduÄŸu için gizli mütenafirdir. Orta sekizlideki sesleri peÅŸten tize doÄŸÂru, acemaÅŸiran, rast, zengüle, segah, çargâh, hicaz, dikhisar ve acem tertibindedir. Bu makama örnek olarak Halis Beyin YüÂrük Semai’si, Sadettin Arel’in iki Saz Semai’si, iki Durak’ı ve iki Gazel’i gösteriÂlebilir.
— Opt. Bazı eskiçaÄŸ düşünürlerinin sanÂdıkları gibi renk, cisimlerin özgül ve madÂdesel özelliklerinden biri deÄŸildir. CisimÂlerin kendilerini aydınlatan ışığa göre renk deÄŸiÅŸtirdiÄŸini Epikuros daha o zamanlar fark etmiÅŸ ve buradan, cisimlerin kendilikÂlerinden renkli olmadıkları sonucuna varÂmıştı. Descartes ve Böyle da bu görüşe katılmışlar, fakat renk teorisi ilk defa Newton tarafından, Optik inceleme (Opticus) adlı kitabında açıklanmıştır. GüneÅŸ ışığı karmaşıktır; dalga boyları ve kırılma indisleri farklı sonsuz sayıda ışınımdan meydana gelir; bu durum, güneÅŸ ışığını bir prizmadan geçirerek elde edilen güneÅŸ tayfı’nın analizinde kolayca görülebilir. Newton güneÅŸ tayfında yedi renk ayırt etti: mor, lâcivert, mavi, yeÅŸil, sarı, turuncu, kırmızı. Gerçekte, bir renkten öbürüne geÂçiÅŸ, ara ışınımlar sayesinde fark edilmez bile.
Demek ki, bu ışınımların tümünü alan bir yüzey hepsini olduÄŸu gibi yansıtırsa, söz konusu yüzey beyaz’dır denir; fakat bir kısmını yutup, yalnız geri kalanları yansıÂtırsa, yansıyan ışınımların birleÅŸmesinden doÄŸan bir renklenme ortaya çıkar. Siyah cisimler ise, gelen ışığın hepsini yutar. KırÂmızı bir cismin rengi kırmızılar hariç büÂtün ışınımları yutarak alıkoymasından veÂya hiç deÄŸilse, öbür ışınımları kırmızılarÂdan daha büyük oranda yutmasından ileri gelir.
EÄŸer bütün ışınımlar eÅŸit oranlarda yutu-lursa, cisim gri gözükür. Åžu halde renk, maddenin ışık üzerine etÂkime tarzından baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir veÂya Tyndall’ın ifadesine göre ışığın uÄŸradıÂğı iÅŸlem’in sonucudur. ÇeÅŸitli ışık kaynakÂları farklı ışınımlar yaydığına göre bir cisÂmin rengi kendisini aydınlatan ışık kayna-ğıyle deÄŸiÅŸir. Meselâ nesnelerin gün ışıÂğında ve elektrik ışığında deÄŸiÅŸik renkte görünmesi bundan ileri gelir. Mavi bir nesne karanlık bir odada bir mum ışığıyle aydınlatılırsa, mavi olarak deÄŸil de solÂgun beyaz bir renkte gözükür. Sarı sodÂyum ışığı tutulan insan çehreleri, ölü yüÂzü gibi kirli-sarı bir renk alır. Saydam cisimlerin, sadece bazı ışınımları geçiren filtre rolü oynaması da. bu yüzdenÂdir ve yayılan ışığın rengi, cisimden geçen ışınımlara baÄŸlıdır.
Basit, bileÅŸik, tamamlayıcı renkler. Basit renkler, her biri ayrı bir frekans veya ayÂrı bir dalga boyu ile belirlenen tayf ışıÂnımlarıdır; bu ışınımların dalga boyu 0,4 mikron (mor) ile 0,8 mikron (kırmızı) araÂsında deÄŸiÅŸir. Basit renkler ikinci bir prizÂmadan geçerken yeniden ayrışmazlar. BirÂbirleriyle birleÅŸerek, bileÅŸik renkler deniÂlen çeÅŸitli renkleri verirler. Karıştıkları zaÂman beyaz hissini uyandıran renklere de tamamlayıcı renkler denir. Helmholtz, farkÂlı ışınımlar aynı yerde kesiÅŸecek ÅŸekilde birçok tayfı üst üste getirerek, birçok renÂgin karışmasından elde edilen rengi inceÂlemiÅŸti. Newton ise özel bir âlet kullanıÂyordu (renk çemberi), ikiÅŸer ikiÅŸer grupÂlaÅŸmış tamamlayıcı basit renkler ÅŸunlardır: mor, yeÅŸilimsi sarı; lâcivert, sarı; mavi, tuÂruncu; yeÅŸilimsi mavi, kırmızı.
Renk kontrastları. Yan yana gelmiÅŸ iki renk karşılıklı olarak birbirini etkiler. Chevreul, iki renkli bandı yan yana koyaÂrak yaptığı deneylerden ÅŸu sonuçlara varÂdı:
1. renklerden her birinin tonu, öbürüÂnün tamamlayıcı rengiyle karışarak deÄŸiÂÅŸir;
2. yan yana konan renkler tamamlaÂyıcı renklerse, her biri daha canlı ve saf görünür;
3. bir renk beyazın veya siyahın yanına getirilirse, tamamlayıcı renginde bir haleyle çevriliymiş hissini verir ve daha canlı görünür;
4. iki renk arasında belli bir mesafe bulunsa bile, yine aynı etkiler az da olsa meydana gelir. Gölgelerin rengi bu yoldan açıklanabilir: bir mumun (alevi kırmızı-turuncudur) verÂdiÄŸi gölge maviye çalar.
Ressamların iyi bildiÄŸi bu özellikler, yeni-izlenimcilik a-kımına temel olmuÅŸtur. Kuvvetli bir ışıkla aydınlatılmış renkli bir nesneye dikkatle baktıktan sonra, bütün öbür nesnelerin belÂli bir süre, ilk nesnenin tamamlayıcı renÂgiyle deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸramış renkte görülmeÂsi olayına art arda kontrastlar denir. Renk gamı. Renklerin de tıpkı sesler gibi bir gamı, yani tabiatın verdiÄŸi bir bağıntı düÂzeni vardır. Bu gamda prizmanın yedi renÂgi yer alır: mor, lâcivert, mavi, yeÅŸil, saÂrı, turuncu ve kırmızı. Bu yedi renk araÂsında ana renk kabul edilebilecek üç renk vardır; bunlar sarı, kırmızı ve mavidir. Resim dilinde her renk bir ton olarak adÂlandırılır. Kendi temel tonunun çevresinÂde toplanmış tonların hepsine birden ton yelpazesi denir. Gam, müzikte neyse reÂsimde de odur; yani yedi tonun kendilerine has bir sıra ve bağıntı içinde biraraya gelÂmesidir. Bu gam, kendi bileÅŸim yönünden deÄŸilse bile, tonların açıklık-koyuluk dereÂceleri veya tonların yan yana getirilmesiyÂle elde edilebilen renk bileÅŸimleri yönünÂden sonsuza kadar deÄŸiÅŸebilir. GiriÅŸim renkleri. Bk. GİRİŞİM.
— Petr. Renk, rafine edilmiÅŸ petrol ürünÂlerinin en önemli niteliklerinden biridir; ürünün içindeki yabancı maddelerin varlığı en kolay ÅŸekilde renginden anlaşılır. Nitekim özel benzinler, tıpta kullanılan yaÄŸlar ve baÂzı kerozenler «su beyazı» yani su gibi duru olmalıdır; dizel yağı uçuk sarı, yaÄŸlama yaÄŸÂları biraz daha koyu sarı renkte olursa kalitelidir. Buna karşılık, hidrokarbonlu yaÂkıtların çoÄŸu, kolayca tanmabilmesi için sunî olarak boyanır. Petrol ürünlerinin renÂgi, bir renkölçerle tespit edilir.
— Res. Renklerden yararlanabilmek için deÄŸiÅŸik renklere özgü ışıldama yeteneÄŸiÂni göz önünde bulundurmak gerekir. Bu renklerden bazıları, bitiÅŸik tonlara bulaÂÅŸacak bir ışın saçımı gücüne sahiptir. Mavi, diÄŸer renklerden daha çok, komÅŸu renklerle aynı titreÅŸime girerek onların rengini bozar; kırmızının yanında ise bu rengi morlaÅŸtırır; sarının yanında ise yeÅŸilleÅŸtirir; beyazın yanında renklenmesini saÄŸlar. Gözümüz en fazla mavi karşısınÂda hassastır. Göz, mavi ton serisi içinde 1/205′ten 1/288′e kadar varan bir ışık ÅŸidÂdeti farkını algılayabilir, oysa kırmızı için bu ışık ÅŸiddeti farkı, 1/16′dan 1/70′e kadarÂdır. Bu durumda kırmızının derecelenmeÂleri, mavininkine oranla daha az görülebiÂlir niteliktedir. Gerçekten de, aydınlığın artmasıyle meydana gelen göz kamaÅŸması mavide, kırmızıdan daha çoktur. Şüphesiz bu renk özellikleri, bir hareketten edindiÄŸimiz duyuma benzettiÄŸimiz duyumların kaynağını meydana getirir. Renkler, bizde bir mekanizma etkisi yaratır; ilerler veya geriler. SoÄŸuk renkler (maviden mora kadar olan seri) ilerler; sıcak renkler (kırÂmızıdan yeÅŸile kadar olan seri) geriler. Pilinius, «neÅŸeli» renkleri, «ağır baÅŸlı» renk gruplardan ayırıyordu. Goethe, renk grupÂlarını «olumlu» ve «olumsuz» olarak, Fechner «etken» ve «kabul eden» olarak sınıflamıştı. Renklerin bu mekanizması, gözÂde bir üçüncü boyut etkisi yaratacak kadar tesirlidir ve renkli bölümlerinin deÄŸiÅŸtirilÂmesiyle bir kompozisyonu deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸratÂmak mümkündür.
Tonlar, aynı çarpma gücüne sahip deÄŸilÂdir; etkilen niceliklerine baÄŸlıdır. EÅŸdengede bir duyum yaratabilmek için, saÂrı bir yüzeyin, dengelemek istediÄŸi kırmıÂzı yüzeyden üçte bir oranında daha fazla alan kaplaması gerekir. Charles Henry, saÂrının asgarî algılanabilir mutlak ÅŸiddetinin 27 katının duyumuna eÅŸit bir duyum yaÂratmak için, mavinin asgarî algılanabilir mutlak ÅŸiddetinin 100 katının gerektiÄŸini hesaplamıştır, öyleyse verici kaynağın boÂyutları, doygunluÄŸun temel unsurudur. BaÅŸÂka bir deyimle, geniÅŸ bir mavi yüzey, ayÂnı maviye sahip daha küçük bir yüzeyden daha mavidir. Aynı ÅŸekilde hava perspekÂtifi meselesi de doygunluk meselesine baÄŸÂlıdır.
Alacalı bir nesneden meselâ renkli bir örnek kartından yavaÅŸ yavaÅŸ uzaklaşılırsa, kartın üzerindeki lekeler, kimlikÂlerini kaybedinceye kadar gittikçe ufalan görüntüler sunarak yavaÅŸ yavaÅŸ daralır ve birbirleri üstüne taÅŸar. Oysa böyle bir örÂnek kartında, birçok unsurun tamamlayıcı renklere sahip olmaması imkânsızdır; öyÂleyse bunlar birbirini ortadan kaldıracakÂtır; baÅŸlangıçtaki alacalılık, tamamlayıcı renklere sahip olduÄŸu oranda çeÅŸitliliÄŸinÂden kaybedecek ve lekeler ne kadar dara bu kayıp o kadar tam ve çabuk olaÂcaktır. Buradan, dekoratörlerin sanatı baÂkımından önemli bir sonuç çıkarılabilir. Bu sonuç uzaktan kimliklerini ve tonlarını koruyan yüzeylerin, sadece tek renkli yüÂzeyler olduÄŸudur. Ayrıca titreÅŸimleri yaÂyan yüzeyin düz ve parlak olması gerekir. Aksi halde ışık, maden, kil veya kumaÅŸ gibi çoktaneli bir yüzeye çarparsa, renkli ışımalar, düzensiz bir ÅŸekilde dizilmiÅŸ pek çok küçük yüzeyden önemli miktarda sapÂtırılacak; istenilen tarafa deÄŸil, bu sayıÂsız yansıtıcı tarafından her yöne gönderiÂlecek ve yansıyan ışınlar, deÄŸerlerini düÂşüren küçük gölgeler yüzünden zayıflayaÂcaktır. Gerçekte de, rengin deÄŸeri saf renge karıştırılmış beyaz ve siyah renk vasıtasıyle tedricen belirlenen sapmadır. BeÂyazın etkisi altında buna, «yıkanmış» veÂya «kopmuş», siyahın etkisi altında ise «indirilmiş» denir. DeÄŸer, bir renk karışıÂmını ifade eden «nüans»tan farklıdır. AnÂcak, bu tanımlamalar renklerin temel fenomenolojilerine deÄŸil, kullanılmalarına aitÂtir.
Bununla birlikte, bir cisim tarafından yanÂsıtılan belli bir tayf parçası ve enerjinin geçici bir durumu olan ve insan gözleri gibi deÄŸiÅŸken organizmalar tarafından alÂgılanan renk, hiç olmazsa yaklaşık olarak tanımlanabilir. Fizik analiz bile, fizikçiler ve kimyacılar tarafından olduÄŸu kadar, ressamlar, boyamacılar ve boyacılar taraÂfından da kabul edilen (1671 Colbert yöÂnetmeliÄŸi ve eski korporatif tüzükleri) geÂnel terimlere dayanmaktadır. Bu genel kaÂbullerin, bir temel renk üçlemesini (mavi, kırmızı ve sarı) varsaymaları dikkat çekiÂcidir.
Bu renklerin iki, üç v.b. yanlı bileÂÅŸimleri çok geniÅŸ bir ton türemesini saÄŸÂlar. Renklerin kullanılmasını düzenleyen sistemler de aynı ÅŸekilde bir üçleme üzeÂrine kurulmuÅŸlardır. Delacroix kendine, her biri üç temel renkle ayrılmış, 120 dereÂcelik üç kısma bölünen çember ÅŸeklinde bir kadran yapmıştı. Çemberin bu üç parÂçasından her biri iki yanlı bir tonla ikiye ayrılıyor ve böylece meydana gelen böÂlümler de bileÅŸik tonlarla bölünüyordu, üstat bu yolla, tam karşıtlığı yani, tamamlayıcı renkleri bulmasını saÄŸlayan güÂvenilir kılavuzlar elde etmiÅŸ oluyordu. Chevreul’ün Gobbelins halı yapım evleri için yaptığı renk çemberinde de aynı ilke uyguÂlanıyordu; üç parçadan her biri, kavuniçi, erguvan ve yeÅŸille ve üçüncü bileÅŸimlerle 720 bölüme ayrılıyordu. DiÄŸer yandan çember, siyahın on deÄŸeriyle art arda inÂdirilmiÅŸ on eÅŸmerkezli bölgeye ayrılıyorÂdu. Bilgin bu yolla, 14 400 ton elde ediyorÂdu. Ama bu rakamın sınırlı olmasından baÅŸka, Chevreul’ün sisteminde bazı renkÂlere hiç yer de verilmemiÅŸti. Chevreul, bunları nitens diye adlandırmıştır. Charles Henry ise, bir tondan diÄŸerine geçiÅŸ böÂlümlerinden meydana gelen bir renk çemÂberi üstünde kullanılabilir bir «estetik iletiÂci» yaptı. Fakat bütün bu kullanma metotÂları boyayıcı maddeler’e uygulanmıştır ve renkli ışıklar fenomenolojisi ile ilgili deÂÄŸildir.
Gerçekte, ressamın üç temel rengi, fizikÂçinin temel renkleri deÄŸildir. Göz siniri, kırmızı, yeÅŸil ve morun yani görüntünün temel bölümlerinin uyandırdığı duyumu iletir. Gerçekte, Young’ı ve sonra Helmholtz’u bu sonuca götüren analizler, daha sonra, morun yerine maviyi koyan Maxwell tarafından kabul edilmemiÅŸtir. Hering, kırmızı, yeÅŸil, sarı ve maviden meyÂdana gelen dört temel renk kabul etmekte ve böylelikle Leonarda da Vinci’nin optiÂÄŸine katılmaktadır. Renk etkileri, insan aÄŸtabakasının dört konisi tarafından alınÂdığına göre, organın bazen bir alanı, baÂzen diÄŸer bir alanı dış uyartıdan etkilenÂmektedir.
Işık ÅŸiddetinin en çok olduÄŸu kadar en az bulunduÄŸu sırada da gözün, baÂzı önemli farkları algılayamaması yaptığı deÄŸerlendirmelerin kesin olmayışını yeterinÂce açıklamaktadır. Çok aydınlık olduÄŸu zaman nesneler bize çok açık, buna karşıÂlık, loÅŸ ışıkta nesneler en koyu olanlar kaÂdar koyu gözükmektedir. Gözümüzde, doyÂgunluk ışıklılığa baÄŸlanmaktadır. Rengin bu gücü duyarlığımız üzerinde büÂyük etki yapmaktadır: renk canlı varlıklaÂrın fizyolojisini bile ÅŸartlandırır, insan, renklerin psiko-fizyolojik etkilerini duyÂmaktadır: mavi bir ortam yatıştırıcı, kırÂmızı bir ortam dürtücüdür. Bazı çizgisel üstünlüklere sahip oldukları zaman renkÂler, yasaklayıcı veya güç arttırıcıdır. Charles Henry renklerin «zevk veya engelÂleme duygusu» uyandırdığını söylemekteÂdir. KonuÅŸma dili, renklerin bu özelliÄŸini «kaçıcı» tonlar ve «çekici» tonlar ayırımını yaparak belirtir.
Bu deneysel görüşler üstüne bir doktrin kurmak mümkündür.
Goethe kendiliÄŸinden, morla sevinç fikrini, kırmızıyle güç fikriÂni, koyu mavi ile sükûn ve soÄŸukluk fikÂrini birleÅŸtirirken ve yeÅŸile çekicilik fikÂrini, canlı sarıya gülünç fikrini, açık saÂrıya soyluluk fikrini baÄŸladığı zaman gerÂçeÄŸi ortaya koyuyordu. Aynı ÅŸey çaÄŸlar boyunca ve yerlere göre, deÄŸiÅŸik renkleÂre atfedilen ve genellikle çeliÅŸen anlamlar için de geçerlidir. OrtaçaÄŸda sarı lânetÂlilerin, yeÅŸil âşıkların rengi deÄŸil midir? Rimbaud’nun sonesinde renklere baÄŸlanmış seslilerin sembolizmi sadece edebî bir buÂluÅŸtur. Buna karşılık, tedavi ve koruma alanında gerçek bir renk kullanma tekniÄŸi uygulanmıştır. Daha 1913′te, bir fransız heÂkimleri meclisi, hastahane salonları duvarlarının, bölümlerine uygun olarak boyanmaÂsını öğütlemekteydi: «coÅŸkunlar için mor, umutsuzlar için kırmızı, ağır kanlılar için sarı»; aynı zamanda okulların yeÅŸile, kışÂlaların kavuniçiye boyanmasını da tavsiye etmekteydi.
Sanayi bugün renklerin özelÂliklerinden, gerek işçilerin dikkatlerini koÂlaylaÅŸtırıp yorgunluklarını azaltmak, geÂrekse her türlü tehlikeyi iÅŸaret ederek kaÂzaları önleyebilmek amacıyle yararlanmaktadır. Ford fabrikalarında önlerinden ateÅŸler fırlayan madenî parçalar, yanan gazin mavisinin karşıtlık yapabilmesi için kavuniçiye boyanmıştır. Bazı renkler, buÂgün, iÅŸaret olarak evrensel bir uygulama görmektedir: sarı ÅŸeritler mekanik bir tehÂlikeyi, kavuniçi ÅŸeritler termik bir tehlikeyi belirtmekte; yeÅŸil haç yardım istasyonunu, canlı kırmızı bir fon yangın malzemesini iÅŸaret etmekte, mavi ÅŸekiller dikkat çekÂmek için kullanılmaktadır. Renk kullanılÂmasının kurallara baÄŸlanmasından bu yaÂna, iÅŸ kazalarında hafif bir azalış ve veÂrimde büyük bir artış kaydedilmiÅŸtir. DiÂÄŸer yandan mimarî, kendi yönünden, renkÂleri sadece zevklerin tatmini için deÄŸil fakat aynı zamanda, psiko-teknik amaçla da kullanılmaktadır.
— Sanay. YaÄŸlı maddelerin bileÅŸiminde, üretim sırasında hammaddeye uygulanan aşırı ısıtmanın etkisiyle meydana gelen renkli maddeler bulunur. Renk giderme, ya renk açıcı topraklar veya etkinleÅŸtirilmiÅŸ kömür üzerine soÄŸurma ya da kimyaÂsal etki (karbonlaÅŸtırma, yükseltgeme veya
indirgeme) yoluyle uygulanır. Yemeklik yaÄŸlar için özellikle yüze soÄŸurma metotÂlarından yararlanılır; katı ve sıvı sanayi yaÄŸları, özellikle donyaÄŸlar için sodyum klorit kullanılması hızla yayılmaktadır. Tekstil sanayiinde, gerek kumaÅŸları beyazÂlatmak, gerek kendisi renksiz olduÄŸu halde yabancı maddelerle kirlenmiÅŸ organik eriÂyikleri arıtmak için renk giderme etkenleÂrine baÅŸvurulur. Bk. BEYAZLATMA, RAFİNERİ.
Basmacılıkta, bazı desenler renk gidermeyÂle elde edilir; top halinde tek renk boyanÂmış bir kumaÅŸa, buharlaÅŸma sırasında elÂyafa zarar vermeden boyarmaddeyi yok eden renk sökücü bir karışımla desen veÂrilir. Böylece renkli fon üzerinde beyaz bir desen elde edilir.
Renk sökücü olarak ya yükseltgen (potasÂyum veya sodyum klorat, hipokloritler, nitÂratlar v.b.) ya da indirgen maddeler (çinÂko klorür, glikoz, sodyum hidrosülfit) kulÂlanılır. Işık da renk giderici olarak etki eder; özellikle anilin türünden boyarmaddelerle elde edilmiÅŸ renkler üstünde etkiÂlidir. Sülfüröz asit de çok etkili bir renk gidericidir.
Petrol ürünlerinin rengini gidermekte, ya sülfürik asit, ya da genellikle emici toprakÂlar (tabiî veya etkinleÅŸtirilmiÅŸ) kullanılır. Perkolasyon metodu, yağı bir kuleden geÂçirdikten sonra, tekrar kullanmak üzere emici toprağı silindir biçiminde bir döner fırında kavurmaÄŸa dayanır. Daha yeni o-lan temas metodunda ise, toprak ve yaÄŸ sıcakta karıştırılır, sonra döner bir tamÂbur veya özel bir filtreyle süzülür.
♦ Renk renk sıf. Her renkten olan, çok renkli, çeÅŸitli renklerde görünen (ÅŸey): KaÂralı ve denizli ve renk renk memleketli, i Mektep hatırası bir haritam vardı benim
(C.S. Tarancı). Renk renk çiçekler. (LM)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENK veya RENG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REİS
Tarih 27 Haziran 2009
REİS, Iç Anadolu bölgesinde (Konya ili Akşehir ilçesi) bucak; 9 462 nüf. (1965); 9 köy.
— Bucak merkezi, 1 783 nüf. (1965). AkÅŸehir – Konya karayolunun 18. km’sine 7 km’lik bir yolla baÄŸlıdır. Ayrıca AkÅŸeÂhir’i DoÄŸanhisar’a baÄŸlayan toprak bir yol da Reis’ten geçer; yüksl. 1 100 m. (M)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENE II
Tarih 27 Haziran 2009
RENE II (1451 – Fains 1508), Lorraine (1473-1508) ve Bar (1480-1508) dükü, Ferry II de Lorraine ile Rene I’in kızı Yolande d’Anjou’nun oÄŸlu.
Kuzeni Nicolas’nın (1473) yerine geçti. YiÄŸit Charles, Rene II’nin eyaletlerini istilâ etti ve tahkimli yerleri teslim alarak Lorraine’den geçiÅŸ hakkı elÂde etti (Nancy antlaÅŸması, 15 ekim 1473). Bunun üzerine Rene, Konstanz birliÄŸine katıldı (aÄŸustos 1474) ve Alsace ÅŸehirleÂriyle İsviçre kantonlarının yardımı sayesinÂde, geçici olarak YiÄŸit Charles’a bıraktığı Nancy’yi (1475-1476) kuÅŸattı. YiÄŸit Charles bu kuÅŸatma sırasında öldü (1477).
Lorraine dükü, büyükbabası Rene I d’Anjou’nun ölüÂmünden (1480) sonra, sadece Barrois’yı iÅŸgal edebildi. DiÄŸer toprakları Louis XI tarafından alınmıştı ve ancak 1485′te kenÂdisine geri verildi. Bundan baÅŸka, Rene II, Charles du Maine’den Provence üstünÂdeki miras hakkını istediyse de hiç bir ÅŸey elde edemedi. Fransa’nın dışında, NaÂpoli kralına karşı isyan eden baronlara yardım vaat etti; fakat sözünü tutmadı (1480), ama Ferrara düküne karşı Venedik’i destekledi (1483).
KomÅŸuları arasınÂda dengeyi korumak ve yönetim bakımınÂdan deÄŸilse de, fiilen Lorraine ve Bar dükÂlüklerini birleÅŸtirmek suretiyle eyaletlerinin iç durumunu düzeltti. İkinci evliliÄŸini Philippa de Gueldre ile yaptı ve ondan iyi Antoine (Lorraine dükü), Claude I (Guise dükü) ve Jean (Lorraine kardinali) dünyaya geldi. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENE II hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RENDZİN
Tarih 27 Haziran 2009
RENDZİN i. (lehçe k.). Pedoloji. İklim naÂsıl olursa olsun kalkerli yamaçlarda bulunan az yıkanmış toprak.
— ANSiKL. Rendzin’leri görüp tanımak koÂlaydır: karbonat ve kilce zengin ana kayaÂların üzerinde bulunur. Renklerine göre çeÂÅŸitlere ayrılır: gri rendzin, kireççe zengin, humusça fakirdir; kara rendzin, humusça zengindir ve ormanlarla kaplıdır; kırmızı rendzin, demir oksitçe zengindir. Rendzin in yandan kesit görünüşü tek yataylıdır, ana kaya ile kesin bir çizgi meydana getirir, fakat içinde tek tük çakıllar bulunur. Rendzin’in yapısı taneciklidir. Rendzin genelÂlikle kuru bir bitki örtüsüyle kaplıdır, çünkü yedek su rezervi bulunmaz. (L)
27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENDZİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REİCHEL (Bernard)
Tarih 26 Haziran 2009
REİCHEL (Bernard), isviçreli besteci (Neuchâtel 1901).
Cenevre konservatuvarında, sonra Jacques-Dalcroze enstitüsünde okuÂdu, Cenevre konservatuvarında beste dersÂleri verdi, oratoryolar (Yeni bir Toprak, Emvas), üç kilise kantatı, bir senfonik süit, org ve orkestra için eserler, piyano ve orÂkestra için eserler, piyano ve orkestra için bir konçertino, sonatlar v.b. besteledi, öbür eserleri: Hezekiyel’e Kutsal Hayalin GöÂrünmesi; İsa’nın Yedi Sözü (1962); Chris-tus ist Enstanden (İsa Dirildi) [1963]. (L)
REİCHEL (Hans). Bk. reichle.
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REİCHEL (Bernard) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REGÜR
Tarih 26 Haziran 2009
REGÜR i. Pedol. Hindistan’da rastlanan siyah toprak. (Kireç ve humusça zengin, fakat çok killi olan bu toprak tropikal kaÂra topraklar grubuna girer; pamuk tarımıÂna çok elveriÅŸlidir.) [L]
REH i. Bk. RAH.
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGÜR hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REGGİO NELL’EMİLİA
Tarih 26 Haziran 2009
REGGİO NELL’EMİLİA, italya’da ÅŸehir, Emilia’da, il idare merkezi, Po’nun kolu olan Crostolo ırmağı kıyısında; 116 400 nüf.
Emilia yolu üzerinde kurulan bu ÅŸeÂhir, önemli ve büyük bir tarım pazarıdır. Besin sanayii. Demiryolu malzemesi yapıÂmı. Konfeksiyon. —Reggio nell’Emilia ili, 379 700 nüf. Enza ile Secchia arasında Po’dan Apenninler’e kadar uzanır. TopraklaÂrının verimliliÄŸi sayesinde İtalya’nın en zengin illerinden biri haline gelmiÅŸtir. BeÂsin sanayii. DaÄŸda yazlık ve kışlık birçok dinlenme yeri vardır.
• Tarih. M.ö. II. yy.ın baÅŸlangıcında M. Aemilius Lepidus tarafından kurulan bu roma kolonisi (Regium Lepidi), 410′da Gotlar tarafından yıkıldı. Bir Lombardia dukalığının (584), sonra bir kontluÄŸun merkezi haline geldi ve piskoposları taraÂfından yönetilmeÄŸe baÅŸlandı; XII. yy.da serbest komün oldu. 1290′a doÄŸru Este süÂlâlesinin hâkimiyeti ele geçirmesiyle iç ve dış çatışmalar dönemi sona erdi.
Ama bu çatışmalar burjuvazinin ticarî faaliyetini baltalamadı. Reggio sonradan Modena dukalığının kaderini paylaÅŸtı. İtalya kralÂlığına katıldı ve Napolyon tarafından duÂkalık haline getirilerek mareÅŸal Oudinot’ya verildi. 1815′te Modena dukasına bağışlanÂdı, 1831′de isyan etti ve Avusturyalılar taÂrafından alındı. 1847′de yeniden ayaklanÂdıktan sonra 1860′ta oylama sonucunda Piemonte’ye katıldı. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGGİO NELL’EMİLİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.|
Reform
Tarih 26 Haziran 2009
Reform, XVI. y.da Avrupa’nın büyük bir bölümünü papaların hâkimiyetinden çıkaÂran ve protestan kiliselerinin kurulmasına yol açan dinî hareket.
XV. yy.ın sonunda, hıristiyan kiliselerince istenen dinî ve ahlâkî reform, birtakım vaizler tarafından baÅŸlaÂtılmıştı. Ne var ki Roma, dünyevî nüfuz siyasetinden caymadığı gibi yüksek kilise makamlarına tayin yapma sistemini de düÂzeltmeÄŸe yanaÅŸmıyordu. Halk derin bir huÂzursuzluk içindeydi ve bütün aydınlar bu duruma bir çözüm yolu bulunmasını istiyorÂlardı. Erasmus’un eserleriyle, Kutsal Kitap üstünde filoloji incelemeleri baÅŸlamış, dinî inanç ve kurumların tenkidine giriÅŸilmiÅŸti.
10 Kasım 1483′te Saksonya’nın Eisleben ÅŸehrinde doÄŸan Augustinus rahibi Martin Luther, uzun süren bir vicdan bunalımınÂdan sonra, Aziz Paulus’un «Romalılara Mektup»unda, insanın manevî kurtuluÅŸunu doÄŸrudan doÄŸruya iman’a baÄŸlayan bir meÂtin buldu. Bu metin bütün protestan kiliseÂleri için bir ilahiyat, bir ahlâk ve bir misÂtisizm kaynağı olacaktı. Johannes Tetzel’in yönetimindeki Dominiken rahipleri SaksonÂya’da gürültülü bir kampanya ile, papa Leo X’un San Pietro kilisesinin yeniden yapılÂması için gereken maddî imkânları saÄŸlaÂmak amacıyle satışa çıkardığı endüljans’lara müşteri toplamaÄŸa çalışırlarken, Luther, Wittenberg üniversitesinde kendi iman dokÂtrinini okutmaÄŸa baÅŸlamıştı bile. 31 Ekim 1517′de, endüljans’ların dayandığı ülkeye ve fiilî uygulamaya karşı doksan beÅŸ tez ilân etti.
Ama henüz papaya baÅŸkaldırmış deÄŸildi. Bu tutumundan doÄŸacak devrimci soÂnuçları, iki yıl içinde, yavaÅŸ yavaÅŸ geliÅŸtireÂcekti. Sonunda, haziran 1519′da, Leipzig’de ilâhiyatçı Johann Eck’e karşı, Kutsal KiÂtap araÅŸtırmalarında tek otoritenin, serbestÂçe kullanılan kiÅŸisel yargı olduÄŸunu açıklaÂdı.
Luther’in protestosu katolik dünyasında büyük bir yankı uyandırmıştı. İbranî dili uzmanı Johann Reuchlin’in yeÄŸeni Melan-chthon gibi birçok genç ilâhiyatçı Luther’i destekliyordu; Ulrich von Hutten ona Rheinland ve Schwaben şövalyelerinin desteÄŸini vaat etti. Erasmus da, Saksonya seçicisinin himayesini saÄŸlamıştı. Bunun üzerine Luther 1520 haziranıyle eylülü arasında yayımladığı üç baÅŸlıca eserinde doktrinini açıkladı.
DokÂtrinin anahatları ÅŸunlardı: evrensel ruhanîlik ilkesi, kutsal sırların üçe indirilmesi, kiÅŸi vicdanının hürriyete kavuÅŸması ve aynı zaÂmanda din bütünlüğü, kilise ve siyasî disipÂlin zorunluÄŸu. Luther, aralık 1520′de, kenÂdisini afaroz eden Leo X’un kararnamesini Wittenberg’de alenen yaktı. Ocak 1521′de imparator tarafından Worms diyetine çaÄŸrılÂdı ve fikirlerini cesaretle savundu. SaksonÂya seçicisi kendisine Wartburg’da inzivaya çekilebileceÄŸi bir yer saÄŸladı. Luther orada «Reform»un eline bir silâh vermek için KutÂsal Kitap’ı Almancaya çevirmeÄŸe koyuldu.
Luther’in Wittenberg’deki en ateÅŸli taraftarı olan Andreas Karlstadt, bunun üzerine raÂhiplerin yemin mecburiyetini kaldırdı, din adamlarının da evlenebileceÄŸini ilân etti ve kutsal resimlere tapınmaya son verdi. Missa âyini bir «kurban» olmaktan çıktı ve bir anma töreni haline geldi. Wartburg’dan dönen Luther bu oldubittileri onayladı. DaÂha o zamandan, doktrinlere sansür koyma fikrini benimsemeÄŸe baÅŸlamıştı; nitekim fazÂla radikal bulduÄŸu Karlstadt’ı Saksonya’dan çıkarttı; eyalet içinde, tapınma âyinleri ve papazları olmayan dinî topluluklar kurmaÄŸa kalkışan Thomas Münzer Mülhausen’e sıÂğınmak zorunda kaldı.
1524′ten beri, Güney Almanya’da, Münzer tarafından kışkırtılan bir köylü ihtilâli geliÅŸiyordu. Luther, prensÂleri bu ihtilâli bastırmaÄŸa teÅŸvik etti; o sıÂralarda bir «Devlet kilisesi» fikrini benimsemeÄŸe baÅŸlamıştı. İmparator ve katoliklerle mücadelesinde prenslerin yardımına muhtaçtı. 1528′den beri devlet adına kiliseÂleri denetleyen «ziyaretçiler» de çok geçÂmeden bir çeÅŸit yeni piskoposluk kurdular. Karlstadt’ın görüşü, İsviçre’de ve Ren havÂzasında kabul edilmeÄŸe baÅŸlanmıştı. Antik hümanizme baÄŸlı olan ve isviçre’den paralı asker alınmasına karşı gelmesiyle tanınan Uhich Zwingli, Luther’in çaÄŸrısına uydu ve tasarladığı reformlar gereÄŸince 1525′te Zürich’te, 1528′de Bern’de Kutsal sırları reddetti ve litürjiyi çok sadeleÅŸtirdi. 1529′da Basel’de Oecoîampade, katoliklere ve hattâ Roma’ya sadık kalan Erasmus’a karşı Zvvingli mezhebini yaydı.
Bu mezhebi, Strassburg’ta da, 1524′te Martin Bucer kabul ettirmiÅŸti.
Kilise mülkünün el deÄŸiÅŸtirmesinde çıkar göÂren alman prensleri Luther reformunu desÂtekliyordu. 1525′te katolikler Dessau’da bir savunma birliÄŸi kurunca, Saksonya seçicisi ile Hessen İandgrafı Philipp, buna karşılık, Gotha’da bir «İncil birliÄŸi»nin başına geçtiÂler (1526). Güney almanya ÅŸehirlerindeki Zvvingli taraftarları ise bu birliÄŸin dışında bırakıldı. Avrupa siyasetinin papadan uzakÂlaÅŸtırdığı imparator, 1526′da devletlere kenÂdi sınırları içinde din meselesini istedikleri gibi çözümlemek yetkisini vermiÅŸti; ama papayı yendikten sonra bu tavizlerini inÂkâr etti (1529).
Reform taraftarları bu tuÂtumu «protesto» ettikleri için, baÄŸlı oldukÂları kiliselere «protestan» adı verildi. 1529′da Marburg’da Luther ile Zvvingli arasında yapılan uzlaÅŸma teÅŸebbüsü sonuç vermedi. Ama imparator, fransız ve türk tehlikesi karşısında, 21 haziran 1530′da topladığı Augsburg diyetinde, Reform taraftarlarıyle Roma taraftarlarını birleÅŸtirmeÄŸe çalıştı. Melalanchthon çok önemli tavizler verdi; ama ne zwingli’ciler ne de katolikler anlaÅŸÂmaya hazır deÄŸildi. Sonunda Luther’in sabÂrı taÅŸtı ve gürültülü tartışmaların ardından iliÅŸkiler kesildi.
Mart 1531′de, Luther’in reÂformunu kabul eden prensler ve ÅŸehirler Smalkalde birliÄŸini kurdu. Zwingli’nin ölüÂmünden sonra (11 ekim 1531), taraftarları 25 mayıs 1536′da Luther ile Witenberg uzlaÅŸÂmasını yaptılar. 1532′de Smalkalde birliÄŸinin Fransa ile yaptığı ittifak karşısında imparaÂtor daha ılımlı bir siyaset benimsemek zoÂrunda kaldı. 1525 Köylü ihtilâlinin bir deÂvamı olan ayaklanma, yani Strassburg’tan Amsterdam ve Münster’e kadar papazsız ve prenssiz bir toplum kurmak ve yetiÅŸÂkinlerin vaftiz edilmesini’ öngören bir kiÂlise meydana getirmek amacında birleÅŸen anabatistlerin ayaklanması karşısında, reÂformcularla katolikler bir an için birleÅŸÂtiler.
Bir prenslik ordusu Münster’e girerek korkunç misilleme hareketlerinde bulundu. Ancak imparatorun Luther ve Zwingli taÂraftarlarını Roma ile uzlaÅŸtırmak için harÂcadığı bütün çabalar (Hagenau ve Worms görüşmeleri ve 1541 Regensburg diyeti) ilâÂhiyatçıların inatçı tutumu yüzünden sonuç vermedi.
• Reform imparatorluk sınırlarını aÅŸmaÄŸa baÅŸlıyordu. Anvers’te, Luther’in ilk yazılan 1518′den itibaren okunmaÄŸa baÅŸlanmıştı. Brüksel’de Marguerite d’Autriche’in hüküÂmeti danışma için Erasmus’u ve bazı erasmus’çulan çağırdı. Ama 1520 ile 1531 araÂsında imparator emirnameleri, Kiliseden ayrılanların ölüm cezasına çarptırılacağını ilân ederek hiç olmazsa görünüşte baÅŸarı saÄŸladı. Ne var ki, yine de anabatist proÂpagandasının önü alınamamıştı. O sırada İsveç’te kral Gustaf I Vasa, İsveç’i DaniÂmarka boyunduruÄŸundan kurtarıyor (1523), itibarını kaybetmiÅŸ bir papaz sınıfının mülkÂlerini kamulaÅŸtırıyor ve 1529′dan itibaren de millî monarÅŸiye sıkıca bağımılı resmî bir luther’ci kilise kurmaÄŸa çalışıyordu.
DaniÂmarka’da kral Christian II bir ihtilâlle devÂrilmiÅŸ, Friedrich I, Luther’ciliÄŸi resmî din haline getirmiÅŸti. Kısa bir süre sonra, FriÂedrich Iin tahtta hak iddia eden bir katoliÄŸi yenmesi Norveç’in protestan olmasına yol açtı (1537). İngiltere’de, kral Henry VIII, nazır Thomas Wolsey’in yardımıyle, aslında Luther’ciliÄŸe kesinlikle karşı çıkan bir disiplin reformuna giriÅŸmiÅŸti. Ama Henry VIII, Kari V’in teyzesi olan karısı Catherine of Aragon ile evliliÄŸinin bozulmasını istiÂyordu. Papa ise, imparatorun etkisi dolayısıyle, bu evliliÄŸi bozmadı. Bunun üzerine, kralın danışmanı Cromwell, 11 ÅŸubat 1531′de, kiliseyi tahta bağımlı kılan bir tasarıyı parlamentodan geçirdi. Oysa nazır Thomas Mora sapkınlığı ezmeÄŸe devam ediyorÂdu.
Cambridge’li bir ilâhiyatçı olan Thomas Cranmer, kralı papaya raÄŸmen boÅŸanÂmaÄŸa teÅŸvik etti. Sonunda, Henry VIII, 11 temmuz 1533′te Anne Boleyn ile evlenince papa tarafından afaroz edildi. Ocak 1534′te de anglikan sapkınlığının yerleÅŸmesine yol açan eylemler baÅŸladı. Katolik birliÄŸini saÂvunanlar, en ünlüleri Thomas More olan birçok kurban verdi. 1537′de ilân edilen Book of Ârticles, içinde yine de birçok katoliklik unsuru bulunan bir Protestanlık orÂtaya koyuyordu. İskandinavya’da olduÄŸu gibi, İngiliz Protestanlığında da, kilise yöÂneticilerinin kademeleÅŸmesi muhafaza edilÂdi. Kilise mülkleri satışa çıkarıldı ve 1539′da ilân edilen 6 maddelik kararnameyle, sapkınlıkların kovuÅŸturulması için engizisÂyon usullerinin uygulanması öngörüldü.
Bu arada, Fransa kilisesinde de derin deÄŸiÂÅŸiklikler baÅŸlıyordu. Jacques Lefevre d’Etaples, 1521′de, Meaux piskoposu Guillaume tarafından bölgesindeki reform çalışmalarıÂna katılmaÄŸa çaÄŸrıldı ve ilk iÅŸ olarak da Yeni Ahit’i Fransızcaya çevirmeÄŸe baÅŸladı. Bu arada tapınma usullerinde de sadeleÅŸmeÂye gidiliyordu.
Lyon ve Meaux’da, reform propagandası sosyal bir nitelik kazanmaÄŸa baÅŸlamıştı. 1525 Pavia yenilgisinde kralın esir düşmesinden sonra naip Luisa di Savoia bir süre sapkınlığı bastırma siyaseti güttü. Lefevre d’Etaples, Strassburg’a sığınmak zoÂrunda kaldı. Dört yıl sonra, Louis de Berquin’in ölüme mahkûm edilmesi Luther ve Zwingli propagandasını durdurdu. Kral François I, siyaset gereÄŸi papa. Clemens VII’ye yaklaÅŸmıştı. 1534′te reform taraftarÂları propaganda afiÅŸleri asmaÄŸa baÅŸlayınca, Fransa hükümeti kıyıma geçti.
• Lefevre’in öğrencisi olan ve İsviçre’ye sığınan Guillaume Farel, Neuchâteld’e bir zwingli kilisesi ve faal bir propaganda merÂkezi kurmayı baÅŸarmıştı. 1535′te ise, Savoia dükünün ve piskoposunun boyunduruÄŸundan kurtulan Cenevre’ye reform hareketini geÂtirdi. Bu arada,
1 kasım 1533′te fakültelerin açılışı dolayısıyle rektör Nicolas Cop’u reformcu bir konuÅŸma yapmaÄŸa teÅŸvik eden Jean Calvin Basel’e sığınarak orada Oecolampade’ın doktrinini benimsedikten sonra 1536 martında İnstitution de la Religion Chretienne (Hıristiyan Dinî Kurumu) adlı kitabını yayımladı.
Calvin’in otoritesi, 1536 sonundan beri Farel’in ısrarı üzerine kaldığı Cenevre’de yayılıyordu. Calvin, Saint-Pierre vaizi olarak, institution Chretienne’i fransızca bir ilmihal biçiminde özetleÂdi. 10 Kasım 1536′da Farel, her yurttaÅŸ için zorunlu olan iman düsturunu açıkladı. Ama bu çeÅŸit bir kısıtlamayı ne liberal burjuva sınıfı, ne cumhuriyet topraklarına sığınmış anabatistler, ne de Kutsal Kitap’ın serbest yorumu sonucunda Arianus’çuluÄŸa ve tabiî dine varan rasyonalist ilâhiyatçılar kabul ediyordu. Güçlü bir muhalefet, 23 nisan 1537′de alınan ve 26 mayıs 1538′de onaylanan bir kararla Farel ile.
Calvin’in sürgün edilÂmelerine yol açtı. Calvin, Strassburg’da Fransız Mültecileri kilisesini yeniden kurdu ve Hagenau’da, Worrns’ta, Regensburg’ta, iuther’cilerin Roma ile uzlaÅŸmaması için mücadele etti. 1540 Seçimlerinde ProtestanÂların kazanması Calvin’in 13 eylül 1541′de muzaffer olarak dönmesini saÄŸladı. 20 KaÂsım 1541′de yayımlanan Orâonnances Ecclesiatiqueslerle hıristiyan reformu kesinÂleÅŸti. Bu reforma uygun olarak kilise, kiÅŸilerin ve devlet memurlarının tutumuÂnu denetleyen bir kurul tarafından yöneÂtiliyordu. Muhalefet liderleri sürüldü veÂya ölümle cezalandırıldı. Aragon’lu bir doktor olan ve Teslis’i inkâr ederek büÂtün hıristiyan kiliselerini öfkelendiren Miguel Servet (Christianismi Restitutio, 1553) Calvin tarafından katolik engizisyonuna ihbar edildi.
Hapisten kaçarak Cenevre’Âye sığman Servet tutuklandı ve 28 ekim 1553′te yakıldı. Bu gaddarlığın uyandırdığı kızgınlık uzun süre yatışmadı. Ama Calvin konseylerde, fransız mültecilerinden de desÂtek gören saÄŸlam bir çoÄŸunluÄŸa dayanıyorÂdu. 1559′da Cenevre’de kurulan ve Theodore Beze’in yönetiminde bulunan Cenevre akademisi, Avrupa’nın en yüksek protestan okulu oldu. Wittenberg’in yapamadığını ÅŸimdi Cenevre baÅŸarıyordu. Yani ÅŸehir, miÂlitan Protestanlığın merkezi olmuÅŸtu. Kari V’in baskı siyaseti sonucunda Hollanda ve özellikle de Anvers’te gerileyen ProtestanÂlığı Calvin’cilik yeniden canlandırdı.
İngilÂtere’de ise Henry VIII’in 28 ocak 1547′de ölmesinden sonra Calvin’cilik ikinci bir reÂformun ilham kaynağı oldu. Edward VI’nın henüz bir çocuk olmasından istifade eden Somerset ve daha sonra da Warwick, Cranmer’in yardımıyle, papazların evlenmemesiÂni öngören hükmü ve kilise sunaklarını kalÂdırdılar ve sadece dinî görevlerde bir kademeleÅŸmeyi kabul ettiler. Prayer Book’un (Dua Kitabı) 1549 ve 1552′de yayımlanan iki ayrı metni dua ve tapınmada birlik kurulÂmasını saÄŸladı. Kral François I’in saltanatıÂnın son yıllarındaki kovuÅŸturmalara ve sert kararnamelere raÄŸmen Calvin’cilik krallığın hemen hemen bütün eyaletlerinde protestan kiliseleri kuruyordu. Ayrıca, Calvin’in üç delegesinin huzurunda mayıs 1559′da PaÂris’te ilk Sinod toplandı.
Bu arada, daha sonraları Karşı Reform adıyle anılacak olan hareket de teÅŸkilâtlanıÂyordu. Bu hareket, gücünü, bazı küçük sapÂkın topluluklarının kolayca yok edildiÄŸi İsÂpanya’dan ve İtalya’dan alıyordu. Ama RoÂma baÅŸlangıçta bazı hayal kırıklıklarına uÄŸÂradı. 1545-1548 Arasında, Trento konsilinin ilk toplantıları Papalık kurumunda derin deÂÄŸiÅŸiklikler yapılması konusunu pek önemsememiÅŸti. Ayrıca, ne imparator ne de FranÂsa kralı, konsilin kararlarını kabul etmeÂmiÅŸti. Protestan kiliseleri temsilcilerinin isÂtemeyerek ve çok geç çaÄŸrıldıkları yeni görüşmelerse 1551′de baÅŸladı ve 28 nisan 1552′de savaşın taÅŸlamasıyle yarıda kaldı.
18 Åžubat 1546′da Luther öldüğü zaman. Karşı Reform, Lutherci’liÄŸin yok olacağı umuduna kapıldı. Saksonya dükü Moritz’in yenilgisinden sonra Mühiberg’de galip gelen Kari V, 19 mayıs 1547′de Wittenberg’e girÂmiÅŸti. Ama imparator, Roma’nın beklediÄŸi tavizleri vermek istemedi. Augsburg’da yaÂpılan bir antlaÅŸma Protestanların temel hürÂriyetlerini ortadan kaldırmakla birlikte Trento konsilinin kararlarını da uygulatmaÂdı. 1552′de Saksonyalı Moritz imparatorluk davasını terk etti ve savaÅŸ yeniden baÅŸladı. 3 Ekim 1555′te imzalanan Augsburg antlaÅŸmasıyle de imparatorluÄŸun sınırları içinde protestan kilise ve devletlerin varlığı resÂmen kabul ediliyor ve her yurttaşın kendi devletinin dinini kabul etmek zorunda olÂduÄŸu belirtiliyordu. O sırada Protestanlık Almanya’nın üçte ikisine hâkim olmuÅŸ, BoÂhemya’yı ele geçirmiÅŸ ve etkisini kısmen Avusturya, Macaristan ve Polonya’ya da yaymıştı.
Reformun henüz iyice yaygın bir duruma gelmediÄŸi ingiltere’de katolikler, 3 aÄŸustos 1553′te Henry VlII’in büyük kızı Mary Tudor’un tahta çıkışını sevinç gösterileriyle karşıladılar. Mary Tudor, kardinal Pole ile anlaÅŸarak, İngiltere krallığını Papalık ile uzlaÅŸtırmak için çaba göstermeÄŸe baÅŸladı. OÄŸlu Philipp’i kraliçeyle evlendirmiÅŸ olan imparatorun aracılığıyle, papa Julius III, kiÂlisenin kamulaÅŸtırılmış malları üstünde hak iddiasından vaz geçti ve parlamento 30 kaÂsım 1554′te ingiltere’nin yeniden katolik kiÂlisesine döndüğünü ilân etti. Bundan sonra giriÅŸilen kıyımda, Anglikan kilisesi, baÅŸta Cramer olmak üzere 277 kurban verdi. Ama 17 kasım 1558′de Mary Tudor ve kardinal Pole öldüler.
Henry VIII ile Anne Boleyn’in kızı Elizabeth, ingiltere kraliçesi oldu. Katoliklikten nefret eden Elizabeth için din bir hükümet aracından baÅŸka ÅŸey deÄŸildi. Babasının reformunu Edward VI’nın reforÂmuna tercih ediyor ve Calvin’ciliÄŸin getirdiÄŸi cumhuriyetçi kurumlardan da hoÅŸlanmıyorÂdu. Üç karanameyle, tahtın kilise üstündeki hâkimiyetini yeniden kurdu. 1552 Tarihli Prayer Book (Dua Kitabı) bazı deÄŸiÅŸiklikÂlerle yeniden yürürlüğe girdi, ingiltere’de «Tanrı çocuklarının katkısız serbestliÄŸini» arayan küçük topluluklar belirmeÄŸe baÅŸlaÂmıştı.
Roma, Elizabeth’e karşı İskoçya’nın yardımına güvenebilirdi. Ama John Knox’un ateÅŸli dinî konuÅŸmaları, kiÅŸizadelerin düşÂmanlığı ve halkın hoÅŸnutsuzluÄŸu çok geçÂmeden kuzeyde de tamamıyle cumhuriyetçi ve piskopossuz bir kilisenin geliÅŸmesine yol açtı.
Fransız Protestanları arasında, krala baÄŸlı subaylar, İtalya ve Fransa’da savaÅŸmış kimÂseler ve en yüksek ailelerden bazı kiÅŸiler yer almaÄŸa baÅŸlamıştı. O zamana kadar saÂdece dinî nitelik taşıyan bu topluluk askerî bir kimlik kazanıyordu. Mayıs 1558′de, Preaux-Clercs’de 4 000 kiÅŸi, silâhlı kimselerin refakatinde, ilâhiler okuyarak Sen nehri boyunca yürüyüşe geçti. Kral Henri II durumdan kuÅŸkulandı. Guise düklerinin kardeÅŸi olan Lorraine kardinali 1550′den beri Cizvitleri Paris’e kabul etmiÅŸti. 1555 AraÂlık ayında Roma’da papa Paulus IV ile yapÂtığı görüşmeler sırasında Calvin’cilikle derÂhal mücadeleye giriÅŸmeÄŸe söz vermiÅŸ, Roma engizisyonunun Fransa’ya yerleÅŸmesini de memnuniyetle kabul etmiÅŸti. 3 Nisan 1559′da imzalanan Cateau-Cambresis antlaÅŸmasiyle, altmış beÅŸ yıldan beri süregelen İtalya savaÅŸları ispanya lehine sonuca baÄŸlandı ve iki krallık din sapkınlarına karşı uzlaÅŸmaÂya vardı.
Henri II Cenevre veya ingiltere’ye karşı bir haçlı seferi düzenlemek istiyordu. 2 Haziran 1559′da Ecouen’da imzalanan yeÂni bir kararname, Protestanlara kaçmak veya ayaklanmaktan baÅŸka bir çare bırakÂmadı. Paris parlamentosundan dört danışÂman Bastille’e hapsedilmiÅŸti. 10 Temmuzda kralın bir kaza sonucu ölümü, Fransa’da din savaÅŸlarının baÅŸlamasını ancak üç yıl geciktirebildi. Bk. PROTESTANLIK. (L)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Reform hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REFORM
Tarih 26 Haziran 2009
REFORM i. (reforme). Düzeltmek, daha iyi duruma getirmek amacıyle yapılan deÄŸisiklik: Zor kullanmadan hiç bir sosyal reformun gerçekleÅŸtirilemiyeceÄŸi tezini…
Y. K. KaraosmanoÄŸlu).
Esk. Islahat.
Din. tar. Genel olarak, dindarların törerinde veya din adamlarına baÄŸlı oldukları kurallarda yapılan deÄŸiÅŸiklik. || özellikle de, bir tarikatta ilk kurallara donÂme, || özel anlamda, çeÅŸitli protestan birliklerinin kilise inanç ve disiplininde yap tıkları deÄŸiÅŸiklikler. Katolik Reformu. Bk. Karşı reform .
— Huk. Eğitim reformu ve idarî reform. Bk. TÜRKİYE. || Tarım reformu. Bk. TARIM. || Toprak reformu. Bk. TOPRAK. (ML)
26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REFORM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RECLUS (Elisee)
Tarih 25 Haziran 2009
RECLUS (Elisee), fransız coÄŸrafyacısı (Sainte-Foyla-Grande 1830 – Thourout, Brug-ge yakınları 1905).
Cumhuriyetçi düşünceleÂri yüzünden 1851′de Fransa’dan ayrılmak zorunda kaldı, Avrupa’da gezdi, bir süre için Amerika’ya gitti, Paris’e dönünce (1857), La Terre, Description des Phenomenes de la Vie de Globe (Yeryüzü, YerÂküredeki Hayat Olaylarının Tasviri) [1867-1868] adlı iki ciltlik eserini yayımladı. EnÂternasyonal’e girdi. Komün’e katıldığı için sürgün edildi.
Yurt dışında Geographîe üniÂverselle (Evrensel CoÄŸrafya) [1875-1894] adlı büyük eserini yazmaÄŸa baÅŸladı; bu eser sayesinde 11892′de yeni Brüksel üniÂversitesinde profesör oldu.
BaÅŸlıca eserleÂri: Afrigue Australe (Güney Afrika) [1901], kardeÅŸi Onesime ile birlikte yazdığı L”Em-pire du Milieu (1902), Homme et la Terre (İnsan ve Toprak) [1905-1908]. — Büyük kardeÅŸi ELİE, fransız yazarı (Sainte-Foy-la-Grande 1827 – Brüksel 1904), 1848 cumÂhuriyetçi hareketine katıldı; iki defa sürgün edildi. KardeÅŸi Elisee Reclus’nün yazdığı kitaplara katkısı oldu.
BaÅŸlıca eseri: Les Primitifs, Etudes d’Ethnologie Comparee (İlk İnsanlar, KarşılaÅŸtırmalı Etnoloji İnÂcelemeleri) [1855]. — ONESiME, fransız coÄŸrafyacısı (Orthez 1837 – Paris 1916), önÂcekilerin kardeÅŸi. Afrika ve Avrupa’nın birçok yerini dolaÅŸtı. BaÅŸlıca eserleri: La France et ses Colonies (Fransa ve SömürgeÂleri) [1886-1889]; 1910-1914′te Nouvelle GeÂographîe Üniverselle Bong (Yeni Bong Dünya CoÄŸrafyası) [1910-1914]. — ARAMAND (Orthez 1843 – Sainte-Foy-la-Grande 1927); öncekilerin kardeÅŸi, Orta Amerika’yı dolaÅŸÂtı ve yolculuk hatıralarını yayımladı. — PAUL. fransız hekimi, öncekilerin kardeÅŸi (Orthez 1847 – Paris 1914). Tüberküloz ve husye sifilisi üstüne incelemeler (Malaâie Kystique de la Mamelle [Memede Kist HasÂtalığı]) yayımladı ve lokal anestezi üstüne eserler verdi. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECLUS (Elisee) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RECİFE
Tarih 25 Haziran 2009
RECİFE, esk. Pernambuco (fr. Perrıambouc) veya Fernambuco, Brezilya’nın kuÂzeydoÄŸusunda ÅŸehir, Pernambuco eyaletinin merkezi; 788 600 nüf.
Åžehir 1548′de Atlas okyanusu kıyısında, Capibaribe ve Beberi-be ırmaklarının denize döküldüğü alüvÂyonlu ovada, az çok kurutulmuÅŸ, yer yer ırmak kollarıyle yarılı, günlük gelgitlerin örttüğü topraklarda kuruldu. En büyük üç adada ÅŸehrin baÅŸlıca üç semti yer alır: ÅŸehre adını veren Recife adası limanın kuÂrulduÄŸu adadır; merkez semti, Santo Antonio adası’ndadır; Boa Vista adası ise üçüncü semti kapsar. Recife, güzel Boa Viagem kumsalıyle güneye, Apipucos semtiyle de iç kısma doÄŸru uzanır; kuzeyde ise eyaletin eski baÅŸkenti Olinda’ya ulaÅŸmıştır.
• Tarih. BaÅŸlangıçtaki küçük portekiz teÂsisini XVII. yy.da, limandan yararlanmak isteyen Hollandalılar tahkim ettiler. ÅžehirÂde o dönemden kalma birkaç katlı ve göÂrünüşte portekiz evlerinden çok flaman evÂlerini andıran evler vardır. Hollandalıların ÅŸehir yakınındaki Guararapes tepesinde yeÂnilmesinden sonra (1645), Portekizliler ReÂcife limanını denizden ulaşılması daha güç olan Olinda’ya tercih ettiler. XVII. yy.da ve XVIII. yy.ın büyük kısmında Recife, Brezilya’nın doÄŸu ucunda ve verimli ÅŸekerÂkamışı tarlalarının yakınında bulunmanın saÄŸladığı üstünlüklerden yararlandı, kısa zamanda büyük bir çiftçi ve tacir ÅŸehri haline geldi.
Ama XVIII. yy.da ÅŸeker ihÂracatının azalmasıyle gerilemeÄŸe baÅŸladı; o dönemden sömürge üslûbunda eski evler ve birkaç güzel kilise (barok üslûbunda) kalmıştır. Bugünkü zenci azınlığın atalaÂrı ÅŸekerkamışı zamanında getirilen zenci kölelerdir. Recife demir ve karayolları ile kabotajı sayesinde bugün de bir ticaret merkezidir. Ayrıca birkaç sanayi tesisi de kurulmuÅŸtur. KuzeydoÄŸu bölgesinin baÅŸkenÂti olan ÅŸehre, kuraklıktan kaçan iç ülke halÂkı akın eder ve derme çatma kulübelere (mocambolar) yerleÅŸir.
Åžehir nüfus yoÂÄŸunluÄŸu bakımından batı medeniyetinin ekÂvator enlemlerindeki en büyük ÅŸehridir. Limanından tropikal ürünler (ÅŸeker, tütün, ananas, kakao, pamuk) ihraç edilir, maÂkine ve mamul maddeler alınır. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECİFE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REBREANU (Liviu)
Tarih 25 Haziran 2009
REBREANU (Liviu), romanyalı romancı (Tarlişina, Transilvanya 1885-Piteşti 1944).
Köylü törelerini tasvir etti. İon’da (1921) adlı eserinde bir köylüdeki toprak tutkusunu dile getirdi. Birinci Dünya savaşının acıklı hikâyesni anlatan Asılmışlar Ormanı (Padurea Spanzuratilor) [19221 ile 1907 isyanını anlatan Rascoala (Ayaklanma) [1933] adlı romanları ünlüdür. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REBREANU (Liviu) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REBHAN von ASPENBRUCK (Georg)
Tarih 25 Haziran 2009
REBHAN von ASPENBRUCK (Georg), avusturyalı mühendis (Viyana 1824-ay.y. 1892).
Berlin’de, E. Winkler’den sonra yapı mekaniÄŸi dersleri verdi, özellikle, topraklaÂrın basıncı ve istinat duvarlarımı saÄŸlamlıÂğı üstüne yaptığı araÅŸtırmalarıyle tanınır. (M)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REBHAN von ASPENBRUCK (Georg) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REBEL
Tarih 25 Haziran 2009
REBEL, bütün üyeleri saray kapellasında çalışan fransız müzikci ailesi
(XVII. ve XVIII. yy.).
En ünlü üyeleri: JEAN FERRY (Paris 1661-ay.y. 1747). Babası Jean’ın ve Lully’nin eÄŸitimi altında yetiÅŸti. Couperin’den sonraki ilk fransız sonat bestecileri, arasında yer aldı. 1700′de Paris operasına girdi, önce küçük koroyu çalıştırmakla iÅŸe baÅŸladı, 1717′de orkestranın başına geçti.
Kapellanın senfoniciliÄŸine getirildi. Koreografili senfonileri baÅŸarı kazandı; çalgı için yazdığı eserler: Keman Parçaları (1705), Kapris (1711), Boutade (1712), Dans’ın TipÂleri (1715), Dans Tanrıçası (1720), Kır Zevkleri (1734), Hava, AteÅŸ, Toprak, Su (1737);
— FRANÇOİS, besteci (Paris 1701-ay.y. 1775), Jean Ferry’nin oÄŸlu. 1714′ten sonra Paris operasında çalışmaÄŸa baÅŸlaÂdı, 1726′da Concert Spirituel’de Francoeur ile birlikte keman düo’ları icra etti; OperaÂnın yöneticisi oldu, 1749′da kralın müzik iÅŸleri yöneticiliÄŸine getirildi. Francoeur’ün yardımıyle otuzdan çok oyun sahneledi: Dardanus, Les İndes Galantes v.b. Bir Te Deum ve bir De Profundis besteledi. (L)
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REBEL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
REAYA
Tarih 25 Haziran 2009
REAYA i. (ar. ra’yye’den re<âyâ, otlatılan hayvan sürüsü).
Esk. Bir hükümdarın yönetimi altında bulunan halk: Gadrede reayasına vali-i eyalet // Dünyada ve ukbada ne zillet, ne rezalet! (Ziya PaÂÅŸa). PadiÅŸah Allah'ın vekili olarak bu topÂrakları reayasına kiracı gibi vermiÅŸtir (KeÂmal Tahir). // Osmanlı imparatorluÄŸunda müslüman olmayan tebaa: Hıristiyanlar OsÂmanlı devrinde gerçi reaya muamelesi görÂmekten ÅŸikâyetçidirler (F.R. Atay). // TeÅŸm. yol. Hıristiyan (Zt. BERAYA.) || Terfih-i reaya, tebaanın refahını saÄŸlama.
— ANSİKL. TeÅŸk. tar. BaÅŸlangıçta, OsmanÂlı devletinin yönetimi altında bulunan müsÂlüman ve hıristiyan, bütün halk toplulukÂlarına, yönetilen, hükümete baÄŸlı olan topluluk anlamında reaya deniyordu. SonÂraları halk, müslim ve gayrı müslim diye ayrılınca, gayri müslim adı altında toplanan bütün tebaaya reaya adı verildi, isÂlâm dininin doÄŸuÅŸundan bir süre sonra, cizye denen özel bir vergi vermekle göÂrevli olan ve islâm dininden baÅŸka bir dine baÄŸlı bulunanlara ehli zimmet veÂya zimmi denmeÄŸe baÅŸlandı.'
Gayri müsÂlim olan bu topluluÄŸun verdiÄŸi vergiye karÂşılık bütün haklarının, can, mal ve mesÂken güvenliÄŸinin saÄŸlanması devlete bıraÂkılıyordu. Devlet ödedikleri vergiden dolaÂyı, yönetimi altında bulunan bütün gayri müslimlerin hayatını korumakla görevliydi, islâm devletinin yönetimi altında bulunan gayri müslimlerle cizye karşılığı ilk anlaÅŸÂmayı Hz. Muhammed yaptı. Bu anlaÅŸma gereÄŸince devlet, reayanın (gayri müslimÂlerin) bütün haklarını koruyacak; onların can, mal, ırz ve mesken güvenliÄŸini saÄŸÂlayacak; inançlarında, ibadetlerinde onlaÂrı serbest bırakacak; buna karşılık onlar da devlete cizye vereceklerdi. Hz. Muhammed'in ölümünden sonra, Dört Halife ve daha sonra Halid bin Velid devrinde, gayri müslimlerle (reaya) yeni anlaÅŸmalar yapıldı.
Hz. Muhammed'in koyduÄŸu anÂlaÅŸma hükümleri yürürlükte kaldı ve duÂruma göre bunlara bazı yeni maddeler ekÂlendi. Yeni alınan ülkelerdeki gayri müs-limlere ve onların rahiplerine iyi davranıldı; inançlarına, geleneklerine, ibadetleÂrine, sanat, ticaret yapmalarına engel olunÂmadı; yalnız, verecekleri cizyenin zamanı, miktarı belirtildi, bununla ilgili anlaÅŸmaÂlar yapıldı. SavaÅŸla girilen bir gayri müsÂlim ülkesindeki halk barış isterse onlarla anlaÅŸma yapılır, alınacak vergi (cizye) bir hükme baÄŸlandıktan sonra gayri müslimler devletin yönetimi altına girerdi.
VerÂgiler, reayanın sayısına ve malî durumuÂna göre düzenlenirdi. Vergiyle ilgili anlaÅŸmalarda gayri müslimlerin devlet taÂrafından her türlü saldırı ve haksızlığa karÂşı korunma gerekçesi özel bir madde olarak yer alırdı. Cizyeyi vermeyen gayri müsÂlimler, islâm devleti tarafından korunmaz, hayat ve malları güven altına alınmazdı. Hz. Muhammed'in kurduÄŸu bir gelenek geÂreÄŸince yeni ele geçirilen bir gayri müsÂlim ülkesinde halka, önce anlaÅŸma yapÂmak için üç ÅŸart gösterilirdi.
Bunlar: MüsÂlümanlığı, savaşı veya cizyeyi kabul etmekÂti. Müslümanlığı kabul edenler cizye vermezlerdi. Savaşı kabul edenler savaÅŸ kuÂrallarına göre iÅŸlem görürdü. Cizye denen özel vergi ödemeyi kabullenenler de devleÂtin yönetimi altına girer, reaya sayılırdı. Cizye vermeyen gayri müslimlerin hayatÂları, mal ve mesken güvenliÄŸi devlet taraÂfından saÄŸlanmazdı. Buna karşılık, müslümanlar yapılan anlaÅŸmaların gereÄŸini yeÂrine getirmezlerse reaya da vergi vermezdi. Halife Ömer devrinde, reayadan alınan vergi belli bir düzene konuldu, bazı kurallara baÄŸlandı.
Buna göre, zenginler her yıl 48, orta durumda olanlar 24, yoksullar ise 12 dirhem gümüş cizye vermekle yükümlüydü. Ancak, bu miktarlar da dondurulmadı; devÂrin ÅŸartlarına göre, karşılıklı anlaÅŸmalarla deÄŸiÅŸtirildi. Halifelik Emevilere geçtikten sonra, devletle reaya arasındaki iliÅŸkiler eskisi gibi sürdürüldü. Ancak, devlet giÂderlerinin çokluÄŸu ileri sürülerek, bazen cizyenin artırıldığı, ağırlaÅŸtırıldığı oldu. BuÂnun üzerine, reaya ile devlet yöneticileri ve hâkim sınıflar arasında bazı geçimsizÂlikler ortaya çıktı. Reaya, emevî halifeleÂrinin aşırı masraflarından, gereksiz giderleÂrinden yakınmaÄŸa, Hz» Muhammed ve Dört Halifenin yolundan gidilmediÄŸini ileri sürmeÂÄŸe baÅŸladı. Bütün bunlara karşılık, önemli ve devlet düzenini sarsıcı bir olay çıkarmadıkları sürece reayaya fazla baskı yapılmadı.
Emevîler, reayadan yalnız cizye almakla yetinmeÂdiler; onlara devlet iÅŸlerinde resmî görevÂler de verdiler. Hesap ve yazı iÅŸleri bilen gayri müslimler Divanda görev alırlardı. Bu durum, devletle reaya, özellikle müslümaniarla gayri müslimler arasında bir yakınlaÅŸmanın, devlet düzeninde eÅŸit iÅŸlem görmenin açık bir belirtisi sayılıyordu. Bu yüzden, devlet dairelerinde görev almak için, reaya çocukları arasında hesap, yazı ve tercüme iÅŸlerini görebilecek nitelikte bir eÄŸitim ve öğretim düzeni uygulanıyordu. Bunun sonucu, Emevîler devrinde birçok gayÂri müslim yazar, bilgin, hekim yetiÅŸti. AbÂbasîler devrinde de reaya ve müslümanlar arasındaki iliÅŸkiler eskisi gibi sürdürüldü, Hz. Muhammed ve Dört Halife devrinde kurulan geleneÄŸe uyuldu, Cizye, onların düzenlediÄŸi ÅŸartlar altında toplandı.
Bazen, devletin giderlerindeki durum gereÄŸince, cizÂyenin miktarında deÄŸiÅŸiklikler yapıldı. Abbasîler devrinde ve onlardan sonra geliÅŸen müslüman fetihleri sonucu reayanın sayısı çoÄŸaldı. Alınan uzak ülkelerde reaya ile, müslümanlar, özellikle devlet yöneticileri arasında yeni yeni cizye anlaÅŸmaları yaÂpıldı, iran, Mısır, Kuzey Afrika, ispanya gibi ülkelerde kurulan islâm devletleri bu vergi usulünü sürdürdü; reaya ve müslüman halk iliÅŸkilerini devrin ihtiyaçlarına göre düÂzenledi.
Anadolu, Selçuklular tarafından alındıktan sonra islâm devletlerinde uygulanan verÂgi usulü aÅŸağı yukarı olduÄŸu gibi benimÂsendi. Reaya, vergisini ödediÄŸi sürece, büÂtün din ve dünya iÅŸlerinde bağımsız bıraÂkıldı. Onların özel yaÅŸayışlarına, öğretim ve eÄŸitimlerine, ibadetlerine, gelenek ve göreneklerine dokunulmadı.
Osmanlı devletinde de, cizye usulü olduÄŸu gibi bırakıldı. Yeni alman ülkelerde islâm diÂnini kabul etmeyenler vergiye baÄŸlanarak yerlerinde bırakıldı. Bunların mal, can ve mesken dokunulmazlıkları, inanç ve ibadet bağımsızlıkları devlet tarafından güven altıÂna alındı. Osmanlı devletinin tebaası duruÂmunda olan reaya askere alınmıyordu. ReÂaya ile müslümanlar arasında, hukuk yöÂnünden ayrılık yoktu. Bütün ayrılık, reayaÂdan alınan cizye idi. Osmanlı devletinde, zaman zaman, reayadan avarız akçesi deÂnen özel bir vergi daha alınırdı, öşür, deÂÄŸirmen vergisi, aÄŸnam v.b. vergiler konuÂsunda müslümanîarla reaya sınıfı eÅŸit iÅŸlem görürdü. Reayadan alınan cizye, Halife Ömer devrinde olduÄŸu gibi, edna (düÂşük), evsat (orta), ala (yüksek), diye üçe ayrılırdı.
Edna, yoksullardan, evsat, maÂlî durumu orta derecede olanlardan, ala ise zenginlerden alınırdı. Osmanlı devÂletinde, bazı padiÅŸahlar, zaman zaman bazı yeni vergiler koydular. SavaÅŸ sıraÂsında, savaÅŸ giderlerinin, ordu masraflaÂrının çoÄŸalması üzerine Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman avarız akçesi toplamayı belli bir kurala baÄŸladıÂlar, önceleri geçici nitelikte olan bu vergi sonraları emlâk vergilerine eklenerek sabit bir vergi durumuna getirildi. Reayadan, yapım iÅŸlerinde çalıştırmak yoluyle yararÂlanıldığı gibi, Yeniçeri ocağına asker yeÂtiÅŸtirmek amacıyle özel bir eÄŸitim ve öğÂretimden geçirilmek üzere çocuklar da alınırdı. Ayrıca, bunlar arasından isteyerek sipahi olanlar, köprü yapımında çalıştırıÂlanlar, ordunun ulaÅŸtırma iÅŸlerinde görev alanlar davardı.
Yeniçeri ocağına alman reÂaya çocukları islâm dini kurallarına göre eÄŸitim ve Öğretim görür; içlerinden yetenekÂli olanlar devlet ve ordu görevlerinde en yüksek basamaklara kadar çıkarlardı. AyÂrıca kürekçilik, yol onarımı gibi iÅŸlerde çalışanlar vergi ödemekten kurtulur, günÂdelik de alırlardı. Divanda saklanan reaya defterleri otuz yılda bir «tahrir» yapılaÂrak tutulur, sonra hükümet merkezine gönderilirdi. Bir süre, Yavuz Sultan Selim, reayadan «peksimet bahası» olarak avarız akçesi topladı. Bunu toplarken de, vergi ö-demekle görevli kimselerin malî durumlarının göz önünde tutulmasını, ödeyemeyeÂcekleri bir miktarın toplanması yoluna gidilmemesini buyurdu.
Osmanlı devletinde, reayadan hizmeti görülenlere tımar veriÂlir, bu tımarı kazanmak isteyenler sipahi yazılır, böylece vergiden kurtulurlardı. YalÂnız, reayadan olan herkes, istediÄŸi zaman sipahi olamaz, tımar alamazdı. Bu konuda uygulanan bazı kurallar vardı. Atadan, baÂbadan devlete hizmeti geçmiÅŸ olanlar seçiÂlirdi. Bu usul, vergi vermekten kurtulmak için, herkesin sipahi yazılması sonucu devÂlet hazinesinin gelir kaynaklarından yokÂsun kalmasını önlemek içindi. Kanunî SulÂtan Süleyman, özel bir kanunla reayadan alınması gereken vergileri sınıflandırdı. Sonra Ahmed I tarafından yeniden düzenÂlenen ve uygulanan Reaya kanunu uzun zaman yürürlükte kaldı.
Osmanlı devletiÂnin iç kurumlarında, yönetim düzeninde görülen sarsıntılar sonucu, reaya ile olan iliÅŸkilerde de bazı aksaklıklar ortaya çıktı. Reayadan vergi toplamakla görevli kimÂseler, bazen aşırı davranışlarda bulunduÂlar; reayadan fazla vergi alma yoluna giÂderek, devletle reaya arasındaki baÄŸların gevÅŸemesine, birtakım geçimsizliklerin doÄŸÂmasına yol açtılar, özellikle Murad III devrinde içkilerden vergi alınma yoluna gidilince reaya, durumundan yakınmaÄŸa baÅŸladı. Çünkü Osmanlı devletinde, içkiÂyi yapan ve satanlar, daha çok reayadan olan gayri müslimlerdi.
Reaya, Murad III'ün içkiden ayrı bir vergi alınmamasını ve bunun cizyeye eklenmesini istedi. Bunun üzerine yeni bir kanunla reayaya uygulanan vergi, zenginden 45, orta duÂrumda olanlardan 30, yoksullardan 15 akÂçe olarak düzenlendi. Bu yeni vergi, bölÂgelerin durumuna göre de deÄŸiÅŸiyordu. Reayadan alınan bu cizye, sonraları bedeÂli askerî adını aldı. Tanzimat döneminde de reaya, eski durumunu korudu. MüslüÂmanlarla reaya arasındaki ayrılıklar devleÂtin koyduÄŸu bazı kanunlarla sürdürüldü. AnÂcak, İkinci MeÅŸrutiyetten (1908) sonra, reaÂyadan da asker alınmaÄŸa baÅŸlandı.
Bunun sonucu olarak bedeli askerî adı verilen cizye de kaldırıldı. Reaya ile müslüman halk arasında ayrılık zaman zaman yumuşadı; bütün devlet dairelerinde, okullarda, askerlikte reayadan olanlarla müslümanlara eşit işlem yapılma gereği konuldu.
Fatih Sultan Mehmed tarafından, OsmanÂlı devleti sınırları içinde reayaya tanınan bütün haklar İkinci MeÅŸrutiyete kadar sürÂdü. Bu uzun dönem içinde reaya, din, eÄŸitim, öğretim, ibadet ve geleneklerinde serbest bırakıldı. Osmanlı bilim kurumlaÂrının yanı sıra, reayanın da geliÅŸtirdiÄŸi özel öğretim ve eÄŸitim kuruluÅŸları vardı. Buralarda da deneysel bilimler alanında, özellikle tıp, kimya ve matematikten birÂçok bilgin araÅŸtırıcı yetiÅŸti.
Sanatlarda, özellikle mimarîde baÅŸarılı sanatçılar yetiÅŸti. Tanzimat'tan sonra açılan osmanlı öğretim kurumlarının çoÄŸunda reaya çocukları, daÂha çok yabancı dil ve deneysel bilimlerle ilgili derslerde öğretmenlik görevlerine geÂtirildi. Bunlara elçiliklerde, saraylarda terÂcümanlık, yabancı devletler nezdinde elçiÂlik görevleri verildi. Askerlik alanında yapılan yeniliklerde reayadan yetiÅŸen uzÂmanlardan da faydalanıldı. Reaya, baÅŸÂlangıçtan beri kendisine tanınan haklaÂra dayanarak, Osmanlı devleti sınırlaÂrı içinde özel din okulları, öğretim kuÂrumları, ibadethaneler açtı.
Tanzimat'tan sonra azınlıklar kendi dillerinde öğretim ve eÄŸitim yapan, ilkokuldan liseye kadar, özel okullar açtılar. Bunlar arasında fransızca, ingilizce, almanca, italyanca, rumca, ibranîce, ermenice öğretim yapan özel okullar vardır. Reaya, devletle olan iliÅŸkileÂrinde, kamu düzeninde genel yasalara, din ve inançlarıyle ilgili konularda ise baÄŸÂlı bulundukları din kurumlarının koyduÄŸu özel kanunlara uymak zorundaydı. TanziÂmat'tan sonra reayaya tanınan yeni haklar, İkinci MeÅŸrutiyette geniÅŸletildi ve bu hakÂlara yenileri eklendi. Bu yeni haklar, 1912'de reaya tarafından kötüye kullanıldı.
Osmanlı devletinin paylaşılmasını öngören bazı avrupa devletleri ve onların Türkiye'Âdeki temsilcileri, reayanın haksızlıklara uÄŸÂradığını, haklarının avrupa devletlerince korunması gereÄŸini ileri sürdüler. Bu seÂbeple Osmanlı devletinin iç iÅŸlerine karışÂmaÄŸa baÅŸladılar. Birinci Dünya savaşınÂda reaya, Osmanlı devleti içinde daha geniÅŸ ölçüde bölücü çalışmalara giriÅŸti; devÂletin genel düzenini sarsıcı, bölücü birtaÂkım haklar istedi.
SavaÅŸ yılları süresince de Osmanlılar aleyhinde çalıştı. İzmir ve isÂtanbul illerinde, Karadeniz kıyılarında devÂletin bütünlüğünü yıkıcı eylemlere giriÅŸti. Reaya arasında bağımsızlık isteyenler, Osmanlı devleti toprakları üstünde, özellikÂle Anadolu'da ayrı birer devlet kurmak için gizli gizli çalışanlar oldu. Birinci DünÂya savaşından sonra Türkiye cumhuriyeti kurulunca (1923) Türkiye toprakları üzerinÂde bulunan bütün insanlar, Türkiye CumÂhuriyeti vatandaşı olarak kabul edildi.
OsÂmanlı imparatorluÄŸunun baÅŸtan beri, kendi toprakları üstünde ayrı bir topluluk olarak koruduÄŸu reaya ile müslümanlar arasındaki ayrılık ortadan kaldırıldı. Türkiye cumhuÂriyeti uyrukluÄŸunda olan bütün yurttaÅŸlar kanun karşısında, vergi düzeninde, öğreÂtim, eÄŸitim ve din kurumlarında, askerlik alanında, adliye iÅŸlerinde eÅŸitliÄŸe kavuÅŸtuÂruldu; özel imtiyazlar ortadan kaldırıldı. (-> Bibliyo.) [M]
25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REAYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
RAYİHA
Tarih 24 Haziran 2009
RAYİHA i. (ar. râyiha > râyiha). Esk. GüÂzel, hoÅŸa giden koku: istemem artık ışık, rayiha, renk âlemini // Koklamam yosma kaÂranfille güzel yasemini (Yahya Kemal).
HeÂnüz sulanmış bahçeden toprak kokusuyle karışık çiçek rayihaları odanın beyaz leylak kokularıyle meÅŸbu havasını serinlendirdi (H. Z. UÅŸaklıgil). || Rayiha-dar, kokulu, güzel kokan: Hava-yı rayiha-darında lerze-bahÅŸ-ı derun // Remide bir ahenk (Tevfik Fikret). || Rayiha-nisar, koku saçan.
Rayihalı sıf. Esk. Güzel kokulu: Derken saçlarının turunç kabuÄŸu rengi benliÄŸimi sardı, bu güneÅŸte ısınmış rayihalı renk içinÂde hatırlama kudretim eridi (R. H. Karay). [M]
RAYİZ sıf. Bk. RAİZ.
24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAYİHA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|
Ravenna eksarklığı
Tarih 24 Haziran 2009
Ravenna eksarklığı. Tar. coÄŸ. Bizans İtalyası’nda eyalet. Lombard istilâsının (Spoleto dukası Faroald, 579′da Cîassis’i iÅŸgal etti)
İtalya ve Ravenna’yı tehdit etmesi üzerine, imparator Maurikios askerî kuvÂvetlerini ve sivil güçleri, temsilcisi olan ek-sark veya «patricius et exarchus İtaliae»’nin yönetimi altında imparatorluÄŸun eski baÅŸkentinde toplamaÄŸa karar verdi (584). Franklardan kısmen gereksiz yardımlar isteyen (584, 585, 588 ve 590 salÂdırıları), DoÄŸu’dan gelen takviyeleri ise daÂha baÅŸarılı ÅŸekilde kullanan eksarklar (Smaragdos [585-589] ve Romanos [589-593], Classis’i geri alarak (589) ve Roma yolunu (via Flaminia) temizleyerk Ravenna üstündeki tehdidi kaldırdılar; fakat Lombard’ların istria ile kıyı baÄŸlantılarını kesmelerine engel olamadılar. Gerek malî (ücretleri ödenmeyen askerler 615′e doÄŸru eksark İoannes’i öldürdüler), gerek kiÅŸisel (619′da ekÂsark Eleutherios’un imparatora karşı baÅŸÂlattığı ayaklanmayı bizanslı kuvvetler basÂtırdı; manastır sicilleri muhafızı Maurikios’un isyanını 642 yılında eksark İsaakios Roma’da bastırdı) iç karışıklıklar eksarklığı zaten zayıflatmıştı. Fakat en ciddî meseleler dinî meselelerdi: monotelizm’i suçlayan paÂpa Martinus I’i, imparator tutuklatmak isÂtedi, eksark Olympos bu emre karşı geldi, hattâ bağımsızlığını ilân etti (649-651), fakat Sicilya’da Sarazenler tarafından öldürüldü. Yeni eksark Theodoros Kaîliopas 653′te Roma’ya gönderildi ve monotelizm aleyhinde olan Maksimos Homologetes’i, kaçmış buÂlunduÄŸu Roma’dan İstanbul’a getirdi. Lombard tehlikesine karşı papa ile eksarkın iÅŸÂbirliÄŸi yapmalarını engelleyen bu kavgaları Ravenna’nın, kendisine tanınan hakların İstanbul patriÄŸine de tanınmasını kabul etÂmeyen papa Sergius I’i desteklemesi daha da ÅŸiddetlendirdi. Åžehrin bir gasıbı on yıl süreyle (695-705) tanımasına da kızan imÂparator İustinianos II misillemeler yaptı (709 veya 710); bunun üzerine eksarklığın isyanı (710-712), imparator Philippikos Bardanes’i ÅŸehir milislerinin dağıtılmamasını kabul etÂmek zorunda bıraktı, imparatorun ikonaÂlar aleyhindeki kararnamelerinin yol açtığı ayaklanma sonunda (727), imparator Leon III İsauria’lı, eksarklık sınırlarını Apenninler’in kuzeyindeki bölgeye geriletti (731-732); fakat eksarklık ansızın Liutprand’a teslim olan baÅŸkentini ve Lombard kralı Aistolf’un iÅŸgaliyle bağımsızlığını kaybetti (751). DuruÂmu tehlikeye düşen papa Stephanus II’nin, Kısa Pepin’den yardım istemesi (754, Ponthion görüşmesi), üzerine Pepin, Aistolf’u eksarklığı geri vermek zorunda bıraktı (756) ve imparatorun itirazlarına raÄŸmen yöneÂtimi papaya verdi; Roma kilisesinin toprak gücünün temeli olan bu bağış, Charlemagne tarafından da onaylandı (774). Fakat RaÂvenna eksarklığı papaya resmen ancak 1278′de imparator Habsburg’lu Rodolph tarafından bırakıldı. (ML). 24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Ravenna eksarklığı hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 24 Haziran 2009 Raulin sıvısı. Biyol. Küf elde etmede kulÂlanılan sıvı kültür ortamı. (Raulin sıvısı, içinde azot. fosfor ve çok az miktarda meÂtal [demir, manganez, magnezyum, çinko] bulunan ekÅŸi, ÅŸekerli bir eriyiktir. Bu sıvı sayesinde klorofilsiz bitkiler topraksız yeÂtiÅŸtirilebilir; çünkü bitkilerin muhtaç olduÂÄŸu çeÅŸitli maddeleri gerektiÄŸi oranda saÄŸÂlar.) [L] 24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Raulin sıvısı hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 24 Haziran 2009 RATZEL (Friedrich), alman coÄŸrafyacısı (Karlsruhe 1844-Ammerland 1904). 1876′da coÄŸrafya doçenti, sonra Münih üniversiteÂsinde profesör oldu, daha scnra Leipzig (1886) üniversitesinde ders verdi. Antropo-coÄŸrafyanın kurucusudur. CoÄŸrafî ortamla devlet sistemi arasındaki iliÅŸkileri göstermeÄŸe çalıştı; beÅŸerî olayların yayılma alanlarını araÅŸtırmak ve bu alanları yerÂyüzü organizmasını meydana getiren ÅŸeyÂlerden sunî bir ÅŸekilde ayırmamak gereÂÄŸi üstünde durdu. BaÅŸlıca eserleri: Anthropogeographie (Antropo-CoÄŸrafya) [1882-1891], Völkerkunde (Sosyoloji) [1885-1888]; Politische Geographie (Siyasî CoÄŸrafya) [1897], Die ErÂde und das Leben (Toprak ve Hayat) [1901 -1902]. Makalelerini Kleine Schriften (KıÂsa Yazılar) 24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATZEL (Friedrich) hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 24 Haziran 2009 RATHAUS (Karol), polonya asıllı amerikalı besteci (Tarnopol, Avusturya – Macaristan [bugün Ternopol, S.S.C.B.] 1895 -New York 1954). Viyana Müzik akademiÂsinde okudu. Birinci Dünya savaşında avusturya ordusunda hizmet gördükten sonÂra, 1922′de Viyana üniversitesinde tarih doktorasını verdi. Daha sonraki 10 yılını Berlin’de geçirdi, burada birçok eser besÂteledi ve çaldırdı. 1932-1934 Arasında PaÂris’te ve 1934-1938 arasında da Londra’da yaÅŸadı. 1938′de A.B.D.’ye gitti, 1940′ta Queens college’a girdi ve ölümüne kadar beste dersleri verdi. 1953′te Metropolitan operası tarafından Boris Godunov’un orkestrasyonunu yeniden düzenlemekle göÂrevlendirildi. Eserleri arasında bir opera (Fremde Erde [Yabancı Toprak]), baleler, oyunlar için fon müziÄŸi, filim müziÄŸi, orÂkestra ve koro için besteler, oda müziÄŸi, ÅŸarkı ve piyano parçaları yer alır. (M) 24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RATHAUS (Karol) hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 23 Haziran 2009 RASPUTİTSA i. («yolların sefere açık olÂmadığı mevsim» anlamında rusça k.). DoÄŸu Avrupa’da buzların çözüldüğü ve bazen sonbaharda geçici sıcakların ilk karları eritÂtiÄŸi sırada toprakların sularla karışması. (Bu durumda yollar çamurdan geçilmez hale gelir.) [L] 23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASPUTİTSA hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 22 Haziran 2009 RANCİT SİNGH, Sikh imparatorluÄŸunun kurucusu (Pencap 1780 – öl. 1839). Babası Maha Singh’in ölümünden sonra (1792) Sikh konfederasyonuna baÄŸlı bir kolun baÂsına geçti; Lahor (1799) ve Amritsar’ı ilÂhak etti (1802). Güneydeki Sutlec araziÂsini iÅŸgal etmeÄŸe kalkınca İngiltere’nin bu bölgedeki hak iddialarıyle karşılaÅŸtı ve teÂÅŸebbüsünden vaz geçti 22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANCİT SİNGH hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 22 Haziran 2009 RANAVALONA II (öl. 1883), Madagaskar kraliçesi (1868-1883). Radama II’nin ikinÂci karısı. Rasoherina’nın yerine geçti (1868), baÅŸbakan Rainilaiarivony ile evlendi ve onunla birlikte Protestanlığı kabul etti (1869). Hükümdarlığı sırasındaki baÅŸlıca olaylar ÅŸunlardır: İngiltere ve Fransa’ya ticaret serbestliÄŸi tanınması karşılığında kraliçeye Batı Sakalav’ların dışında bütün adaya hâÂkim olma hakkını saÄŸlayan antlaÅŸmaların imzalanması; liberal reformlar (birden fazÂla kadınla evlenmenin ve içkinin yasaklanması, hafta tatili); merkezîleÅŸtirme siyaseÂti, öğretimin ve ordunun teÅŸkilâtlandırılÂması. Laborde’un (öl. 1878) vârislerine düÂÅŸen mirasın verilmemesi ve yabancıların toprak sahibi olmalarını yasak eden mart 1881 tarihli kanunun çıkarılması üzerine, Fransa, adayı ablukaya aldı. 1883 MayısınÂda amiral Pierre, Majunga’yı ve sonra da Tamatave’ı iÅŸgal etti; kraliçe temmuz ayında öldü. (L) 22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANAVALONA II hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 22 Haziran 2009 RAN (Nâzım Hikmet), türk ÅŸairi (Selanik 1902-Moskova 1963). Matbuat Umum müÂdürlüğü ve Hamburg konsolosluÄŸu yapmış olan Hikmet Nâzım Beyin oÄŸlu, ÅŸair ve mevlevî Nâzım PaÅŸanın torunu. Göztepe’de TaÅŸmektep’te, bir süre Galatasaray lisesinde okudu. NiÅŸantaşı Numune mektebinden Heybeliada Bahriye mektebine geçti. BeÅŸ yıl sonra, hastalanınca okuldan ve askerÂlikten ayrıldı. KurtuluÅŸ savaşı sırasında Anadolu’ya geçti (1920). Bir süre Bolu’da öğÂretmenlik yaptı. Sonra, İnebolu yoluyle Rusya’ya geçti. Moskova üniversitesinde sosyoloji ve ekonomi öğrenimi yaptı. 1928 Yılında Türkiye’ye döndü. 1931-1936 Yılları arasında çeÅŸitli gazete ve dergilerde çalıştı. 1938 Yılında Harp okulunda komünizm propagandası yapmak suçuyla tutuklandı ve 28 yıl 4 ay hapse mahkûm oldu. 1950 Temmuzunda çıkan af kanunundan yaÂrarlandı, hapisten çıktı. Resmî makamlarÂdan habersiz olarak Türkiye’yi terk etti. Rusya’ya gitti. Türkiye aleyhinde faaliyette bulunma gerekçesiyle 15 aÄŸustos 1951 tarihli Resmî Gazete de türk vatandaÅŸlığından çıÂkarıldığı ilân edildi. Polonya tabiiyetine girdi ve Borzecki soyadını aldı. Lehistan Mektubu adlı ÅŸiirinde dedelerinden birinin Polonya’dan geldiÄŸini, onun da kendisi gibi ihtilâlci olduÄŸunu ve bu dedesiyle övündüÂğünü anlatması bu olaya baÄŸlanabilir. BunÂdan sonraki yılları Sofya, VarÅŸova, MosÂkova’da geçti. İlk ÅŸiirleri Alemdar gazetesinde Yarın derÂgisinde ve Celâl Sahir Erozan’ın aylık ÅŸiir dergilerinde yayımlandı. Moskova’ya ilk gidiÅŸinden sonra yazdığı ÅŸiirlerde hece vezÂnini, ölçülü, kafiyeli ÅŸiir tarzını bıraktı. Rusya’da sıkı bir komünist terbiyesi gören ÅŸair 19 Yaşım baÅŸlıklı ÅŸiirinde bu yıllarını anlatır ve «24 saatte 24 saat Lenin / 24 saat Marks, 24 saat Engels» sözleriyle kendisine öğretilen doktrinin niteliÄŸini ve yoÄŸunluÄŸuÂnu belirtir. Yine kendi deyimiyle «beyninin kıvrımlarına kadar materyalist» olan Nâzım, bu ilk gençlik yıllarında aldığı fikrî telkini, ömrü boyunca muhafaza etti. 1920′lerin Rusya’sında kendisini tamamıyle Komünist partisinin emrine verdi. O sırada Rus KoÂmünist partisi bütün sanatçıları, işçilere marksist-leninist dünya görüşünü telkin etÂmek için seferber etmiÅŸti. Komünist ÅŸairÂler yazdıkları ÅŸiirleri fabrikalarda işçilere okuyorlardı. Nâzım Hikmet de bu yolda ÅŸiirler yazdı. İşçinin seviyesine ve zevkine hitap eden bu ÅŸiirler, çok hareketli ve güÂrültülü bir hitabet edası taşır. 1909′da ortaÂya çıkan ve niteliÄŸi bakımından ihtilâlci olan fütürizm, Rusya’da Mayakovskiy taraÂfından yüksek bir sanat seviyesine çıkarılÂmış bulunuyordu. Nâzım Hikmet onun ve diÄŸer rus ÅŸairlerinin kendi dillerinde yapÂtıklarını Türkçeye uyguladı. 1928 Yılında Türkiye’ye dönünce, ÅŸiirlerini 1938 yılma kadar Resimli Ay dergisinde yayımladı, birkaç ÅŸiir kitabı çıkardı. Nâzım’ın bu yılÂlara ait ÅŸiirleri ÅŸekil bakımından fütürist, muhteva bakımından ideolojiktir. Åžair, fikirlerini ifade ederken bol bol fantastik hayallere de baÅŸvurur. Nâzım, türk edebiyatında esasen var olan bu akıma, fütürist bir ÅŸekil, marksist ve leninist bir muhteva verdi. Daha önce Ahmed Hâşim’in aruz ile denediÄŸi serbest müstezat tarzını heceye uyguladı. 1938′den baÅŸlayarak hapishanede, kalabalıktan uzak kalan ve kendine dönen Nâzım’ın ÅŸiirlerinÂde ton, muhteva ve üslûp bakımından büÂyük bir deÄŸiÅŸiklik oldu. Daha önceki ÅŸiirÂlerine hâkim olan ve makine gürültüsünü hatırlatan çok sesli ve çok hareketli üsÂlûbun yerini yumuÅŸak bir ifade tarzı, ideoÂlojinin yerini ÅŸahsî günlük yaÅŸantılar ve özlemler aldı. Nâzım Hikmet’in bu devreye ait ÅŸiirlerinde hapishane hayatının zarurî kıldığı hareketsizlik ve içe dönüş kadar, Orhan Veli ve arkadaÅŸlarının ikinci Dünya savaşı yıllarında vücuda getirdikleri düz, sade, günlük yaÅŸantı ÅŸiirlerinin de etkisi vardır. Åžiirde ses ve benzetmeyi reddeden Orhan Veli, Nâzım’ın daha önceki ÅŸiirleÂrinin baÅŸlıca özelliÄŸini teÅŸkil eden gürültülü retoriÄŸi öldürmüştür, denilebilir. 1950 YıÂlından sonra Nâzım Hikmet, Moskova’da tekrar komünist âlemin gürültülü ve gürülÂtücü havasına daldı. Türkiye’de Bursa haÂpishanesinde kazandığı lirik üslûbu kaybetti. Bu yıllarda A.B.D.’ye karşı dünya çapında ideolojik bir savaÅŸa giren Sovyet Rusya, büÂyük şöhret kazanan Nâzım Hikmet’i dünÂyanın çeÅŸitli ülkelerine propagandacı olarak yolladı. Nâzım’ın 1951 yılından sonra yazÂmış olduÄŸu ÅŸiirlerden çoÄŸu Parti’nin emriyÂle ve onun hoÅŸuna gitmek için yazılmış propaganda ÅŸiirlerinden ibaret kaldı. 1960 Yılında Moskova’da yazdığı bir ÅŸiirde kenÂdisinin Rusya’ya ne kadar baÄŸlı olduÄŸunu belirtmek için «Lenin, diyorum da, Vladimir ilic Lenin, diyorum ve 40 yıldır onun peÅŸince parti biletimle gidiyorum» demek ihtiyacını duyar. Nâzım, bu döneme ait fazÂla ideolojik ÅŸiirleri yanında çeÅŸitli ülkelere yaptığı yolculuk izlenimlerini ve Türkiye’Âye ait hatıralarını anlatan lirik ÅŸiirler de yazdı. Annesi bir ressam olan Nâzım’da kuvvetli bir görme ve gördüğünü kaydetme duygusu vardı. Nâzım Hikmet’in ÅŸiirlerinde markÂsizm ve materyalizm bir tür din haline gelÂmiÅŸtir. Bir ÅŸiirinde kendisinden bahsederken «tepeden tırnaÄŸa iman» sözlerini kullanır. «Hâfız-ı Kapital» olmak istediÄŸini belirtir. BaÅŸka bir ÅŸiirinde tıpkı mistikler gibi Tan-rı’nm her yerde «toprakta, taÅŸta, tunçta, tuvalde, çelikte ve plastikte» tecelli ettiÄŸini söyler. Onu dindar mistiklerden ayıran taÂraf, maddeyi reddedecek yerde ona tapmasıdır. Åžiir kitapları: 835 Satır (1929); Jokond ile Si-Ya-u (1929); Varan 3 (1930); 1+1 = 1 (1930); Sesini Kaybeden Åžehir (1931); Benerci Kendini Niçin Öldürdü (1931); OyunlaÂrı: Kafatası (1932); Bir ölü Evi (veya MerÂhumun Hanesi) [1932]; Unutulan Adam (1935); Ferhad ile Åžirin (1965); Sabahat (1965); İnek (1965); Ocak Başında Yolcu (iki oyun birarada) [1966]; Yusuf ile Menofis (1967); Romanları: Kan KonuÅŸmaz (1965); YeÅŸil Elmalar (yedi yazardan derleme) [1965]; YaÅŸamak Güzel Åžey Be KardeÅŸim 22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAN (Nâzım Hikmet) hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 22 Haziran 2009 RAMPA i. (ital k.). Bayınd. Bir araziÂnin, bir karayolunun, bir demiryolu hattının v.b., yatay doÄŸrultuya göre eÄŸimli olan kısmı. (Bk. ANSiKL.) || Çekme ramÂpası, su altına doÄŸru hafif bir eÄŸimle inen dolgu toprak. // GiriÅŸ rampası, bir inÅŸaata, bir rıhtıma v.b.ye giden eÄŸimli yol. — Denize. Esk. Kızaklara yerleÅŸtirilen taÂkozları birbirine kenetlemeyi saÄŸlayan uçlaÂrı eÄŸri ve çiviye benzeyen sivri demir. || Bir teknenin yanaÅŸmasına elveriÅŸli olmaÂyan kıyı ile teknenin baÄŸlantısını saÄŸlayan iskele, duba veya sal. || Rampa alma, yelÂkenli bir savaÅŸ gemisinin, savaÅŸmak için baÅŸka bir tekneyle borda bordaya gelmesi. || Rampa baltası, rampacıların kullandıklaÂrı iki yüzlü, kısa saplı bir çeÅŸit balta. (Bu silâhlar rampacıların bellerindeki palaskaÂlara asılı dururdu.) | Rampa etme, bir tekÂnenin baÅŸka bir tekneye veya rıhtıma yaÂnaÅŸması. || Rampa harbesi, yelkenli savaÅŸ gemilerinde borda bordaya yapılan savaÅŸÂlarda, bumbarları gözetlemekle görevli deÂniz erlerinin kullandığı silâh, (üç köşeli, çelik namlulu ve aÄŸaç saplı bir süngü biÂçimindeydi.) 22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMPA hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 22 Haziran 2009 RAMON BERENGUER el Viejo I («ihtiÂyar») [1024'e doÄŸr. - 1076], Barcelona konÂtu (1035-1076). 22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMON BERENGUER el Viejo I hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 22 Haziran 2009 RAMON BERENGUER IV (1115′e doÄŸr.— Borgo San Dalmazzo, Piemonte 1162), Barcelona kontu (1131-1162), Aragon prensi (1137-1162) ve Provence’ın vasi kontu (1144-1162). Ramiro II’nin kızı Petronila de AraÂgon ile evlenerek (1137′den beri tasarlanan bu evlilik ancak 1151′de gerçekleÅŸti) AraÂgon ile Katalonya’yı birleÅŸtirdi. KardeÅŸi Berenguer Ra-mon’un ölümü (1144) üstüne Provence’ı Raimond Berenger II (1144-1162) adiyle ve Toulouse kontları ile Baux senyörlerinin (1142-1162) hak iddialarına karşı yeÄŸeni Raimond Berenger III’ün vasisi olarak yöÂnetti, imparator Friedrich I Barbarossa’nın kontluk üstündeki metbuluÄŸunu kabul etti, ama kontluÄŸun ailesinde kalmasını ÅŸart koÅŸÂtu. (L) 22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMON BERENGUER IV hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 22 Haziran 2009 RAMON BERENGUER III (1082ye doÄŸr.- 1131), Barcelona Kontu (1096-1131) ve Provence kontu (Raimond Berenger I) [1112 /1113-1131] oldu. Amcası Berenguer Ramon II’nin vârisiydi (1096), Murabıtları uzakÂlaÅŸtırmayı (1114′te Barcelona kapılarında durdurulan saldırı) ve Torragona din merÂkezini kurarak babasının fethettiÄŸi yerleri, yeniden iskân etmeyi baÅŸardı. Kuzey İspanÂya’da huzuru ve Akdeniz’deki ticaretin güÂvenliÄŸini saÄŸlamak için islâm denizcileriÂnin üssü olan İbiza (1114) ve Mallorca (1115-1116) adalarını iÅŸgal etti. Ayrıca İtalÂyan devletlerini müslüman aleyhtarı bir koÂalisyona sürüklemeÄŸe de teÅŸebbüs etti (Cenova ile Pisa’yı ziyaret, papaya büyükelçi gönderme [11171). Puglia dükü Puggero II ve Cenova ile ittifak antlaÅŸmaları (1127) yaptı. 22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMON BERENGUER III hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 22 Haziran 2009 RAMİRO I (1000′e doÄŸr.-Graus yakını 1063), Aragon’un ilk kralı (1035-1063). Navarra kralı Sancho III el Mayor’un evlilik dışı oÄŸlu. KardeÅŸi Gonzalo’nun ölümü (1045) üzerine Sobrarbe ve Ribagorza kontluklarını kendi kontluÄŸuna katarak burayı bir Aragon krallığı haline getirdi (1035); bundan sonra Pallers’ı ilhak etti. Buna karşılık, topraklaÂrından bir kısmını 22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMİRO I hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 22 Haziran 2009 RANT i. (fr. rente). İkt. Bir iÅŸe yatırılÂmış paranın veya kiraya verilmiÅŸ toprağın belirli bir süre içinde saÄŸladığı gelir. || Åžibih (veya yan) rant, arzla talep arasınÂdaki kısa süreli bir uyuÅŸmazlıktan doÄŸan arz esneksizliÄŸinin doÄŸurduÄŸu rant. (Yarı rant yeteri kadar ürün, alıcı, işçi olmadığı zaman meydana gelir.) Meselâ, bir bölgede belirli bir devÂrede el emeÄŸi az ise, öteki yerlerdekilerden daha iyi ücret alan bu bölge işçileri, sözü geçen azlık sonucu, bir ek gelirden yani bir yarı rant’tan faydalanacaklardır. 22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANT hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 22 Haziran 2009 RANKER i. (ing. k.). Pedol. Silisli ana kaya üzerinde yer alan, genellikle, humuslu genç toprak. (Rankerler kesitinde düzeyler yoktur. Çok yüzeysel olan ranker, çoÄŸunÂlukla, yüksek (İz bölgelerinin özelliÄŸidir.) [L] 22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANKER hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 20 Haziran 2009 RAMAZANOÄžULLARI, Adana bölgesinde hüküm sürmüş olan bir türk beyliÄŸi. RamazanoÄŸullarının baÄŸlı olduÄŸu Üçok TürkmenÂleri moÄŸol saldırısı sırasında Anadolu’ya gelÂdiler. Mısır’ın ve Suriye’nin Osmanlı devletinin eline geçmesinden sonÂra RamazanoÄŸulları beyliÄŸi Osmanlılara baÄŸÂlandı. Bu aileden Pirî Bey, Osmanlı devÂleti hizmetine geçti ve Åžam beylerbeyliÄŸine kadar yükseldi; bu görevde öldü (1569). İbÂrahim Bey, Sis sancakbeyi oldu. Kubad Bey Karaman, içel, Aclun, Trabzon sancakbeyi ve Basra beylerbeyi oldu; 1554′te öldü. (-> Bibliyo.) [M] 20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMAZANOÄžULLARI hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 20 Haziran 2009 Ramayana, çeÅŸitli devirlerde deÄŸiÅŸik dilÂlerde yazılmış kutsal hint destanlarının geÂnel adı. Bunların çok azı batı dillerine çevrilÂmiÅŸtir: H. Fauche (1854-1858) ve A. Roussel, Valmiki’nin sanskritçesini (M.ö. V. yy.) fransızcaya çevirdiler (1903-1909). Tulsidas’-ın hinducası Kalyana Kalpataru’da (1949-1951) ingilizceye; yazan bilinmeyen sans-kritçe Adhyatma (XIV. yy.) L. B. Nath tarafından yine aynı dile çevrildi (1913). ÇevrilmemiÅŸ olan diÄŸerleri arasında Kamban’ın tamul dilindeki (XI. yy.), Kritti-baÅŸ’ın bengal dündeki (XIV. yy.), Elut-taçehan’ın malayalam dilindeki, Ekanath’ın marathi dilindeki (XV. yy.) ve Pampa’nın kanara dilindeki ÅŸiirleri sayılabilir. (L) 20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Ramayana hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 20 Haziran 2009 RALEİGH (sir Walter), ingiliz saray adamı, denizcisi ve yazarı (Hayes, Devon 1552′ye doÄŸr. – Londra 1618). Koloni kurma denemesi baÅŸarıya ulaÅŸmadı ama İngiltere’nin Kuzey Amerika’daki hâkimiyetinin baÅŸlangıcı oldu. AyÂrıca Raleigh, bu adalardan yeni bitkiler (patates, tütün) getirdi. Kral ile İspanÂyolların bu düşmanlığı, o güne kadar küsÂtahlığı ve zalimliÄŸi yüzünden sevilmeyen Raleigh’in halk tarafından tutulmasına yol açtı. Serüven düşkünü bir soylu, büyük bir senyör, deÄŸerli ve zeki bir yazar (seyahat notları History of the World [Dünya TaÂrihi], ÅŸiirler) olan bu garip, coÅŸkun ve şüpheci ÅŸahsiyet, Elizabeth devri Rönesan-sının kusursuz bir örneÄŸidir. (L) 20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RALEİGH (sir Walter) hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 20 Haziran 2009 RAKI i. (ar. tarak> — dey. Rakı âlemi, rakı içilerek yapılan eÄŸlenti. 20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKI hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 20 Haziran 2009 RAKABE i. (ar. rakabe). Esk. Boyun, gerdan. || Köle, cariye. || Mec. Bir ÅŸeye malik olabilme hakkı. || Fekk-i rakabe (veÂya itak-ı rakabe), köle veya cariyeyi azat etme. RAKABET i. Bk. REKABET. 20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAKABE hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 20 Haziran 2009 RAİZMAN (Yuliy Yakoleviç), sovyet sineÂma yönetmeni (Moskova 1903). BaÅŸlıca filimleri: Zemlya Jajdyot (Toprak Susadı) [1931], Son Gece (1936), Sürülü Topraklar (1940), Berlin (1945-1946), Altın Yıldızlı ŞöÂvalye (1950), Hayat Dersi (1955), Komünist (1957). [L] 20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİZMAN (Yuliy Yakoleviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 20 Haziran 2009 RAİS veya RAYS veya RETZ (Gilles DE), fransız mareÅŸali (1400′e doÄŸr.-Nantes 1440). 1427′de Charles VII’nin davasını benimÂsedi, Jeanne d’Arc’ın silâh arkadaşı oldu, 1429′da Fransa mareÅŸalliÄŸine tayin edildi. 20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİS veya RAYS veya RETZ (Gilles DE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 19 Haziran 2009 RAİMOND BERENGER IV veya V (1198 – 1245), Provence kontu (1209-1245). Alp-honse I’in (1196-1209) oÄŸlu ve halefi. VasiÂsi, amcası Aragon kralı Pedro II idi. ÇevÂresine, danışman olarak önemli kiÅŸiler topÂladı. Bunların en ünlüsü Katalonyalı RoÂmeo de Villauneva idi. ReÅŸit olmadan önÂceki yıllarında (1198-1219) karışıklık çıkaran senyörlerin nüfuzunu ortadan kaldırdı ve ÅŸehir isyanlarını önledi. Marsilya’yı hâkiÂmiyeti altına aldı (1243). Topraklarında saÄŸÂlam bir idarî yapı kurdu. Kontluk otoriteÂsini, tutarlı ve saÄŸlam bir teÅŸkilâta dayanÂdırdı. Kızlarının (Marguerite, Eleonore, Sanche ve Beatrice) Batı’daki büyük hüÂkümdarlarla evlenmesi siyasî baÅŸarısının delilidir. Sarayı, özellikle trubadurların baÂrındığı bir sanat merkeziydi. (L) 19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMOND BERENGER IV veya V hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 19 Haziran 2009 RAGUSA, Dalmaçya kıyısında eski cumÂhuriyet. Venedik Ragusa’ya dukaÂyı temsil eden bir kont yerleÅŸtirdi ve ÅŸeÂhirde kurumlan kendisininkini örnek alan aristokratik bir komün meclisi kurdu. Ama macarların baskısı Ragusa’yı macar kralıÂnın otoritesini kabul etmek zorunda bırakÂtı (1358). 1403′te patriciierinin akıllıca ve ustaca siyaseti, Ragusa’nın Venedik boÂyunduruÄŸu altına düşmeksizin bağımsızlıÂğını kazanmasına yol açtı. Balkanlar’ın deÂniz kapılarından biri olan Ragusa, OsmanÂlıların Akdeniz doÄŸusunu ve Balkanlar’ı fethettikleri sırada kazanılan bu bağımsızÂlık sayesinde Floransa ve Barcelona’nın tiÂcaret acentaları kurdukları bir yer haline geldi. Åžehir zaten uzun süreden beri Balkanlar’da köle ticaretini ve tuz ticaretini kontrol altında tutan büyük bir ticaret yeriydi. Daha XIV. yy. sonunda gümüş üretimiyle ilgilenen Ragusa tüccarları, maÂden ülkelerinde (Bosna ve Sııbistan) koÂloniler kurmuÅŸlar ve Batı Avrupa’ya güÂmüş sevkıyatı tekelini ele geçirmiÅŸlerdi; sonradan bakır, kurÅŸun ve XV. yy.da buÂlunan (1420′ye doÄŸru) yeni maden filizleÂrinin (özellikle 1430′dan sonra iÅŸletilen zencefre) ticaretini de ele geçirdiler. Åžehir bu sayede XV. yy.da büyük ölçüde zenÂginleÅŸti, edebiyat ve sanat geliÅŸti. Osmanlıların Macarîara karşı Mohaç zafeÂrinden (1526) sonra, Ragusa osmanlı paÂdiÅŸahının otoritesini kabul etmek ve her yıl vergi ödemek akıllığını gösterdi. BöyÂlece, XIII. yy.a kadar Venedik’in Bizans imparatorluÄŸu sınırında yaÅŸadığı gibi, OsÂmanlı imparatorluÄŸunun sınırında yaÅŸamaÂÄŸa baÅŸlayan Ragusa, Akdeniz kıyısındaki hıristiyan ve müslüman ülkelerin aracısı haline geldi. Avrupa’nın en büyük filolaÂrından birini kurdu ve gemilerini gerek Atlas okyanusunda gerek Akdeniz’de çalıştırılmak üzere her isteyene kiraladı. BöyÂlece XVI. ve XVIII. yy.da, yeni bir burÂjuvazinin geliÅŸmesine raÄŸmen aristokratların hâkim olduÄŸu bir rejim altında en parÂlak dönemini yaÅŸadı. Ama ÅŸehri hemen tamamıyle yıkan ve halÂkın yarısından çoÄŸunun ölmesine yol açan 6 nisan 1667 depremi kesin bir darbe olÂdu. O tarihten sonra ÅŸehirde islav unsurÂların nüfuzu günden güne arttı ve RaguÂsa fiilî bağımsızlığını muhafaza etmesine raÄŸmen bir ÅŸehir cumhuriyeti olarak büyük kara devletleri dünyasında çaÄŸ dışı bir hal aldı. 1806′da Fransızlarla Ruslar arasında kalınca Napolyon’un Fransız – italyanlarına teslim oldu; Ragusa dükü mareÅŸal MarÂnı on 1808′de ÅŸehrin hükümetini ve senatoÂsunu dağıttı, ÅŸehri önce Fransa’nın iÅŸgal ettiÄŸi Venedik’in Dalmaçya topraklarına baÄŸladı, sonra da İllyria eyaletlerine kattı (1809). Viyana antlaÅŸmasında (1815) ÅŸehri alan Avusturya 1918′e kadar muhafaza etti. Ragusa o tarihte islavca Dubrovnik adiyle, yeni kurulan Yugoslavya’ya katıldı. • Edebiyat ve bilimler. KomÅŸu İtalya’da parlak bir ÅŸekilde geliÅŸen hümanizm, dalÂmaçya ÅŸehirlerinde de yayıldı ve bu ÅŸehirÂlerde, ÅžiÅŸgoriç (Georgius Sisgoreus) [1440-1509] ve Crijeviç (Cerva) [1460'a doÄŸr, -1520] gibi meÅŸhur hümanistler yetiÅŸti; isÂlavca edebiyat ise özellikle Ragusa’da büÂyük ölçüde geliÅŸti. İtalyan edebiyatı etkisi kalmış olan ragusa edebiyatında devrin büÂtün önemli tarzlarına rastlanır. XV. yy.da Sisko Mençetiç (1457-1527) ve Dzore Drziç (1451-1501) trubadur üslûbunda aÅŸk ÅŸiirleri yazdılar. XVI. yy.da Ragusa, Güney İslavlarının gerçek fikir merkezi haline gelÂdi. Trajedi ve felsefî ÅŸiirin temsilcisi veÂrimli yazar Mavro Vetranoviç’tir (1482-1576). Komediyi Marin Drziç (1507-1567) doruÄŸuna ulaÅŸtırdı: gerçek bir rönesans adaÂmı olan Drziç eserlerinde zengin bir dille ve yer yer halk aÄŸzıyla coÅŸkun bir yaÂÅŸama sevincini dile getirdi. XVI. yy. soÂnunda aÅŸk ÅŸiirinde Petrarca ve Bembo tarÂzında yeni bir geliÅŸme oldu: bu tarzın en orijinal temsilcisi Dominko Zlatariç’tir (1550′ye doÄŸr. – 1609). Karşı Reform RaÂgusa’da çok deÄŸiÅŸik bir atmosfer yarattı: aÅŸk ÅŸiirinin ve komedinin yerini, dinî veya yurtsever edebiyat aldı. Bu yeni akımın XVII. yy. başında en etkili temsilcisi ivan Gunduliç’ti (1589-1638). Yeni denizyollarıÂnın keÅŸfi Venedik gibi Ragusa’ya da öldürücü bir darbe indirdi. 19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGUSA hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 19 Haziran 2009 RAİMOND VII (Beaucaire 1197-Millau 1249), Toulouse kontu (1222-1249). Raimond VI’nın oÄŸlu ve halefi. Toulouse devletini yeniden kurmaÄŸa çalıştı. Amaury de Montfort’u son sığınağı olan Carcasson’dan kovÂdu (1224) ve Katar’lara yapılan zulme fiilen son verdi. Din sapkınlığı yeniden arttığı i-çin papa Honorius VIII, tarafından afaroz edildi. Oysa Raimond VII papaya boyun eÄŸmiÅŸ olduÄŸunu bildirmiÅŸti. Papa bu olayın hemen ardından, Louis VIII’i papalık elçisi Romano di Sant’Angelo’nun hazırladığı yeÂni bir haçlı seferine sürükledi. Avignon kuÅŸatıldı ve teslim oldu (haziran-eylül 1226); Languedoc krala boyun eÄŸdiÄŸini bilÂdirdi. Toulouse bölgesi yakılıp yıkıldığı için Raimond VII, eyaletlerinin Akdeniz böÂlümü (Carcassonne, Beziers, Agde, Nîmes) ile Tanrr’ın güneyindeki Albigeois’yı Fransa kralına bırakmak zorunda kaldı. Ama Toulouse bölgesini, Rouergue’i, Quercy’yi ve Albigeois’nın bir kısmını muhafaza ediyorÂdu. Louis IX ve Kilise, din sapkınlığıyle mücaÂdele etmek amacıyle, Raimond VII’yi, Toulouse üniversitesini kurmak (1229), Katar’ların kovuÅŸturulmasını saÄŸlayan ve toprakÂları üstünde dominiken engizisyoncuların adÂlî faaliyet göstermesine izin veren yasalar kabul etmek zorunda bıraktılar. Bunun üzerine papa Gregorius IX’dan Venaissin kontluÄŸunun yeniden kurulması iznini alan (1234) Raimond VII, İngiltere kraÂlı Henry III ile ittifak yaparak topraklaÂrının Capet’ler tarafından yutulmasını önÂlemeÄŸe çalıştı (1242). Henry III Narbonne’u geri aldı; ama İngilizlerin geri çekilmesinÂden sonra Raimond VII boyun eÄŸmek (ekim 1242) ve kontluÄŸun bağımsızlığına fiilen son veren Lorris antlaÅŸmasını imzalamak zorunÂda kaldı (1243). [L] 19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMOND VII hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 19 Haziran 2009 RAİMOND VI (1156-Toulouse 1222), TouÂlouse kontu (1194-1222), Raimond V’in oÄŸlu ve halefi Plantagenet’lerle mücadele etti; ama sonunda, dördüncü karısı olan, Aslan Yürekli Richard’ın kızkardeÅŸi Jeanne’ın draÂhoması Agenais ile Quercy üzerinde bu hanedanın metbuluÄŸunu kabul etmek zorunÂda kaldı (1196). Bunun üzerine Dördüncü Laterano konsili Toulouse kontları hanedanına ait malların Simon de Montfort’a devrini kararlaÅŸtırdı (1215). Raimond VI, bir ayakÂlanma sırasında baÅŸkentini yeniden ele geÂçirdi ve çeÅŸitli saldırılara raÄŸmen ÅŸehri e-linde tutmayı baÅŸardı. 1218′de Simon de Montfort ÅŸehri almaÄŸa çalışırken öldü. ArÂdından, oÄŸlu Amaury de Montfort ve 1219′da kralın oÄŸlu Louis de baÅŸarısızlığa uÄŸraÂdılar ve bu durum Raimond VI’nın toprakÂlarının hemen hemen hepsini geri almasını saÄŸladı. (L) 19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMOND VI hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 19 Haziran 2009 RAİMOND IV, Raimond de Saint-Gilles denir Raimond de Saint-GilÂles, Askalon önünde G. de Bouillon’a yardım ettikten sonra, İstanbul’a gitti ve Lombard’-îardan kurulu yardımcı kuvvetlerin basma geçti, fakat Ankara (Ankyra) ile Amasya arasında yenildi (temmuz-aÄŸustos 1101). Tancrede’in esiri oldu (1102), kaçtı ve Cenova filolarının desteÄŸiyle Tarsus’u (nisan 1102) ve Gibelet’yi (1104) aldı, fakat Trablus kuÂÅŸatmasında (1105) öldü. Ama ölmeden önce, evlilik dışı oÄŸlu Bertrand’ın gelecekte keÂsinlikle kuracağı (1109-1112) Trablus kontÂluÄŸunun temellerini atmış bulunuyordu. (L) 19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMOND IV hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 19 Haziran 2009 RAİMOND III Pons (900′e doÄŸr.-950-951′e doÄŸr.), Toulouse kontu (923-950′ye doÄŸr.). Raimond II’nin oÄŸlu ve vârisi, 924′te Provance ile Languedoc’u istilâ eden Maçadan püskürttü, Gothie (eski Septimania) markiliÄŸini ilhak etti. Carcassonne, Albigeois, Rouergue ve Quercy kontlukları üstündeki hâkimiyetini sürdürdü ve ileride Languedoc adını alacak olan yerde fiilen otoritesini kurdu. Böylelikle gelecekteki Toulouse devÂletinin coÄŸrafî temellerini attı ve 936′da Guillaume III ile ortaklaÅŸa olarak Akitanya dükü adını kullandı. Fakat 932′de toprakÂlarının bütünüyle kral Raoul’e baÄŸlandı. (L) 19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMOND III Pons hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 18 Haziran 2009 RAETÃŽA veya RHAETİA. Esk. coÄŸ. Orta Alpler’de bölge, Ren, İnn ve Adigo’nun yukarı vadileri çevresinde (bugün Graubünden, Tyrol, Lombardia) uzanır. 18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAETÃŽA veya RHAETİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 18 Haziran 2009 RADZİWİLL, litvanya asıllı polonyalı aiÂle. BaÅŸlıca üyeleri: MiKOLAJ (öl. 1466), Litvanya büyük dükü Wladislaw ile birÂlikte vaftiz edildi (1386). Grodno starostu idi. Grunwald’de töton şövalyelerine karÂşı savaÅŸtı (temmuz 1410); —MiKOLAJ, Amor Poloniae denir (1470-1522), Wilno pfaltz’ı ve Litvanya ÅŸansölyesi, Kutsal İmparatorÂluk prensi (1515). —jerzy, litvanya ataÂmanı (1480-1541), Ruslara karşı giriÅŸtiÄŸi haÂreketler üzerine mareÅŸalliÄŸe yükseltildi; —barbara (1520-1551), öncekinin kızı, voyvoda Gasztold’un dul karısı. Polonya kralı Zygmunt August ile evlendi (1547); —mikolaj Rudy («kızıl») [1512-1588], Protestanlığı kabul etti. Moskovalıları yenilgiÂye uÄŸrattı; —MiKOLAJ Czarny («kara») [1515-1565], imparator tarafından Nieswiez prensliÄŸine tayin edildi, İncil’i Lehçeye çeÂvirtti; —MİKOLAJ KRZYSZTOF (1549-1816), öncekinin oÄŸlu. KatolikliÄŸe döndü. Kutsal toprakları ziyaret etti. Kudüs YolculuÄŸu adlı Latince bir eser yazdı (1601), Henri de Valois’yı destekledi. Fransa’ya giderek onunla buluÅŸtu (1573); —janusz (1579-1620), 1606 Ayaklanmasında Zebrzydowski ile birÂlikte Zygmunt III’e karşı geldi; —MiCHAL HiERONİM (1778-1850), Kosciuszko ayaklanÂmasına katıldı, Ruslara karşı çarpışan po-lonya kuvvetlerine kumanda etti (1830-1831); —FERDYNAND (1834-1926), Prusya Senyörler meclisi üyesi ve Reichstag’da PoÂlonya grubu baÅŸkanıydı (1874-1918); —jaÂnusz KSAWERY (1880-VarÅŸova 1967), önceÂkinin oÄŸlu, alman taraftarı Steczkowski kabinesinde dışiÅŸleri bakanı (1917-1918) ve Muhafazakâr partiden milletvekili oldu (1926). Pilsudski ile ittifak yaptı. İkinci Dünya savaşında Rusya’ya sürüldü. 1946′da yurduna geri döndü. (L) 18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADZİWİLL hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 18 Haziran 2009 RADYOGONYOMETRİ i. (fr. radiogonio-metrie). Verici bir telsiz istasyonunun yeriÂni ve doÄŸrultusunu bulma. || RadyogonyoÂmetre kullanarak seyretme usulü. 18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADYOGONYOMETRİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 18 Haziran 2009 RAGIB PAÅžA Koca, türk devlet adamı ve ÅŸairi (istanbul 1699-ay.y. 1763). Defterhane kâtiplerinden Åževki Mustafa Efendinin oÄŸlu. Medrese öğrenimi gördü, Defterhane kaleÂmine devam etti. Cizye muhasebeciliÄŸiyle görevlendirildi. Sadrazam mektupçuluÄŸu maÂkamına yükseltilerek, Avusturya ve Rusya delegeleriyle yapılacak görüşmeler için roisülküttap Mustafa Efendinin baÅŸkanlığındaÂki heyetle Nemirove’ye (Nemirov) gönderilÂdi. Belgrad seferi ve antlaÅŸması (1739) sıralaÂrında büyük yararlığı görülen Ragıb EfenÂdi, 1741 ÅŸubatında reisülküttaplığa yükselÂtildi. 1744′te, vezirlik payesiyîe Mısır valiligine gönderildi. 5 Yıl kadar süren bu göÂrevi sırasında, kölemen beylerini ortadan kaldırarak, ülkede bir süre güvenliÄŸi saÄŸlaÂdı. 1748′de, kubbe vezirliÄŸi ve niÅŸancılıkla İstanbul’a çaÄŸrıldı, daha yoldayken, kendiÂsine aydın muhassılîığı, malikâne olarak veÂrildi. Sayda, Rıkka ve Halep valiliklerinÂde bulundu. Åžam valiliÄŸine tayin edilmesinÂden birkaç gün sonra, istanbul’a gelerek sadrazam oldu; kendisi için tehlikeli olabiÂlecek kiÅŸileri İstanbul’dan uzaklaÅŸtırdı. Hayatının sonuna kadar sadrazamlıkta kalÂdı. Ragıb PaÅŸa, yabancı devletlere karşı baÅŸarılı bir barış siyaseti güttü. 18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGIB PAÅžA Koca hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 18 Haziran 2009 RAFİNAJ i. (fr. raffinage, arıtma). Kâ-ğıtç. Kâğıt hamuruna uygulanan son iÅŸlem. || Hamura, kâğıt haline gelebilmesi için geÂrekli fiziksel özellikleri kazandırma iÅŸlemi. Rafinaj çok karmaşık bir iÅŸlemdir. Kâğıt tabakalarının yapımı sırasında, liflerin birÂbirine iyice geçmesi için lif yüzeyinin duÂrum ve yapısı deÄŸiÅŸtirilir. Bu iÅŸlem deÄŸiÅŸik cihazlarda yapılır.) • Beyaz ürünlerin rafinajı. Rafineriye tanÂker veya pipeline ile getirilen ham petrolÂde tuzlu su vardır; bu tuzlu su, stok hazneÂlerinde durultularak veya kimyasal ya da elektrostatik bir iÅŸlemle giderilir. Rafinajın temel iÅŸlemlerinden ilki ham petÂrolün damıtılmasıdır (topping). İşlem, tabÂlalı sütunlarda yapılır, ham petrol kısmen buharlaÅŸarak ayrılır ve sırasıyle gaz, kaba benzin, nafta veya ağır benzin, gazyağı, iki ayrı kalitede gazoil ve fuel-oil denilen bir artık ürün verir. Kaba benzinde, propan ve bütan gibi hafif hidrokarbonlar vardır ve bu hidrckaıbonlar dengeleme denen yeni bir damıtma iÅŸlemiyle ayrılır. Damıtma ve cracking benzinlerinde, kokuları ve aşındırıcı etkileri sebebiyle isÂtenmeyen kükürtlü bileÅŸikler (merkaptanlar gibi) bulunur. Bu maddeler bir ayıraçla (sodyum plombit, bakır klorür v.b.) nötürleÅŸtirilir veya solutizer kalıtılmış sodyum hidroksitle ortamdan çıkarılır: bu, benzinleri yumuÅŸatma iÅŸlemidir. Nafta’nın ve hattâ bazı ham petrollerden elÂde edilen kaba benzinin oktan indisi, moÂdern motorlarda yakıt clarak kullanılmayaÂcak kadar düşüktür ve bunlar reforming iÅŸlemiyle ıslah edilir. Bu usulde, izopaıafin ve olefin oranını arttırarak bazı molekülleÂri farklı bir ÅŸekilde ayrıştırmak ve birleÅŸtirÂmek için sıcaklık ve basınç etkisinden fayÂdalanılır, iÅŸlem platin eÅŸliÄŸinde yapılırsa, oktan indisi çok yüksek olan benzen gibi aromatikler elde edilir. Bu katalitik reforÂming, kükürtsüz bir benzin ve hidrojen baÂkımından zengin bir gaz meydana getirir. Gazyağının ana maddesi olan kerozen’de geÂnellikle kötü kokan kükürtlü ürünler ve gazyağını isli yapan aromatikler bulunur; bu aromatikler, kükürt dioksit gibi bir eritici yardımıyle giderilir (Edeleanu usulü). Kükürt oranı çok yüksek ham petrollerden damıtılarak elde edilen gazoil’in dizel moÂtorlarında yakıt olarak kullanılmadan önce iÅŸlenmesi gerekir. Rafinerilerde, katalitik re-forming’den elde edilen hidrojen kullanıldıÂğı zaman, bu iÅŸleme hidrojenle kükürt giÂderme denir. Cracking, sıvı yakıt oranını azaltarak benÂzin oranını piyasanın ihtiyacına göre arttırÂmak imkânı veren mükemmel bir usuldür; 500°C’tan itibaren, ağır hidrokarbonlar baÂsınç veya katalizör etkisiyle ayrılır. Vakum altında damıtma ile bitümlü bir artık ürün elde edilir ve asfaltı tasfiye edileÂrek bu üründen yararlanılır: propan gibi bir eritici etkisiyle asfalt çökelir ve geriye asÂfaltı giderilmiÅŸ bir yaÄŸ kalır. Bu yağın cracÂking iÅŸleminden veya damıtma ürünleriÂne uygulanan rafinaj iÅŸlemlerinden geçirilmesiyle ağır yaÄŸlama yağı veya «bright stock» elde edilir. Nihayet damıtma ürünleÂriyle bright stock karıştırılır ve istenilen viskozitede ince yaÄŸlar elde edilir; bunlara, kullanılacakları yere göre bazı katkı maddeÂleri eklenir. *özel imalâtlar. Büyük fabrikalarda birbiÂrinden farklı yüzlerce ürün imal edilir. AyÂrımsal damıtma ve kimyasal temizleme teÂsisleri özel benzinlerin ikinci defa damıtılÂması için gereklidir. Petrokimya her ne kaÂdar rafinaja baÄŸlıysa da gene de baÅŸlıbaşına bir sanayidir. Kömür azalmakta, nükleer enerji ise ÅŸimdiÂlik bu ihtiyaçların çok az bir kısmını karşıÂlamakta olduÄŸuna göre, bunlar ancak petrol ve tabiî gazlar tarafından karşılanabilir; bu yüzden, bu maddelerin yüzyılın sonuna kaÂdar yüzde 15 oranında bir artış göstermesi gerekir. Halen Avrupa’da inÅŸa edilen rafineÂriler ÅŸu iÅŸlemleri yapabilmek üzere tasarlanÂmıştır: ham petrolün atmosfer basıncında damıtılması, benzinlerin hidrojenle iÅŸlenmeÂsi, yanıcı gazlardan kükürdün çıkarılması, benzinlerin katalitik reformingi, gazoillerdeki ve kerozendeki kükürtün hidrojenle giderilmesi atmosfer basıncında biriken tortuÂların bitüm üretmek için vakum altında daÂmıtılması. Bazı büyük rafineriler ayrıca paÂrafinler, yaÄŸlama yaÄŸları, balmumu ve özel eriticiler üretir. Bu basitleÅŸtirilmiÅŸ ÅŸema genellikle her türlü ham petrolün iÅŸlenmesiÂne yeterlidir. Bununla birlikte, bazen benzin randımanını artırmak için bazı ek usullere baÅŸvurmak gerekir. Uygulanan baÅŸlıca usulÂler ÅŸunlardır: alkilasyon (çok pahalı olan bu metot A.B.D. dışında uygulanmaz ve daÂmıtma ile cracking ürünü oıan sıvı gazlarÂdan oktan indisi yüksek yakıtlar elde etmeÂÄŸe yarar); benzinlerin, gazoillerden veya diÂÄŸer ağır damıtma ürünlerinden itibaren elde edildiÄŸi katalitik cracking; ağır fuellerin daha az aÄŸdalı fuellere dönüştürüldüğü vis-breaking*; ortamda hidrojen bulunması sebebiyle, daha ağır herhangi bir petrol ürüÂnünün benzin haline dönüştürüldüğü, çok yeni bir usul olan hidrocracking; düz moÂleküllü bir hidrokarbonun, dallı zincirli bir hidrokarbon haline dönüştürüldüğü ve böyÂlece yakıtların oktan indisinin büyük ölçüÂde ıslah edildiÄŸi izomerleÅŸme; artık ürünÂlerin kullanıldığı ve cracking ilÅŸeminden geÂçirilen ağır gazoil tipi damıtma ürünlerinin elde edildiÄŸi vakum altında damıtma; vakum altında damıtma artıklarının iÅŸlendiÄŸi ve yaÄŸlama yaÄŸlarının veya cracking iÅŸleminden geçirilen yaÄŸların hammaddelerinin elde edildiÄŸi propanla asfalt giderme iÅŸlemi. KataÂlitik reforming, benzinlerin oktan indisini iktisadî bir ÅŸekilde yükselterek ve rafinajcılara, uzun bir süreden beri ihtiyaç duyÂdukları hidrojeni düşük bir fiyatla saÄŸlayaÂrak, rafinaj tekniklerinde gerçek bir devrim yaptı. Katalizör olarak kullanılan platinin alüminyum oksitten bir destek üzerine çö-keltildiÄŸi reforming iÅŸleminde, bazı naften sınıfı hidrokarbonlar, aÅŸağıdaki örneÄŸe göre Toplanan kükürt ısıtılmış bir deÂpoda stok edilir ve genellikle sıvı halde, kamyonlarla tüketiciye gönderilir, Kükürtün giderilmesi, saÄŸlık bakımından çok önemliÂdir. (Baca ve egzos dumanları v.b.) [L] 18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAFİNAJ hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 17 Haziran 2009 RADİKALİZM i. (ing. radicalism’den). SiÂyaset. Büyük Britanya’da ve bazı ülkelerde, geçmiÅŸteki kurumlardan tamamıyle kurtulÂmak amacını güdenlerin düşünce tarzını ve öğretisini belirten terim. Bk. ansikl. 1815′ten sonra, BirleÅŸik krallığın yeni ÅŸartlara ayak uyduramayışı yüzünden içine düştüğü buhran, raÂdikalizmi yeniden canlandırdı. Bentham’ın çırakları olan faydacı filozofların etkisi alÂtında radikalizm yepyeni bir ÅŸekil aldı. LiÂberal burjuvazinin ön saflarında bulunan radikaller, seçim reformu için canlabaÅŸla çalıştılar ve sonunda istediklerini elde ettiÂler (1832). Ama 1834 tarihli Yoksullar HakÂkındaki kanunun hazırlanmasına katılmaÂları ve çartizme karşı çekimser davranışları onları halkın gözünden düşürdü. RadiÂkalizm, 1867 seçim reformu sırasında, tekÂrar ortaya çıktı ve bu tarihten itibaren halka gitgide daha çok dönük bir nitelik kazandı. Bundan dolayı, 1874 ile 1892′de Avam kamarasına seçilen tradeunions (senÂdika) üyeleri, kendilerini «radikal» olarak adlandırdılar. • BirleÅŸik Amerika’da, radikalizm terimi, çeÅŸitli siyasî aşırılıkları belirtmek için kulÂlanıldı: böylece köleleri hürriyete kavuÅŸÂturma iÅŸinde Lincoln’u pek ılımlı bularak köklü tedbirler yoluyle «Güneyin yeniden kurulması» amacını güden ve köleliÄŸin kalÂdırılmasından yana olan Blaine, Stevens, Sumner gibi kimselere (bunlar kuzeydoÄŸu sanayicilerinin temsilcileriydi) ve kuzeydoÂÄŸu kapitalizmine karşı çıkan tarımsal ve sosyal reform taraftarlarının hepsine «raÂdikal» dendi. • isviçre’de, katolik kilisesinin siyaset alaÂnında ağır basmak istemesine karşı çıkan Radikal parti, 1830′dan sonra geliÅŸti; merÂkeziyetçiliÄŸe yönelen 1848 ve 1874 AnayaÂsa reformlarının hazırlanmasına yardımcı cldu ve Millî mecliste çok uzun bir süre mutlak çoÄŸunluÄŸu elinde tuttu. • Fransa’da, «radikal» sözü Louis Philippe zamanında ortaya çıktı ve Ledru-Rollin’in çevresinde toplanan cumhuriyetçileri (1834) belirtmek için kullanıldı. Radikal hareketin baÅŸlıca hedefi, Fransız devrimi mirasını tam anlamıyle geliÅŸtirmek, laikliÄŸi ve kiÅŸi haklarını garantileyen bir demokratik cumÂhuriyet kurmak ve sosyalist tipte bir planÂlamayı gerçekleÅŸtirmekti. SivrilmiÅŸ kiÅŸiler (Gambetta, Clemenceau, Pelletan), bu akım çevresinde toplanarak, parlamento grupları meydana getirdiler. ilk tutarlı radikal kabine ancak birkaç ay (1895-1896) dayanabildi. Dreyfus olayının yarattığı kargaÅŸalık ve çeÅŸitli cumhuriyetçi ve radikal kiÅŸilerin yeniden gruplaÅŸması, Radikal Cumhuriyetçi ve Radikal Sosyalist partinin kurulmasına yol açtı. Bu teÅŸkilât daha çok, Radikal parti olarak tanındı (1901). Bu tarihten Birinci Dünya savaşına kadar Radikal parti ülkenin en önemli partisiydi. 1902 ile 1914 arasında çeÅŸitli hüÂkümetlerin yönetimini üstüne aldı. Sosyalist parti yüzünden işçi sınıfının desÂteÄŸini kaybeden Radikal parti, gitgide «orta»ya kaydı. Partinin getirdiÄŸi baÅŸlıca yeÂnilikler laik bir öğretimin gerçekleÅŸtirilmeÂsi ve devletle kilisenin birbirinden ayrılması olmuÅŸtu (1905). Birinci Dünya savaşından sonra sola doÄŸru bir dönüş yapan RadiÂkal parti, çeÅŸitli koalisyonların vaz geçilÂmez bir unsuru haline geldi. İleri sürdüğü siyasî reform programı sayeÂsinde halk kitlelerinin desteÄŸini kazandı. Partinin tutarlı olmayan yapısı, yani bir yandan Buenos Aires orta sınıfının etkisi, öte yandan oligarÅŸik grup liderlerinin haÂkimiyetindeki bir kadro tarafından yönetilÂmesi, Yrigoyen’in arjantin siyasî bünyesinde gerçek bir deÄŸiÅŸiklik yapabilmesini enÂgelledi. Buna karşılık, radikalizmin muhaÂfazakâr tabanı, 1919′daki «kanlı hafta» ve patagonyalı rençberlerin 1921′deki grevi giÂbi olaylar dolayısıyle kendini açığa vurÂmuÅŸ ve ağır bastırma tedbirlerinin alınmaÂsına yol açmıştı. Alvear’ın cumhurbaÅŸkanÂlığı sırasında, kiÅŸileri putlaÅŸtırmaÄŸa karşı olanlar, oligarÅŸiye daha yakın kanatları biraraya topladı. Bundan kuvvet alan grup, Yrigoyen’den ayrıldı ve onu aşırı demagoÂjiyle suçladı. Bu ayrılmadan en fazla Yrigoyen faydalandı; 1928 seçimlerinde kendini tam bir halk taraftarı olarak ileri sürdü ve adaylığını koydu. 17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİKALİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 17 Haziran 2009 RACİBORZ, esk. alm. Ratibor, Polonya’da ÅŸehir, Yukarı Silezya’da (Opole voyvoÂdalığı), Oder ırmağı kıyısında; ırmak üzeÂrinde seferin baÅŸlangıç noktasıdır; 37 000 nüf. Metalürji; demiryolu malzemesi; kimÂyasal ürünler; deri işçiliÄŸi; kâğıt fabrikalaÂrı; besin sanayii. 1283-1532 Arasında ÅŸehir Bohemya imparatorluÄŸuna baÄŸlı Raciborz prensliÄŸi’nin baÅŸkenti oldu. 1532′de AvusÂturya’ya baÄŸlandı; 1742′de Prusya, sonra Almanya topraklarına katıldı, Versailles antlaÅŸmasıyle (1919) Çekoslovakya’ya geçti: 1921′de Yukarı Silezya’nın yaptığı bir pleÂbisit sonucu Polonya’ya bırakıldı. (LM) 17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACİBORZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 17 Haziran 2009 RACASTHAN («prensler ülkesi» anlamınÂda sanskritçe k.). Hindistan’da eyalet; baÂtıda Tar çölü, doÄŸuda Dekkan yaylaları üzerinde uzanır; 343 000 km2; 20 146 000 nüf. Merkezi, Caypur. 17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACASTHAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 17 Haziran 2009 RACARACA, Çola hükümdarı (985-1014), Çola krallığını büyük bir imparatorluk haÂline getirdi. Pandya ülkesini, Seylan (1005′e doÄŸr.) ve Çalukya imparatorluÄŸuÂnun güneyini topraklarına kattı. (L) 17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACARACA hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 17 Haziran 2009 RADOM, Polonya’da (Kielce voyvodalığı) ÅŸehir, Radomka’nın kolu olan Mleczna ırÂmağı kıyısında; 147 100 nüf. Gotik üslûbunÂda kiliseler. Metalürji (dökümhaneler). Kimyasal maddeler. Makine ve elektrik malÂzemesi yapımı. Ayakkabı imalâtı. DokumaÂcılık (keten). Sepi yerleri. — Tar. ElveriÅŸli bir stratejik ve ticarî bir yerde kurulmuÅŸ olan Radom’un tarihi XII. yy.a kadar çıkar: 1401′de Radom birliÄŸinin veya paktının 1767′de Radom konfederasÂyonumun merkeziydi. Üçüncü Lehistan paylaÅŸmasıyle, 1795′te Avusturya’ya, 1815′ten itibaren de Rusya’ya geçti. 1918′de Bağımsız Polonya topraklarına katıldı. (LM) 17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADOM hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 16 Haziran 2009 QUEBEC eyaleti, Kanada’nın doÄŸusunda eyalet; 1 539 843 km2; 5 744 000 nüf. MerkeÂzi, Quebec; baÅŸlıca ÅŸehri, Montreal. Eyalet, ülkenin büyük tarım bölgelerinden biÂridir. Bununla birlikte toprağın ancak onda biri (Montreal ovası, DoÄŸu kantonları, Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temiseamingue çukuru) tarıma elveriÅŸlidir. Eyalet, zenÂginliÄŸini toprakların çok eski tarihlerden beri yoÄŸun bir ÅŸekilde deÄŸerlendirilmesine borçludur. Tarla açma iÅŸine Saint-Laurent’dan ormana doÄŸru birbirini takip eden «rang»lar halinde baÅŸlandı. XIX. yy. ortalaÂrında ırmağın kıyılarından çok öteye yerleÂÅŸildi (Saint-Jean gölü bölgesi, Abitibi-Temis-camingue). Tarım sisteminde çeÅŸitli tarım, küçük ve orta mülkiyet ağır basar. Fransız asıllı kanada köylüsü toprağına baÄŸlıdır ve kendi iÅŸlediÄŸi tarlasında tahıl, yemlik bitki, sebze yetiÅŸtirir; her çiftliÄŸin kendi bostanı ve meyve bahçesi, çoÄŸunlukla da akça aÄŸaç diktiÄŸi ormanı ve içinde sütçül inek, koyun ve domuz beslediÄŸi ağılambarı vardır. Bununla birlikte Quebec sütçülüğe yönelmiÅŸ olduÄŸu için tarımda yemlik bitkiler ağır basar. İdare bölümlerinde tek tip tarım yapılır. Joliette’te tütün, Orleans adasında meyve, Montreal’e doÄŸru sebze, Napierville’de patates v.b. Balıkçılık (Gaspesie), kürk hayvanı yetiÅŸtiriciliÄŸi (gümüşü tilki, vizon), birçok bıçkıhaneye ve büyük kâğıt hamuru ve kâğıt fabrikalarına hammadde saÄŸlayan ormanlar, ek gelir kaynaklarıdır. Quebec, Ontario’dan sonra ülkenin en büÂyük sanayi bölgesidir. Yeraltı altın ve bakır (Noranda-Rouyn, Malartic, .Vald’Or), amÂyant (Asbestos, Thetford Mines v.b.), deÂmir (Lac-Allard) bakımından zengindir; ayÂrıca ormanlar önemli bir gelir kaynağıdır, üstelik Saint-Laurent suyolu ve beyaz köÂmür de eyaletin zenginliÄŸini artırır. Saguenay (lle-Maligne, Chutea-Caron, Ship-shaw), Saint Laurent (Beauharnois, Les Cedres), Saint-Maurice (Shawinigan, Grand, Mere, La Tuque), Gatineau, Ottawa v.b. ırmakları üzerinde büyük hidroelektrik santralları kurulmuÅŸtur. Bu santralların üretÂtiÄŸi elektriÄŸin üçte birini kâğıt hamuru ve özellikle alüminyum (Arvida, Shawinigan Falls, Beauharnois) sanayileri tüketir. Çok çeÅŸitli olan imalât sanayii, Montreal, DoÄŸu kantonları, Saint-Maurice, Quebec, Saguenay ve Ottawa bölgelerinde toplanmıştır. Turizm de (Laurentides, Gaspesie) önemli bir gelir kaynağıdır. • iktisat.. Eyaletin nüfusu 1961′den beri 500 000 kiÅŸi kadar arttı; bu artışın baÅŸlıca sebebi doÄŸumların ölümlerden fazla olmaÂsıdır. Toplam artışın yarısını eyalet nüfuÂsunun yüzde 40′ından fazlasının yaÅŸadığı Montreal çekmiÅŸtir.1964′te Quebec deÄŸer bakımından kanada maden üretiminin yüzde 19,8′ini saÄŸladı. Bu oldukça yüksek orana, demir filizi çıÂkarımı (Jeannine ve Wabush göllerindeki yataklarla Knob Lake [Schefferville] yatakÂları) ile altın, çinko (Mattagami gölü çevÂresinde) ve amyant üretimi (dünya üretiÂminin yarısından çoÄŸu) sayesinde ulaşıldı. 1965 Başında Quebec, hidroelektrik alanında Kanada’nın toplam üretiminin üçte birinÂden fazlasını (büyük kısmı Hydro-Quebec’in kontrolü altında olan 10 000 MW) üretiyordu. 1964′te Carillon santralının tamamÂlanmasından sonra Manicouagane ve Outardes ırmakları üzerinde giriÅŸilen çalışmaÂlarla Quebec’in ülkedeki üstünlüğünün artÂması beklenmektedir. Ayrıca termik enerji de önemlidir: Sorel yakınında Tracy’de 600 MW’lık bir santral kurulmuÅŸtur. Eyaletin kanada imalât üretimindeki payı 1964′te yüzde 29,7 iken Ontario’nunki yüzÂde 50 idi. KiÅŸi başına üretim Ontario’dakinden çok azdır. • Tarih. Tarihi Kanada’nınkiyle eÅŸit olan bu büyük eyaletin sınırları 1763′te çizildi. 1791 AntlaÅŸmasından sonra AÅŸağı Kanada adını aldı ve 3867′de Kanada konfederasyonunun ilk dört eyaletinden biri haline geldi. İkinci Dünya savaşından beri Quebec siyasetinin baÅŸlıca özelliÄŸi, muhafazakâr baÅŸbakan Maurice Duplessis’in uzun süre (1944-1960) iktidarda kalmasıdır. Duplessis’i rakipleri geçmiÅŸe dönük siyaseti ve seçim geleneklerini yozlaÅŸtırması bakımından tenkit ettiler. 1970 Nisanındaki eyalet seçimlerinde Millî Birlik hükümeti yenilgiye uÄŸradı ve seçimi Liberal parti kazandı. Partinin lideri Jean Roberc Bourrassa’nın 12 mayısta göreve baÅŸlayan hükümeti, ilk adımda kargaÅŸalıkÂlarla uÄŸraÅŸmak zorunda kaldı. Montreal’Âdeki ingiliz ticaret ataÅŸesi Cross (5 ekim) ve Quebec çalışma bakanı Pierre Laporte (10 ekim), Quebec Bağımsızlık hareketi mensuplarınca kaçırıldılar. OlaÄŸanüstü tedbirlere raÄŸmen Laporte öldürüldü (17 ekim). İngiÂliz ataÅŸesi Cross ise, onu kaçıranlarla müÂbadele edilmek suretiyle kurtarılabildi. ÇaÂlışma bakanını öldürmekle suçlanan iki kiÅŸi ise müebbet hapse mahkûm edildi. (LM) 16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUEBEC eyaleti hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 16 Haziran 2009 QUARESMİO (Francesco), italyan ÅŸarkiÂyatçısı (Lodi 1583-Milano 1656). Fransisken tarikatına girdi. Kutsal Topraklar’a baÅŸkanÂlık etti (1618-1619). 1625′te yeniden Kudüs’e gitti. Kudüs’ten Filippo IV’e mektup yazaÂrak isa peygamberin mezarının müslümanların elinden kurtarılmasını istedi. YakınÂdoÄŸu ve Küçük Asya’da uzun gezilere çıktı. 16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUARESMİO (Francesco) hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 16 Haziran 2009 QUASİMODO (Salvatore), italyan ÅŸairi (Siracusa 1901 – Napoli 1968). Yoksul bir aileÂden geldiÄŸi için, öğrenimini çok erken terk etmek zorunda kaldı. 16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUASİMODO (Salvatore) hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 16 Haziran 2009 PYRGİ. Esk. coÄŸ. İtalya yarımadasında ÅŸehir, Tiren denizi kıyısında. Caere’nin (bugün Cerveteri) limanıydı. 16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRGİ hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 16 Haziran 2009 PYRENEES ORİENTALES idare bölgesi, Fransa’da idare bölgesi; 4 144 kme; 251 200 nüf. Merkezi, Perpignan. 16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRENEES ORİENTALES idare bölgesi hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 16 Haziran 2009 QUESNAY (François), fransız hekimi ve iktisatçısı (Mere, İle-de-France 1694-Versailles 1774). Orta halli bir ailenin çocuÂÄŸuydu. Encyclopedie için, daha çok kiÅŸisel deneyÂlerine dayanan «çiftçi» (1756) ve «tahıl» (1757) maddelerini yazdı. Altmış dört yaÂşında, baÅŸlıca eseri sayılan Le Tableau Economique’i (iktisadî Tablo) [1758] yayımÂladı. Bu eserde ortaya koyduÄŸu görüşleri Maximes Generales du Gouvernement Economique d’un Royaume Agricole’de (Bir Tarım ülkesinin İktisadî Yönetimi üstüne Genel ilkeler) geliÅŸtirdi. Nispeten az yazÂmış olmasına raÄŸmen çaÄŸdaÅŸları ve özellikÂle de fizyokratlar adiyle tanınan topluluk üstünde büyük etkisi oldu. Quesnay’e göÂre, iktisadî düzende, kanunkoyucunun uyÂmak zorunda olduÄŸu tabiî yasalar vardır. Devletin üretime ve mübadeleye müdahaleÂsi yanlıştır ve kötü sonuçlar doÄŸurur. 16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUESNAY (François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 16 Haziran 2009 QUERETERO Meksika’da ÅŸehir, eyalet merkezi, Mexico’nun güneybatısında; 74 000 nüf. XVI. yy.dan kalma katedral, önemli pamuk iplikhaneleri. Otomi’lerin uÄŸraÅŸtığı opal zanaatçılığı. 16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUERETERO hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 15 Haziran 2009 PYOTR III Fyodoroviç (Kiei 1728 – Peterhof [bugün Petrodvorets] yakınlarında RopÅŸa sarayı 1762), Rusya imparatoru (ocak-haziran 1762), Karl-Friedrich von Holstein-Gottorp ile Büyük Petro’nun torunu Anna Petrovna’nın oÄŸlu. 4 Mart 1762′de ölen teyzesi çariçe Yelizaveta’nın yerine tahÂta çıktı. 15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYOTR III Fyodoroviç hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 15 Haziran 2009 PUSZTA i. («çöl» anlamında macarca k.). Pannonia havzasındaki büyük ovaya, ekilmediÄŸi zamanlar verilen ad. 15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUSZTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 15 Haziran 2009 PUSHER [puşır] i. (ing. to push, itmek’ten ing. k.). Bayınd. önden bir traktörle çekiÂlen bir skraperi, çekici traktöre yardımcı olmak üzere arkasından iten ikinci traktör. 15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUSHER hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 13 Haziran 2009 PUNA i. Peru Andları, Bolivya, ArjanÂtin ve Åžili’de enleme göre 3 000-5 000 m arasında yer alan «soÄŸuk topraklar» katını tanımlamak için kullanılan terim. (BaÅŸlıca topografya özelliÄŸi geniÅŸ düz alanlar olan bu topraklar, kurak, soÄŸuk ve rüzgârlıdır. Hidrografya yoksullaÅŸmıştır ve Bolivya punası ile Atacama punasında içakışıklık hüÂküm sürer; iç çöküntüler [salar'lar] kuzey afrika sollarına benzer. Çok derin olmaÂyan toprak genellikle taÅŸlıdır. Alçak ve seyrek olan bitki örtüsünün baÅŸlıca özelliÄŸi aÄŸaç bulunmaması, birbirinden uzak ichu kümeleriyle bodur lloreta ve tola çalılarınÂdan meydana gelmesidir. Puna’da lama, alpaga, ve koyun, yetiÅŸtiren kızılderililer yaÅŸar.) [L] 13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUNA hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 13 Haziran 2009 PULLUK i. (alm. pflug’dan), Zır. Toprağı sürmek için kullanılan tarım aracı. || DeÂrin sürme pulluÄŸu, toprağı derin sürerek ufalamak için kullanılan özel pulluk. — ANSİKL. Pulluk, VI. yy.dan beri Orta Avrupa’da kullanılan bir araçtır. Ağır bir araç olduÄŸundan iÅŸlenmesi güç toprakları sürmek için kullanılır; direnç ekseni çekiç ekseniyle aynı deÄŸildir, yani araç bakışımÂsız çalışır, bu yüzden karasabana göre daha kuvvetli bir çekim gücü gerektirir. KoÅŸum akımında saÄŸlanan ilerlemeler (atlara haÂmut takılması) pulluÄŸun daha yaygın hale gelmesini kolaylaÅŸtırdı. Karasabandan farkÂlı olarak pulluk toprağı daha derin iÅŸler ve yalnız bir tarafa devirir; bu araçla hem düz sürme (döner kulaklı pulluk), hem tahtamsı sürme (nemli topraklarda) yapılabiÂlir (sabit kulaklı pulluk). Âdi pulluk, çatı ve iÅŸlek parçalar diye baÅŸlıca iki kısma ayrılır: çatı kısmında kol, sap, payanda ve demirselik (pulluÄŸun taban ve ökçesini taÂşıyan parça) bulunur. Kol, J veya V ÅŸekÂlinde çelikten uzun bir parçadır; arka taÂrafında pulluÄŸu yöneltmeÄŸe yarayan sap (tuÂtamak) bulunur; payanda ve demirselik, koÂlu pulluk demirine baÄŸlayan parçalardır; pulluÄŸun topraÄŸa dayanıp kaymasını saÄŸlaÂyan ökçe ve taban bu payanda ve demirseliÄŸe baÄŸlıdır. Pulluktaki iÅŸlek parçalar uç demiri, bıçak, kulak, ökçe, demirselik payandası ve keskidir; uç demiri toprağı yaÂtay olarak, bıçak ise dikey olarak kesmeÄŸe yarar; kulak, kesilen toprak ÅŸeridini deviÂrir; demirselik payandası kesilen toprağın koptuÄŸu yan çepere sürtünen ve demirseliÄŸin aşınmasını önleyen bir plakadır; ökçe pulÂluÄŸun izinde dibe dayanan kısımdır; keski, kulağın önünde giderek toprağın yüzey kısÂmını kesip esas toprak ÅŸeridinden önce deviren eÄŸri madenî bir parçadır. • Derin sürme pulluÄŸu, bazen âdi pulluÂÄŸa benzer, ama demiri mızrak ucu gibi sivÂridir; bazen de genel görünüşüyle daha çok «toprak kabartma makinesi» veya «kültivatör» denen âleti andırır; bu takdirde mızrak ucu ÅŸeklindeki üç, beÅŸ veya yedi pulluk, iki tekerlekle çekilen bir ÅŸaseye monte edilir. Aynı zamanda toprağı hem bölen, hem altüst eden derin sürme pullukları da vardır. (LM) 13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULLUK hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 13 Haziran 2009 PULLANMA i. (pullanmak’tan pullan-ma). Pullanmak iÅŸi. — Graf. santl. Kâğıt veya baÅŸka bir zemin üstüne mine ya da herhangi bir kıymetli taÅŸ görünüşünü veren cam veya plastik parçacıkları yapıştırmak iÅŸlemi. 13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULLANMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 13 Haziran 2009 PUL i. Eskiden kullanılan akçeden küçük madenî para: Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul (N. F. Kısakürek). Gerçi ne parası, ne pulu, ne malı, ne mülkü var Üzerlerinde çeÅŸitli sayıda ÅŸekiller bulunan posta pulları, ülkeye ve çıkış tarihine göÂre deÄŸiÅŸen tabakalar halinde basılır. Bu pulların birbirinden kolayca ayrılmasını saÄŸÂlamak için de iki pul arası dantel biçiÂminde delikli olur. Otomatik dağıtıcılar için tek pul dizisi veya birkaç pulluk tabakaÂlar halinde satışa sunulan pullar da varÂdır. Genellikle dikdörtgen biçiminde olan posta pulu bazen kare, hattâ üçgen veya herhangi bir geometrik ÅŸekilde de yapılÂmış olabilir. Yüzeyi genellikle 4 ilâ 20 sm2 arasında deÄŸiÅŸir. Çok zaman, pulun deÄŸeÂriyle birlikte yüzeyi de büyür. Ayrıca bu yüzey, seçilen konuya göre de deÄŸiÅŸir. BaÂzı olaÄŸanüstü durumlarda, piyasaya gerekli sayıda pul çıkarmak konusundaki güçlükÂler dolayısıyle veya belirli bir yerde geÂrekli sayıda pul bulunmaması sebebiyle pulÂların ikiye bölünerek deÄŸerinin yarısı heÂsabiyle kullanıldığı da olmuÅŸtur. 1915′te Rusyada kalın kağıt üzerine basılan bazı zamksız pullar para yerine piyasaya sürülmüştü.Büyük parçalar halinde gönderilen matbu evrak önceden iptal edilmiÅŸ pullarla posÂtaya verilir ve böylece de idarenin postaÂya verme iÅŸlemi sırasında pul iptal etme zorunluluÄŸu önlenmiÅŸ olur. Bu konuda 1893′te yapılan denemeler kesin bir sonuç verÂmedi. Ama bu usul 1920′den beri yine kullanılmaktadır. Pulların kullanım süresi geÂnellikle sınırlı deÄŸildir. Kullanım bakımından kolaylıkları dolayısıyÂle posta idareleri çok zaman, telekomüniÂkasyon idareleriyle iÅŸbirliÄŸi yaparak, mekÂtupların üzerindeki pulların tarifenin gerektirdiÄŸinden eksik olması halinde ödenecek fark ücretleri konusunda, taahhütlü, özel ulak mektuplar, posta paketleri, telgraf, telefon v.b. ücretleri için de pul kullanılÂması yoluna gitmiÅŸtir. • Türkiye’de ilk posta pulu ince kâğıtlara basılmıştı ve üzerinde tuÄŸra ile «DevÂleti Âliyyei Osmaniye» yazısı vardı. 1865′te pulun biçimi deÄŸiÅŸtirildi; tuÄŸra çıkarıldı ve dikine bir oval zenmin üzerine ayyıldız yerleÅŸtirildi; ayrıca pulun üzerine «Postai Devleti Osmaniye» yazısı kondu. 1876′da yapılan deÄŸiÅŸiklikle de bu yazı, ayın ortasıÂna yerleÅŸtirildi ve yıldız kaldırıldı. 1892′de pulun çevresi türk motifleriyle süslenÂdi, ortaya osmanlı arması basıldı. 1898′de Osmanlı-Yunan savaşının baÅŸarıyle soÂnuçlanışını kutlamak üzere altı köşeli bir pul çıkarıldı. Bu pulun” üzerinde «Bilâdı Meftuha’dan Tisalya Kıt’ası Postasına MahÂsustur» kaydı kondu ve tuÄŸraya da yer verildi. İkinci MeÅŸrutiyetin ilânı (1908) üzeÂrine çıkarılan pulda «Hatırai MeÅŸrutiyet» yazısı yer aldı. Bundan sonraki dönemde Sultan ReÅŸad’ın bazı vilâyetlere yaptığı ziÂyaretler de pullarda sürÅŸarjla belirtildi. 1913′e kadar çıkarılan türk pullarında reÂsim kullanılmadı. İlk resimli posta pulu Edirne’nin düşman iÅŸgalinden kurtarılışının hatırasına ve Edirne’deki Selimiye camii’nin resmiyle süslenerek Londra’da bastıÂrıldı. Birinci Dünya savaşı sırasında eski pullar sürÅŸarjlı olarak kullanıldı; savaşın sonuna doÄŸru (1917) tedavüle çıkarılan pulÂlar Viyana’da bastırıldı. 1920′de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından daha önce Avrupa’da bastırılan pullar ikiye bölünerek kullanıldı; bu da ihtiyacı karşılamayınca mahakim ve devairi adliye, mahakimi ÅŸer’iye, kâtibi âdil, amele pasaportu, defteri hakanî, tiyatro, müze, Hicaz demiryolu, donanma ve maliÂye pullarından bir kısmı önce elle, daha sonra makineyle sürÅŸarj edilerek posta puÂlu yerine kullanıldı; ihtiyaç bu yolla da karşılanamayınca İtalya’da, üzerinde «Kelimei Tevhid» yazısı bulunan pullar basÂtırıldı (1922). KurtuluÅŸ savaşının kazanılmaÂsından sonra 1 ocak’ 1924′te Lozan antlaÅŸÂmasının hatırasına bastırılan ve satışa çıÂkarılan pullarda Atatürk’ün resmi ve «HaÂtırai Sulh» yazısı yer aldı. Dünyada ilk kabartma posta pulu TürkiÂye’de basıldı (1968). PTT idaresince, Ankara’daki Ajans Türk kurumuna bastırıÂlan ve anma grubundan olan bu pullarda türk çinileri desen olarak kullanıldı. Bu pullar üç türlüdür: 1. YeÅŸiltürbe kubbe taÂvan motifi; Posta pulları. Türkiye’de posta pulu basÂtırma ve piyasaya sürme yetkisi 5584 SaÂyılı kn. md. 7 ile PTT Genel müdürlüğüne verildi. Genel müdürlük Postada KullanıÂlan DeÄŸerli Kâğıtlar yönetmeliÄŸinde posta pullarıyle ilgili yıllık emisyon programlarıÂnın nasıl hazırlanacağını, pullara basılacak resimlerin nasıl saÄŸlanacağını, pulların basımlarıyle ilgili kuralları, pulların teÅŸkilâÂta dağıtımını, piyasaya çıkarılış zamanını satışta kalma ve geçerlik sürelerini belirtÂti. Aynı genel müdürlük 5584 Sayılı kn. md. 20′ye göre resmî daire ve kuruluÅŸlarÂda, anma törenlerinde, bir yardım ve hizÂmet karşılığı görülen iÅŸlerde kullanılmak üzere üç ayrı türden pul çıkarmakla göÂrevlendirildi. Bu pulların baskı sayısı, aboÂnelerin ihtiyacı, serbest satış durumu, satısta kalma süreleri hesaplanarak 300 000 -600 000 arasında tespit edildi. PTT idareÂsinin üyesi bulunduÄŸu Dünya Posta birliÄŸinin (UPU) Dünya Posta sözleÅŸmesinde ve tüzüğünün 7., 105., 173. ve 174. maddeÂlerinde de posta pullarıyle ilgili hükümler vardır. Yardım pulları, postada kullanılan fakat geliri ilgili derneklere giden, çeÅŸitli tarihÂlerde çıkarılan pullardır. — Süs. santl. Zanaatçıların en çok beÄŸenÂdiÄŸi pul, karet kaplumbaÄŸalarının kabukÂlarından elde edilir. Bu kabuklar, siyah renkli ve sarı veya açık kahverengi beÂneklidir. Pul elde etmek için kabuk ilkin kaynar suda yumuÅŸatılır; ardından da bakır kalıplara dökülür. Pul yapımında, XIX. yy.ın ortasından beri, yüksek basınçta birÂbirine eklenen yumuÅŸatılmış parçalar da kulÂlanılmaktadır. Eskiler hayvan kabuklarını ve kabuklardan elde edilen pulları çeÅŸitli iÅŸlerde kullanırÂlardı. Meselâ lir’lerin. gövdesi içi boÅŸ bir kabuktu, Vergilius, Ovidius ve Juvânal üzeÂri hayvan kabuÄŸu pullarıyle süslenmiÅŸ döÂÅŸeme eÅŸyasından söz ederler. Bu usulün UzakdoÄŸu’da da bilindiÄŸi Avrupa’da XV. yy.dan itibaren portekiz denizcilerinin taÂnıklıkları dolayısıyle öğrenildi. Bundan sonÂra da Rönesans döneminin ince marangozÂluÄŸu artık tümüyle bu usulü benimsedi ve . tahtadan yapılmış döşeme eÅŸyası, 1670′e doÄŸru, pul veya (kalay ve bakır gibi) yuÂmuÅŸak bir madenden yapılmış gömme süsÂlerle donatılmaÄŸa baÅŸlandı. Bu süsleme tarÂzı XVIII, yysın sonuna kadar (Jacob, Montigny, Levvaseur gibi) en ünlü ince maÂrangozlar tarafından kullanıldı. Fransa’da İkinci imparatorluk döneminde aynı süsÂleme tarzı yeniden geçerli kılınmak istendi ama pulları meydana getiren ana maddeleÂrin zamanla pulun biçiminin deÄŸiÅŸmesine yol açması ahÅŸap üzerine yapılan süslemelerde artık bu maddenin kullanılmaması sonuÂcunu doÄŸurmuÅŸtu. Bundan dolayı da, Madagaskar’dan, Seychelles adalarından veya Venezüella’dan gelen kabukların kullanım alanı daraldı ve bu kabuklar yalnız küçük yüzeyler halinde, tütün takımı, fırça sapı, pudra kutusu kapağı, tarak ve yelpaze,yaÂpımında kullanılmaÄŸa baÅŸlandı. 13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUL hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 13 Haziran 2009 PUGLİA veya PULYA, İtalya yarımadasınÂda bölge, Apennin dağıyle Adriya denizi arasında, Fortore’den Salento yarımadasının ucuna kadar uzanır; 19 300 km2, 3 409 700 nüf. BeÅŸ ili içine alır: Bari, Brindisi, Foggia, Lecce ve Tarento. Bölgede birçok keÂsim ayırt edilir. Gargano, karst olayları baÂkımından zengin bir kalkerli burundur; kuzeyde iki büyük denizkulağı (Lesina ve Varano) kıyısında uzanır; büyük kısmı orÂman ve makilerle kaplıdır. Gargano’nun arkasında, Fortore ile Ofanto arasındaki Tavoliere, Murge’ler ve Bari toprağı, kıyıÂya paraleldir; Murge daÄŸları, yükseltisi 400 – 700 m arasında deÄŸiÅŸen kalkerli kayalarÂdan meydana gelir; aÅŸağıda, çok verimli pliyosen kumları ve killerinden meydana geÂlen Bari toprağı uzanır. Salerno yarımadaÂsında kalkerli engebeler, killi çöküntüler ve kıyı bataklıkları birbirini takip eder. BaÅŸlıcaları Fortore ve Ofanto olan Puglia ırmakları, yazın kuruyan sel sularıdır. TavoÂliere dışında (kara iklimi) bölgenin geri kaÂlan her yerinde akdeniz iklimi hüküm süÂrer; yazın üç ay çok kurak geçer. Tabiî ÅŸartlar her yerde tarım hayatına elÂveriÅŸli deÄŸildir ve bölge sık sık tırtıl, çekir- ge veya köstebek akını gibi felâketlere uÄŸÂrar. Yazın çoÄŸu kavurucu olan rüzgârların yaladığı Puglia’nın nüfusu son derece kaÂlabalıktır. Bununla beraber çaba ve çalışÂma sayesinde topraktan oldukça yüksek verim elde edilir ve Puglia üzüm, ÅŸarap, zeytin, yaÄŸ, tütün, badem ve incir üretiminde İtalya bölgelerinin başında gelir. Su bakımından fakir olan bölge, Abruzzi’lerden geçerek Liri’den su getiren bir su kemeri inÅŸasıyle deÄŸerlendirilmiÅŸtir. Tavoliere’nin baÅŸlıca ürünü olan buÄŸday, kuru tarım sistemiyle geliÅŸtirilmiÅŸ ve bu sayede İtalya’da tek tip tarımın ender örneklerinden biri haline gelmiÅŸtir. Bari toprağı, Puglia’Ânın en verimli ve en zengin kısmıdır; üzümü meÅŸhurdur; alkol derecesi çok yüksek olan ÅŸarabı öbür italyan ÅŸaraplarına katılmak için kullanılır; badem hâlâ eskiden kalma usullerle yetiÅŸtirilir; ayrıca toprakların büÂyük kısmı zeytin aÄŸaçlanyle örtülüdür. Salento’nun tarım ekonomisinde baÄŸcılık ve zeytinlikler öteden beri ağır basar; ayÂrıca meyveleri büyük bir ihracatı besleyen incir aÄŸaçları ve Lecce eyaletinin temel taÂrımı olan tütün yetiÅŸtirilir; yemlik bitki faÂrımı Tarento dolaylarında geliÅŸmektedir. Mülkiyet rejiminde de bir deÄŸiÅŸme baÅŸlaÂmıştır; Puglia eskiden bir latifundia’lar a-lanıydı. Bugün büyük mülkler toprak reÂformunun uygulanmasından beri azalmakÂtadır; fakat büyük mülkiyet meselesi hâlâ çözülememiÅŸtir ve köy nüfusunun artması önemli ölçüde iÅŸsizliÄŸe yol açar. YerleÅŸmeÂde, tamamıyle köylülerden meydana gelen ve bazılarının nüfusu 60 000 kiÅŸiyi bulan merkezler ağır basar. Balıkçılık çok yaygınÂdır, çok sayıda küçük liman vardır ve baÂlıkçı sayısı oldukça yüksektir. Tarento isÂtiridye ve midye tarlalanyle meÅŸhurdur. Puglia topraklarında italyan üretiminin yüzÂde 80′ini saÄŸlayan önemli boksit yatakları bulunur (San Giovanni Rotondo); fakat geÂri kalan kısımda, sanayinin Bari toprağınÂda toplanması, önemli bir ticaret merkezi Bari’nin geniÅŸlemesine sebep olmuÅŸtur. SaÂnayi, tarıma baÄŸlıdır (yaÄŸ fabrikaları, un fabrikaları, makarna fabrikaları, ÅŸarap mahzenleri, tütün fabrikaları [Lecce'de]). Makine sanayii (Brindisi’de ve Tarento’da) ve petrol rafinerileri (Bari’de) geliÅŸmiÅŸtir. ÇeÅŸitli iÅŸletmeler ve ihraç edilen tarım ü-rünlerinin çeÅŸitliliÄŸi Bari’nin liman faaliÂyetini büyük ölçüde geliÅŸtirdi. 13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUGLİA veya PULYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 13 Haziran 2009 PUEBLA veya PUEBLA DE ZARAGOZA, esk. Puebla de Los Angeles, Meksika’da ÅŸehir, eyalet merkezi, Atoyac vaÂdisinde, Popocatepetl’in doÄŸusunda; 309 100 nüf. üniversite. Puebla’da sömürge döneÂminden kalma azulejos’larla süslü birçok barok üslûbunda kilise vardır; XVI. ve XVII. yy.dan kalma katedrali de çok süsÂlüdür. Ticaret ve dokuma sanayii merkeÂzi. Otomobil yapımı. 13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUEBLA veya PUEBLA DE ZARAGOZA hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 12 Haziran 2009 Prut savaşı, Osmanlı devletinin Rusya’ya karşı yaptığı sefer (18 temmuz 1711). isveç kralı DemirbaÅŸ Kari, Ruslar ile yaptığı Poltava meydan savaşında (1709) yenilince Osmanlılara sığındı. Bu durum Osmanlı imparatorluÄŸu ile Rusya arasında siyasî anÂlaÅŸmazlığa ve savaÅŸa sebep oldu. Çar PetÂro İsveçlileri yendikten sonra kendisine güÂveni arttığı için, daha önce yapılmış olan antlaÅŸmanın ÅŸartlarına uymadı ve İsveç kralının takibini emretti. Rus birlikleri bu takip sırasında osmanlı sınırını geçerek AkÂsu kıyısında bulunan 300 kadar isveç askerini esir aldılar. Rus çarı, Kari XII’nin Osmanlı devletine sığmması üzerine gönderdiÄŸi elÂçi aracılığıyle, krala sığınma hakkının veÂrilmemesini istediyse de bu teklifi kabul edilÂmedi. Ele geçirdiÄŸi fırsatları deÄŸerlendirÂmek isteyen Petro, Tolstoy adlı elçisiyle 1700′de yapılan antlaÅŸmayı yenilettirdi ve elçisi aracılığıyle sadrazam Çorlulu Ali PaÂÅŸaya rüşvet vererek antlaÅŸmaya İsveç kraÂlının rus topraklarından geçerek ülkesine gitmesi ÅŸartını koydurdu. Sadrazam, antÂlaÅŸmada böyle bir maddenin yer almasına sebep olduÄŸu için kısa bir süre sonra azleÂdildi. Bütün hıristiyanların koruyucusu olduÂÄŸunu ileri süren çar Petro Rus ve Rum halklarının kralı unvanını almış, para gönÂdererek Balkanlardaki hıristiyanları ayakÂlandırma teÅŸebbüslerine giriÅŸmiÅŸti. Rus çaÂrının bu faaliyeti sonucu olarak KaradaÄŸ’Âda bir isyan patlak verdi. Rusların Osmanlı devleti aleyhine giriÅŸtikleri çaÂlışmalar Eflak ve BoÄŸdan voyvodalarıÂnın da gizlice onlarla birleÅŸmesini saÄŸladı. Aynı ÅŸekilde Sırbistan ve Arnavutluk’taki hıristiyan halk da Osmanlı devleti aleyhine döndü. Çar Petro’riun faaliyetlerini yakınÂdan takip eden Osmanlı devleti, Kari XII’nin geri verilmesi hakkında ültimatom alınca durumun ciddîliÄŸini kavradı. 1710′da Ahmed III’ün de hazır bulunduÄŸu bir toplantıda daha fazla zaman kaybedilirse Rusların saldırısına uÄŸrama ihtimalinin olduÄŸu belirtildi. Barış taraftarı olan Ahmed III bu durumdan sonra savaÅŸa karar verdi. Eyaletlere savaÅŸ hazırlığına baÅŸlamaları emredilerek ordunun Edirne’de toplanacağı bilÂdirildi. Osmanlı ordusu nisan 1711′de Edirne’Âden hareket etti. Sadrazam Baltacı Mehmed PaÅŸa baÅŸkumandan tayin edilerek sancağı ÅŸeÂrifi teslim aldı. Rus çarı Petro, BoÄŸdan ve Lehistan sınırına kuvvet yığdıktan sonÂra BoÄŸdan’a girerek YaÅŸ yoluyle Tuna kıÂyılarına inmek istiyordu. Tuna’yı OsmanlıÂlardan önce tutacak olursa Osmanlı devleÂtine isyan edecek olan BoÄŸdan ve Eflak kuvÂvetlerinden de yararlanacaktı. Ayrıca RumeÂli’de isyana hazırladığı hıristiyanların ayaklanmalarıyle iÅŸi kolaylaÅŸacaktı. Çünkü çar, savaÅŸ sebebinin Osmanlı ülkesindeki hıristiÂyanların kurtarılması olduÄŸunu ilân etmiÅŸti. Bu isyanların gerçekleÅŸmesi için de Tuna’ya inmek zorundaydı. Çar Petro, prens Golçin kumandasındaki bir orduyu Podolya’ya akın yapmaları muhtemel olan TaÂtarlar ile Orlik Kazaklarının saldırılarınÂdan korunmak için bu bölgeye gönderdi. Ayrıca Ukrayna’yı elde tutmak için prens Romurafski kumandasında bir birlik gönÂderdi; kendisi de Lehistan kralı Auguste II ile görüşmek üzere Yaroslav ÅŸehrine gitti. Rus çarı Petro, baÅŸkumandan Åžeremetev’e osmanlı ordusu gelmeden önÂce BoÄŸdan’a girmesini bildirdi. Çar kumandasındaki büyük rus ordusu da Prut ırmağını geçerek YaÅŸ ÅŸehrine geldi (23 haziran 1711). Osmanlı ordusu hızla ilerÂlediÄŸi için Eflak’ta, Ruslar tarafından daha önce hazırlanan ayaklanma baÅŸarılamadı. Bu olay üzerine toplanan rus savaÅŸ mecÂlisinde Petro’ya Dniester ırmağının sol yaÂkasına geçmesi teklif edildi; fakat çar bu teklifi kabul etmedi. Rus ordusunun Prut ırmağı boyunca güneye, Falcı (Falciu) ve Kalas’a (Galati) doÄŸru yürümesini emretti. Ruslar Falcı’yı Osmanlılardan önce ele geçirebilirlerse, bataklık olan bu geçit, rus ordusunun sol kolunu Tuna’ya kadar koÂruyacaktı. Fakat sadrazam Baltacı Mehmed PaÅŸa, Prut ırmağının karşı kıyısına geçti. Rus öncü kuvvetleri kumandanı YanoÅŸ’un çekilmesi üzerine serdar, osmanlı süvariÂlerini bunların peÅŸinden gönderdi. öncü kuvvetlerinin geciktiÄŸini gören Petro yardıÂma koÅŸtu; onları kurtardı. Osmanlı kuvÂvetleri Falcı’yı Ruslardan önce alınca çarın planı bozuldu. Ordusunda erzak sıkıntısı baÅŸladı. Yapılan toplantıda rus ordusunun geri çekilmesi teklif edildi. Çar ağırlıklaÂrını toprak altına gömerek geri dönme emÂrini verdi. Osmanlı atlıları Rusları kovalaÂdı; iki taraf arasında kanlı savaÅŸlar oldu. Sonunda Rusların çekilme yolları tıkandı. Bunun üzerine Petro, hemen bir ordugâh kurdurdu. Novi StaniliÅŸce’de Rusları yaÂkalayan osmanlı ordusunda bulunan isveç generali Åžepar ve elçi Poniatowski, RuslaÂrı iyice çevirerek, aç bıraktıktan sonra tesÂlim olmaÄŸa zorlanmasını tavsiye ettiler. FaÂkat sadrazam Baltacı Mehmed PaÅŸa bunu ka bul etmedi ve cepheden saldırı emrini verinÂce ÅŸiddetli bir rus direnmesiyle karşılaÅŸtı. Üç saat savaÅŸtan sonra yeniçeriler geri çeÂkildiler. Savaşın ikinci günü (19 temmuz 1711) yapılan yeni saldırıda da gene çok kayıp verildi. Rus askerleri de açlıktan ölmeÂÄŸe baÅŸladı. Durumun kötüye gittiÄŸini göÂren çar Petro; mareÅŸal Åžeremetyev aracılığıyle Baltacı Mehmed PaÅŸaya barış teklif etti. Ancak bunu bir rus planı olarak düÂşünen sadrazam ateÅŸi kesmedi. MareÅŸal ÅžeÂremetyev ikinci bir mektup yazarak barış isteÄŸini tekrarladı. Bu arada, öldürüleceÄŸini düşünen çar da rus senatosuna mektup yaÂzarak durumunu anlattı. MareÅŸalin mektuÂbunu alan Baltacı, devlet ilerigelenlerini çağırdı ve çarın teklifini görüştü. Sonra da olumlu cevap vererek ateÅŸ kestirdi ve baÂrış görüşmelerine baÅŸladı. Bk. PRUT ANTÂLAÅžMASI. (-> Bibliyo.) [M] 12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prut savaşı hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 12 Haziran 2009 PRUSYA Genel tarih • ilk yıllar. Vistül ile Neman arasındaki Prusya topraklarına ilkin bir baltık halkı olan Prusyalılar veya Boruslar yerleÅŸti; bunları Oliva rahipleri (Oliva’lı Christian. 1215′te ilk Prusya piskoposu) ve PolonyalıÂlar boÅŸ yere hıristiyanlaÅŸtırmaÄŸa uÄŸraÅŸtılar. Yenilen Mazovyalı Konrad, töton şövalyeÂlerinden yardım istedi (1225). İmparator ve papanın desteklediÄŸi, alman, polonyalı, çek v.d. haçlılardan da yardım gören Tötonlar, Kulm (Chelmno) bölgesinde üslenerek güç bir fethe baÅŸladılar (1228); Prusyalıları zorÂla hıristiyanlaÅŸtırdılar, çoÄŸunu kılıçtan geÂçirdiler ve topraklarına elkoyarak alman kolonlara dağıttılar. 1260′a doÄŸru Mazurya gölleri dışında ülkenin hemen her yerini ele geçiren toton şövalyeleri, 1265-1295 yıllarında Prusyalıların isyanlarını kesinlikle bastırdıÂlar.Kolonlar tahıl üretimiyle zenginleÅŸtiler; bu tahılı Danzig (Gdansk), Elbing (Elblag), Torun v.b. ÅŸehirlerin tacirleri ihraç ediyorÂdu; ÅŸehirlerin hepsi Hansa’ya katılmış ve Magdeburg ile Lübeck yasaları uyarınca kendi kendilerini yönetme hakkını elde etÂmiÅŸti. Ama toton tarikatı şövalyeleriyle iliÅŸÂkiler kısa süre içinde gerginleÅŸti ve Totonların merkezi Marienburg’a nakledildi (1309). Köylüler, soylular ve özellikle alman tacirler tarikat baÅŸkanlarını ülkeyi mutlaka hükümdarlar gibi yönetmek ve sayılarını artırmak için günden güne daha çok yabanÂcı asker çağırmakla suçluyorlardı. Zaten toÂton tarikatı Brandenburg’a yaklaÅŸmak ve tehlikeli Polonya-Litvanya birleÅŸmesine (1386) karşı denge unsuru olmak için Pomerelya ve Danzig’i ilhak ederek (Kalisz anlaÅŸması 1343), ve Neumark’ı satın alarak (1402) hâÂkimiyetini yaymıştı. Tötonlar birliÄŸi kurmak için Polonya’ya savaÅŸ açtılar, fakat 1410′da Grunwald’de (Tannenborg), «Lucertole» birÂliÄŸini kuran soylu ve burjuva tebaaları (sonradan Marienwerder birliÄŸini kurdular [1440]) tarafından savaÅŸ Sırasında yüzüstü bıÂrakılınca yenildiler. Tötonların isteÄŸine uyÂgun olarak imparator Friedrich, Marien-werder birliÄŸini dağıttı (1453); bunun üzeriÂne soylular ve ÅŸehirler, Polonya kralı Kazimierz IV’ün desteÄŸiyle ayaklandı; Kazimierz bu ikinci savaÅŸtan sonra DoÄŸu PrusÂya’nın kendisine bırakılmasını saÄŸladı ve taÂrikata Polonya’nın metbuluÄŸunu kabul etÂtirdi (Torun anlaÅŸması, 1466). O tarihten sonra köylüler, ÅŸehir burjuvazisi ve toprak Sahibi soylular arasındaki dayanışma çözülÂdüğünden Tötonlar kesinlikle gerilemeÄŸe baÅŸladılar. Hansa’nın gücünü kaybetmesinÂden (XV. yy.) ve tahıl fiyatlarının yükselÂmesinden (XVI. yy) yararlanan soylular önÂce XIV. yy.daki salgın ve kıtlıklar ile XV. yy. savaÅŸları sonucunda boÅŸ kalan toprakÂları ele geçirdiler; Sonra köylülerin toprakÂlarına el atarak köylüleri XVI. yy.da toprak kölesi haline getirdiler. O tarihten sonra beÂdava işçi çalıştıran toprak sahibi soylular tahıllarını çok düşük fiyatla, ama dolgun kârlarla Batı Avrupa’ya Sattılar; hattâ üreÂtim ve kazancı çoÄŸaltmak için ülkeye yeniÂden kolon yerleÅŸtirmeÄŸe baÅŸladılar. • Prusya düklüğü. Üçüncü bir savaÅŸ (1519-1521) sonunda Toton tarikatı baÅŸkanı BranÂdenburg’lu Albrecht, Prusya’nın laik ve soydan geçen; bir düklük haline getirilmesini saÄŸladı; düklük doÄŸrudan doÄŸruya PolonÂya tacına baÄŸlı bir fief’ti (Krakow, 1525). Hohenzollern sülâlesinden Brandenburg’lu Albrecht, Prusya dükü oldu (1525-1568), Luther reformunu benimsedi, tarikat baÅŸkaÂnı unvanından vaz geçti ve tarikatın mülkÂlerini laikleÅŸtirdi. Albrecht devletini yeniden teÅŸkilâtlandırmaÂyı denedi; ama illerin yönetiminde TötonlaÂrın koyduÄŸu taksimatı deÄŸiÅŸtirmedi. Ayrıca soylulara ve ÅŸehir burjuvazisine Lanstande’de (bu iki sosyal sınıfın denetlediÄŸi meclis) vergi miktarını tayin etmek hakkını tanıdı. Ama hükümette yabancılara önemli yerler vermesinden hoÅŸnut olmayan soylu ve burÂjuvalar, Polonya kralına baÅŸvurdular; kraÂlın yaptığı soruÅŸturma sonucunda subayların sayısı sınırlandı. Albrecht Friedrich (1568-1618), Polonya ve Brandenburg seçici prensi Joachim II ile yaptığı görüşmeler SonucunÂda hüküm süren sülâle söndüğü takdirde Prusya düklüğünün Joachim II’ye geçmesini kabul etti (1569). Joachim II (1573), Polonya düklüğünün yönetimini önce Ansbach markgrafı Georg-Friedrich’e (1577-1613), sonra Brandenburg maıkgraflarına verdi. BöyleÂce seçici prens Johann Sigismund, Prusya dükü oldu (1618-1619). Düklük ve Seçici prenslik kurumları resmen muhafaza edildi ve Polonya’nın desteklediÄŸi il hükümetleri, boyun eÄŸmeleri karşılığında, her hükümdar deÄŸiÅŸmesinde yeni yeni tavizler kopardılar; Hohenzollern’ler illeri Otuzyıl savaşına sürükleyince istekler daha da arttı. Aciz seÂçici prens Georg-Wilheln (1619-1640), ülÂkesi için isveç Vasa’ları (Gustaf II Adolf, 1611-1632) ve Polonya arasındaki (Zygmunt III, 1587-1632) çekiÅŸmelere seyirci kaldıktan sonra, isveç Vasa’larına katılmayı kabul etti. Bununla birlikte oÄŸlu ve vârisi Friedrich-Wilhelm I (1640-1688), DoÄŸu Pomeranya (Kamien piskoposluÄŸu dahil) ile Minden, Halberstadt ve Magdeburg piskoposluklaÂrının kendisine bırakılmasını saÄŸladı (Vest-falya anlaÅŸmaları, 1648); sonra Polonya-isveç savaşına (1655-1660) katılmasına karşılık, Prusya’yı Polonya metbuluÄŸundan kurtardı (Wehlau, 1657) ve bu düklük üstünde kendi otoritesini kabul ettirdi (Oliva, 1660). PrusÂya o tarihten sonra Brandenburg devletine katıldı ve bu devlete baÄŸlı eyaletler arasınÂda Hohenzollern’lerin rakipsiz bir hâkimiÂyet kurdukları tek ülke oldu. • Prusya devletinin doÄŸması. Bu baÅŸarılara raÄŸmen yeni devletin durumu nazikti: Neman-Ren arasında çok dağınık, savaÅŸlarla yakılıp yıkılmış ve ıssızlaÅŸmış topraklar; Prusyalı luther’ciler ile Rheinland bölgeÂsindeki katolikler ve calvin’ciler arasındaki çekiÅŸmeler; özellikle doÄŸudaki Junker’lerle (soylu mülk sahipleri) toprak kölesi köylüÂler arasındaki Sosyal gerilim. İl meclislerinin (Landstande) düzenli vergiler ödemeyi redÂdettiÄŸi (1662 ve 1667) Prusya’da, imtiyazlar tehlikeli ve güçlüydü. Büyük seçici prens, siyasetini kabul ettirebilmek için asker gönÂdermek (1662) ve il meclislerine ülkenin yöÂnetiminde görev alacak Brandenburg’lu memurların bulunmasını kabul ettirmek zorunÂda kaldı. Bu sonuç ancak Friedrich – Wilhelm’in kurduÄŸu modern ordunun desteÄŸiyÂle saÄŸlanabildi; bu ordunun bakımı; için de birçok vergi kondu, idarî reformun, meÂmurlar kadrosunun, pazarcılığa yönelmiÅŸ bir ekonominin, yeni kurulan donanmalın (1688 de 12 gemi), Afrika Brandenburg ÅŸirketinin (merkezi Königsberg’de) ve çaÄŸrılan yabancı teknisyenlerin (1683′ten sonra fransız ProtesÂtanları) güçlü bir devlet haline getirdiÄŸi Brandenburg-Prusya, bu gücünü İsveçlileri Fehrbellin’de yenip (1675) Riga’ya kadar kovalayarak (1678 sonu) ortaya koydu. Louis XIV’ü büyük seçici prense yaklaÅŸmaÄŸa yönelten (1681 gizli antlaÅŸması) bu askerî güç, Friedrich III’te krallığını ilân etme isÂteÄŸi uyandırdı. Ama bunun için imparatorun ve büyük devletlerin onayı gerekiyordu. Prusya ordusu Louis XIV’e karşı AvusturÂya imparatorunun emrine verildi (1689 -> 1697) ve imparator, İspanya Veraset Savaşına katılmasını saÄŸlamak için Prusya hükümÂran düklüğünü krallık haline getirmeÄŸe kaÂrar verdi (1700). Friedrich Königsberg’de töÂrenlerle taç giyerek (18 ocak 1701) Friedrich I adını aldı (1701-1713) ve Fransa’ya karşı savaÅŸa katıldı; ama İsveç’e karşı savaÅŸta önce tarafsız kaldı (1710). • Prusya askerî devletinin kurulması (1713-1740). «ÇavuÅŸ-kral» denen Friedrich-Wilhelm I, isveç’in ön Pomeranya, Stettin (Szczecyn) ve Odra’nın ağızlarını kendisine bırakmasını saÄŸladıktan (Stockholm antlaÅŸmaÂsı, 21 ocak 1720) sonra, bütün gücünü ordu ve idareye dayandırdı; orduyu devletin teÂmel direÄŸi haline getirdi, hükümdarlığı boÂyunca bütün çabalarını ordu için harcadı ve ordunun bakımını ÅŸahsî gelirleriyle karşıÂladı. Yoksul toprak Sahibi soyluların aileÂlerinden gelen, Kadetler okulunda parasız yetiÅŸtirilen (Berlin, 1722) subaylar, devletin en yüksek sınıfı haline geldi. Ordunun yanÂsı askerî kantonlardan (1665 kanton Sistemi) toplanıyor, yarısını ise paralı askerler meyÂdana getiriyordu. Bu ordu mekanizmasının büyük harcamalar gerektirmesine raÄŸmen sıÂkı bir tasarruf siyaseti ve saÄŸlam bir vergi sistemi (imtiyaz ve muafiyetlerin kaldirılması) sayesinde tasarruf yapıldı. Buna paÂralel olarak kral ülke içi yerleÅŸme harekeketine de hız verdi; 1709-1710 vebasının kıÂrıp geçirdiÄŸi Prusya düklüğüne 17 000 Salz-burg’lu yerleÅŸtirdi (1732). Memurlarına naÂmusluluk ve mutlak disiplin anlayışı kazanÂdıran Friedrich-Wilhelm’in yönetimi kusurÂsuzdu; ülkeyi maliye, SavaÅŸ ve topraklar yüÂce direktuvarının yardım ettiÄŸi kabinesi yardımıyle yönetiyordu ve bakanlar ancak birer yürütme görevlisiydi. • Prusya’nın büyük bir devlet haline gelÂmesi (1740-1786). Prusya ordusu Friedrich II’nin elinde eÅŸsiz bir kudret aracı oldu. Avusturya’dan Silezya’nın alınması, Berlin antlaÅŸmasında imzalandı (1742) ve Dresden’de onaylandı (1745). Fransa, Avusturya ve Rusya’ya karşı bir kuvvet denemesi olan YeÂdiyi! savaÅŸlarını Prusya büyük güçlüklere ve ağır kayıplara (kısa Süre içinde yeni kolonÂlar getirilmesiyle telâfi edildi) raÄŸmen kaÂzandı (Rossbach, kasım 1757; Leuthen araÂlık, 1757; Hubertsburg anlaÅŸması, 1763). FriÂedrich, Avusturya ve Rusya’ya kabul ettirÂdiÄŸi Polonya’nın ilk bölüşülmesiyle Batı Prusya veya Polonya Prusyası’nı ele geçireÂrek (1772) ve Prusya ile Brandenburg’u topÂrak bakımından birleÅŸtirerek Junker’lere iktisadî menfaatler saÄŸladı. O tarihten sonÂra devamlı olarak imparatora karşı AlmanÂya’nın meselelerine müdahale etti; imparatoÂrun Bavyera’yı ilhak etmesini engelledi (1778-1779) ve birleÅŸmiÅŸ alman prensleriÂnin (Fürstenbund) yardımıyle Almanya’da Hohenzollern’lerin yerini almaÄŸa çalıştı (1765). O tarihte 160 000-200 000 kiÅŸilik daÂimî bir ordusu, 55 milyonluk hazinesi, 22 milyonluk geliri vardı; üstelik çoÄŸu XIX. yy.da Hıristiyanlığı kabul eden saray yahudilerinden de (bankacı, ordu müteahhidi v.b.) malî yardım görüyordu (bu yardım Prusya’nın 1812′de yahudilere hürriyetler tanımasını kısmen açıklar). Ama köylerde topÂrak köleliÄŸi rejiminin devam etmesi, ÅŸehirÂlerdeki katı lonca rejimi ve Soyluların devÂlette önemli rol oynamaması sosyal geÂliÅŸmeyi köstekliyordu. Friedrich II, babasıÂnın mutlakıyet idaresini daha da saÄŸlamÂlaÅŸtırdı; ama rejiminin dış görünüşünü filoÂzofça düşüncelerini uygulayarak yumuÅŸattı: din hürriyeti, adlî reform, Prusya hukukuÂnun derlenmesi (1774), idare ve adaletin ayÂrılması. Bütün dikkatini iktisadî geliÅŸmeye toplayarak bataklıkların tarla haline getirilÂmesini ve iskânını, Emden ve Swinemünde limanlarının düzenlenmesini ve ticarî geÂliÅŸmeyi (A.B.D. ile ticaret anlaÅŸması, 1785) destekledi. • Prusya devletinin gerilemesi ve yeniden doÄŸması (1786-1815). Friedrich II’nin eseÂri kısa süre içinde yeÄŸeni Friedrich -Wilhelm II’nin (1786-1797) beceriksizliÄŸi yüzünÂden bozuldu. İdareyi bir gözdeler kabineÂsine bırakan Friedrich-Wilhelm II, din ve fikir hürriyetini kaldırdı, devlet hâzinesini saçıp Savurdu, prusya ordularını menfaat saÄŸlamayan serüvenlere sürükledi (Felemenk 1787, Valmy 1792) ve Sonunda orduyu İngilÂtere’ye kiraladı. Gelir kaynakları tükeninÂce, Fransa’ya Kuzey Almanya’nın tarafsızlaÅŸtırılmasını saÄŸlayan Basel antlaÅŸmasını (1795) imzaladı. O tarihten sonra eyaletlerini Polonya’nın zararına geniÅŸletmekle uÄŸraÅŸÂtı (1793 ve 1795 bölüşmesi). Prusya’nın o tarihte yüzölçümü 300 000 km2′yi, nüfusu ise 8 700 000 kiÅŸiyi bulmuÅŸtu; ama ülke borç içindeydi, ordusu zayıflamıştı, idarî teÅŸkilâtı bozulmuÅŸtu. Friedrich-Wilhelm III, gerileÂmenin önünü almaÄŸa çalıştı. Aşırılıkları azaltarak malî durumu düzeltti; ama yaÅŸlı kadrolarını muhafaza ettiÄŸi orduda reform yapmadı. Fransa’ya karşı elveriÅŸli bir tutum takınması sayesinde Almanya’da birkaç topÂrak kazandı (1803); Napolyon, Kleve, AnsÂbach ve Neuchâtel’e karşılık Prusya’ya Hannover’i verdi (Schönbrunn, 15 aralık 1805) . Fakat Ren konfederasyonunun kurulÂması Prusya’yı Rusya ile ittifaka sürükledi; Napolyon’a bir ültimatom gönderen PrusÂya’nın ordusu ezildi (Jena, Auerstedt, 14 ekim 1806), Berlin iÅŸgal edildi Ama baÂrış yapılır yapılmaz, kral reformlara giriÅŸti ve Fransız devriminin yaydığı hürriyetleri taÂnıdı: Stein toprak köleliÄŸini kaldırdı (9 ekim 1807) ve köylüler kralın ÅŸahsî mülkü olarak iÅŸledikleri topraklara sahip oldular. Bu reformlar kamuoyunda önemli geliÅŸmeÂlere yol açtı ve 1810′da kurulan Berlin üniÂversitesi, Fichte’nin etkisiyle alman milliÂyetçiliÄŸinin ocağı haline geldi. Scharahorst ve Gneisenau, kadroları tasfiye ederek, taÂlimatnameleri yeniden hazırlayarak, ordu reÂformuna giriÅŸtiler. Ama Stein’ın entrikalaÂrını haber alan Napolyon, onun görevden alınmasını saÄŸladı (1808) ve ordu mevcuduÂnu 42 000 kiÅŸi olarak sınırladı. Bununla birlikle 1810′da Hardenberg, Stein’ın eseriÂni yeniden ele aldı; malî imtiyazları kaldırÂdı, kilisenin mallarına elkoydu, sanayi hürriyetini ilân etti, gençleri askerî eÄŸitimden geçirerek (krümperler sistemi), orduyu çoÂÄŸaltma yasağını iÅŸlemez hale soktu. Prusya, Almanya’nın ayaklanmasında kesin rol oyÂnayacak hale gelmiÅŸti. General Yorck’un Tauroggen’de bozguna uÄŸraması (30 aralık 1812) ayaklanmaya iÅŸaret oldu. DoÄŸu PrusÂya ayaklandı; kral topyekûn seferberlik i-lân ederek Fransa’ya savaÅŸ açtı (17 mart 1813) . 278 000 kiÅŸilik ordusuyle Avusturya’Âyı koalisyona sürükledi. • Almanya’da Prusya hâkimiyeti (1815 -1870). 1814′te giriÅŸilen idarî reformla krallık illere bölündü; iller de idare bölümleri ve çevrelerine ayrılıyordu. Yönetim, devlet kançılarının baÅŸkanlık ettiÄŸi bir meclisteydi. Prusya’nın yönetimi altında Zollvere’in (1834), öbür kuzey alman devletleriyle birleÅŸmeyi hazırladı. Bununla birlikte kralın vaat ettiÄŸi anayasa Kutsal İttifak’ın etkisiyÂle çıkarılmadı: üniversite derneklerine (Burschenschalten) kötü davranıldı. Eski prusya ailelerinden meydana gelen soylular, Friedrich II’den beri devleti yönetiyor ve yerlerini yüksaltmekte olan burjuvaziye çok ağır bırakıyorlardı; öyle ki, XX. yy. başında Prusya’nın gücünün iki temel direÄŸi olan orÂdu ve bürokrasinin kilit noktaları hâlâ soyÂluların elindeydi. Luther’ci kiliselerin birÂleÅŸmesine ve devlet tarafından yönetilen bir kilise haline getirilmesine muhalefet eden Köln ve Poznan piskoposları tutuklandı. Daha liberal olan Friedrich Wilhelm IV (1840-1861), piskoposları serbest bıraktı ve genel af ilân etti (1844). Kamuoyunun baskıÂsı karşısında temsilî meclise benzer bir meclis kurdu: Berlin «BirleÅŸmiÅŸ Landtag’ı» (1847). Berlin’deki 1848 ayaklanmasından bunalınca, bir kurucu meclis topladı ve liÂberal bir anayasa çıkardı (1849). Ama Frankfurt parlamentosunda, Avusturya’nın dışta bırakılacağı bir Almanya’yı hâkimiÂyeti altına almaÄŸa cüret edemedi; AvusturÂya kendi ülkesinde düzeni saÄŸladıktan sonÂra Friedrich’i bu yoldaki bütün denemeleÂrinden vaz geçmek zorunda bıraktı (Olmütz, 1850). Bunun üzerine Muhafazakâr parti ile luther’ci kilisenin Prusya devletini yönetÂmeÄŸe baÅŸlaması, Hıristiyanlığın halkın göÂzünden düşmesine ve alman birliÄŸini gerÂçekleÅŸtirmeyi hedef alan Real Politik’in haÂzırlanmasına yol açtı. İki meclisten meydana gelen bir parlamento (senyörler meclisi [Herrenhaus] büyük mülk sahiplerini temsil ediyordu; ikinci meclis sınıflar Sistemine göre seçiliyordu) kuran 31 Ocak 1850 AnaÂyasasını kabul ettikten sonra Friedrich -Wilhelm IV, Avusturya’nın tutumunun etÂkisi altında kalarak yeniden bir tepki siyaÂsetine döndü; fakat bir delilik buhranı geÂçirerek naipliÄŸi kardeÅŸine bıraktı; kardeÅŸi Wilhelm I adiyle hüküm sürdü (1861-1888). Güçlü bir monarÅŸi taraftarı olan yeni hüÂkümdar, Roon’un 1860′ta sunduÄŸu askerî reform projesini (üç yıl silâhlı hizmet; ihtiÂyat hizmeti süresinin artırılması, kadroların ve askerî bütçenin çoÄŸaltılması) destekleÂdi. Yeni kralın iktidara çağırdığı Bismarck, bütçenin parlamentoda oylanmasına son verÂdi ve dış siyaseti muhalefete aldırış etmeden yürüttü. Gücünü Düklükler savaşında deÂnedikten sonra Avusturya’yı Sadowa’da ezdi ve 1866 seçimlerinde baÅŸarı kazandı. Prusya, Schleswig, Holstein, Hannover, Hessen Seçici prensliÄŸi, Hessen-Nassau ve FrankÂfurt’u ilhak etti. Kuzey Almanya konfedeÂrasyonuna giren öbür devletleri kontrolü altına aldı ve güney almanya devletlerini askerî ittifaklarla kendine baÄŸladı. 1870 SaÂvaşı Bismarck’a alman birliÄŸini gerçekleÅŸtirÂmek imkânını verdi: Prusya kralı Versailles’da (1871), Almanya imparatoru ilân edilerek taç giydi. • Prusya’nın sonu. Prusya’nın son yılları krallığın askeri teÅŸkilâtını aktardığı AlmanÂya’nınkiyle karışır. Bismarck aynı zamanÂda hem imparatorluk kançıları, hem de Prusya baÅŸbakanıydı. YeteneÄŸi ve otoritesi sayesinde, Reichstag (genel oyla SeçiliyorÂdu ve nispeten soldaydı) ile Landtag’ın (sınıflar seçim sistemi gereÄŸince kendiliÄŸinÂden muhafazakârdı) birbirine ters kararlar almasının ortaya koyduÄŸu nazik meseleleri çözebildi. Prusya’nın, imparatorluk iÅŸlerini yöneten prusyalı personele ve kilit bölÂgeleri Prusya’da olan iktisadî güce dayaÂnan önceliÄŸi, Almanya’yı Birinci Dünya savaşına sürükledi. Bu yüzden bozgun ve 1918 Devrimi en çok Prusya’ya zarar verÂdi; Almanya’dan ayrılan toprakların hepsi prusya toprağıydı. Sosyalistlerin etkisiyle deÂmokratik bir anayasa çıkarıldı; bu anaÂyasaya göre güç, meclis baÅŸkanını (sosyal demokrat Braun [1920-1932]) seçen Landtag aracılığıyle halktaydı. 1933-1935 BirÂleÅŸme kanunlarıyle nasyonal sosyalizm, milÂlet hükümranlığını yavaÅŸ yavaÅŸ Reich’a akÂtardı. Prusya o tarihten sonra pratikte orÂtadan kalktı ve 1945 çözülmesiyle kesinlikÂle yok oldu. Gücünü saÄŸlayan topraklaÂrın büyük kısmı, S.S.C.B. veya Polonya’Âya verildi; gerisi DoÄŸu ve Batı Almanya’yı meydana getiren çeÅŸitli Lander’ler araÂsında bölüştürüldü (1947). Milletlerarası kontrol kurulu Prusya devletinin sembolik dağıtılmasını ilân eden bir kanun çıkarınÂca Prusya’nın adı bile haritalardan silindi. Osmanlı-Prusya iliÅŸkileri Prusya ile Osmanlı devleti arasında diploÂmatik iliÅŸkiler, XVIII. yy. baÅŸlarına kadar uzanır. 1718′de sadrazam Tevkiî Mehmed PaÂÅŸa, Osmanlı devletinin Avusturya savaÅŸla rıyle uÄŸraÅŸtığı sırada, Prusya kralı FriedÂrich Wilhelm I’e bir dostluk mektubu gönÂderdi. 1720 Yılında Prusya kralı, Jurgowski adlı memurunu at satın almak için İsÂtanbul’a gönderdi. 1739′da Friedrich Wilhelm, Mahmud I’e gönderdiÄŸi bir mektubunda Prusya’nın, imparatorun ordusuna asker toplamak mecburiyetinde olduÄŸu halÂde iki yıldan beri bunu yapamadığını bilÂdiriyor ve Osmanlı devletiyle Prusya araÂsında bir ticaret anlaÅŸması imzalanmasını teklif ediyordu. Prusya’nın bu teklifinden bir sonuç çıkmamakla birlikte Osmanlı devletiyle Prusya krallığı arasındaki iliÅŸkiÂler kesilmedi, özellikle Yediyıl savaÅŸları (1756-1763) baÅŸladıktan sonra iliÅŸkiler daÂha da sıklaÅŸtı. Prusya kralı Friedrich II, Rusya, Avusturya ve Fransa’nın saldırısına uÄŸrayınca Osmanlı devletiyle askerî bir anÂlaÅŸma yapmak istedi. Bu amaçla, Adolf von Rexin adındaki elçisini İstanbul’a gönÂderdi. Rus-Avusturya ittifakı karşıÂsında yalnız kaldığını anlayan Prusya, hem bu iki devlete karşı kendi güvenliÄŸini saÄŸÂlamak, hem de Osmanlı devletinin kendiÂsiyle yapacağı bir ittifakı bu iki devlete karşı bir tehdit vasıtası olarak kullanmak için, Osmanlı devletine Avusturya ve RusÂya’ya karşı bir ittifak teklif etti. Bu teklif Osmanlı devleti tarafından kabul edildi. 5 Maddelik bir antlaÅŸma meydana getirildi (1 ÅŸubat 1790). Bu antlaÅŸma gereÄŸince Avusturya ve Rusya, Tuna’yı geçerek nehÂrin güneyindeki osmanlı topraklarına saldırırsa, Prusya bu iki devlete savaÅŸ açaÂcak, Osmanlı devleti çıkarlarına uygun bir barış yapana kadar savaÅŸa devam edecekÂti. Buna karşılık Osmanlı devleti yapılaÂcak barış antlaÅŸmasında Avusturya’nın LeÂhistan’dan almış olduÄŸu Galiçya’nın tekrar Lehlilere verilmesine çalışacaktı. AntlaÅŸÂmanın ikinci maddesinde 1761 yılında imÂzalanmış olan ticaret anlaÅŸmasının yürürlükte olduÄŸu tasdik ediliyor; Osmanlı devÂleti, Akdeniz’de gidip gelen prusya ticaret gemilerinin kuzey afrika korsanlarına karşı korunmasını taahhüt ediyordu. AntlaÅŸmaÂnın üçüncü maddesi gereÄŸince Osmanlı devleti Avusturya ve Rusya ile barış yapmadıkça Prusya da bu iki devletle barış yapmayacaktı. Buna karşılık Prusya, LeÂhistan ve İsveç; Rusya ve Avusturya ile barış yapmadıkça, Osmanlı devleti de bu iki devletle barış yapamayacaktı. AntlaÅŸmaÂnın dördüncü maddesinde barış antlaÅŸmaÂsından sonra Prusya, Osmanlı devletinin toprak bütünlüğüne kefil oluyor, barıştan sonra Rusya ve Avusturya, Osmanlı devÂletine savaÅŸ açarsa, bu iki devlete savaÅŸ açmayı taahhüt ediyordu. Yine bu madÂdede Fransa ve İngiltere’nin osmanlı topÂrakları üstünde sahip olduÄŸu haklara Prusya’nın da sahip olması ÅŸart koÅŸuluyorÂdu. Prusya bu antlaÅŸma gereÄŸince AvusÂturya sınırına askerî kuvvetler gönderdi. Osmanlı devleti de Prusya’nın isteÄŸi üzerine kendisi için tehlikeli olan rus cepÂhesine küçük birlikler göndererek asıl büÂyük ordusunu Avusturya sınırına ÅŸevketti. AntlaÅŸmanın imzasından sonra Avusturya ve Prusya kralları Reichenbach’da buluÅŸaÂrak Avusturya ve Osmanlı devleti arasında savaÅŸtan önceki sınır üstünden barış yaÂpılmasına karar verdiler (1790). Prusya, OsÂmanlı devletinin bu isteÄŸine raÄŸmen Rusya’Âya savaÅŸ açmaktan çekindi. Selim III’ün Prusya’nın Rusya’ya savaÅŸ açmasını saÄŸlamak amacıyle Berlin’e gönderdiÄŸi Ahmed Azmi Efendinin çalışmaları bir sonuç verÂmedi. Prusya, Osmanlı devletiyle olan antÂlaÅŸmasını bir tehdit aracı olarak kullandı. 1793′te Avusturya ile Rusya’nın Lehistan’ı taksiminden kendisi için pay çıkardı. Baltık kıyısındaki Danzig ve Thorn limanları ile çevresindeki toprakları aldı. Selim III zamanında Osmanlı devleti Berlin’de deÂvamlı elçilik kurdu (1793). Mahmud II yeÂniçeri ocağını kaldırdıktan sonra Prusya’Âdan baÅŸta Moltke olmak üzere pek çok uzman subayı yeni osmanlı ordusunun yetiÅŸtirilmesi için getirtti. Askeri tarih Prusya ordusunu, XVII. ve XVIII. yy.da devletlerini kurmanın tek ÅŸartı olarak göÂren Hohenzollern’ler meydana getirdiler. Ordunun yaratıcısı, oÄŸluna 30 000 kiÅŸilik daimî bir ordu (alman devletleri arasında en kuvvetli ordu) miras bırakan Friedrich-Wilhelm idi (1640-1688). Ama bu orduya sonradan modern alman ordusunun benimÂsediÄŸi temel özellikleri, «çavuÅŸ-kral» Friedrich Wilhelm I (1713-1740) ve Friedrich II (1740-1786) kazandırdı. Friedrich I, 1733′te mecburî askerlik hizmeti (her alay beÂlirli bir «kanton»dan toplanıyordu) koyaÂrak ve birlikleri sert bir disiplin ve talime (drill) tabi tutarak ordunun temelini kurÂdu; bu arada da iktisat ve etkililik ilkeleri altında yönetimi kontrol eden sıkı bir idaÂre (Heeresverwaltung) kuruldu. Ordu 1713′te 40 000 kiÅŸiyken, 1740′ta 83 000′e yükselÂdi. Bu yüksek nitelikli araca Friedrich II, ayÂnı zamanda hem bir devlet doktrini hem bir savaÅŸ doktrini hazırlayarak bir düşünÂce kazandırdı; siyaset ve stratejiyi sıkıca birbirine baÄŸlayan bu doktrinler, daha sonÂra haleflerini (Bismarck, Moltke, Schlieffen, Seeckt, Hitler) aynı zekâ yapısı ve tek bir eylem isteÄŸinde birleÅŸtirdi. 200 000 KiÂÅŸiyi bulan Friedrich II’nin ordusu, zaferÂleri ve metotlarının yaygınlaÅŸması (eÄŸik düzen; prusya tarzı eÄŸitim) sayesinde AvÂrupa’nın baÅŸlıca askerî gücü haline geldi. Friedrich II’nin ölümünden sonra ÅŸaÅŸkınÂlığa düşen ordu, gerileyerek Jena’da çökÂtü (1806) ve Tilsit barışıyle mevcudu 42 000 kiÅŸiye indirildi. Fakat bu felâket büyük bir geliÅŸmenin baÅŸlangıcı oldu; 1807′de OrÂdu Reformu komisyonunun başına getiriÂlen Scharnhorst’un hırslı yönetimi altında, bir vatansever subaylar grubu Napolyon’a karşı savaşı yeniden baÅŸlatmayı saÄŸlayacak imkânları yaratmaÄŸa çalıştı. 1808′de SavaÅŸ bakanlığı ve Genelkurmay kuruldu; aktif birlikler altı bölgesel tümende toplanıyorÂdu ve yedeklerin hızla silâh altına çaÄŸrılÂması (krümperler sistemi) sayesinde kolayÂca savaÅŸa hazır hale geliyordu. Boyen’in (savaÅŸ bakanı, 1848) ve Gneisenau’nun yöÂnetimi altında, prusya ordusu 1813-1814 kurtuluÅŸ savaşında büyük rol oynadı. 1815′ten sonra bu çabaya ara verilmeden devam edildi: eski tümenlerin yerini 8 bölgesel koÂlordu aldı; yalnız muhafız alayı askerleri bütün krallıktan toplanıyordu. Otuz yıla çıkarılan askerî hizmet dönemi, muvazzaf alaylar ve kolordulara tugaylar halinde dağıtılmış Landwehr ile orduyu kurmaÄŸa imÂkân verdi. Ama baÅŸlıca reform subaylaÂrın ve kumanda heyetinin yetiÅŸtirilmesinde yapıldı. Ordu, devlet ve halk arasındaki birliÄŸi saÄŸlam temellere dayandırmak isteÂyen Scharnhorst’un dileÄŸi uyarınca subayÂlar artık soylular arasından olduÄŸu kadar, burjuvalardan da seçiliyordu. Okulların ve birliklerin verdiÄŸi bilgilerde Friedrich geleneÄŸi, çağın yeni deÄŸerleriyle birleÅŸtirildi ve Napolyon’un seferleri Fransa’da deÄŸil de Prusya’da inceden inceye öğrenildi. YaraÂtıcı düşüncenin bu yenilenmesinde baÅŸlıca ad Clausewitz’dir; Clausewitz, Vom Kriege (SavaÅŸ üstüne) [1832] adlı meÅŸhur kitabiyÂle bütün çaÄŸdaÅŸ askerlik düşüncesini etÂkiledi. Ders verdiÄŸi Harp okulu ve Grol-man’ın «ordunun üst kademesinin yetiÅŸtirildiÄŸi okul» diye nitelediÄŸi Genelkurmay bu alanda kesin rol oynadı. Grolman’ın görevden ayrılmasından sonra sırasıyle Müffling (1820-1828), Grauseneck (1829-1848), Reyher (1848-1857) ve Moltke (1857-1888) tarafından yönetilen Genelkurmay ordunun fikrî hazırlanmasıyle ilgili her ÅŸeyi üstüne aldı; ordunun yönetimi Genelkurmaya (Generalstab) verildi. DoÄŸrudan doÄŸruya GeÂnelkurmay baÅŸkanlığına baÄŸlı olan üyeleÂri orduya tevazu (sloganları «Mehr sein als scheinen», «Göründüğünden fazla olmak» kaldı), teÅŸebbüs ve sorumluluk anlayışından oluÅŸan bir düşünce birliÄŸi kazandırdı; bu düşünce bütün savaÅŸlarda kesinlikle ortaÂya kondu. Bismarck iktidara geldiÄŸinde Friedrich II’Ânin siyasetini yeniden ele alınca, Moltke ona ender bulunur bir yardımcı oldu. OrÂdu yeniden geliÅŸtirildi; bu geliÅŸmeyi baÂkan olan Roon, ÅŸansölye ile parlamento arasında ciddî bir mücadeleden sonra gerÂçekleÅŸtirdi (1882). 1830-1848 Arası beklenileni vermemiÅŸ olan Landwehr’in birlikÂleri yerine orduyu mütecanis ve iyi talimÂli dokuz kolordu haline getiren yeni birÂlikler kurdu; bu arada Dreyse tüfekleri ve namlu dibinden doldurulan yivli Krupp topları sayesinde donatım da modernleÅŸÂtirilmiÅŸti. Bismarck bu 350 000 kiÅŸilik orÂdu ile isteklerini Sadowa’da (1866) AvusÂturya’ya kabul ettirdi. Bundan sonraki ilÂhaklar sonunda Prusya, kuvvetlerine üç kolordu daha ekledi ve Bismarck ile Moltke’nin kurnazlığı sayesinde 1867′de gizli askerî antlaÅŸmalarla bir yıl önce yendiÄŸi alman devletlerinin hemen hepsini kendine baÄŸladı. Alman devletleri 1870′te Prusya’Ânın emrine üç kolordu (bir Saksonya, iki Bavyera’dan) ve üç tümen (bir Hessen, bir Württemberg, bir Baden’den) verdiler. Gerek askerî bakımdan (Moltke’nin FranÂsa’ya karşı 500 000′den çok askerli bir orÂdusu vardı), gerek Prusya kumandasının önceliÄŸini onayladığı için siyasî bakımdan, bu yardım kesin sonuç verdi. Sefer baÅŸa-rıyle sonuçlanınca Prusya ve Moltke’nin hâkimiyeti altında ama müttefiklerin hâlâ canlı askerî geleneklerine de saygı gösteÂrilerek II. Reich ordusu kuruldu. 1871′de kurulan bu ordu «alman ordusu» adlı ilk ordudur. Bk. ALMANYA Askeri tarih bölüÂmü. (LM) 12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSYA Genel tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 12 Haziran 2009 PRUSYA, alm. Preussen, Kuzey Almanya’Âda eski devlet. BaÅŸkenti, Berlin. Prusya baÅŸÂlangıçta bir polonya düklüğüydü (1525); Hohenzollern’Ierin, Brandenburg seçici prenslerinin eline geçti (1618). Brandenburg prensleri «Prusya kralı» unvanını almca (1701), Prusya adı bütün eyaletleri ifade etti. Kutsal imparatorluÄŸun kaldırılmasınÂdan (1806) honra, Prusya adı önce Germanya dışındaki topraklarına verildi, sonra büÂtün Prusya devleti için kullanıldı. II. Alman imparatorluÄŸuna (Reich) katılan (1871) ve 1918′den sonra Weimar cumhuriyeti sınırları içinde tutulan bu siyasî birim, III. Reich’ın çökmesiyle (1945) kesinlikle ortadan kalkÂtı. 12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 12 Haziran 2009 PRUSİAS, üç Bithynia kralının ortak adı. Bergama kralı EumeÂnes II’nin tahta geçtiÄŸi yıllarda Bergamalılara ait olan Phrygia Epiktetos bölgesini iÅŸgal etti, bu yüzden de Eumenes II ile savaÅŸÂmak zorunda kaldı. Eski yazar Mnemon’a göre, Romalıların Küçük Asya’ya sızmaÂlarından az evvel Prusias I, Pontos kıyıÂsındaki Herakleia ÅŸehrine savaÅŸ açtı. ilk adımda Heraklia’lılara ait olan Kieros ve Tieion ÅŸehirlerini ele geçirdi. Bundan sonra, Herakleia ÅŸehrine hücum etti. Fakat bekleÂmediÄŸi bir savunma ile karşılaÅŸtı ve bacaÂğından ağır ÅŸekilde yaralandı. Bu yara yüÂzünden kuÅŸatmaya son verdi. Bundan sonÂra da «Aksak» lakabını aldı. M.ö. 190′da Antiokhos III’ün müttefiki oldu. SavaÅŸ süÂresince tarafsızlığını kısmen koruduysa da, bu savaşın sonunda imzalanan Apameia antlaÅŸmasında, kendisinden Attalos I ve Eumenes II’den aldığı toprakları geri verÂmesi istendi. Prusias I bunu reddedince Bithynia krallığıyle Bergama krallığı arasında savaÅŸ baÅŸladı (M.ö. 188). Karada ve denizde devam eden savaÅŸlarda Prusias I’Âin orduları yalnız denizde baÅŸarı saÄŸladı. SavaÅŸ, Prusias I’in anlaÅŸmaya zorlanmasıyle sona erdi. Strabon’a göre Prusias I eliÂne geçirdiÄŸi Phrygia Epiktetos bölgesini Bergama’ya geri vermeÄŸe mecbur kaldı. İki krallık arasındaki bu savaşın hayli önemli olduÄŸu, Hannibal gibi bir kiÅŸinin Bithynia kralı Prusias I’in safında savaÅŸÂmış olmasından ve kral Eumenes H’nin zafer kutlama törenlerinin intizamından anlaşılır. Bu zafer, Eumenes II’nin Galatia bölgesini de eline geçirmesini saÄŸladı. Prusias I kenÂdi sülâlesinin en kuvvetli idarecilerinden biriydi, öldükten sonra yerine oÄŸlu PruÂsias II geçti. SavaÅŸ sonunda imzalanan anlaÅŸma gereÄŸinÂce (M. ö. 179), Pharnakes diÄŸer ÅŸehirlerin yanı sıra Tieion ÅŸehrini de Eumenes II’ye geri verdi. Eumenes II de bu ÅŸehri PruÂsias II’ye hediye etti. Daha sonra Üçüncü Makedonya savaşı sırasında Eumenes II ile arası bozuldu ve Eumenes II’yi ÅŸikâyet etmek için Roma’ya devamlı elçiler yollaÂdı. Böylece Bithynia ile Bergama krallıklaÂrının arası açıldı. M.ö. 156′da Prusias II Bergama topraklarına saldırdı. Bu savaÅŸ sıÂrasında Bergama kralı elçisi Andranikos’u Prusias II’yi ÅŸikâyet etmesi için Roma’ya gönderdi. Bunun hemen ardından yapılan savaÅŸta Attalos yenildi ve Bergama’ya çeÂkildi. Prusias II Bergama’yı uzun süre kuÅŸattıysa da bir sonuç alamayarak geri dönÂdü. Bu sırada Anadolu’ya gelen elçiler, RoÂma’ya döndüklerinde, senatoya Prusias II’Ânin Roma senatosunun emirlerine karşı gelÂdiÄŸini ve kendilerini Bergama ÅŸehrinde hapsettiÄŸini bildirdiler. Bunun üzerine seÂnato ikinci bir heyet yollayarak Prusias II’Âyi Bergama krallığına savaÅŸ tazminatı ödemeÄŸe mahkûm etti. Prusias II bunu redÂdedince elçiler Roma’nın bundan böyle Prusias II’yi desteklemeyeceÄŸini ileri süÂrerek Bergama’ya gittiler. Senato bundan sonra üçüncü bir heyet daha yolladı. PruÂsias II bu defa 20 gemiyle 500 talent tuÂtarındaki cezayı Bergama krallığına ödeÂmeyi kabul etti. M.ö. 149 yılında Prusias II öz oÄŸlu Nikomedes ile yaptığı savaÅŸta öldü. 12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUSİAS hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 12 Haziran 2009 PSYLLİODES i. Turpgillerle patlıcangillerÂde yaÅŸayan toprak piresi. (Psylliodes chrysocephala, ÅŸalgam ve turpta çok görülür ve büyük zarar yapar. Kınkanatlıların chryso-melidae familyasından.) [L] 12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSYLLİODES hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 12 Haziran 2009 PSYKHE. Yun. mit. Ruh’un kiÅŸileÅŸmiÅŸ ÅŸekÂli. Eros’un sevgilisidir; özellikle, insan ruÂhunun insanî aÅŸk ve tanrısal aÅŸk sorunları karşısındaki durumunu sembolleÅŸtirir. Psykhe’nin halk masallarına konu olan alegorili hikâyesi Apuleius tarafından DeÄŸiÅŸimler’de (Metamorphoseon) anlatıldı ve bu masalı öbür dünyada sonsuz bir mutluluÄŸun insanÂları beklediÄŸi ÅŸeklinde yorumlayan eflatuncular ve yeni eflatuncular tarafından büÂyük bir ilgi gördü. Apuleius’a göre, Psykhe bir kralın kızıdır. Eros, Psykhe’yi büyülü bir saraya götürür, her gece koynuna giÂrer ve âşığının yüzünü görmeÄŸe çalışmazsa mutluluÄŸunun sürekli olacağını söyler. Kız-kardeÅŸleri, Psykhe’ye, âşığının bir canavar olabileceÄŸini ima ederler. Psykhe de bir gece, kandil ışığında Eros’u seyreder. Ama Eros, üzerine bir yaÄŸ damlası düşünce uyanır, kaçar, saray da yok olur. Bunun üzeÂrine Psykhe, güzelliÄŸini kıskanan Afrodit’in eline düşer, bulgur ayıklamaÄŸa zorlanır, Cehenneme atılır v.b. Eros, büyülü bir uyÂkuya dalan Psykhe’yi kurtarır ve onunla sonsuzlukta birleÅŸir. 12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSYKHE hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 11 Haziran 2009 PROVINCİA i. (lat. k.). Esk. Rom. İtalÂya dışında ele geçirilen, roma kanunlarına baÄŸlı olan ve bir romalı vali tarafından yönetilen ülke. provincia’lan iki kategoriye ayırdı: Alexandrus’un bir senato provincia’sında görev alarak konÂsül ve praetorların listesini bizzat kendi haÂzırlamaÄŸa baÅŸlayınca sona erdi. III. yy.da imparator, statüleri ne olursa olsun, bütün provincia’ların valilerini kendi seçmeÄŸe baÅŸÂladı ve 261′de de imparatorluk provincia’larının idaresinden senatörleri büsbütün uzaklaÅŸtırdı. Diocletianus (284-305), İtalya’Âyı provincia’lara böldü; senato ve imparaÂtorluk provincia’ları ayırımını ortadan kalÂdırdı ve her ikisine de eÅŸit sayıda asker gönderdi. Ayrıca sayılarını artırdı (Trajanus zamanındaki kırk iki vilâyet yerine, III, yy. sonunda yüz kadar vilâyet vardı) ve on iki diyakosluk halinde teÅŸkilâtlandırdı. ArÂtık sadece sivil magistratuslar haline gelÂmiÅŸ olan valiler veya rectores ÅŸu ÅŸekilde sınıflandırıldı: spectabiles (prokonsül); clarissimi (consulares veya correetores) ve riri perfeetissimi (praesides). Askerî yetkiÂler ise, dux’lara verildi. Büyük İstilâlar devrinde (M.S. V. yy.) Roma provincia’sı ortadan kalktı. Bunun yerini kontluk, sınır vilâyeti veya dukalık aldı. Ne var ki bu terim, latin ülkelerinde Rönesans devrinde ortaya çıkacaktı. (L) 11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVINCİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 11 Haziran 2009 PROVENCE Tarih Phokaia’lılar M. ö. VI. yy.da Massaliaryı (Marsilya) kurdukları sırada Ligürler de Rhöne’un doÄŸusunda Akdeniz kıyısına yerÂleÅŸtiler; Massalia gerek doÄŸrudan doÄŸruya, gerek ticaret acenteleri aracılığıyle yerliÂler arasında yunan asıllı bir tarım (baÄŸcılık, zeytinlikler) ve sanayiyi (çanak çömlek yaÂpımı) yaydı. Keltler, Ligürlerle karıştılar (M.ö. IV.-III. yy.). Galya’da bir koalisyon kurulması (125-121), Romalıları ülkeyi iÅŸgal etmeÄŸe teÅŸvik etti (salyen kalesi Entromont’un yıkılması; Aix’in kurulması 122); bu iÅŸÂgalin hedefi, İspanya’ya geçiÅŸi kolaylaÅŸtırmaktı (via Domitia’nın inÅŸası). İlk Alp ötesi eyalet (Provincia Romana) meydana geldi ve bölgeye adını verdi: XVIII. yy.da kral birliklerinin avusturyalı istilâcıları püskürttükleri (1707-1746) ve veÂbanın Provence’ı kırıp geçirdiÄŸi (1720) sıÂrada, Provence’lı korsanlar bir yaÄŸma hareÂketine giriÅŸtiler. Paris parlamentosu gibi Aix parlamentosu da Jansenius’çuluk lehine mücadele etti ve civzitlerin suçlaÂnarak sürgün edilmesinde önemli rol oynadı (1764). Maupeou tarafından kaldırıÂlan (1771) Aix parlamentosu yeniden toplanÂdıktan sonra (1775) siyasetle ancak ikinci derecede rol oynadı, imtiyazlılar 1770′ten itibaren Provence meclislerinin toplanmaÂsını istediler; ama komünlerin genel meclisÂlerine çoÄŸunluk vermeyi ve vergilerde yeni bir dağılım yapmayı kabul etmediler. Bunun üzerine halk imtiyazlılara karşı ÅŸiddet hareketlerine giriÅŸince, imtiyazlılar muafiÂyetlerinden hemen vazgeçtiler. 1789 Etats generaux seçimlerinde seçilen iki Provence’lı-nın devrimin yönetiminde kesin etkisi oldu. Aix ve Marsilya’da Mirabeau; Paris’te, Sieyes. Provence üç idare bölgesine bölündü (26 ÅŸubat-4 mart 1790): Bouches-du-Rhöne, Var ve Basses-Alpes idare bölgeleri: bu böÂlünmeyle Provence’ın son siyasî imtiyazları da ortadan kalktı. — Leng. Provence dili teriminin dilbilimde iki kullanımı vardır: geniÅŸ anlamıyle oc dili lehçeleri bütününü ve özellikle eski provenÂce dilini veya trubadurların dilini, dar anlaÂmıyle de bugün Eski Provence, Nice kontÂluÄŸu, Venaissin kontluÄŸu, Dauphine’nin güÂneyi ve Nîmes ile Uzes idare çevrelerini kapÂsayan topraklar üzerinde konuÅŸulan dili belirtir. Şüphesiz bu iki anlamlılık biraz rahatsız edicidir; bazı dilbilimciler, provence dili teriminin geniÅŸ anlamını belirtmek için Oc’tan türeyen Oksitan kelimesini kullanÂdılar; ama bu kelime de iki anlamlıdır, çünÂkü günümüzde oc dili lehçelerinin tümü için ortak bir dil kurmak isteyen ve trubadurÂların imlâsını kullanan bir grup modern yaÂzar (özellikle languedoc lehçesiyle yazanlar) tarafından Özel bir anlamda ele alınır. Dar anlamıyle provence dilinin en azından dört deÄŸiÅŸik biçimi vardır: Rhöne’un her iki kıÂyısında konuÅŸulan rhâne lehçesi; Martigues ve Marsilya’dan Cannes’a ve Apt’tan Draguignan’a kadar uzanan kıyı lehçesi; nice lehçesi ve Forcalquer ile Castellane ve Sisteron ile Allos arasında oknuÅŸulan gap lehÂçesi; buna Yukarı Alpler’de konuÅŸulan alp provence lehçesi de eklenebilir; bir geçiÅŸ lehçesi sayılan bu lehçe, fransız-provence lehçesi özellikleri kapsayan gap lehçesinin deÄŸiÅŸik bir biçimidir. Bü lehçelerin her biriÂnin deÄŸiÅŸik biçimleri vardır: lehçesel parçaÂlanma çok yaygındır ama farklar yalnız foÂnetikte görülür; lehçelerin kelime hazinesi, morfolojisi ve sözdizimi ortaktır; yalnız, nice lehçesinin bu konuda ayrıcalık gösterdiÄŸi söylenebilir; çünkü 3388′de Provence’ın geri kalan bölümüyle baÄŸlarını koparan ve bu yüzden özel bir evrim geçirerek birçok eski biçimi muhafaza eden bu lehçe, kendine has bir görünüm kazanmıştır. Bu lehçelerden rhâne lehçesi, Mistral ve çöÂmezleri (Felibrige okulundan ÅŸairler) sayeÂsinde edebiyat dili oldu ve çok zengin bir edebiyatın ifade aracı haline geldi. Mistral, Aubanel, Roumanille, 11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVENCE Tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 11 Haziran 2009 PROVENCE CoÄŸrafya 1. Yukarı Provence, Baronnies’den Kıyı Alpleri’ne kadar çeÅŸitli Güney ön Alp kütleleriÂni içine alır. 11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVENCE CoÄŸrafya hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 11 Haziran 2009 PROTOPOPOV (Aleksandr Dmitriyeviç), rus siyaset adamı (1864-Petrograd 1918). BüÂyük toprak sahibiydi. Liberal eÄŸilimleriyle dikkati çekti, üçüncü ve Dördüncü duma’larda (1907-1917) milletvekili oldu. Oktobrist partiye yazıldı ve partinin sol kanadında yer aldı. Ekim 1916′da içiÅŸleri bakanı oldu. Rasputin’in aracılığıyle bu göreve getirilÂmesi, siyasî tutumunda tam bir deÄŸiÅŸmeye yol açtı. Stürmer ile birlikte, Almanlarla Ruslar arasında danışıklı bir barış saÄŸlamakla suçlandı. Gerek bu şüpheler, gerek içeride sistemli olarak geliÅŸtirilen baskı siyaseti yüzünden, eski dostlarını kendinden soÂÄŸuttu. Partisinden çıkarıldı. Åžubat 1917′deki devrimci olaylar karşısında güçsüz kaldı. BaÅŸvurduÄŸu polis baskısını haklı göstermek için, belki de, önce bu karışıklıkların geliÅŸÂmesine göz yummuÅŸtu. BolÅŸevikler tarafınÂdan idam edildi. (L) 11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTOPOPOV (Aleksandr Dmitriyeviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 11 Haziran 2009 PROTİÇ (Stojan), yugoslavyalı siyaset adaÂmı (KruÅŸevac 1857 – Belgrad 1923). RaÂdikal milletvekili seçildi (1887). 1888 ve 1903 Anayasalarının hazırlanmasına katkıÂda bulundu, içiÅŸleri (1903-1907 ve 1912-1914) ve maliye bakanlıklarında bulundu (1909-1912 ve 1917-1918). Yugoslavya’nın birliÄŸi konusunda Korfu bildirisine PaÅŸiç ile kaÂtıldı (20 haziran 1917). Sırbistan, HırvaÂtistan ve Slovenya krallığının ilk kabinesiÂni kurdu (aralık 1918 – aÄŸustos 1919) ve toprak reformunu gerçekleÅŸtirdi. Yeniden hükümet baÅŸkanı oldu (ÅŸubat-mart 1920). Hırvatlara imtiyaz verilmesini kabul etÂmeyen PaÅŸiç ile ilgisini gesti. Federal progÂramlı Bağımsız Radikal grubu kurdu ve Radikal dergisini çıkardı. (L) 11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTİÇ (Stojan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 11 Haziran 2009 PROPAGANDA i. (lat. k.). Bir öğreti, düÂşünce, inanç v.b.ni baÅŸkalarına tanıtmak, benimsetmek amacını güden ve söz, yazı v.b. araçlarla gerçekleÅŸtirilen eylem: Kahvelerde okunan bu kaside, halk arasında fesi tutanları çoÄŸaltmakta iyi bir propaganda olmuÅŸtu (Cahit öztelli). Papanın vekili müteÂmadiyen herif aleyhinde propaganda yapar, Selim PaÅŸayı taciz ederdi (H. E. Adıvar). Seçim propagandaları. — Huk. Bk. ANSİKL. || Seçim propaganÂdası, seçimlere katılan kiÅŸilerin veya siyasî partilerin görüş veya programlarını kabul ettirebilmek ve vatandaÅŸ oylarını alabilmek için yürüttükleri çalışmalar. Bk. ANSİKL. — ANSİKL. Huk. Siyasî propaganda, siyaÂsî rekabetin doÄŸuÅŸundan beri fiilen vardır: Demosthenes’in Philippos’a, sonra da Cicero ve Catilina’ya karşı giriÅŸtiÄŸi kampanya, bir çeÅŸit propaganda kampanyasıydı. Ama modern siyasî propaganda, fransız devrimi sırasında ortaya çıktı. Halk yığınlarının orÂtaya çıkması ve düşünceyi yaymak için buluÂnan yeni teknikler, siyasî propagandanın etÂkisini geniÅŸ ölçüde yaymıştır. Eski yaÅŸayış tarzlarının deÄŸiÅŸmesi, ÅŸehirlere yerleÅŸme, haÂberleÅŸmenin ilerlemesi, fertlerin birbirine baÄŸlı kitleler halinde toplanmasını daha da kolaylaÅŸtırmış, gazete, afiÅŸ, el ilânları, mikÂrofon, radyo, fotoÄŸraf, sinema, televizyon, yığınları etkileme imkânlarını saÄŸlamıştır. Lenin, rus ordusundaki milyonlarca köylü askerin iki temel isteÄŸini bir formülde topÂlayarak modern siyasî propagandanın önÂcülüğünü yapmıştır: «Toprak ve barış». S.S.C.B.’de ve sovyet rejimine uyan ülkeÂlerde, halkı Komünist partisine baÄŸlayan propaganda, devletin ve vatandaÅŸların tüm faaliyetlerini etkiler. Bu propagandanın baÅŸÂvurduÄŸu baÅŸlıca usuller, dış görünüşlerden, sınıf mücadelesi düzeyinde bulunan gerçeÂÄŸe çıkmaÄŸa kalkışarak her olayı açıklayan «siyasî açıklama» ve ihtilâl taktiÄŸinin bir safhasını dile getiren «slogan»dır. Hitler ile Goebbeîs de siyasî propagandadan geniÅŸ ölÂçüde yararlanmışlardı. Nazi propagandası bir yandan kan saflığını ve cinayet ile yakıp yıkmaya karşı duyulan ilkel ilgiyi yücelteÂrek köklerini bilinçaltının en karanlık bölÂgelerine daldırmış, öte yandan da kalabalıkÂları o anki imkânlar içinde etkilemek amacıyle birbiri ardından çeÅŸitli, hattâ çeliÅŸik temaları öne sürmüştür. Çok yönlü ve çok partili demokrasilerde ise propaganda, ikÂtidarın olduÄŸu kadar, siyasî partilerin ve çeÂÅŸitli gerçek veya tüzel kiÅŸilerin de baÅŸvurÂdukları bir araçtır. Türk Anayasası, bir yandan, düşünce ve ifade hürriyetiyle düşünÂce ve kanaatlerin çeÅŸitli yollarla yayılabileÂceÄŸini kabul etmiÅŸ; bir yandan da, propapandanın asıl önem kazandığı ve uygulandıÂğı alan olan seçimlerde, siyasî partilerin ve adayların propaganda faaliyetini bazı temel ilkeleriyle sınırlayarak, düzenlenmesini kaÂnuna bırakmıştır. Anayasanın, düşünce ve kanaatlerin yayılması, toplantı ve gösterileÂrin önceden izin alınmadan yapılabilmesi konularındaki hükümleri, vatandaÅŸların propaganda yapabileceklerini gösterir. KiÅŸileÂrin veya siyasî olmayan toplulukların da özel bir sınırlama olmadıkça, siyasî nitelikte propaganda faaliyetinde bile bulunmaları mümkündür. Anayasa, toplantı ve gösteri hürriyetini siyasî iktidarın muhtemel baskıÂlarından kurtarmak için bir izne baÄŸlı tutÂmamıştır. Siyasî iktidar ise, asıl tepkiyi siÂyasî nitelikte propagandaya karşı gösterir. • Seçim propagandası. Türkiye’de, dünyaÂnın birçok ülkesinde olduÄŸu gibi, propaganÂda teriminin önemli anlamı seçim konusunÂdadır. Nitekim toplantı ve gösteri hürÂriyetini düzenleyen kanun, seçim zamanlaÂrında yapılacak propaganda toplantılarını saklı (mahfuz) tutmuÅŸ, meseleyi seçim mevÂzuatına bırakmıştır. Seçimlerin Temel HüÂkümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında kaÂnun, seçim propagandasını da ayrıntılarıyle düzenlemiÅŸtir. Türkiye’de, propaganda faaliyetini sınırlayan genel ve özel hükümÂler vardır. Bu genel hükümler, Anayasanın, bütün hak ve hürriyetlerin kullanılmasına iliÅŸkin 11. maddesiyle, siyasî partilerin faaliyetlerini sınırlayan 57. maddesinde yer alır. Hiç bir hak ve hürriyet, insan hak ve hürriyetlerini, Türk devletinin bütünlüğüÂnü, cumhuriyeti ortadan kaldırmak, dil, din, ırk, sınıf ve mezhep ayırımları yaratmak amacıyle kullanılamaz ve böyle bir propaganÂda da yapılamaz. Siyasî partiler için de ayÂnı yasak söz konusudur; ayrıca laikliÄŸe ayÂkırı siyasî parti propagandası da bir kapatÂma sebebidir. Anayasada yer alan özel bir sınırlama da ormanlar konusundadır. Ormanların tahribine yol açacak hiç bir siyasî propaganda yapılamaz (Anayasa md. 131). Seçim propagandasına iliÅŸkin öteki düÂzenleme ve yasaklar seçimlerle ilgili kanunÂda yer almıştır. Bu kanuna göre, seçim propagandası, açık ve kapalı yerlerde, radÂyolarda yapılabilir. Ayrıca, hoparlörle, duÂvar ve el ilânlarıyle, basılı ÅŸeylerin dağıtı-mıyle propaganda yapılması da mümkündür. Propaganda, oy verme gününden 21 gün önce sabah baÅŸlar ve oy verme gününden önceki gün saat 18′de sona erer. Açık yerlerÂde, güneÅŸ battıktan doÄŸuncaya kadar topÂlu olarak sözlü propaganda yapılamaz. GeÂnel yollar üzerinde, mabetlerde, kamu hizÂmeti görülen bina ve tesislerde, seçim kurulÂlarınca gösterilecek meydanların dışında da propaganda yasaktır. Kapalı yerlerde, yetÂkililere haber vermek ÅŸartıyle propaganÂda toplantısı yapılabilir. Ancak yine belli binalarda ve askerî yerlerde böyle toplantı yapılamaz. Seçimlere katılan siyasî partiler, oy verme gününden 15 gün önce baÅŸlamak ve 4 gün önce saat 2i’de sona ermek üzere, radyolarla propaganda yapabilir. Kanun, televizyonda propaganda henüz öngörülmeÂdiÄŸi gibi, öteki propaganda araçlarından farklı olarak bağımsız adaylara radyoda propaganda imkânı tanınmamıştır. Radyo konuÅŸmalarının birincisi 20 dakikayı, bundan sonrakiler ise günde 10 dakikayı aÅŸamaz. Radyo propagandalarının yayın zamanlarını Yüksek Seçim kurulu tespit eder. Tespit iÅŸÂlemi ad çekmeyle olur. Kanun öteki propaganda araçları hakkında da çeÅŸitli sınırÂlayıcı hükümler koymuÅŸtur. Propaganda yaÂsağının bir hükmü de, seçimin baÅŸlangıç tariÂhinden seçim sonuçları ilân edilinceye kadar bazı törenlerin yapılmamasıdır; baÅŸbakan, bakanlar, milletvekilleri ve Cumhuriyet seÂnatosu üyelerinin makam arabasıyle veya resmî hizmete ayrılmış araçlarla gezi yapÂmaları, protokol gereÄŸi karşılama ve uÄŸurÂlamalar, törenler yapılması ve resmî ziyaÂfet verilmesi yasaklanmıştır. (ML) 11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROPAGANDA hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 11 Haziran 2009 PROMETEYUM veya PROMETYUM i. (fr. prometheum’dan). Kim. Atom numarası 61, atom ağırlığı Pm =145 olan kimyasal element; 1926′da amerikalı kimyacı B.S. Hopkins tarafından bulundu. (Nadir topraklar grubundan bir madendir; uranyum’un fisyonundan meydana gelen ürünlere benzetilir.) [prometium da denir.] EÅŸanl. İLLİNYUM. (L) 11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROMETEYUM veya PROMETYUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 11 Haziran 2009 PİRİNÇ i. (fars. birine’den). Eski Dünya’-nın sıcak bölgelerinde yetiÅŸen taneli bitki (ilmî adı Oryza sativa. BuÄŸdaygillerden): Babasından kalan topraklara pirinç ekmeÄŸe baÅŸlamıştı (R.N. Güntekin). || Aynı bitkinin tanesi: Kızım hastaydı, Yusuf AÄŸamız piÂrinçle yaÄŸ aldı, hatır sormaya geldi (SaÂbahattin Ali). Bir asker pirinç ayıklamakla meÅŸguldü (Åž. S. Aydemir). — ÇEÅž. DEY. Pirinci su kaldırmamak, ÅŸakaÂdan anlamamak; alıngan, çabuk darılır olÂmak. — Astron. Pirinç taneleri, GüneÅŸ’in ışık küresinin Yer’den görünen yüzeyindeki taÂnecikler. 11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİRİNÇ hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 10 Haziran 2009 PROFİL i. (fr. k.). Yandan görünüş. || İnsan yüzünün yandan görünüşü: Nevin dönüp kocasının pof iline baktı: Burnu duÂdaklarına sarkmıştı (S. F. Abasıyanık). — Dy. Bir demiryolu hattının, bütün güÂzergâhı boyunca karşılaşılan iniÅŸ ve çıkışÂlarına baÄŸlı karakteristiÄŸi. — Elektroakust. Bir plağın iz profili, kayıt yapılmamış bir plakta, izin dik kesidinin geometrik ÅŸekli. (Bu dik kesit bir ikizÂkenar üçgen ÅŸeklindedir ve eÅŸit kenarlara ait tepe ile izin dip tarafı hafifçe yuvarÂlaktır, izin baÅŸlıca elemanları, açıklık açıÂsı, dip tarafın eÄŸrilik yarıçapı, izin iki keÂnarı arasındaki geniÅŸlik veya derinliktir.) — Hidrol. Irmak profili, bir akarsuyun yaÂtağını niteleyen, topografya kesiti. Bk. ANÂSiKL. — Marang. Profil açmak, bir rende yardımıyle aÄŸaç parça üzerine kiniÅŸ açmak. (Bu iÅŸlem mekanik olarak tepsi freze tezÂgâhında yapılabilir.) || Ters profil vermek, bir parçayı, baÅŸka bir parçanın içine geÂçecek ÅŸekilde, ikincisine ters yönde yarmak. — ANSiKL. Hidrol. Enine profil, bir ırmaÂğın yatak kesitini gösterir. Kol sayısı, her kolun eni ve derinliÄŸi, bakışımsızlıkları, dip ve eÅŸik tümsekleriyle nitelenir. Bu kesit alüvyon ovasına geniÅŸletilince, bir genel veÂya küçük yatak ile bir büyük yatak ayırt etmeÄŸe imkân verir. Yatağın gömülmesine ve akarsuyun hızına göre, aşındırma veya alüvyon bırakma gücü deÄŸiÅŸir. Uzunlamasına profil, düşey düzlemde bir akarsuyun kaynak ve ağız arasındaki yoluÂnu temsil eden eÄŸriyi gösterir. Daha sert kayaçların yol açtığı çıkıntılar gösterebilir. Denge profili, debisi aÅŸağı kesime doÄŸru azalmayan ırmaklar için ideal bir uzunlaÂmasına profildir. Kaynaktan temel seviyeÂye kadar devamlı olarak alçalan eÄŸintiler, yani içbükeyliÄŸi yukarı kısma dönük paraÂbol biçiminde bir yol çizer. Yukarı kesimÂdeki yükselme, düşük bir eÄŸinti ve kaba geÂreçler hacmiyle orantılıdır; bu kaba geÂreçlerin boÅŸaltılması için daha yüksek bir eÄŸinti gereklidir; az bir eÄŸinti, ince gereçÂlerin boÅŸaltılmasına yettiÄŸi için aÅŸağı keÂsimde debi yükten çok artar. Bu profil, ırmak yatağının en iyi ÅŸartlar altında ve en az güç sarfederek havzasının yüzeyine düÂÅŸen suları akıtmasını ve aşındırmanın yaratÂtığı gereçleri boÅŸaltmasını saÄŸlayacak eÄŸinÂtiyi gösterir. Bir ırmağın kaynaÄŸa doÄŸru debisi ne kadar yüksek olursa, aşındırma iÅŸine kayaçların yapısı ve cinsi o kadar çok yardım eder; talveg’i aÄŸzından ne kadar uzakta ve derin kazılırsa ve eÄŸinti aÅŸağı keÂsime doÄŸru ne kadar alçalırsa, denge proÂfili o kadar iç bükey olur. Belirli ÅŸartlar (temel seviye, tektonik bozukluklar, iklim ÅŸartları) altında ırmağın oyması denge proÂfilinden öteye geçmez. Bu kavram aslında dönencelerde yağışlı bölgelerdeki ırmaklaÂra uyar. Dönencelerarası ırmaklar, katı yükler yataklarındaki dirençli kayaları yarÂmaÄŸa yetmediÄŸinden bu kayaları çaÄŸlayanlarla aÅŸar. Üstelik öbür bölgelerde iklim deÂÄŸiÅŸiklikleri ve deniz seviyesinin yeni glasyoöstatik deÄŸiÅŸmeleri denge profili kavraÂmına tamamıyle teorik bir anlam verir. (LM) PROFİLAKSİ i. (fr. prophylaxe). Fizyol. ve SaÄŸ. bil. Bk. KORUNMA. 10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROFİL hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 10 Haziran 2009 Proctor deneyi, bir toprağın sıkıştırılabilme derecesini anlamak için, içindeki makÂsimum su oranını belirlemeÄŸe yarayan deÂney. Denenecek toprak örneÄŸi, diÅŸli silinÂdirle aynı etkiyi yapan bir tokmakla sıÂkıştırılır. Tokmaklamadan sonra su yüzdeÂsi deÄŸiÅŸtirilerek, su miktarı ve toprağın yoÂÄŸunluÄŸu ölçülür. (L) 10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Proctor deneyi hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 10 Haziran 2009 PROBUS (Marcus Aurelius) [Sirnium 232 -ay.y. 282], Roma imparatoru (276-282). Usta bir generaldi, Afrika’da ve Mısır’da çarÂpıştı. Tacitus ölünce baÅŸkumandanı olduÄŸu DoÄŸu ordusu tarafından imparator ilân edilÂdi. Senatonun imtiyazlarına karşı oldukça saygılı davrandı. Barbar (Burgundlar, VanÂdallar, Gepidler, Gotlar, Franklar) istilâÂsına karşı koymak için, kimi zaman saÂvaÅŸtı, kimi zaman da barbarları imparaÂtorluk topraklarına yerleÅŸtirdi. Toprağın iÅŸletilmesini teÅŸvik ederek, Galya ve ispanÂya’da baÄŸcılık yapılmasına izin verdi. DiÂsiplinin sıkılığından yakınan askerleri, bir doÄŸu seferine hazırlandığı sırada ayaklaÂnarak onu öldürdüler. Probus, Tetrachia tapınağında tanrılaÅŸtırıldı. (L) 10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROBUS (Marcus Aurelius) hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 10 Haziran 2009 PRJEVALSKİY (Nikolay Mihayloviç), rus subayı ve kâşifi (Kimborovo, Smolensk ili 1839 – Karakol, bugün Prjevalsk 1888). Osuri topraklarını inceledi (1867-1869), sonÂra Orta Asya’da keÅŸiflere baÅŸladı. 10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRJEVALSKİY (Nikolay Mihayloviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliÄŸindedir. Yazının tümünü görüntülemek için baÅŸlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diÄŸer yazılara ulaÅŸabilirsiniz.| Tarih 09 Haziran 2009 PRİENE, bugün. Güllübahçe. Esk. coÄŸ. Anadolu’da (Karia bölgesi) Samsun (Mykale) dağının güney yamacında ÅŸehir. Strabon’a göre öteki adı Kadme’dır. Teleoneia kalesinin bulunduÄŸu dik bir kayalığın altında yer alır. Eski yazarlar Priene den, kara ÅŸehri olarak söz ederler. Bugün Eski Menderes tepesi adını taşıyan Akro-polis’in eteÄŸinde akan Büyük Menderes (Maiandros) ırmağının kollarından bin, esÂki devirlerde Naulochos limanına kadar küÂçük kayıklar ve çatanalar için trafiÄŸe elveÂriÅŸliydi. Priene adının Yunanöncesı devre kadar indiÄŸi ve Praisos Priansos gibi Girit adalarının, Priene ile iliÅŸkili olduÄŸu sanılıÂyor. Antik belgelere göre, Priene ÅŸehrinin kurucuları lon’lar ile karışmış Thebar’lılerdi ve baÅŸlarında Peneleos’un oÄŸlu Phılotas ile Neleus’un oÄŸlu Aipytos vardı. Åžehrin kuÂruluÅŸunun M.Ö. 2000′e kadar gittiÄŸi sanılır. Arkaik devre ait ÅŸehrin, bugünkü yerden daha içerilerde, Miletos’un yakınlarında kuÂrulmuÅŸ olduÄŸu sanılıyor. M.Ö. 645 yıllarında Lydia krallığının baÅŸÂkenti Sardeis’in düşüşünden sonra Priene, Trer’lerin ve Kimmer’lerin lideri Lygdamis tarafından ele geçirildi. Ancak bu sefer, geÂçici bir yaÄŸma niteliÄŸinde olduÄŸundan kısa süre sonra ÅŸehir, istilâdan kurtuldu; sonra da Lydia kralı Ardys tarafından ele geçirildi. Priene’deki Lydia hâkimiyetinin ne kadar sürdüğü bilinmiyor. Åžehrin, Kroisos devrinÂde de Lydia krallığının hâkimiyetinde olduÂÄŸu kesindir. Herodotos ve Pausanias’a göÂre, Keyhüsrev’in kumandanı Media’lı Mazares M.Ö. 545 veya 544 yıllarında ÅŸehri tahÂrip etti ve halkını köle yaptı, lonia ÅŸehirlerinin M.Ö. 499′da Perslere isyan etmeÂsiyle baÅŸlayan lonia ihtilâline ve M.ö. 494′te lonia ihtilâline son veren Lade savaşına Priene de 12 gemiyle katıldı. Bu savaÅŸtan sonra Miletos, Priene ve birçok ion ÅŸehri, tapınaklar ve kutsal yerlerle birlikte yakıÂlıp yıkıldı. M. ö. 353′te Karia satrapı Mausolos’un ölümünden sonra Priene’nin yeniden inÅŸa edildiÄŸi M.ö. 334′te de Büyük İskender’in ÅŸehre geldiÄŸi sanılıyor. M.ö. 283 veya 282 yılında Sisam (Samos) ile PriÂene arasında bir sınır olayı sonucunda çıÂkan anlaÅŸmazlıkta Lysimakhos araya gireÂrek iki tarafı uzlaÅŸtırdı ve Dryussa’yı Priene’lilere, Batinetis’i ise Samos’lulara verÂdi. M.ö. 246′da Selefkilere ait olan ÅŸehir Laodikeia savaşı sonucunda Ptolemaios’ların eline geçtiyse de M.ö. 196′da tekrar selefki hâkimiyetine girdi. Kısa bir süre sonra, Priene ile Samos arasında yeni bir anlaÅŸmazlık baÅŸgösterdi. Rodosluların hakemliÄŸiyle Priene, Karion ile Dryussa’yı elinde tuttu. M.ö. 188′de Manlius Volso, Küçük Asya’daki iliÅŸkileri düzenleyince, PriÂene ve Samos, Romalıların bağımsız mütteÂfiki olmayı kabul etti. M.ö. 155′te Kappa-dokia kralı Ariarathes V ile Bergama kralı Attalos II, Priene’ye karşı savaÅŸ açtı. M.ö. 133′te Bergama kralı Attalos II ölünce topÂraklarını Roma’ya vasiyet etti ve Priene de roma hâkimiyeti altına girdi. Roma devrinÂde ÅŸehir sayısız savaÅŸ gördü, Augustus zaÂmanında düzenli bir duruma geldi. Bu sıraÂlarda Büyük Menderes ırmağının taşıdığı alüvyonlarla, deniz devamlı olarak ÅŸehirden uzaklaÅŸtığı için Priene’nin önemi de gittikçe azalıyordu. Bizans devrinde Priene, Andronikos II Palaiologos’a kadar bir piskoposÂluk merkeziydi. Yazılı belgeler ve arkeolojik kalıntılar, ÅŸehirde, bizans yönetimi sıÂrasında (XIII. yy.a kadar) yerleÅŸme olduÄŸuÂnu ve bu tarihten sonra tamamen terk edilÂdiÄŸini gösterir. • Arkeolojik kazılar ve araÅŸtırmalar. Åžehir ilk defa 1673′te İzmir’den gelen ingiliz tücÂcarları tarafından tespit edildi. 1894′te BerÂlin Müzeleri Eski Eserler bölümü müdürü R. Kekule” von Stradcnitz ve Kari Human ÅŸehri birlikte ziyaret ederek arkeolojik bir araÅŸtırma yapmaÄŸa karar verdiler. 1895′te K. Human ilk kazıya baÅŸladıysa da, anî ölümü sonucunda kazı baÅŸkanlığına Theoder Wiegand getirildi. Bu çalışmalar 1899′da soÂna erdi. Tapınak (Athena polias tapınağı). Åžehrin en hâkim noktasında, kayalık bir teras üzeÂrindedir. Vitruvius’a göre, ünlü mimarPyt-heus tarafından yapıldı (M.Ö. IV yy.). ÅžehÂrin en önemli ve aynı zamanda en eski yapıÂsıdır. Tapınak doÄŸu-batı yönünde inÅŸa edilÂmiÅŸ olduÄŸundan, ÅŸehir planının bu yapının çevresinde geliÅŸtirildiÄŸi sanılıyor. Her baÂkımdan klasik bir yapı elan Athena tapınağı küçük asya-ion düzeninde ve 6 X 11 sütunlu peripteros planlı bir yapıdır. Uzun ve kısa taraflarındaki sütun sayısının birbiriyle oranı, klasik dor tapmağı etkisini gösterir. Tapınağın yapımı sırasında kullanılan ve esas ölçü olan «ayak» 29,4 sm’lik attike ayaÂğıdır. Tapınak, içindeki kült tasviri ve kaiÂdesinde bulunan sikkelere göre, Kappado-kia kralı Orophernes tarafından adanmıştı. Pausanias da bu kült tasvirinden söz eder. Tespit edilen kalıntılara göre, Athena’nın heykelinin mermerden ve Nike’nin kanatÂlarının altın suyuna batÄ
Raulin sıvısı
RATZEL (Friedrich)
Bazı halkları geniÅŸleÂmeÄŸe ve hâkimiyet kurmaÄŸa sürükleyen «mekan duygusu»nu tanımlamaÄŸa çalışÂtı.
[2 cilt, 1906] adı altında topÂladı. (L)RATHAUS (Karol)
RASPUTİTSA
RANCİT SİNGH
(Amritsar antlaÅŸmaÂsı. 1809). Avrupalı uzmanlardan yararlanaÂrak modern bir ordu kurdu. Bu ordu saÂyesinde topraklarını, KeÅŸmir’i de içine alacak ÅŸekilde geniÅŸletti (1823). Kendisini Afganlılara karşı koruyan İngiltere’ye yarÂdım etti. (L)RANAVALONA II
RAN (Nâzım Hikmet)
Sosyalizm ile saÂnayileÅŸmeyi bir tutan Nâzım, makineyi yüÂceltir ve insanı makineye uydurmaÄŸa çalışır. Trrrum trrrum trrrum trak tiki tak/MakinalaÅŸmak istiyorum mısraları bu düşünÂceyi özetler. Nâzım’ın bu yıllarda yazdığı ÅŸiirÂlerde sanayi sahasından alınma hayaller büyük bir yer tutar. Åžiirlerden çoÄŸuna meÂkanik sesleri taklit eden bir gürültü hâkimÂdir. GeniÅŸ türk okuyucusu komünizmi redÂdetmekle birlikte, ÅŸekil bakımından çok yeÂni, sanayileÅŸme ideali ile kendi istek ve hayallerine cevap veren bu ÅŸiirleri sevmiÅŸÂtir. Nâzım’dan önce Tevfik Fikret, Mehmed Âkif ve Mehmed Emin, çaÄŸdaÅŸ medeniyeti öven, sosyal muhtevalı ÅŸiirler yazmışlardı.
Seyahat intihalarında NâÂzım’ın bu kabiliyeti açıkça görülür. 1941 Yılında Bursa hapishanesinde yazdığı çok uzun Memleketimden İnsan Manzaraları adlı ÅŸiirlerinde hayatına ait hatıra ve intiÂbaları gerçeküstücü bir metotla anlatan Nâzım, hayatının son yıllarına ait ÅŸiirlerinÂde de bu metoda baÅŸvurur. Bir bütün olarak ele alınacak olursa NâÂzım Hikmet’in ÅŸiirleri, marksizm ideolojiÂsinin emrinde olmakla beraber, ÅŸekil ve muhteva bakımından çok zengindir. Bu zenÂginlik basit ve basmakalıp olan ideolojik sistemden deÄŸil, ÅŸairin yaratma gücünden, dünyayı bütün duyu organlarıyle kavrama, hemen hemen her ÅŸeyi ÅŸiire sokma çabaÂsından, gözlem ve tasvir kabiliyetinden ileri gelir. Türk ve dünya ÅŸiirinin bütün anlatım araçlarını kullanan Nâzım, bu zengin muhÂtevayı ses, kafiye, kelime ve cümle oyunlarıyle çok deÄŸiÅŸik ve çarpıcı bir ÅŸekilde verir.
GeÂce Gelen Telgraf (1932); Taranta Babu’ya Mektuplar (1935); Portreler (1935); Simavna Kadısı OÄŸlu Åžeyh Bedreddin DesÂtanı (1936); Saat 21-22 Åžiirleri (1965); KurÂtuluÅŸ Savaşı Destanı (1965); Åžu 1941 YılınÂda («Memleketimden insan Manzaralarının 3. kitabı) [1965]; Dört Hapishaneden (1966); Rubailer (1966); Yeni Åžiirler (1966); MemleÂketimden insan Manzaraları (ilk bölüm) [1966]; Memleketimden İnsan Manzaraları (1966-1967); Kuvayı Milliye (1968).
(1967) ;
Fıkraları: İt Ürür, Kervan Yürür (Orhan Selim adiyle gazetelerde yazdığı yaÂzılar) [1965]. Masal kitabı: Sevdalı Bulut (1968) . [M]RAMPA
— ÇEŞ. DEY. Rampa etmek. Argo. Davet edilmediği halde, birinin içki masasına oturmak.
— Dy. Bir vagonu raya sokmak veya rayÂdan çıkarmak için kullanılan âlet. // Ayırma rampası, bir garın dışında, hatların çeÅŸitli yönlere ayrıldığı yol ağının baÅŸlangıcında bulunan ve baÄŸlantı takımları daha önceden çözülmüş trenlerin itilerek ayrılmasına yaÂrayan iki tarafı eÄŸimli yol.
(Ağır ağır itilen vagonlar, ayırma rampasından aÅŸağıya doÄŸru inerken, birbirlerinden uzaklaÅŸmak ve maÂkasların yardımıyle deÄŸiÅŸik hatlara girmek için gerekli hızı kazanmış olur.) | YanaÅŸÂma rampası, vagonların, yüklenecek eÅŸyaÂya kolayca yanaÅŸabilmesi için iki ambar hattının arasına yapılan yüksek set. || YükÂleme rampası, arabaları vagonlara kolayÂlıkla yüklemek için, demiryolundan daha yüksek yapılmış platform.
— Havc. Bir pisti aydınlatmak için yerleÅŸÂtirilmiÅŸ projektörler dizisi.
— Mad. oc. Hava dönüş kuyusunu ana vantilatöre bağlayan eğik galeri.
— Mekan. Üzerine mekanik bir düzenek veya bir gale takılan eğik kısım.
— Petr. Yükleme rampası, tankerlerin ve sarnıç vagonların esnek borularla baÄŸlanaÂrak akaryakıt yüklendiÄŸi doldurma kolektörü.
— Sil. Fırlatma rampası, bazı özitmeli mermilerin veya özel silâhların fırlatılmaÂsını saÄŸlayan ve eÄŸik düzlem halinde bir gövdeden meydana gelen düzenek: Füze rampası. Bk. ANSiKL.
— Teknol. BaÄŸlantı elemanı olarak kullaÂnılan, ucu eÄŸik madenî parça.
— ANSiKL. Bayınd. Rampa’ların yarattığı büyük dirençleri pratikte mümkün olduÄŸu kadar azaltma yoluna gidildi. Bunun için, rampanın uzandığı alan geniÅŸletilerek, eÄŸim hafifletildi. DaÄŸlık ülkelerde, yollara spiÂral veya salyangoz ÅŸeklinde kıvrımlar verilÂdi. Demiryollarında, rampaların eÄŸimi en çok 8 ile 15 mm/m arasında deÄŸiÅŸir; fakat daÄŸlar üzerinden geçen hatlarda 50 ve özel durumlarda 90 mm/m’ye kadar ulaşır. «KreÂmayerli» denen ve merkezî bir ray üzerinÂde çalışan özel lokomotifler, genellikle 70 mm/m’yi aÅŸan rampalarda kullanılır.
— Sil. Kalkış sırasında tepki kuvvetlerinin doÄŸmaması, özitmeli mermilerin temel özelliÄŸidir; bu yüzden, bu mermilerin fırlaÂtılması için ateÅŸli silâhlar gerekmez, yalnız basit bir destek mermileri hedefe doÄŸru yöneltir. Bununla birlikte, yeri terketmezden önce büyük bir hız verilmesi gereken V1′ler, fırlatma rampası denilen beton pistler üzerinden hareketli ÅŸaryolarla fırÂlatılırdı. Bugün de özel silâhların, füzeleÂrin çoÄŸu rampalar yardımıyle fırlatılır. (LM) RAMON BERENGUER el Viejo I
Rodrigo Diaz’ın (el Cid) kızlarından biriyle evlendi; hıristiyanların giriÅŸtiÄŸi yeniden fetih hareketine katıldı, topraklarını AÅŸağı Ebro ırmağı yönünde geÂniÅŸletti, Ampurdan ve Pallars kontlarına metbuluÄŸunu kabul ettirdi; aralarında Zaragoza hükümdarı da bulunan birçok müsÂlüman prensini haraca baÄŸladı. Akrabalık baÄŸlarından yararlanarak Languedoc’a hâÂkim oldu. Beziers, Narbonne ve Carcassonne kontlarına metbuluÄŸunu kabul ettirdi. Avrupa’nın ilk feodal yasası olan Usatges’i (Barcelona töreleri) yazdırdı. İkinci karısıÂnın, ilk evliliÄŸinden olan oÄŸlu Pedro Ramon tarafından öldürülmesi (1071) ve iki oÄŸlunu birbirine düşüren amansız rekabet yüzünden son yılları sıkıntı içinde geçti. (L)RAMON BERENGUER IV
Ramiro II’nin çekilmesinden (1137) sonra, Aragon prensi unvanı ile Aragon kıratlığını yönetti ve rahip-kralın askerî tarikatlere tanıdığı kraliyet haklarını toprak bağışları yaparak geri aldı (1143). Castilla’lı Alfonso VII’yi Almeria fethinde (1147) destekleyerek Tortosa (1148) ve Lerida’yı (1149) geri aldı ve Katalan daÄŸlarındaki son müslümanlan uzaklaÅŸtırdı (1154). RAMON BERENGUER III
Besalu (1111), Cerdana (1117), Ampurdan (1123), Provence, Gevaudan, Rou-ergue ve Millau kontluklarını ilhak ederek devletinin sınırlarını Pireneler’in iki yanma yaydı. Bu son fetihlerini, Provence ve GeÂvaudan kontesi Gerberge’in kızı Douce ile evlendikten sonra gerçekleÅŸtirdi (1112). 1125′te Provence-Barcelona (Batı’da Rhone, Kuzey’de Durance ile sınırlı) ve Provence-Toulouse kontluklarına ait toprakların böÂlünmesini kabul eden ye Avignon ile çevÂresine dokunmayan bir antlaÅŸma imzaladı. Böylece birinci Katalân imparatorluÄŸunun temellerini atmış oldu. (L)RAMİRO I
(Tafalla, 1043) elinden alÂmak istediÄŸi öbür kardeÅŸi Navarra kralı Garcia IV Sanchez III tarafından yenilgiye uÄŸratıldı ve bu toprakları ancak Sanchez ölünce, 1054′te ele geçirdi. Müslümanlara karşı mücadeleye giriÅŸti, ama birçok baÅŸarıÂdan sonra Zaragoza emîrî El-Muktedir’in elindeki Graus’u kuÅŸatırken öldürüldü. (L) RANT
— ANSiKL. Alanı baÅŸlangıçta dar olan rant kavramı geniÅŸlemekten geri kalmadı. Ricardo’dan (1772 – 1823) önceki yazarlar, rantla kirayı karıştırıyorlardı. Çiftlik kiÂrası toprağın rantı, baÅŸka bir deyiÅŸle topÂrağın kullanımına ödenen ücretti. Toprak (gayrimenkul) rantı hakkındaki ünlü teoÂriyi Ricardo ortaya koydu. Ricardo, taÂrımda, azalan verim kanununa dayanıyorÂdu ve ona göre en iyi topraklar en önÂce ekime ayrılıyordu. Ayrıca, tam rekabeÂtin geçerli olduÄŸu bir piyasada ürün beÂlirli bir anda ve belirli bir ürün için, taÂlebin karşılanması bakımından gerekli olan en az verimli toprakların en azından üreÂtim maliyetine eÅŸit, sadece bir tek fiyatın bulunabileceÄŸi ilkesini kabul etti.
Ricardo’nun iddiasına göre, verimsiz topÂraklara oranla üretim maliyetleri daha düÂşük olan en verimli topraklar, bir «rant» saÄŸlayacaktır. Bu rant, tabiatın bir lutfu, bedavadan bir gelirdir; arz ve talebin geÂnel ÅŸartlarının bir sonucudur. Fiyat teÅŸekÂkülüne, üretim maliyetine girmez; verimli topraklara sahip olanların daha az verimli topraklar üzerindeki yüksek Clerden ötürü elde ettikleri bir kazançtır. Åžu halÂde bu, diferansiyel bir gelirdir; duruma, ÅŸartların deÄŸiÅŸkenliÄŸine baÄŸlı ve bunu elÂde edenin gayretiyle iliÅŸkisi bulunmayan bir fazlalıktır. Ricardo’ya göre, mal sahibi, «toprağın Öteden beri sahip bulunduÄŸu ve ortadan kaldırılması imkânsız nitelikleriÂnin» bir mükâfatı olarak bu rantı elde eder. Rant, ihtiyaçlara oranla, verimli topÂrakların azlığının sonucudur.
Ricardo’nun teorik analizi, rant fikrini iyiÂce aydınlattı. Madem ki rant, arz ve taÂlep hareketinin bir sonucudur; madem ki bir faktörün fiyatına oranla arzındaki esneksizlik (elastikiyetsizlik) durumuna baÄŸlaÂnabilir, o halde, tarım alanına has bir olay deÄŸildir ve gelir saÄŸlanabilecek tüm alanÂlarda bu olaya rastlanabilir. Åžu halde, rant kavramı, elastikiyetsizliÄŸe baÄŸlı bir gelir fazÂlalığı, bir fazladan kazanç gibi görünmekÂtedir. Bu elastikiyet, toprak veya bir saÂnatçının yetenekleri gibi bazı faktörlerin az üretilebilirliÄŸine baÄŸlanabileceÄŸi gibi, beÂlirli bir süre içinde arzın taleple uyuÅŸmazÂlığına da tabi olabilir. Bu son durumda, az süreli bu rantlara «yarı rant» gözüyle bakılmıştır. Bunlar, üretim faktörlerinin geÂçici bir tam kullanma durumuyle iliÅŸkili olabilir.
Rant ve daha çok yarı rant kavramı, özÂnel olayları kapsayacak ÅŸekilde geniÅŸletilÂmiÅŸtir. Böylece, üretim malları piyasasında, satış anında, satıcı veya alıcının psikoloÂjik bir durumu sonucu olan «satıcı rantÂları» veya «alıcı rantları»na rastlanması mümkündür. Meselâ bir satıcı, beheri 1 000 kuruÅŸ olan bir mamulü piyasaya vermek umudundadır ve piyasa fiyatı da o sırada 1 100 kuruÅŸtur. Burada, tatmin edici kaÂzanç, yani yarı rant 100 kuruÅŸtur.
HizmetÂler piyasasında, kredi alan veya veren, iÅŸ arz eden veya isteyen kimseler, bunu umduklarından daha kârlı fiyatla yapabilirler ve umdukları bu fiyatlara oranla, bir yarı ranttan faydalanırlar. Sunî azlık (nedret) durumları, üreticiler veya satıcılar arasınÂdaki anlaÅŸmalarla yahut tekellerin varlığı sebebiyle yaratılabilir. Bu durumlardan faydalananlar için, yarı rantlar veya yapı rantları doÄŸar ki, bunları, ÅŸartlara baÄŸlı olan ve yukarıda açıklanan rantlarından ayırt etmek gerekir. (L)RANKER
RAMAZANOÄžULLARI
Anadolu’nun moÄŸol hâkimiyetine geçÂmesi üzerine Memlûk devleti topraklarına geçtiler. Sultan Baybars (1261-1277) onları Çukurova’dan Gazze’ye kadar uzanan bölÂgede yerleÅŸtirdi ve beylerine dirlikler verÂdi. RamazanoÄŸulları, Üçok Türkmenlerinin yüreÄŸir boyuna baÄŸlıydı. YüreÄŸirlerin kışlakÂları, Adana’nın güneyinde Seyhan ve CeyÂhan ırmakları arasındaydı. RamazanoÄŸulları beyliÄŸi bu türkmenlerin beylerinden elan Ramazan Bey tarafından kuruldu. Ramazan Bey 1352′de Memlûklar tarafından DuikadıroÄŸlu Karaca Beyin yerine Elbistan emîri tayin edildi. Türkmenlerin emîrliÄŸi de ona verildi. Ramazan Beyden sonra yerine oÄŸlu İbrahim Bey geçti. Sarimeddin unvanını alan ibrahim Bey Adana naibi oldu ve Sis’i Memlûklardan almak için DulkadıroÄŸlu HaÂlil Bey ile birleÅŸti (1376).
Yapılan savaÅŸta Türkmenler yenildiyse de ikinci bir savaÅŸÂta Memlûkları yenmeyi baÅŸardılar; sonra Memlûklara karşı KaramanoÄŸlu Alâeddin Ali Bey ile birleÅŸtiler. İbrahim Beyden sonÂra yerine kardeÅŸi Ahmed Bey geçti. BeyÂliÄŸinin ilk zamanlarında Memlûklarla dostÂluk iliÅŸkileri kurdu. Halep valisi Timur-taÅŸ’ın isteÄŸi üzerine Halep’e saldıran arap emîri Nueyr’i yenerek Halep’i kurtardı (1401). Kızını memlûk sultanı Ferec’e verÂdi. Tarsus’u KaramanoÄŸullarından alarak burada hutbeyi memlûk sultanı Melikül Müeyyed adına okuttu (1415). ölümünden sonra yerine oÄŸlu İbrahim Bey geçti. İbÂrahim Bey Tarsus’u geri almak isteyen KaÂramanoÄŸlu ile birleÅŸtiÄŸinden memlûk sulÂtanı Melikül Müeyyed tarafından beylikten indirilerek yerine kardeÅŸi Hamza Bey getirildi (1418); fakat Adana, ibrahim Beyin, elinde kaldı, ibrahim Bey daha sonra Kahire’de öldürüldü (1427). Bundan sonra ÇuÂkurova, memlûk valileri tarafından yöneÂtilmeÄŸe baÅŸlandı ve RamazanoÄŸulları beyÂliÄŸi eski önemini kaybetti. RamazanoÄŸul-larının başına geçen Uylük ve Dündar Bey gibi beyler Memlûklara sadık kaldılar; onÂlara dulkadıroÄŸlu beyi Åžehsuvar ile yaptıkÂları mücadelede yardım ettiler. RamazanoÄŸulları, osmanlı-memlûk savaÅŸlarında da Memlûkların tarafını tuttular. RamazanoÄŸlu Ömer, Adana’yı ele geçiren Osmanlılara esiı düştü (1485). Ramayana
Ortak konu, kardeÅŸleri LakÅŸmana, Bharata ve Satrughna ile birlikte tanrı ViÅŸnu’nun yedinci tenleÅŸmesini temsil eden Ayudhya kralı Rama’nın hayatıdır. Belli baÅŸlı diÄŸer kiÅŸiler, Toprak tanrıçanın kızı ve Rama’Ânın karısı Sita. maymun tanrı Hanumant, Lanka kralı ve Rama’nın düşmanı Ravana’dır. Rama, bir saray entrikası sonunda, baÂbası Dasaratha tarafından sürgün edilmiÅŸÂtir. Sita ise Ravana tarafından baÅŸtan çıÂkarılır. Korkunç bir savaÅŸtan sonra, mayÂmunlarla ayıların yardım ettiÄŸi Rama, Ravana’yı öldürür, Sita’yı geri alır ve Bharata’nın kendisine saygı ve sevgi ile muhafaza ettiÄŸi tahta yeniden çıkar. Bütün bu ÅŸiirlerin, tarihî, efsanevî, ahlâkî, dinî, kozmogonik, felsefî, metafizik ve yogilikle ilinÂtili ve birbirine paralel birçok anlamı varÂdır. RALEİGH (sir Walter)
Fransız carvin’cileriyle birlikte savaÅŸtı (1569), sonra üvey kardeÂÅŸi Gilbert ile deniz serüvenlerine atıldı. 1580′de Leicester’in hizmetine girdi ve İrÂlanda’da çarpıştı. Sarayda, sevimliliÄŸi ve çekiciliÄŸiyle kraliçenin gözüne girdi. KraÂliçe, Raleigh’in büyük bir siyasî etki kazanÂmasına fırsat vermedi, ama ona birçok arÂmaÄŸan bağışladı (kârlı ticaret tekelleri, İnÂgiltere ve İrlanda’da geniÅŸ topraklar). RaÂleigh usta bir yönetici olduÄŸunu ortaya koydu. 1584′te kuzey Amerika kıyılarını keÅŸÂfetmek amacını güden bir deniz seferini malî bakımdan destekledi; 1585′te bir baÅŸÂka seferi yönetti ve Roanoke adasında bir ticaret kolonisi kurarak buraya «Virginia» adını verdi.
1587′den itibaren rakibi Essex. yüzünden etkisini kaybeder gibi oldu ve saraydaki duÂrumu sarsıldı. 1595′te denizcilik faaliyetleÂrine yeniden giriÅŸti; Guyano bölgesini inceÂledi (buranın Eldorado olduÄŸunu sanıyordu) ve 1596′da Cadiz seferine katıldı. 1603′te İngiltere tahtına
James I’in çıkması, RaleÂigh’in gözden düşmesine yol açtı. Haksız yere krala karşı entrikalara giriÅŸmekle suçÂlandı; ölüm cezasına çarptırıldı, cezası müebbed hapse çevrildi ve 1616′ya kadar Londra kulesinde tutuklu kaldı. Bu tarihte, İspanya ile hiç bir çatışmaya yol açmamak ÅŸartıyle, Orinoco’ya yapılacak bir seferi yöÂnetmesi için serbest bırakıldı. Ama sefer baÅŸarısızlıkla sonuçlandı; Raleigh elde ediÂleceÄŸi umulan altını bulamadı ve ispanyol kolonlarıyle çatıştı. Bu yüzden İngiltere’ye dönünce tutuklandı, ispanyol elçisi Gondomar’ın ısrarı üzerine ve 1603 kararnamesi gereÄŸince boynu vuruldu. RAKI
Gradosu yüksek Zahle raÂkısını, birbiri üstüne acele acele mezelere aldırmayarak içtiÄŸimden dolayı epeyce çarpÂmıştı (R. H. Karay). || Rakı çekmek, rakıÂyı imbikten geçirerek süzmek: Ne Åžam semasını yalel le dolduran ÅŸarkı / Ne Zahle’nin üzümünden çekilmiÅŸ eski rakı // FeÂlekten özlediÄŸim zevki verdiler, heyhat (Yahya Kemal). || Rakı kadehi, rakı içÂmekte kullanılan küçük kadeh. || Rakı maÂsası, rakı içilen yemek, rakı sofrası. || Rakı mezesi, rakı içilirken yenilen çeÅŸitli özel yeÂmek ve yiyeceklerin genel adı. || Rakı ÅŸiÂÅŸesi, içine rakı konulmuÅŸ ÅŸiÅŸe. || Ardıç rakısı, tahıldan yapılan ve ardıçla kokuÂlandırılan rakı. | Düz rakı, üzüm cibreÂsinden
•çıkarılan rakı. || Saman rakısı, kaÂba çekilmiÅŸ, âdi rakı.
— Ansikl. içk. sanay. Kuru üzümden alıÂnan özsu, maya etkisiyle fermantasyondan geçirilir, buna anason eklenilerek rakı elde edilir. Bu amaçla kuru üzüm önce kıyılır, sonra deÄŸirmenden geçirilerek ezilir ve imÂbikten geçirme devresinde buna yüzde 5-6
oranında «çeÅŸme» cinsi veya yüzde 7-8 oraÂnında «tefenni» cinsi yahut yüzde 8-9 oraÂnında «elmalı» cinsi anason tohumu katılır.
Rakının özellik verici maddesini ve kokokusunu saÄŸlayan anason cinsleri arasında en iyisi ÇeÅŸme’de yetiÅŸendir. Bu cins anason daha çok, pahalı rakılarda kullanılır. Bu usulle yaklaşık olarak bir buçuk kilo kuru üzümden bir litre rakı alınır. Rakının alkol derecesi 45 – 50 arasında deÄŸiÅŸir. Rakı, özellikle Türklerin millî içkisi sayılmakla birlikte, dinî etkilerle bunun resmi olarak üretimi geç tarihlerde baÅŸladı. İstanbul’da —yabancı sermaye tarafından kurulan Bomonti-Nektar ÅŸirketi, 1912′de Aydın’da bir bira fabrikası ‘ ve aynı yıl İzmir’de Hal-kapınar’da da bir rakı fabrikası açtı. 1922′-de bir özel teÅŸebbüs tarafından tekel hesaÂbına PaÅŸatahçe’de (istanbul) ispirto ve isÂpirtolu içkiler fabrikası kuruldu. İşletme güçlükleri yüzünden Tekel idaresi müskirat tekelini bir polonya firmasına bıraktı 1926).
Firma bu iÅŸi bir süre yürüttükten sonra iÅŸletmeye açtığı bütün kurumları teÂkel idaresine sattı (1929). Tekel, ispirtolu içki üretimini üstüne aldıktan sonra DiyarÂbakır’da (1931) ve Gaziantep’te (1933) biÂrer rakı imalâthanesi kurdu; Aydın bira fabrikasını satın alarak (1940) burada da rakı üretimine baÅŸladı (1941). Tekel idareÂsinin elinde toplanan bu kurumlarla rakı, içim tadı bakımından çeÅŸitlendirildi; bir yandan da üretim arttırılarak 1967′de 14 705 000 litre 1971′de de 18 000 000 litreye ulaÂşıldı; 1975 için öngörülen üretim 23 000 000
litre olarak tespit edildi. (M) RAKABE
— Huk. Esk. Temlik ve temellükü mümÂkün olan malların aynı ve zatı.
— ANSiKL. Rakabe, bugün kuru mülkiÂyet veya çıplak mülkiyet olarak anlatılan kavramı belirleyen bir terimdir. Rakabe, özellikle arazi bakımından önemlidir. AraÂzi üstünde mülkü aynî yani rakabe veya çıplak mülkiyete sahip bulunan kimse, arazisini dilediÄŸi gibi kullanabilir, gereÄŸinÂde yakabilir, yıkabilir. Arazi kanununa göÂre rakabesi devletin olan topraklar üstünÂde devletin hakkı, bir mülkiyet hakkı deÄŸildir. Devlet bunlar üstünde, dilediÄŸi giÂbi tasarruf edemez. (M)RAİZMAN (Yuliy Yakoleviç)
RAİS veya RAYS veya RETZ (Gilles DE)
1435′e doÄŸru topraklarına (özellikle Tiffauges) çekildi, tek başına yaÅŸamaÄŸa baÅŸladı ve büyük servetini saçıp savurdu. GösteriÅŸe ve paraya düşkündü. Bu yüzden simya ve büyücülükle uÄŸraÅŸtı, kendini içkiye ve sefaÂhate verdi. Çevresine çeÅŸitli ülkelerden geÂlen büyücüleri topladı. Bu iÅŸlerle uÄŸraşırken, tahminlere göre, 140 ilâ 300 çocuÄŸun ölüÂmüne yol açtı. KiÅŸiliÄŸi hakkında, halk araÂsında itham edici söylentiler yayılınca, Bretagne dükü tarafından mahkemeye verildi. Mahkûm edildi ve piÅŸmanlık getirdikten sonra boÄŸduruldu. Yanlış olarak, Mavi SaÂkal efsanesinin kahramanı sanılır. (L)RAİMOND BERENGER IV veya V
RAGUSA
• Tarih. Ragusa, yunan ÅŸehri Epidauros’un Adriya denizinde, Dalmaçya kıyısı yaÂkınında kurduÄŸu koloniden doÄŸdu. Roma dünyasına katılan ve uzun süre Batı RoÂma imparatorluÄŸuna baÄŸlı olarak yaÅŸayan Ragusa, on iki yüzyıl boyunca DoÄŸu dünÂyasının kenarında kurulmuÅŸ, deniz ticareÂtiyle uÄŸraÅŸan bir latin ÅŸehri olarak kaldı. Bizans imparatorluÄŸunun gücünün devam ettiÄŸi ve Güney İtalya’ya hâkim olduÄŸu süÂre boyunca Ragusa da Venedik gibi ona baÄŸlıydı. Åžehir 1000′de Bizans imparatorÂluÄŸu sınırları içinde kalmaÄŸa devam etmekÂle beraber Venedik dukasının idarî hâkimiyetini kabul etmek zorunda kaldı. SonÂra, Venedik 1204′te Bizans imparatorluÄŸuÂnun deniz parçasını ele geçirince, sırp tehÂlikesine karşı yunan desteÄŸinden yoksun kalan Ragusa kendiliÄŸinden Venedik’e tesÂlim oldu (1205).
O tarihten sonÂra yavaÅŸ yavaÅŸ sönen ragusa edebiyatı, cumÂhuriyetin 1805′te yıkılmasından sonra hırvat edebiyatıyle karıştı. Hırvat edebiyatının baÅŸÂlıca ragusalı yazarları Medo Puçiç (1821-1882) ve İvo Vojnoviç’tir (1857-1929). RaÂgusa baÅŸlıca edebiyat merkeziyse de, öbür dalmaçya ÅŸehirlerinde de deÄŸerli yazarlar yetiÅŸti: meÅŸhur hümanist Maruliç (1460-1524) Split’li, ilk kır romanı (DaÄŸ) yazarı Petar Zoraniç, Zadar’lı, ilk dindışı dram (Köle) yazarı Hanibal Luciç (1485-1533) ve Petar Hektoroviç (1486-1572) Hvar adasındandı.
Ragusa cumhuriyetinde birçok bilgin de yeÂtiÅŸti: XV. yy.da latince ilk ticaret nazaÂriyesini yayımlayan ragusalı Georgi, cebiri geometriye ilk; olarak uygulayan Getaldiç, «mizaç»lara, aşırı önem verilmesine ilk karşı çıkan hekim Baglivi (1688-1707), büyük maÂtematikçi BoÅŸkoviç
(öl. 1787), İmperium Orientale’nin yazarı Banduri (1670 – Paris 1743). [L]RAİMOND VII
Ayrıca tek kızı Jeanne’ın Louis IX’un kardeÅŸi Aîphonse de Poitiers ile evlenmesine de rıza gösteriyordu. Bu, Toulouse kontluÂÄŸunun kesinlikle krallık mülkü içine alınÂmasını hazırlayan bir olaydı (Meaux-Paris antlaÅŸması 1229).RAİMOND VI
Burjuvazinin ve baÅŸlıca taÂbileri olan Foix kontu ile Beziers vikontunun Albililere geçmesi üzerine, kendisi din sapÂkını olmamakla birlikte sapkınları tuttu, PaÂpa innocentius III tarafından afaroz edildi ve papanın orta elçisi Pierre de Castelnau’nun Toulouse kontuna baÄŸlı subaylardan biri tarafından öldürülmesi üzerine (ocak 1208), papa ona karşı bir haçlı seferi düzenledi. Albililere karşı, Simon de Monfort ile papalık elçilerinin yönetiminde bir haçlı seferi baÅŸladı. Raimond VI eyaletlerini muhafaza edebilmek için direnmeye geçÂti. Ama papa tarafından bir kere daÂha kötü durumda bırakıldı (ocak 1211). Müttefiki Aragon kralı Pedro II’nin bozÂguna uÄŸraması ve ölümü Toulouse’un iki yıl süren bir kuÅŸatmadan (1213-1215) sonÂra düşmesine yol açtı ve Raimond VI’yı bütün topraklarını papaya bırakarak ingiltere’ye çekilmek zorunda bıraktı (1215). RAİMOND IV
(Toulouse 1042-Trablus 1105), ToulouÂse kontu (1093-1105). Daha Saint-Gilles konÂtu olduÄŸu sıralarda ona, kuzini Berthe’ten Rouergue, Nîmes ve Narbonne kontluklarıyle Gothiya markiliÄŸi (1065) miras kaldı; topraklarına Gevaudan, Agde, Beziers’i ve U-zes ülkesini de kattı; kendi kızını Raimond’un lehine mirastan yoksun bırakan erkek kardeÅŸi Guillaume IV ölünce Toulouse konÂtu oldu.
Toulouse devleti böylece kesin topÂrak bütünlüğünü kazandı. Fakat, ispanya’da müslümanlığa karşı yapılan bir sefere (Tudela önünde baÅŸarısızlığa uÄŸradı, 1087) kaÂtıldıktan sonra, Urbanus II’nin çağırışına (Clermon konsili 1095) ilk cevap veren o olÂdu. Bir daha Batı’ya dönmemeÄŸe ant içtiÄŸi için Toulouse kontluÄŸunu oÄŸlu Berttrand’a bıraktı. Güney Fransızları ordusunun kuÂmandanı olan Raimond IV, Pr övence’tan ayrıldı (ekim 1096) ve papalık orta elçisi Ademar de Monteil ile birlikte Kuzey italya, Dalmaçya kıyısı ve Makedonya üzerinden istanbul’a geldi (nisan sonu, 1097). Haçlılar içinde yalnız Raimond, Aleksios I KomneÂnos’a vasallık yemininde bulunmayı reddetÂti. İznik (Nikaia) [haziran 1097], EskiÅŸehir (Doryleion) [temmuz 1097] ve Antakya (An-tiokheia) [haziran 1098] kuÅŸatmalarında ve çatışmalarında önemli payı oldu.
Antakya’Âda, Musul Atabeki tarafından öbür haçlılarÂla birlikte kuÅŸatılan Raimond de Saint-GilÂles, ÅŸehrin kurtuluÅŸunda kesin bir rol oynaÂmak ve ÅŸehri elde etmek için (1098), Provence’li bir köylü olan Pierre Barthelemy’nin «kutsal mızrak»! bulmasından yararlandı. Fakat, çetin bir tartışmadan sonra, Sicilyalı Bohemond bunu ele geçirdi. Buna kızan RaÂimond, Bizans imparatoruna yanaÅŸtı ve KuÂdüs’e yürümek isteyen haçlılar kitlesinin baÂşına geçmeden önce, Trablus emirliÄŸine karÂşı birçok sefere giriÅŸti (1098 sonu-1099 niÂsanı). Åžehrin alınmasında yardımı dokundu (temmuz 1099), fakat Godefroi de Bouillon’un lehine, isa Peygamber’in mezar eminliÄŸinden uzaklaÅŸtırıldı. RAİMOND III Pons
RAETÎA veya RHAETİA
Kısmen kelt asıllı olan savaşçı halk topluluklarının yerleÅŸtiÄŸi bölgeyi, Romalılar Augustus zamanında aldılar; toprakların fethi, Tiberius ve Drusus zamanında tamamlandı (M,ö. 15). Procurator eyaleti haline getirilen Retia, kısa süre sonra Vindelici’yi içine aldı. Geri kalan bölge, kereste, post ve ÅŸarap üretiyordu.
BaÅŸlıca kasaba veya kaleler ÅŸunlardı: Tridentum (Trente), Castra Regina (Regensbuıg), Castra Batava (Passau), Brigantium (Bregenz). AÅŸağı İmpaÂratorluk zamanında Raetia iki eyalete bölündü:
Rhaetia Prima (merkezi, Curia [Chur]) ve eski Vindelicia olan Rhaetia Secunda (merkezi Augusta Vindelicorum [Augsburg]). Barbar akınları yüzünden V. yy.da ıssızlaÅŸan bölgeyi Büyük Theodorich bir ostrogot dükünün yetkisine verdi; Theodorich’in ölümünden sonra Bavyeralıların eline geçen Raetia, sonra Chur piskoposuÂna baÄŸlandı (VIII. yy.), Schwaben düklüÂğüne geçti ve kısa süre içinde germenleÅŸtirildi. (L)RADZİWİLL
—janusz (1612-1655), Litvanya atamanı. Litvanya’nın muhtariyeti için İsveç kralı Karl-Gustaf ile mücadele etti; —boguslaw (1620-1669), Otuzyıl savaÅŸlarına İsveçlilerin saÂfında katıldı; —karol stanîslaw (1734-1790), Litvanya valisiydi. Poniatowski’lerle mücadele ettiÄŸi ve Stanislavv II’ye karşı Radom* konfederasyonunu hazırladığı için mallarına elkondu; —ANTONi henryk (1775-1883), Friedrich II’nin yeÄŸeni. Hohenzollern’lerden bir kadınla evlendiÄŸi için Poznan valiliÄŸine getirildi. RADYOGONYOMETRİ
— ANSİKL. 1901 Yılında Andre Blondel, çerçeve antenin yönlendirilmiÅŸ yayın yapma veya alma özelliÄŸinden yararlanmayı düÂşündü; bu uygulamanın teorisini yaptıktan sonra, general Ferri ile birlikte, çerçeve anÂtenin yöneltici özelliklerini ve normal anÂtenden daha zayıf olan alıcı niteliÄŸini deneylerle doÄŸruladı.
Marconi’nin deneyleri (1903) sonunda «yöÂneltilmiÅŸ antenli» radyogonyometreler yapılÂdı: bu antenler, merkezî bir toprak hattının çevresinde, birbirinden eÅŸit uzaklıktaki yaÂrıçaplar doÄŸrultusunda yerleÅŸtirilmiÅŸtir; döÂner bir komütatör her anteni sıra ile baÄŸÂlar; alıcıya en kuvvetli ÅŸekilde veren anten belirlenerek, verici isyasyonun doÄŸrultusu yaklaşık olarak bulunur.
Alıcı niteliÄŸi yüksek çerçeve antenle ilk radyogonyometri deneyleri, 1907′de E. BelÂlini tarafından, marttan mayısa kadar, Dieppe, Le Havre ve Barfleur arasında yapılÂdı. Fakat radyogonyometrinin aktif bir döÂneme girmesi, özellikle Birinci Dünya saÂvaşı yıllarına rastlar. Bir vericinin yerini ve doÄŸrultusunu radyogonyometreyle tespit etmek için, kulaklıktaki ses ÅŸiddeti sıfır veya minimum oluncaya kadar çerçeveyi döndürmek yeterlidir: bu konumda, çerçeve düzlemine indirilen dikme aranan doÄŸrultuÂyu verir. Bununla birlikte, vericinin doÄŸrulÂtusunda yine de 180°’lik bir belirsizlik söz konusudur. Şüpheyi kaldırmak için, aynı anÂda hem çerçeve anteni, hem de yöneltmesiz bir anteni dalga kolektörü olarak kulÂlanarak bir ölçme daha yapılır. Çerçeve ve antenin birleÅŸik diyagramı bakışımsızdır ve bu diyagramdan yararlanarak, birbirine zıt iki doÄŸrultu arasında kesin bir seçime varıÂlabilir. Radyogonyometri tesisleri, gemi veÂya uçakta olduÄŸu gibi, karada sabit istasÂyonlar halinde de kurulabilir. Ayrıca, gizli verici istasyonların tespiti için otomobillere yerleÅŸtirilmiÅŸ radyogonyometri tesisleri de vardır. Hava ve deniz trafiÄŸinde, özellikle kapalı havalarda (sis, gece v.b.) önemli yaÂrarlar saÄŸlayan radyogonyometri, radar’ın bulunmasından sonra ikinci plana düşmüşÂtür. (L)RAGIB PAÅžA Koca
İran savaÅŸları sırasında alınan toprakların deftere kaydı iÅŸi için Revan valisi Ârifî PaÅŸanın mektupçusu oldu (1724). Tebriz seraskeri Köprülüzade Abdullah PaÂÅŸa ile HekimoÄŸlu Ali PaÅŸanın hizmetinde bulundu. Bir yıl Revan defterdarlığı yaptıkÂtan sonra, istanbul’a döndü (1729). Riyaset vekâleti payesiyle, Hemedan eyaletinin tıÂmar ve zeametini yeniden düzenlemeÄŸe gitti. 1730′da defterdarlık göreviyle BaÄŸdat’a gönÂderildi. İran savaşı sırasında Nadir Åžah ile yapılan görüşmelere delege olarak katıldı. 1733′te Nadir Åžah’ın BaÄŸdat’ı kuÅŸatmasından sonra, istanbul’a çağırılarak, maliye tezkireciliÄŸine getirildi. Erzurum seraskeri Ahmed PaÅŸanın yanına ordu defterdarı ve rei-sülküttap vekili olarak verildi (1736). Nadir Åžah tarafından İstanbul’a gönderilen elçilerÂle yapılacak görüşmelere katılmak üzere, İstanbul’a çağırıldı.
Avusturya, Fransa ve Rusya’nın saldırılarına uÄŸrayan Prusya kralı Friedrich II, Osmanlı devletiÂnin askerî yardımını kazanmaÄŸa çalıştı. FaÂkat Ragıb PaÅŸa, askerî anlaÅŸma yerine bir ticaret antlaÅŸması imzalamakla yetinÂdi (29 mart 1761). Bir yandan da, Avusturya’yı baskı altında tuttu. Ragıb PaÂÅŸanın divan edebiyatı geleneÄŸini sürdüren ÅŸiirleri, mensur yazıları, bilimsel makaleÂleri vardır. ÇoÄŸu gazel türünde olan ÅŸiÂirleri tasavvuf ve felsefe konularını iÅŸler. Dili bazen ağır ve aÄŸdalı, bazen kolay anÂlaşılır niteliktedir. Gazellerinde halk deyimÂleri, atasözleri, özdeyiÅŸleri geniÅŸ yer tutar. Bazı beyit ve mısraları atasözleri arasına girdi. Åžiirde, bazen divan edebiyatı geleneÄŸi dışına çıkarak, tasvir ve anlatımdan çok, anlama ve mantık kurallarına göre düşünÂmeye önem verir. Bilim konularını iÅŸleyen mensur yazılarının çoÄŸu çağının anlayışına uygun olarak Arapçadır. Bazı yazıları devÂlet iÅŸleriyle ilgilidir.
Eserleri: Telhisat (özetlemeler); Fethiye-i Belgrad (Belgrad’ın Alınışı); MünÅŸeat (Mektuplar); Sefinetül-Ragıb (Ragıb’ın Gemisi); Dîvan. (-> Bibliyo.) [M]RAFİNAJ
— Petr. Petrol ürünlerini (yakıt, yaÄŸlayıcı v.b.) üretme usullerinin tümü. || Bu usullerÂden herhangi biri. Esanl. TASFİYE. Bk. ANÂSİKL.
— Åžekercilik. Åžekere, yeniden eritme, berraklaÅŸtırma ve renk giderme iÅŸlemlerinin uyÂgulanması.
— ANSiKL. Petr. Dönüşüm sanayilerinin en önemlilerinden biri haline gelen petrol rafinaj’ı, herhangi bir ham petrolün bileÂÅŸimindeki bütün ürünlerin elde edilmesini saÄŸlar.
Ayrımsal damıtma iÅŸlemi üstüne kurulan ilk usuller serisinde, karmaşık hidrokarbon kaÂrışımı temel ürünlerine ayrılır. Daha sonra ikinci bir üretim usulüyle, bu ürünlerin niÂtelikleri ıslah edilerek saflaÅŸtırilir. Nihayet. sentez yoluyle yeni maddeler veya tabiî halÂde ender olarak bulunan, maddeler elde edilir.
• Gazların iÅŸlenmesi. Bu amaçla yapılan ilk iÅŸlemde, gazlar sıvılaÅŸtırma ve sogurma ile ayrılır ve fırınların ısıtılmasında kullanılan en hafif gazlar tasfiye edilir. Daha sonra, polimerleÅŸme ünitelerinde, propilen ve buÂtilen gibi gaz halindeki olefin sınıfı hidroÂkarbonlar uygun bir katalizör etkisiyle yeniÂden birleÅŸtirilerek yüksek kaliteli bir benzin elde edilir. Alkilasyonla (izcoktan sentezi) elde edilen izocktan, nazarî olarak, oktan indisi 100 olan bir benzindir. Bir asidi kataÂlizör gibi kullanarak, özellikle cracking gazÂlarında bulunan izobütilen, daha çok damıtÂma gazlarında bulunan izobütanla birleÅŸtiriÂlir. Bu tepkimelere katılmayan hidrokarbonÂlar sıvılaÅŸtırılmış gazlar halinde toplanır ve basınç altında tüplere konularak, bütan ve propan gazı halinde piyasaya sürülür.
• Benzinlerin hazırlanması. İstenilen oktan indisini ve uçuculuÄŸu elde etmek için temel benzinler (kaba benzin, cracking ve reforÂming benzini, polimerler, alkilat) belli oranÂlarda karıştırılarak ve kurÅŸun tetraetil (okÂtan indisini arttırmak için), tortu ve renk önleyici maddeler katılarak deÄŸiÅŸik kaliteli yakıtlar elde edilir.
• YaÄŸların rafinajı. Petrol yaÄŸları genellikÂle özel ham petrollerden üretilir. Bu amaçÂla birinci damıtma tortusu fırınlarda ısıtılır ve güçlü bir vakum altındaki bir veya birkaç tablalı sütunda ayrımsal damıtma iÅŸleminden geçirilir. YaÄŸların, üç veya dört kere çekileÂrek elde edilen hammaddesine «damıtma üÂrünleri» denir ve viskoziteleri en hafiflerinÂden en ağırlarına kadar gittikçe artar. Bu inÂdirgeme veya vakum altında damıtma sonunÂda, normal bir sıcaklıkta sertleÅŸen bir tortu elde edilir. Damıtma ürünlerinde giderilmesi gereken çeÅŸitli maddeler vardır: parafin (düÂşük sıcaklıklarda yağın akışkan olarak kalÂması isteniyorsa, tasfiye edilmesi gerekir), arematikler, yağın viskozite indisini düşüÂren, yani sıcaklık etkisiyle çok farklı viskoÂzite deÄŸiÅŸikliklerine yol açan kararsız bileÂÅŸikler. Demek ki her damıtma ürünü, fürfürol veya fenol gibi bir eriticinin etkisine bıÂrakılır ve bu etkiyle iki faza ayrılır: birincisi iÅŸlenmiÅŸ yaÄŸ, öbürü de, fuel-oillere katılan veya petrokimyada kullanılan aromatik ve ağır bir alt üründür. Daha sonra, metiletilketon veya propan gibi bir eritici yardımıyle parafini giderilir ve billurlar, iÅŸlenmiÅŸ yaÄŸ
— 10° C veya — 20° C’a doÄŸru soÄŸutulunca ayrılır.
Vakum altındaki döner tamburlarda, sürekli süzme iÅŸleminden sonra, parafini giÂderilmiÅŸ bir yaÄŸ ile yumuÅŸak yağımsı bir paÂrafin veya «gaç» elde edilir. Son iÅŸlem, ağır reçinelerin özel topraklarla yüze soÄŸurulduÂÄŸu renk giderme iÅŸlemidir: uygun bir sıcakÂlığa kadar ısıtılan yaÄŸ hemen toprakla kaÂrıştırılır ve «precoat» tipi bir tamburdan süÂzülür. Son zamanlarda, bazı yaÄŸlayıcılar için toprakla iÅŸleme yerine katalitik hidrojenleme iÅŸlemi uygulanır.
Rafinaj sanayii ve petrokimya, yakıt ve kimÂyasal madde ihtiyaçlarının her on yılda iki misline çıkması sebebiyle günümüzde çok hızlı bir geliÅŸme temposu göstermektedir.
C6H12-> C6H6 + 3H2 sikloheksan benzen hidrojen
hidrojen açığa çıkararak aromatik hidrokarÂbonlara dönüşür. Böylece elde edilen önemli miktardaki hidrojen (orta büyüklükteki bir rafineride, günde 10 ton), on yıldan beri uyÂgulanan birçok yeni hidrojenleme usulünün geliÅŸtirilmesini saÄŸladı: kükürt giderme ve cracking usulleri. İşlenecek üründeki küÂkürtlü bileÅŸiklerin kükürdü, kükürtlü hidroÂjen ÅŸeklinde ayrılır ve Claus yükseltgeme metoduyle dönüştürülür: H2S + 1/2 O2 ->S + H2O. RADİKALİZM
— Fels. Bilgi alanındaki çaÄŸrışımcılıkla ikÂtisat ve siyaset alanındaki liberalizmi kayÂnaÅŸtıran felsefî, siyasî ve iktisadî öğretileÂrin genel adı. (özellikle, Beutham, James ve J. Stuart Mili tarafından temsil edilir.)
— ansikl. Siyaset. • Büyük Britanya’da, «radikal» sıfatı whig’ler, sonra da onların yerini alan liberaller arasında en kararlı reformcuları belirtmek için kullanıldı. TeÂrim, aralarında, kurulu düzene ve özellikle monarÅŸi ile kiliseye karşı belirli bir düşÂmanlıktan baÅŸka hiç bir ortak yan bulunmayan çeÅŸitli eÄŸilimleri karşılar. İlk radiÂkalizm, George III devrinde onun otoriter siyasetine tepki olarak Wilkes meselesi sıÂrasında ortaya çıktı. Amerika savaşı patÂlak verince, ayaklanan kolonları tutan raÂdikaller Cartwright’ın çevresinde toplanaÂrak, bir parlamento reformunun gerekliliÄŸi üstünde ısrarla durmaÄŸa baÅŸladılar. FranÂsız devrimi, Paine’in yazılarıyle destekleÂnen ve Fox tarafından hoÅŸgörüyle izlenen yeni bir hareketin doÄŸmasına yol açtı. ArÂtık sosyal kaygıları da yansıtan siyasî taÂlepler daha ÅŸiddetlendi ve hükümetin sert tepkilerine yol açtı (1795).
Victoria çağı sonundaki bu radikalizmin sözcülüğünü J. Chamberlain yaptı ve emperyalist «mesihçilik» manisiyÂle modası geçmiÅŸ sayılan iktisadî liberaÂlizme karşı duyduÄŸu küçümsemeyi bu akıÂma aşıladı. Bir yandan siyasî reformların tamamlanması, öte yandan bir sosyalist partinin kurulması, XX. yy. baÅŸlarında radikalizmin ortadan kalkmasına yol açtı.
Sol kanatları yönetememesi üzerine (1924-1926), 1932′den sonra yeniden teÅŸkilâtlanÂdırılan ve Halk cephesinin saÄŸ kanadını meydana getiren parti (1936-1938) ılımlıÂlarla birlikte hükümette tekrar görev alÂmayı baÅŸardı (1938-1940). Vichy rejimi sıÂrasında bölünen radikaller, III. Cumhuriyetin kurumlarına baÄŸlı olduklarını açıklaÂdılar; ama kamuoyu 1940 bozgununun sorumluluÄŸunu III. Cumhuriyete yüklediÄŸi için 1945 seçimlerinde büyük kayıplara uÄŸradıÂlar. Ortanın solundaki partilerle baÄŸlarını yeniden kuran radikal parti, 1948′den itiÂbaren «üçüncü kuvvet» haline geldi ve kiÂliseye karşı takındığı sert tavırdan vaz geçmek zorunda kaldı. Partiyi ılımlı bir yönetim altında (E. Faure) ya da solcu bir doÄŸrultuda (Mendes – France) gençleÅŸtirme hareketi baÅŸarısızlıkla sonuçlandı. General de Gaulle’ün baÅŸa geçmesiyle bir kere daÂha bölünen parti, F. Gaillard ve M. Faure gibi radikalizmin liberal yanma daha çok baÄŸlı olan kiÅŸilerin eline geçti.
• ispanya’da, liberalizmin belirmesiyle, raÂdikalizme benzeyen görüşler de ortaya çıkÂmıştı. Ama «radikal» teriminin tam anlaÂmıyle belli gruplara verilmesi ancak 1868 ile 1874 arası dönemde gerçekleÅŸti. XIX. yy.ın ortalarından itibaren, Demokrat parÂtinin ortaya çıkmasıyle, radikalizmin hedefleri (demokratik kurumlara baÄŸlılık, kiÅŸisel hürriyetlerin garanti altına alınmaÂsı, genel seçim, cumhuriyetçi formüllerin ortaya konması, sosyalist tipte bir planÂlamanın gerçekleÅŸtirilmesi) bizzat bu parti ve ilericilerin sol kanatları tarafından saÂvunuldu.
1868 Devrimiyle bu terim, ispanyol siyasî hayatına yerleÅŸti ve Prim tarafından, kraliyetçi demokratları tanımlamak için kulÂlanıldı. Ama bir radikal parti ancak Amadeo I’in krallığı sırasında kurulabildi. 1872 Seçimlerinden önce, Ruiz Zorrilla, Radikal (veya Demokrat Radikal) partiyi, kendi taraftarlarını ve eski demokratları biraraya getirerek kurdu. Eski demokratlar arasınÂda Marcos ve Rivero gibi giÅŸiler vardı. BunÂlar cumhuriyetçi görüşleri savunuyorlardı. AÄŸustos 1872 seçimleri sonucunda radikalÂler ezici bir çoÄŸunluk saÄŸladılar ve Martos’un liderliÄŸinde, parlamento mücadeleleÂrine etkili bir biçimde katıldılar. Daha sonÂra cumhuriyetçi rejimden yavaÅŸ yavaÅŸ ayrılarak muhafazakâr güçlerle aynı paralele geldiler. Ama XIX. yy. sonlarından itibaÂren, yeniden toparlanmaÄŸa çalıştılar.
L”erroux’nun kiÅŸiliÄŸine sıkı sıkıya baÄŸlı bir radikal partinin kurulması ancak 1908′de mümkün oldu. Onun yönetimi altında, RaÂdikal parti, küçük burjuvalarla bir kısım proletarya tarafından desteklendi. Daha sonra, halk kütlelerinin gözünden düştü ve radikaller, işçi sınıfını etkileri altıÂna, alma niyetinden vaz geçerek kütleleÂri etkilemeyen fesatçı ve tertipçi bir siÂyaset güttüler. Siyasetlerini, kiÅŸi hürriyetÂlerinin savunulması, devletin kiliseden ayÂrılması, laik eÄŸitim sisteminin gerçekleÅŸÂtirilmesi, küçük toprak sahiplerinin ve ÅŸehirde yaÅŸayan orta sınıfı savunacak tedÂbirlerin alınması gibi ilkelere dayandırÂmışlardı. Diktatörlük sırasında, parti çeÂÅŸitli baÅŸkaldırma teÅŸebbüslerine katıldı ve San Sebastian antlaÅŸmasının imzalanmaÂsında önemli bir rol oynadı. 1929′da, RaÂdikal Sosyalist partinin kurulmasıyle, RaÂdikal parti içinde bir bölünme oldu. RaÂdikaller haziran 1931 seçimlerinde büyük baÅŸarı elde ettiler ve sosyalistlerden sonra ikinci önemli parti durumuna geçtiler.
Sosyalistlerle solcu cumhuriyetçiler birleÅŸeÂrek Sol bloku meydana getirdikleri zaman Lerroux ve partisi saÄŸa doÄŸru keskin bir dönüş yaptı. 1933 Seçimlerinde Radikal parti çoÄŸunluÄŸu saÄŸladı ve 1933 ile 1935 arasında hükümetin başına geçti. Lerroux ile radikaller, gittikçe daha gerici bir tutumu benimsediler (toprak karşı reformu, kilise siyaseti, seçim sistemini yeni baÅŸtan düzenlemeÄŸe teÅŸebbüs) ve bundan ötürü partinin prestijini kaybetmesine sebep olÂdular. Parti de bu yüzden yıkıldı. Bu yıkılış, karaborsa ve Nombela skandallarının ortaya çıkmasıyle kesinleÅŸti. ÇünÂkü bunlara karışmış kimselerin çoÄŸunÂluÄŸu, Radikal partinin ilerigelenleriydi. Martinez Barrio yönetiminde partiden ayÂrılan bir grup bu kargaÅŸalıktan sıyrılabilmiÅŸ, ÅŸubat 1936 seçimlerinde, «Union Republicana» (Cumhuriyetçi birlik) adı altınÂda 39 milletvekili çıkarmıştı. Bu olaylar sonunda Radikal parti fiilen ortadan kalkÂmış oldu.
• Latin Amerika’da radikalizm taraftarı siyasî toplulukların teÅŸkilâtlandırılması, XX.yy.ın sonuna rastlar ve liberalizmin muhafazakâr eÄŸilimlerine tepki olarak kenÂdini gösterir.
Åžili Radikal partisi, 1888′de bu ad altında teÅŸkilâtlandırıldı. Bu parti, 1857′de muhafaÂzakârlarla birleÅŸmeye karşı olan liberal bir grubun bölünmesinden doÄŸmuÅŸ ve art arda gelen liberal koalisyonların bir unsuru olÂmuÅŸtu. Alessandri’nin saÄŸcı siyaseti (1920-1924) ve daha da solda yer alarak orta sıÂnıfın desteÄŸini kazanan teÅŸkilâtların (DeÂmokrat parti) ortaya çıkması, radikallerin siyasetlerinde bir dönüş yapmalarına yol açtı. Böylece radikaller, işçi partilerinin halk cephesi çizgisine yaklaÅŸmışlardı. Bu siyaset, Aguirre Cerda’yı cumhurbaÅŸkanlıÂğına getirdi. Fakat partinin yeni siyaseti saÄŸ kanat tarafından hiç bir ÅŸekilde kabul edilmemiÅŸti. Bu durum 1941′de, iktidarın saÄŸ kanat adayı Juan Antonio Rios’a geçÂmesine yol açtı. Rios’un cumhurbaÅŸkanlığınÂdan itibaren ve özellikle halefi Gonzales Videla (o da radikal bir saÄŸcıydı) devrinde (1946-1951) halk cephesi rejimi yozlaÅŸarak yeni muhafazakâr bir tutum benimsedi ve Amerika’nın desteklediÄŸi soÄŸuk harp siyaÂsetinden yana çıktı. Ama sonunda halk cephesi parçalandı ve cepheyi meydana geÂtiren partiler kanun dışı ilân edildi. Åžili radikalizmi bundan sonra kendini bir merkez gruplaÅŸması olarak tanıtmak istedi. Ama baÅŸarılı olamadı. Halk üstündeki etÂkisini yavaÅŸ yavaÅŸ kaybederek sonunda fırÂsatçı bir siyaset takip etti. Bundan ötürü, 1964′te Frei’nin Hıristiyan-Demokrat partisiÂni, 1970′te de Allende’nin Sosyalist partisini destekledi. Arjantin’deki Medenî Radikal birlik, 1891′de kuruldu ve 1916′da Yrigoyen’in seçilmesiyle iktidarı ele geçirdi.
Ancak, 1930′daki askerî darbe Yrigoyen taÂraftarlarının bu sola dönüşlerini boÅŸa çıÂkardı. Bir süre taraf tutmayan yrigoyen’ciler (1930-1934 arası) parlamento muhaleÂfet grubu olarak yeni rejime katılma kaÂrarı aldılar. Peron devrinde, radikalizm etÂkisini daha da kaybetti. Yeni bölünmeler ortaya çıktı. Halkçı radikallerle görünürde daha solda olan uzlaÅŸmaz radikaller birbiÂrinden ayrıldı.
Bunlardan ikinci grup Frondizi vasıtasıyle peron’cu kütleleri kendine çekmeÄŸe çalışÂtı. Bu arada sanayi burjuvazisiyle A.B.D. kapitalizminin desteÄŸini kazanmayı da amaç edindi. Frondizi, 1963′te, uzlaÅŸmaz radikalizmi terk ederek Movimiento de ingegracion y Desarrollo’yu (BirleÅŸme ve GeÂliÅŸme Hareketi) kurdu. (ML)RACİBORZ
RACASTHAN
Racasthan 1949′dan beri racput prensliklerinin çoÄŸunu (Racasthan birliÄŸi adının da belirttiÄŸi gibi; 19 devlet) ve eski Acmer devletinin topraklarını içine alır. Bu ÅŸehirlerin çoÄŸu savunmaya elveriÅŸli yerlerde kurulmuÅŸtur; surlarla çevrili olmaÂları veya kalelerin eteÄŸinde bulunmaları, çöllerin, Ganj ovasının ve Dekkan’ın sıÂnırlarında önemli bir stratejik yeri elde tuÂtan racput prenslerinin askerî rolünü haÂtırlatır. Bu kurak bölgelerde buÄŸday, darı ve pamuk tarımı verimlidir. Bozkırlarda göçebeler büyük deve, koyun ve keçi sürüÂleri otlatır. Yün iplikçiliÄŸi ve dokumacıÂlığı baÅŸlıca sanayi faaliyetidir.
— G. santl. Racasthan’da birçok minyatür okulu (bu arada Caypur ve Bundela okulÂları) geliÅŸmiÅŸtir. (L)RACARACA
RACASANAGARA. Bk. HAYAM VURUK. RADOM
QUEBEC eyaleti
• CoÄŸrafya. Quebec eyaletinin toprakları Kanada’daki üç büyük coÄŸrafî bütün üzeÂrinde uzanır: Kanada «kalkanı», LaurentiÂdes bölgesi, ApalaÅŸ bölgesi. Güney (Laurentides) ve doÄŸu (Nouveau Quebec) kısmını içine aldığı Kanada «kalÂkanı» geniÅŸ ormanlarla kaplı ve birçok göl, çukur ve tepeciklerden meydana gelen bir labirent görünüşündedir. Laurentides bölÂgesi ırmağın her iki kıyısında (Saint – Laurent ülkesi, Montreal ovası) uzanan bir alçak topraklar bölgesidir. ApalaÅŸ bölgesi ise tepe çizgilerinin hâkim olduÄŸu’bir yayÂlalar (Gaspesie, halicin güney yaylaları, doÂÄŸu kantonları) kesimidir, iklim kışın sert (Quebec’te ocak ortalaması: —12,4°C), yaÂzın sıcaktır (Ouebec’te aÄŸustos ortalaması: 18,7°C); bol yaÄŸmur yaÄŸar (Quebec’te 1 070 mm); kar Quebec’te beÅŸ altı ay kalkmaz.
Quebec’te daha çok ek deÄŸeri az olan sanayiler yerleÅŸmiÅŸtir. Dokumacılık, kereste sanayii. Sanayinin bu yapısı hayat seviyesinin millî ortalamadan epeyce, komÅŸu eyaletinkinden ise çok düşük olmasını açıklar. 1964′te kiÅŸi başına maÂlî gelir Quebec’te 1 567 dolar, Ontario’da 2 113 dolardı (bütün Kanada için 1 812 doÂlar). Enerji elde edebilme imkânlarına (hiç olmazsa elektrik alanında, maden üretimiÂnin önemine, Saint-Laurent denizyoluna ve ülkenin en, büyük merkezinin burada olÂmasına raÄŸmen giderilemeyen bu eÅŸitsizliÄŸin sebebinin iç yatırımların yönelimiyle ilgili olduÄŸu ve kısa vadede deÄŸiÅŸtirilemeyeceÄŸi sanılır.
1960 Seçimlerinde büyük bir zafer kazanan liberaller, Millî Birlik’in çıÂkardığı 44 milletvekiline karşılık 50 milletÂvekili çıkardılar. Jean Lesage yönetiminde kurulan yeni hükümetin baÅŸlattığı reformÂlar, «sessiz devrim»i meydana getirdi: ikÂtisadî alanda reformlardan bir kısmının heÂdefi Amerikalıların veya ingiliz asıllı KaÂnadalıların iÅŸletmelerinin ve sermayelerinin etkisini azaltmak (elektrik üretiminin devÂletleÅŸtirilmesi gibi) ve sanayileÅŸmeyi geliÅŸÂtirmekti; sosyal alanda eski sosyal yapılara el atıldı ve meselâ ‘Katolik kilisesinin eÄŸiÂtimdeki fiilî tekeli, bir Kamu EÄŸitimi bakanlığının kurulmasıyle yumuÅŸatıldı. Ama kamuoyunun, Kanada federasyonu yapısıÂnın deÄŸiÅŸtirilmesini isteyen unsurları, bu reÂformları çok yetersiz buldular. Bunlardan bir kısmı bağımsız ama Kanada’nın öbür eyaletleriyle iliÅŸkili bir Quebec devleti kurulÂmasını istediler. Bazılarıyse çeÅŸitli kuruluÅŸÂlar çerçevesinde tam bağımsızlık için savaÅŸÂmaktadırlar: baÅŸlıca «bağımsızlıkçı» teÅŸkiÂlât Millî Bağımsızlık birliÄŸidir. TopÂlulukların bazısı ise millî kurtuluÅŸ mücadelelerine «sömürgecilik aleyhtarı» bir savaÅŸ gözüyle bakıyordu. Bu görüş açısından hareket eden bazı militanlar ÅŸiddet hareketleÂrine baÅŸvurulmasını öğütlediler. 1963′te Montreal’de patlayan bombalar birçok kiÅŸiÂnin ölümüne sebep oldu. «İki dillilik» üsÂtüne yapılan bir soruÅŸturmanın (1965) açığa vurduÄŸu gibi, Kanada’da kamuoyunun büÂtün kesimleri Fransızca konuÅŸanların aÅŸaÂğılanmasına karşıdır.
SoruÅŸturma bu eÅŸitÂsizliÄŸin Kanada’nın bütünlüğünü tehlikeye düşürdüğünü açığa vurdu. Quebec ile KaÂnada’nın geri kalan kısmı arasındaki buhÂranı, 1966 seçimlerini Daniel Johnson’un yönettiÄŸi Millî Birlik partisinin kazanması (51 liberale karşılık, 55 milletvekili) daha da artırdı. Muhafazakârlar Fransızca konuÂÅŸulan eyaletle Ottawa arasındaki iliÅŸkilere, milliyetçi bir eÄŸilim vermeÄŸe kalkıştılar. General de Gaulle’ün Montreal Dünya serÂgisini ziyareti (temmuz 1967), olayların hızÂlanmasına yol açtı. Quebec halkının coÅŸÂkunlukla karşıladığı De Gaulle, nutuklarınÂda kaderlerine hâkim olmaları gereken «Kanadalı Fransızlar»ın hürleÅŸtirilmeleri zorunluÄŸunu kesinlikle ortaya koydu; MontÂreal’de verdiÄŸi kısa nutku «YaÅŸasın hür Quebec» diye bağırarak bitirmesi, federal hükümetin ÅŸiddetli tepkisiyle karşılaÅŸtı; buÂnun üzerine De Gaulle, Ottawa’ya yapaÂcağı ziyareti iptal etti. O tarihten sonra Quebec ile Fransa arasında Ottawa’yı iÅŸe karıştırmadan önemli iktisadî ve kültürel anlaÅŸmalar imzalandı.QUARESMİO (Francesco)
Başlıca eseri: Historica, Theologica et Moralis Terrae Sanctae Elucidatio
(2 cilt, 1639). [M]QUASİMODO (Salvatore)
1921′de Roma’da, kenÂdi kendine Yunanca ve Latince öğrendi. Görevli olarak İtalya’da seyahat etti; soÂnunda Milano’ya yerleÅŸti. Giuseppe Verdi konservatuvarında italyan edebiyatı profesörü oldu ve Milano’nun günlük bir gazeÂtesinde tiyatro tenkitleri yazdı. AnlaşılmaÂsı güç bir ÅŸairdir. GerçeÄŸi efsane ÅŸekline sokan hayallerinin arkasında kederli bir karamsarlık sezilir.
Başlıca şiir kitapları: Acqua e Terre (Su ve Topraklar) [1930], Oboe Sommerso (Batmış Obua) [1932], Giorno Dopo Giorno (Günler Geçtikçe) [1946], La Vita non e Sogno (Hayat Bir Rüya Değildir) [1949], La Terra impareggiabile (Eşsiz Toprak) [1958] (1959 Nobel Edebiyat armağanı). [L]PYRGİ
Bir Leukothea (Mater Matuta) tapınağının bulunduÄŸu ÅŸehir, M. ö. II. yy.da bir roma kolonisiydi. Bugün Civitavecchia yakınında Santa Severa. Åžehirde 1957′den beri yapılan kazılarda iki büyük tapınağın (M. ö. VI.-V. yy.) temelÂleri ortaya çıkarıldı. Bu tapmaklardan birinÂde (üç cellae’li tipik bir etrüsk yapısı) atina ve syrakusai gümüş paralarıyle birçok yontulmuÅŸ ve boyanmış piÅŸmiÅŸ toprak buÂlundu. (L)PYRENEES ORİENTALES idare bölgesi
İdare bölgesinin ortasında ve kuzeyinde alüvyonlu Roussillon ovaları uzanır; bu ovaların en yüksek kısımlarını meydana geÂtiren kurak topraklar (aspres) bugün meÅŸÂhur ÅŸarapların yapıldığı bir baÄŸcılık bölgeÂsidir. Roussillon’un Tet ve Teche tarafınÂdan sulanan en alçak kısımları, meyve (kayısı, ÅŸeftali) bahçeleriyle örtülüdür. RoÂussillon, güneyde Alberes daÄŸlarıyle sınırlıÂdır; yükseltisi Neulos’da 1 275 m’yi bulan bu daÄŸların denize bakan yamaçları baÄŸlarÂla kaplıdır; kıyıda birkaç balıkçı ve ticaÂret limanı (Port-Vendres) yer alır.
Batıda idare bölgesi, DoÄŸu Pireneler üzeÂrinde uzanır; bu kesimde hayvancılık çok önemlidir; kuzeyde Corbieres daÄŸlarının ucu, bir hayvancılık ve çeÅŸitli tarım bölgeÂsi olan Fenouillet çöküntüsü yanında ansıÂzın yükselir. İdare bölgesinin ortasında, Tefin orta vadisi, Conflenfi meydana geÂtirir; Prades havzası meyve bahçeleriyle örtülüdür. Fransa ile ispanya arasında bölüşülmüş olan Cerdagne ovaları, verimli bir tarım bölgesidir. İdare bölgesinin güÂneyinde Canigou kütlesi Conflent’i çeÅŸitli tarım ve hayvancılık yapılan Tech’in yukaÂrı vadisinden (Vallespir) ayırır.
İdare bölgesinde sanayi çok geliÅŸmemiÅŸtir: Canigou’da demir filizi iÅŸletmesi, besin saÂnayii (içki, konserve), ayakkabıcılık, manÂtar iÅŸlenmesi ve dokuma atelyeleri. Turizm hızla geliÅŸmektedir:
ılıca merkezleri ve yaz sayfiyeleri. (L)QUESNAY (François)
Paris’te baÅŸarılı bir tıp öğrenimi yaptı; Mantes’da Hötel-Dieu’nün baÅŸcerrahı oldu, cerrah ve doÄŸum uzmanı olarak büÂyük bir ün kazandı, Observations sur les Effets de la Saignee’yi (Kan Almanın SoÂnuçları üstüne Gözlemler) [1730] yazarak o güne kadar bu konuda ileri sürülmüş tezÂleri çürüttü. 1736′da Essai Physique sur l’Economie Animal’i (Hayvansal iktisat üstüne Fizik Deneme) yayımladı. Eczacılık akademisinin daimî sekreterliÄŸine getirildi (1737). Mme de Pompadour’un (1749), sonÂra kralın (1752) hekimi oldu. Versailles ÅŸatosundaki dairesinde, iktisadî meselelerle ilgilenen Diderot, Turgot, Mirabeau marÂkisi, Dupcnt de Nemours gibi saray adamÂları toplanırdı.
TopÂrak, zenginliÄŸin baÅŸlıca kaynağıdır; sanayiÂnin, zenginliklerin artmasına, insanları topÂraktan koparmadiÄŸi ölçüde katkısı vardır. Ticaret herhangi bir gerçek zenginlik deÂÄŸil, sadece bireysel, yani ortak olmayan bir kazanç saÄŸlar (bir kimsenin kazancı, baÅŸka birinin kaybıdır). ZenginliÄŸin ilk kayÂnağı toprak olduÄŸu için, vergi yükünü yalÂnız toprağın taşıması gerekir. ÇaÄŸdaÅŸ iktiÂsatçılar, Quesnay’in Tableau Economique adındaki eserine hiç deÄŸilse tarih açısından büyük önem verirler. Quesnay bu eserinÂde, Harvey’in kandolaşımı konusundaki keÅŸÂfini zenginliklerin dolaşımına uyguluyordu. (L)QUERETERO
— Queretaro eyaleti, 379 200 nüf. Eyalet, özellikle kuzeyde, daÄŸÂlık bölgelerde uzanır; ama güneye doÄŸru sıcak ve verimli topraklarda tahıl ve ÅŸeÂkerkamışı yetiÅŸtirilir. Maden kaynakları boldur; gümüş, bakır, altın, kurÅŸun, antimon, civa v.b. Metalürji.
— Tar. Eski bir aztek ÅŸehri olan Queretaro, 1531′de ispanyollar tarafından alınÂdı. 1810′da Hİdalgo, Dominguez ve Allende’nin ayaklanması burada hazırlandı. A. B.D. ile Guadeleoupe Hİdalgo antlaÅŸmasıÂnın imzalandığı Meksika kongresi burada toplandı, imparator Maximilian, Miramon ve Mejia tarafından burada kuÅŸatıldı ve ihanete uÄŸraması üzerine teslim olunca kurÂÅŸuna dizildi (19 haziran 1867). Åžehirde Carranza’nın topladığı Konvansiyon meclisi ÅŸuÂbat 1917 Anayasasını hazırladı. (L)PYOTR III Fyodoroviç
Pek zeki olmayan ve şöyle böyle bir eÄŸitim görmüş bulunan bu alman prenÂsi, rus geleneklerini az çok küçümsüyor ve Friedrich II’nin aydın istibdadına ve maÂnevralarına yersiz bir hayranlık duyuyordu. Tahta çıkışının hemen ertesinde, Prusya’nın büyük bir bölümü rus ordularının iÅŸgali alÂtındayken, askerlerini Silezya’dan geri çekÂti, sonra da DoÄŸu Prusya ile Pomeranya’yı karşılıksız olarak Friedrich II’ye geri verdi (5 mayıs 1762 barışı); ayrıca askerî yardımÂda bulunacağını da vaat etti. Böylece ittiÂfakların birdenbire Avusturya ile Fransa aleyhine dönmesine yol açtı. Bu devletler de çok geçmeden barış yapmak zorunda kaldı.
İç siyaset alanında ise, Münnich gibi sürÂgünde bulunan devlet adamlarını geri çaÂğırdı, gizli ÅŸansölyeliÄŸi lâğvetti; ayrıca, OrÂtodoks kilisesi aleyhine çalışan mezhepleÂri destekledi, ÅŸapelleri kapattırdı, ikonalaÂrı kırdırttı ve toprak sahibi soyluları desÂteklemek amacıyle kilisenin mallarına el-koydurttu; ayrıca soyluları devlet hizmeÂtinden bağışık tuttu (17 ocak 1762 tarihli ferman) ve alkollü içki yapımı tekelini onÂlara verdi. Bu siyaset, kiliseden baÅŸka, seÂnatoyu, sarayı ve İmparatorluk Muhafız birliÄŸini de memnun etmemiÅŸti. Haris bir kimse olan karısı Sophie (Sofiya) von Anhalt-Zerbst (Yekaterina II), Pyotr III ile anlaÅŸamıyordu (birbirlerini karşılıklı olaÂrak aldatıyorlardı).
Çar kendisini bir maÂnastıra kapatmadan önce, Sofiya onu orÂtadan kaldırmak amacıyle muhalifleriyle birÂleÅŸti; Orlov kardeÅŸler ile birlik olarak muÂhafız alaylarını çara karşı baÅŸkaldırmaÄŸa ÅŸevketti. Tahttan çekilmek zorunda bıraÂkılan (28 haziran – 10 temmuz 1762) çar, tutuklandı ve sonunda Aleksey Orlov taraÂfından öldürüldü (24 temmuz). Ne gibi ÅŸartlar altında ortadan kalktığının rus halkınÂdan gizlenmiÅŸ olması, Pugaçov’un Pyotr III adı ile ayaklanabilmesini açıklamaktaÂdır. (L)PUSZTA
— Ansikl. XVII. y.da Osmanlılar Balkan yarımadası ve Karpatlar’a doÄŸru çekildikÂleri sırada bütün macar ovası bir puszta idi. Yukarı Macaristan ve Slovakya’ya sığınan Macarlar yavaÅŸ yavaÅŸ ovaya yeniden yerleÂÅŸerek tarımı baÅŸlattıkça, puszta’nın yerini günden güne «ekilmiÅŸ tarla» anlamına gelen alföld veya föld aldı; geleneksel puszta, taÂrımın geliÅŸtirilmesi daha güç olan en kurak bölgelerde, daha İkinci Dünya savaşı ariÂfesinde bile hâlâ büyük koyun ve boynuzlu hayvan sürülerinin, atlı çobanlar yedeÄŸinde, kum hortumları arasında dolaÅŸtığı KuzeydoÂÄŸu Macaristan’da uzun süre devam etti. İklim bu kesimde, özellikle yaz sonunda çok kurak olmakla beraber, su çok uzakta deÂÄŸildir: Tisza, ovanın birkaç metre aÅŸağıÂsında binlerce menderes çizer. Sulama çalışmaları özellikle Debrece’nin batısında, Hortobagy idare bölümünde son puszta ÅŸeritlerini de ortadan kaldırmış, geniÅŸ çeltik tarlaları meydana getirmiÅŸtir. Çok küçük alanlar dışında puszta bugün artık ancak, AvÂrupa’nın bu kısmında halkların yerleÅŸmeÂsini saÄŸlayan büyük göçler zamanındaki bozÂkırın bir kalıntısıdır. Rüzgârın hareket etÂtirdiÄŸi toprakları tutan sunî ormanlarla kesiler kır, eskiden Batı’yı Osmanlı imparaÂtorluÄŸundan ayıran no man’s land’in yerini almıştır. (L)PUSHER
— ANSiKL. Bu usul, hafriyat sırasında yaÂrarlanılan gücü iki katına çıkarmak ve iÅŸleÂmin süresini büyük ölçüde kısaltmak imÂkânı verir. Bir toprak tesviye ÅŸantiyesinde, her makine sırayle kazı yapacağından ve anÂcak çalışma sırasında ikinci bir kuvvete ihÂtiyaç göstereceÄŸinden, birkaç skrapere yarÂdımcı olarak bir tek pusher yeterlidir. (L) PUNA
PULLUK
İyi ayarlanmış tekerlekli bir pulluk, sürekÂli olarak sapla düzeltilmeÄŸe ihtiyaç gösterÂmez. Atla çekilen pulluklar bir veya iki kulaklı ve çoÄŸunlukla saplı olur. Motorlu pulluklarda ise sap bulunmaz; bunlar bir veya çok kulaklı ve tekerleklidir; genellikÂle bir traktörle çekilir. Pulluklar çeÅŸitli tipÂtedir: döner kulaklı pulluk her iki yönde gittiÄŸi zaman toprağı hep aynı tarafa deÂvirme imkânı verir; aynı amaçla terazili pulluklar icat edilmiÅŸtir; bunlar ortasında deÄŸiÅŸik çapta iki tekerlek bulunan V ÅŸekÂlindeki bir çatının iki ucuna baÄŸlı iki pulÂluk halindedir, gidiÅŸ yönüne göre sıra ile çalışır.
Traktörle çekilen baÄŸcı pulluklarında çeÂkim eksenine göre bakışık veya ters bakıÂşık olarak iÅŸ gören iki pulluk yer alır; bu sayede asma diplerini doldurur veya açar. Alt pulluÄŸunun (köstebek pulluk) kolu çok kuvvetlidir; bunlar toprağı devirmeden keÂser, ucunda pençeli bir bıçak bulunan pulÂluk demiri toprağı derinden iÅŸler, akaçlanacak suların akmasını kolaylaÅŸtırır. Diskli pulluklar, âdi pulluktan farklı olarak kulak yerinde disk bulunan pulluklardır; deÄŸirmi saç biçimindeki diskler bir mil üzerinde döÂnerken toprağı bıçak gibi keser ve devirir. PULLANMA
— G. santl. Bir tablonun üzerindeki boya tabakasının pul pul veya incecik şeritler halinde kalkması. (Pullanmaya verniğin iyi olmaması veya kötü bir astarlama ya da tablonun tuvalinin ikiye katlanması yol açabilir.)
— Jeomorfol. SaÄŸlam kayanın hemen heÂmen eÅŸmerkezli kabuklar halinde ufalanÂması. (Pullanma, daha çok kristalli tıkız kayalarda [özellikle granit] sık görülür; pullanmanın bir soÄŸuyup bir ısınan yüzey ile, çok daha az geniÅŸleyen ve büzülen daha derindeki tabakalar arasındaki ısı farkları sonucu oluÅŸan gerilimler sebebiyle meydaÂna geldiÄŸi sanılır. Pullanma özellikle yarı kurak iklimlerde görülür.)
— Patol. Bir kemiÄŸin, bir kiriÅŸin v.b. ölü kısımlarının küçük pullar halinde dökülmeÂsi. || Dış derinin boynuzsu küçük pullar veya büyük geniÅŸ parçalar halinde dökülÂmesi olayı. Bk. ANSİKL.
— Seram. Pişmiş toprak veya madenî eşya üzerindeki sırın yaprak yaprak kalkması.
— ANSİKL. Patol. Pullanma deri için norÂmal, önemsiz bir olaydır. Patolojik olaÂrak pitiryasiz ve sedef hastalığı gibi bazı deri hastalıklarından baÅŸka kızıl, kızamık gibi genel, bulaşıcı ve döküntülü hastalıklarda da görülür. (L)PUL
(N. Araz).
— ÇEÅž.DEY. Bir pul etmemek, deÄŸersiz olmak. || Bir pula satmak, hiç önem verÂmemek, (birine karşı) sadakatsiz davranÂmak: Ben senin âşıkınım / Bir pula satma beni (Halk türküsü). || Para pul. Bk. PAÂRA.
— Bot. üzerinde bulunduÄŸu organa sımÂsıkı yapışık, ÅŸekil ve yapıca çok basit yapÂrakların her biri. Bk. ANSiKL.
— Böcekbil. Çiftkanatlı böceklerde kaşıkçık. || Diviklerde düşen kanatın yerinÂde kalan çotuk. || Kelebeklerde ufacık bir sivri nokta ile kanatların derisine tutunan çok küçük plak. (Kelebeklerin kanadında sürekli olarak «toz» görünüşünde yer alan ve onlara gerek yansıma yoluyle [kimyasal renkler], gerek ışığın enterferans oyunlarıyle [fizik renkler] çeÅŸitli renkler veren ve renklere parlaklık kazandıran kısımlar, bu pullardır.)
— Huk. Pul sahtekârlığı, devlet tarafından çıkartılan kıymetli evrakın bir türü olan pulun, yetkili olmayan kişilerce basılması. (Resmî evrakta sahtekârlık suçu sayılır. [Bk. sahtekârlık.])
— înÅŸ. Çatı kaplama iÅŸlerinde madenî örÂtü elemanıyle çivi başı arasına konan küÂçük boyutlu çinko veya bakır parçası.
— Mim. üst üste konmuÅŸ, düz veya hafif kabarık dairesel küçük plakalardan meyÂdana gelen süsleme.
— Oyun. Tavla oyununda kullanılan yuvarlak küçük levha.
— Pulc. PTT idaresi tarafından, postanın alacağı ücretleri göstermek üzere çıkarılan basılı kâğıt. (POSTA pulu da denir.) [Bk. ANSiKL.] || Damga pulu. Bk. DAMGA.
— Saatçilik. Bir mihvere desteklik etmesi için, bir kol veya duvar saatinin platinine perçinlenmiş pirinç parça.
— Sürüngenler bilimi. Bazı deniz kaplumÂbaÄŸalarının baÄŸasını kaplayan ve çeÅŸitli eÅŸÂya yapımında kullanılan madde.
— Süs. santl. Ortası delik maden levhacık. (Bk. ANSIKL.) || Pul iÄŸnesi, pulun deliÄŸinÂden geçecek kadar küçük ve ince iÄŸne.
— Teknol. Vida, cıvata v.b. ÅŸeylerin boyÂnuna geçirilen ortası delik madenî levha.
— Terz. Bir kumaşın üzerine süs olarak dikilen küçük, yuvarlak, ince ve delikli, maden, jelatin, sedef v.b. parçası. (Bk. ANÂSiKL.) || Pul iÅŸlemek, bir kadın elbisesinin üzerine pullar iÅŸleyerek süslemek.
— Zool. Balıkların, sürüngenlerin ve bir kısım kuÅŸlarla memelilerin vücudunu kapÂlayan boynuzsu, sert levha. Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Bot. Pul’lara köksaplarda, baÂzı asalak bitkilerin (canavarotu) yer üstü saplarında, soÄŸanlarda, bileÅŸikgillerin bürümlerinde rastlanır. Bunlar ya tomurcukÂlarda olduÄŸu gibi koruyucu veya soÄŸanÂlarda olduÄŸu gibi besleyici bir görev yapaÂbilir. Kozalaklıların meyve yapraklarına da pul denir.
— Pulc. OrtaçaÄŸdan beri, yolların güvenÂsizliÄŸi yüzünden, ağırlık ve mesafeye göre hesaplanan gönderme ücretini mektubu alan kimsenin ödemesi âdet olmuÅŸtu. Ama bu ödeme ÅŸekli dağıtım iÅŸini güçleÅŸtiriyordu. Kendisine bir ÅŸey gönderilen kimseye kaÂbul etmemek hakkının tanınması da mektuplaÅŸanların birtakım hilelere baÅŸvurmalaÂrına yol açıyordu (adres üzerinde belirli deÄŸiÅŸiklikler yaparak veya zarfın üzerine önceden kararlaÅŸtırılmış bazı iÅŸaretler koÂyarak parasız haberleÅŸmeyi saÄŸlamak gibi). Ayrıca, ücret tarifesinin yüksekliÄŸi dolayısıyle gizli yapılan mektup ulaÅŸtırma iÅŸleri de büyükçe bir para kaybına sebep oluÂyordu. Buna karşı ilk defa, 8 aÄŸustos 1653′te Paris’te petite poste’un kuruluÅŸu sıraÂsında, Paris parlamentosu danışmanı Renouard de Villayer bir çare bularak taşıÂma ücretinin önceden ödenmesi usulünü geÂtirdi. Bu usule göre, gönderilmek istenen mektubun gönderme ücreti mektubun varıÂşında alıcıdan deÄŸil de, mektup gönderilÂdiÄŸi zaman mektubu gönderen kimse taraÂfından ödeniyor ve bu durum da bugünkü posta pullarının yerini tutan bir belgeyle mektubun üzerinde belirtiliyordu. Ancak, mektup gönderen kimsenin bu önceden ödeÂme iÅŸini postahanede yapması zorunluluÄŸu bu usulün yaygınlaÅŸmasını önledi. Bu duÂrumu önlemenin tek yolu, ücret tarifesini hafifletmek ve sadeleÅŸtirmek (ücret deÄŸiÂÅŸikliklerini mektubun ağırlığına göre deÄŸil de gideceÄŸi yere göre uygulamak), ayrıca ödeme muamelesini elden geldiÄŸince basitÂleÅŸtirmekti. İsveç’te De Treffenberg (1823), İngiltere’de Charles Knight (1834) ve Charles Whiting (1837-1838), Fransa’da da Piron (1838) ile Grasset (1839) bunun için, basılı veya üzeri damgalı kâğıt veya zarflar kullanmayı tasarladılar. 1819-1836 ArasınÂda, bu sistem özellikle, gönderme iÅŸlerini tekelinde bulunduran Sardunya krallığı taÂrafından bile kullanıldı. Bu ülkedeki posta idaresi, yazışmaların ulaşımını tekelinde buÂlundurarak, özel ulaklarla gönderdiÄŸi mekÂtuplar için bir çeÅŸit mektup kâğıdı satıÂyordu. İngiliz James Chalmers’ın denemeleri pula son biçimini verdi (1834-1838). Chalmers’ın bu buluÅŸu, birçok tartışmaÂdan sonra, Rowland Hill’in teklifi üzerine 1840′tan itibaren İngiltere’de kullanılmaÄŸa baÅŸlandı (10 ocakta bütün İngiltere toprakÂları üzerinde tek ücret uygulaması baÅŸladı; 6 mayısta da ilk posta pulu olan 1 penny’lik siyah pul çıkarıldı), ücretin peÅŸin ödenÂdiÄŸini gösteren bir belge olduÄŸu için de, 28 aÄŸustos 1848′den itibaren, Posta idaresi genel müdürü Etienne Arago’nun isteÄŸi üzerine, posta pulu usulünü Fransa da kabul etti. Oysa Fransa’da bu yenilik, daha önÂceleri, ücret indirimleri dolayısıyle haziÂnenin zorunlu olarak kayba uÄŸrayacağı gerekçesiye birkaç kere reddedilmiÅŸti. 1 Ocak 1849′da Fransa’da posta ücretleri yeniden düzenlendi.
2. İstanbul’daki Hürremsultan türbesinde bulunan kabartma bahar çiçeÄŸi motifi;
3. iznik çinisi.
Aynı kurum daha sonra İstiklâl mâdalyasıyle madalya ve beÂratını birarada veren iki kabartma pul daÂha bastı (1968). Gene Ajans Türk’e, 1971′-de Hava kuvvetlerinin 60. kuruluÅŸ yıldönümünü anma dolayısıyle pul bastırıldı.
• Pullar genel olarak üçe ayrılır: hazine pulları; posta pulları; yardım pulları.
Hazine pulları”nın hangi belgelere ne ölÂçüde yapıştırılacağı, ilgili kanunlarla belirÂtilir ve bedeli hazineye kalır. Türkiye’de hazine pullarının kullanılmasına Düyunu Umumiye tarafından ve damga resminin toplanması amacıyle 1880′de baÅŸlandı. MeÅŸÂrutiyet döneminde Hicaz demiryolunun yapımına yardım için hazine pulu çıkarıldı, bunlar postada kullanılmadı. Postada kulÂlanılan ve geliri hazineye kalan pullar: 1. evlâdı şüheda pulları (1915); 2. tayyare müÂdafaa pulları (1937); 3. millî müdafaa pulÂlarıdır (1941).
BaÅŸlıcaları: muhacirun ianesi pulları (1890); Müdafaai Milliye cemiyeti pulları (1915); Osmanlı Donanma cemiyeti pulları (1918); Kızılay ÅŸefkat pullan (1910); Türk Hava kurumu pulları (1926); Çocuk Esirgeme kurumu ÅŸefÂkat pulları (1928).
— Terz. Pullar, yuvarlak, dört köşe, uzun, sivri uçlu, düz, üzeri hafifçe kabarık, tek renkli veya ortası göz göz delik olabilir ve tek sıra halinde, bir desen meydana geÂtirecek biçimde veya bir boncuÄŸun çevresiÂne iÅŸlenir.
— Zool. Zooloji bilginleri derideki yassı uzantıların her çeÅŸidine pul adını verirler. Pullar çok deÄŸiÅŸik yapıda olduÄŸu için daiÂma homolog organlar olmayabilir. Balıkların pulları altderiden oluÅŸan küçüÂcük plaklardır; bunların oluÅŸumunda üst derinin payı genellikle pek önemsizdir. Pulların yapısı türlere göre çok deÄŸiÅŸiktir. Köpekbalıklarında pullar plakoid ÅŸeklinde, yani diÅŸ yapısında ve biçimindedir. Mersin balıklarında pullar ganoyittir; yaÂni üzerleri parlak bir mine ile kaplıdır. Kemikli balıklarda pullar ince ve esnek, kenarları ya diÅŸli (taraksı pullar) veya deÂÄŸirmidir (deÄŸirmi pullar). Ayrıca balıklaÂrın pulları birbirinden bağımsız ve kiremit düzeninde dizilidir; bunların tedricî büyümelerine bakılarak balıkların yaşı tahmin edilebilir. Sürüngenlerde pullar balıklarınkinden çok farklıdır. Bunlarda pullar üstderiden oluÅŸur ve kiremit düzeninde deÄŸilÂdir; derinin üzerinde yüzeysel bir tabaka halinde yer alır ve zamanla birbirine bitiÂÅŸip kaynaÅŸarak bir bütün olur.
Bunların hepsi birden bir çeÅŸit kılıf meydana getiÂrir. Hayvan büyüyebilmek için bu kılıfı zaman zaman atmak zorundadır (deri deÂÄŸiÅŸtirme). Kertenkelelerle yılanlarda pulÂlar çok basittir. Timsahlarla kaplumbaÄŸaÂlarda pulların altında ayrıca altderiden oluÅŸan kemik plakalar bulunur. Böylece tam bir dış iskelet halini alan pullar kamlumbaÄŸalarda esas iskeletle birleÅŸerek baÂÄŸayı meydana getirir. Sürüngenlerinkine tıÂpatıp benzeyen pullara kuÅŸların bacaklarınÂda rastlanır ve bu iki sınıfın ortak bir soydan geldiÄŸini gösterir. Bazı memelilerÂde (pangolin, tatu) görülen baÄŸalar da tıpÂkı timsahlarınkini andırır. Kelebeklere veÂrilen pulkanatlılar adı, kanatlarını ince bir toz tabakası gibi örten mikroskopik pulÂlardan dolayı verilmiÅŸtir. Bir kısım keleÂbeklerin madenî ebrulu, kadifemsi, yanarÂdöner güzelim renkleri kanat pulları üzeÂrine düşen ışığın yansıma ve enterferasyonlarından ileri gelir.
♦ Sıf. Pula benzeyen, pulu andıran. | İnce bir tabaka halinde olan. || Pul ÅŸiÅŸe, yeÅŸil camdan yapılan çok ince çeperli ÅŸiÂÅŸe.
— Jeol. Pul kaya, yaprak yaprak ayrılan taşların genel adı. Eşanl. ŞiST.
♦ Pul pul blÅŸ. sıf. Pullar, küçük parçaÂlar halinde. (LM)PUGLİA veya PULYA
• — Tar. Batıya doÄŸru, EskiçaÄŸ Apulia’sından daha dar olan bölge, uzun süre Normanların iÅŸgali altında kaldı. 1057′de Robertoil Guiscardo, Puglia dükü olarak tanındı. Siyasî muhtariyetlerini kaybeden ÅŸehirler, yavaÅŸ yavaÅŸ gerilemeÄŸe baÅŸladı. Bununla beraber, Bari, Trani ve Brindisi limanlan haçlı seferleri döneminde, insan nakli ve ticaret sayesinde çok canlıydı. Sicilya kralÂlığının bir ili haline getirilen bölge 1861′de İtalya krallığına baÄŸlandı. (L)PUEBLA veya PUEBLA DE ZARAGOZA
— Pueblâ eyaleti, Anahuac yaylasının doÂÄŸu ve güney ucunda uzanır, güneyde rio de las Balsas’ın yukarı havzasına taÅŸar; 1 902 000 nüf. Nüfus yoÄŸunluÄŸu yüksek olan eyalet toprakları, zengin bölgeleri içine alır (ılıman ve astropikal iklim ürünleri: buÄŸday, mısır, ÅŸekerkamışı).
— Tar. Puebla, 1531-1532 arası San DoÂmingo baÅŸpiskoposu tarafından kuruldu. Tlaxcala piskoposluÄŸu 1550′de buraya taÂşındı. 1862′de Fransızlar ÅŸehri kuÅŸattılar ama ancak 1863′teki kuÅŸatmadan sonra alaÂbildiler. Bk. MEKSİKA SAVAÅžI. (L)Prut savaşı
PRUSYA Genel tarih
(27 ekim 1806) , Tilsit antlaşmasıyle (1807) Prusya, topraklarının yarısını kaybetti; savaş tazminatlarını ödeyemeyen krallık işgal edildi ve Fransızların metbuu haline geldi.
Bu çaba ve fedakârlıklar Viyana kongreÂsiyle mükâfatlandırıldı (1814-1815). Prusya yeniden kurularak Saksonya’nın kuzey yaÂrısı, Westfalen ve Rheinland’ı aldı; bir german devleti haline gelmiÅŸti ve Almanya’nın en zengin bölgelerini içine alıyordu.
Prusya’nın teklifi sadrazam Ragıb PaÅŸanın baÅŸkanlığında toplanan divan taÂrafından incelendi. Rusya ve Avusturya ile harbi gerektirecek bir durum olmadığı için kabul edilmedi; fakat bu ittifak teklifi keÂsin olarak da reddedilmedi. Elçiye verilen cevapta askerî ittifakın daha uygun bir zaÂmana bırakılması, ÅŸimdilik bir ticaret anlaÅŸmasıyle yetinilmesi gerektiÄŸi bildirildi. Prusya ile bir ticaret anlaÅŸması imzalandı (1761) Friedrich 1762′de rus çarı olan Pet-ro III ile anlaÅŸarak rus cephesindeki savaÅŸlara son verdi ve Osmanlı devletiyle Avusturya’ya karşı bir anlaÅŸma yapmak istedi. Kesin olarak barış taraftarı olan sadrazam Ragıb PaÅŸa bunu da kabul etÂmedi. Ahmed Resmî Efendi bu sırada BerÂlin’e gönderildi (1764). Osmanlı – AvusturÂya – Rusya savaÅŸları sırasında (1787-1792), Osmanlı-Prusya ittifakı için yeniden teÅŸebÂbüse geçildi. PRUSYA
PRUSİAS
— Prusias I Aksak (hük. M.ö. 230-182). Kral Zielas’ın oÄŸlu. Babasının ölümünÂden sonra tahta çıktı (M.ö. 230).KrallığıÂnın ilk yıllarında kime karşı kazanıldığı biÂlinmeyen bir zafer gününü bayram ilân etti (M.ö. 220). Bu yıllarda Byzantion ÅŸehriyle iyi iliÅŸkiler kurdu. Polybios’a göre, Byzantion’lular Prusias I’in kendilerine yaptığı büyük hizmetler sebebiyle birçok yere onun heykellerini dikmeyi kararlaÅŸtırdılar. Fakat bu gerçekleÅŸmedi. Prusias I bu olaÂya gücendi. Byzantion’luiar onun düşmanlarıyle de iyi iliÅŸkiler kurunca Rodoslularla birleÅŸerek Byzantion’a savaÅŸ açtı. Rodoslular denizde, Prusias I karada savaÅŸmayı kaÂbul etti. Uzun süre devam eden savaÅŸ, Prusias I’in kiraladığı traklı askerlerle ÅŸehri kuÅŸatıncaya kadar devam etti (M.ö. 220 veya 219). Sonra Prusias I, Byzantion ile bir dostluk ve saldırmazlık paktı imzaladı. AyÂrıca fethettiÄŸi bölgeleri karşılıksız geri verÂmeyi kabul etti. Birinci Makedonya savaşı sırasında Asya’da Philippos V’i destekleÂyerek Attalos I (Bergama kralı) ile savaÅŸÂtı. Prusias I ile Attalos I arasındaki saÂvaÅŸ, onun Bergama krallığına hücumu ile baÅŸladı. Bu anî hücum karşısında ÅŸaşıran Attalos I, çareyi geri çekilmekte buldu. Savaşın sonucu hakkında herhangi bir bilÂgi yoktur. M. ö. 202′de Philippos V, PruÂsias I’in iyi niyetlerine karşılık Kios ÅŸehÂrini hediye etti. Strabon’a göre ÅŸehrin adı bu tarihten sonra «deniz kenarındaki PruÂsias» olarak deÄŸiÅŸtirildi.
— Prusias II Avcı (hük. 182-149). Prusias I ile onun Makedonya kral soyundan gelen karısının oÄŸlu. DoÄŸum taÂrihi bilinmiyor. Polybius’un bildirdiÄŸine göÂre, ilk evliliÄŸini Philippos V’in kızı ve Perseus’un kızkardeÅŸi olan Apame ile yaptı. Bu evlilikten, daha sonra kral olan Nikomedes II Epiphanes doÄŸdu. Prusias II’nin ikinci bir kadınla daha evlendiÄŸi, bu evlilikten çocukları olduÄŸu eski yazarlar tarafından belirtiliyorsa da bu husus çeliÅŸkilidir. PruÂsias II, M.ö. 182 yılında Bergama kralı Eumenes II ile Pharnakes I arasındaki saÂvaÅŸta Bergama kralının yanında yer aldı.
— Prusias III, Prusias II’nin ikinci oÄŸlu. Prusias II’nin birinci evliliÄŸinden olan oÄŸlu Nikomedes adını taşıdığı için, PruÂsias III’ün Prusias II’nin ikinci evliliÄŸinÂden olan erkek çocuklarından biri olması kuvvetle muhtemeldir. Bu kral hakkında hemen hiç bir bilgi yoktur. (M)PSYLLİODES
PSYKHE
— İkonogr. Psykhe masalı yunan sanatçıÂlarına ilham kaynağı oldu. Bu konuda en çok iÅŸlenen tema, M.ö. IV. yy.’da cenaze hydrialarında piÅŸmiÅŸ topraktan bir Tanagra heykelinde, bronzlarda, paralarda ve özelÂlikle Capitolium müzesinin ünlü bir heykel grubunda (Kadıköy’lü [Khalkedon] Boethos’a atfedilir) rastlanan Eros ile Psykhe grubudur. Psykhe XVI. yy.dan sonra yeniÂden önem kazandı (Farnesine’de Raffaello’nun, ayrıca Van Dyck, Simon Vouet, Guido, Ant. Coypel, Boucher, Büyük Lagrenee ve Natoire’m resimleri). [L]PROVINCİA
— ANSIKL. Esk. Rom. Provincia kelimesi önce bir savaşın yükümlülüğünü, yani bir askerî kumandanlık (imperium) görevini, sonra, bir magistratus’a verilen her türlü iÅŸi belirtir; nihayet italya dışında bulunan ve roma hâkimiyetine boyun eÄŸen toprakÂlar için kullanılır. İlk provinca’lar, SicilÂya (227), Sardinya-Korsika (227), AÅŸağı ve Yukarı ispanya’dır (197). Ele geçirilmiÅŸ ülÂke olarak provincia, askerî hükümete baÄŸÂlıdır: vali, jus gladii (hayat hakkı ve ölüm hakkı) ile birlikte imperium’u (iktidar) elÂde tutar. Lex Provinciae’yi (Provincia kaÂnunu) muzaffer general, on senato temsilÂcisinin yardımıyle uygulatır ve gerekirse boÅŸlukları valilik fermanları (edictum) ile doldurur. Kanun, valinin ikametgâhını, provincia’larm durumunu (hür siteler, municipes, baÄŸlı siteler), malî yükümlülükleriÂni (municipes’ten toplanan gayrimenkul vergisi, stipendium [haraç] ve baÄŸlı sitelerden toplanan salmalar) belirler. Bu siteler, stipendium’u toplamakla görevli vergi meÂmurlarının ve valilerin fazla vergi istemeÂlerine karşı tamamen savunmasızdır; valiÂler, görevlerini yürütmek için girdikleri masrafları provincia’lardan elde ederler. BaÅŸlangıçta, görevli (konsül, praetof) veya görevleri uzatılmış (prokonsül, propraetof) magistratus’lara, provincia’ları senato veriÂyordu. Magistratuslar da, bu provincia’ları ya uzlaÅŸma, ya da kura yoluyle aralarında paylaşırlardı. Lex Sempronia de Provinciis Consularibus (123-122) konsüller arasındaki rekabeti önlemek için bunların seçiminden önce bu paylaÅŸtırma iÅŸinin yapılmasını zorunlu kılmıştı. Lex Cornelia de Provinciis Ordinandis (81) ile, Sulla, o güne kadar istisnaî olan görev uzatmasını, olaÄŸan bir tedbir haline getirdi. Bir askerî kumandanÂlığa ihtiyaç gösteren sınır provincia’larını konsüllere ayırdı, öteki provincia’ların, göÂrev bitiminde sekiz praetor’a bölüştürülmesi iÅŸini de senatoya bıraktı. Bu praetorlar, bir yıl görevde kalırlardı. M.ö. I. yy .ın olaÄŸanüstü kumanda görevleriyle geçersiz hale gelen bu emirname, valileri tayin iÅŸini üstüne alan Sezar çağında ortadan kalktı (M.ö. 49). M.ö. 27′de, Octavianus (bk.AUGUSTUS),
1. senato provincia’lan, genellikle Akdeniz kıyısında bulunan, barışın saÄŸlanÂdığı, dolayısıyle de garnizon bulundurmaÄŸa lüzum kalmayan Akdeniz kıyısındaki provincia’lardı. Ancak bir sivil iktidar sahibi olan ve M.ö. 52′de konan Lex Pompeia uyarınca senato tarafından seçilen senato prokonsüVlzr’mce yönetilirlerdi. Lex PomÂpeia (M.ö. 52) bir magistratusluk (konsül’lük veya praetoriluk) göreviyle bir provincia valiliÄŸinin verilmesi arasında en az beÅŸ yıllık bir süre geçmesini ÅŸart koÅŸardı. Uygulamak istedikleri hukuk kurallarını (edictum proyinciale) tespit edenler, valiÂlerdi; gerçekte, yalnız iki provincia (AfriÂka ile Asya) prokonsüTlerin yönetiminde, ötekiler ise sadece propraetoriann yönetiÂmindeydi; bunların gelir kaynakları, senaÂto aerarium’umı beslerdi;
2. imparatorluk provincia’ların, genellikle barışın tam olaÂrak saÄŸlanamadığı, düşman tehdidi altında bulunan ve askerî birliklerin bulundurulÂmasını gerektiren bölgelerdi. Yeni toprakÂların eklenmesi, bazı himaye bölgelerinin provincia haline yükseltilmesi, önceden var olan bir provincia’nın birkaç vilâyete bölünmesi sonucunda (197′de Yukarı Bre-tagne ve AÅŸağı Bretagne olarak ikiye ayÂrılan Bretagne gibi) asker sayısı yükselmiÅŸÂti, öte yandan, procurator provincia’lan da praetor (Marcus Aurelius zamanında Norique ile Retya) veya konsül (Vespasianus zamanında Kappadokia) provincia’lan haÂline gelebilirdi. İmparatorluk provincia’larını elinde tutan Augustus, onları, senato emrindeki legali Augusti pro praetore’ye veya şövalyelere (Mısır’da praefectus, küçük provincia’larda procuratores) vermiÅŸti; bunÂların tümü de imparator tarafından seçilir ve zora baÅŸvurmalarını önlemek için de saÂbit bir ücret alırlardı. Roma ve Augustus imparatorluk kültü provincia meclislerinin her yıl toplanmasını (consilia’lar) öngörüyor ve bu meclisler sayesinde hükümet, valileri daha iyi denetleyebiliyordu. Caracalla zaÂmanında (212) bütün provincia’lara site hakkının tanınması, Pax Romana’dan yaÂrarlanan provincia’lar ile İtalya arasında hukukî bakımdan bir fark bırakmadı, öte yandan, senato provincia’lanyle imparatorÂluk provincia’lan arasında süregelen ayırım da imparatorun yani Severus PROVENCE Tarih
Provence. SonÂradan Narbonnensis (Narbonne’un kurulÂması, 118) adını alan bu eyalete Tötonların yenilmesinden (Aix, 102) ve barışın saÄŸlanÂmasından (90-83) sonra tüccarlar ve şövalÂyeler akın etti. Marsilya’ya boyun eÄŸdirilmesinden sonra (49) Sezar emekli askerlerini Arles, Bezieıs ve Frejus’e yerleÅŸtirdi; Augustus da, Orange, Vienne, Avignon v.b. kolonilerini kurarak eyaletin yasasını tespit etti. Alp kesimi (Alp e s-M arıt ime s) imparaÂtorun yetkisi altına verildi; bölgenin geri kalan kısmı senato eyaleti haline getirildi ve bir vali ile bir meclis (her ikisi de Narbonne’da [Narbonnensis]) tarafından yöneÂtilmeÄŸe baÅŸlandı. İlk barbar akınlarından sonra (M.S. 250′ye doÄŸr.) Narbonnensis ikiÂye bölündü; Rhöne’un doÄŸusundaki kısım (Alpes Maritimes buraya baÄŸlıydı) Viennoise adını aldı (293-305). Yeni barbar akınları önÂce Viennoise’ın doÄŸusunda ikinci bir NarÂbonnensis kurulmasını (381), sonra Galyalar valisinin Treves’den Arles’e çekilmesini geÂrektirdi. Arles, Batı imparatorluÄŸunun deÂvamı boyunca (395-476), Vizigotlara direndi. Batı Roma imparatorluÄŸu yıkılınca bölgenin güneyini Vizigotlar, kuzeyini ise Burgondlar iÅŸgal ettiler. Vizigotların Vouills’de bozguna uÄŸramasından (507) sonra yerlerini Ostrogotlar aldı; sonra Franklar Provence’ı krallıkÂlarına kattılar (536). Bourgogne krallığına baÄŸlanan Provence, muhtariyetini bir ölçüÂde korudu; ama Araplar Septimania bölgeÂsini iÅŸgal edince (VIII. yy.) Charles Mart el Arapların tarafını tutan Provence’lılara boÂyun eÄŸdirdi (736-739). Martel’in birliklerinin yakıp yıktığı Provence, Karolenjler zamanınÂda büyük ölçüde geriledi. Verdun antlaÅŸmasıyle (843) Lothar’a geçen eyalette, oÄŸlu Kari ilk Provence krallığını (855-363) kurÂdu. Mirasçılar arasındaki on beÅŸ yıl süren mücadeleden sonra Kel Charles’ın kayınbiÂraderi Boson, Bourgogne ve Provence kralı seçildi (879); Boson’un ölümünden sonra birçok defa el deÄŸiÅŸtiren eyalette, 947′de Bourgogne-Provence krallığı kuruldu. BuraÂnın hükümdarı Konrad, Arles, Apt ve Avignon’da üç kontluk kurarak yönetimi elinde topladı. Bu sayede Boson’un oÄŸlu Guillaume, derebeylere hâkimiyetini kabul ettireÂrek, kıyıya yerleÅŸmiÅŸ olan Arapları ülkeden çıkardı; ÅŸehirlerde ticaretin yeniden baÅŸlaÂması sayesinde burjuvazi geliÅŸmeÄŸe baÅŸladı. Bourgogne Provence krallığı imparatora geÂçene kadar (1032) Guillaume’un sülâlesi iktidarı elinde tuttu. Toprakların kadın vârisÂler elinde bölünmesini önlemek için 1112′de Gevaudan’lı Beauce ile evlenen Barcelona kontu Ramon Berenguer III ve Toulouse kontu Alphonse Jourdain 1125′te Provence’ı bölüştüler. Berenguer III, Rhöne, Durance, Alpler ve deniz arasında kalan toprakları (kontluk), Alphonse Jourdain ise Rhöne’un batısındaki kısmı (markilik) aldı. Baux deÂrebeyleri (Baux savaÅŸları, 1142-1162), Forcalquier kontları ve Toulouse kontlarıyle çatışan katalonyalı Provence kontları, din adamlarının desteÄŸini saÄŸladılar; savaşı kazanınca evlilik yoluyle Forcalquier kontluÂÄŸunu ele geçirdiler (1196). Kontların Toulon’da ve Balear adalarında müslümanlarla savaÅŸtıkları sırada, doÄŸu ticaretiyle zenginÂleÅŸen burjuvalar birçok hürriyet elde ettiler. Tutumları kont Ramon Berenguer IV’ü (1209-1245) kontluÄŸu yeniden teÅŸkilâtlandırÂmaÄŸa ÅŸevketti. Berenguer IV, Provence’ı «baillie»liklere (adalet görevlisi) böldü; kenÂdinden öncekilerin siyasetinden vaz geçti ve Fransa ile iliÅŸki kurdu (1235′e doÄŸr). ölümü üzerine yerine damadı Anjou’lu Charles geçti (1246-1285); sık sık yurt dışına çıkmak zorunda kalan Charles, Provence’ta katalan asıllı bir senechal tarafından yönetilen gerÂçek bir merkezî hükümet kurdu; senechal’e bir kurul yardım ediyordu; Charles iki yeni «baillie» kurdu ve Baux derebeylerinin desÂteklediÄŸi bir komün isyanından yararlanarak konsüllüklerin yerine «viguerie»leri (hâkim) getirdi (1251-1262). Ramon Berenguer IV-ün ustaca maliye siyasetiyle biriken bütçe fazlası, Charles I’in İtalya’da, özellikle NaÂpoli’de (1266) bir ittifak ve fetih siyasetine giriÅŸmesine imkân verdi. Ama Sicilya katÂliamı (1282) ertesinde, Napoli Deniz savaşında Charles I’in bozguna uÄŸramasından sonra, oÄŸlu Charles II’nin (1285-1309) fidÂyesini ödemek için ilk Provence meclisleri toplandı (1286) ve vergi iÅŸleri düzenlendi. Provence’ın zenginliÄŸi, Sicilya’nın ve Akka’-yı müslümanların almasından (1291) sonra doÄŸu ticaretinin kaybedilmesinden, Ara-gon’a karşı savaÅŸtan ve korsanlardan büyük zarar gördü. ülke o tarihte halkının üçte ikiye yakınını kaybetti. KraÂliçe Jeanne I, Anjou’lunun (1343 – 1382) siyaseti, ÅŸirketlerin (1357-1358), Aragon çeÂtelerinin (1361) ve fransız çetelerinin (1365-1369) akınları durumu daha da ağırlaÅŸtırÂdı. Jeanne I’in evlat edindiÄŸi (1380) Anjou’Âlu Louis I’in (1383-1384) ölümünden sonra dul karısı, Nice, Puget-Theniers, Lantosque vadisi ve Barcelonette’i Savoia’ya bıraktı. Vârisleri Louis II (1384-1417) ve Louis III (1417-1434), Napoli’yi yeniden ele geçirmek için giriÅŸtikleri seferler yüzünden hazineyi boÅŸalttılar. Rene (1434-1450) Napoli’yi kesinlikle kaybetti ve barış yeniden saÄŸlanınÂca Provence’ın iktisadî kalkınmasına katkıÂda bulundu. Yerine geçen yeÄŸeni Maine’li Charles (öl. 1480) ölürken Provence’ı FranÂsa kralı Louis XI’e miras bıraktı. Fransa kralı bir barış ve birliÄŸi saÄŸlama siyaseti güttü. Fransız-lspanyol savaÅŸları sırasında François I’in isviçreli ve alman birlikleri, Provence’a («Valdo’culuÄŸu» ve Luther’ciliÄŸi soktular (1545). Aix parlamentosu sapkınlıÂÄŸa savaÅŸ açtı ve «valdo’cular» ezildi (1545). Din savaşı sırasında katolikler «Ligue» (birlik) adı altında birleÅŸirken Protestanlar krala ve «siyasetçilere» yanaÅŸtılar (1584). Ligue baÅŸkanı Cassaubc (1591-1596), MarsilÂya’da zorbalığını sürdürürken vali, ProvenÂce’ın ortasına ve güneyine hâkimdi. Aix parlamentosu, Henri IV’ün mezhep deÂÄŸiÅŸtirmesinden sonra tanıdı (1594). Her üç yılda bir toplanan meclisler vergi kanunları çıkarmada çekimser davrandığından, 1639′dan sonra toplanmaÄŸa çaÄŸrılmadılar; yerleriÂni kralın iktidarını destekleyen bir komünÂler genel meclisi aldı; bu mecliste Aix konsülleri, Provence’ın savunucusuydu. Bir dilekçe meclisi kurulması ve üyeÂlerine parlamento baÅŸkanı ve danışmanı olma imkânı tanınması (1647) soyluların isÂyanına yol açtı; isyanı Mazarin’in Provence valiliÄŸine tayin ettiÄŸi Merceur dükü bastırÂdı (1652-1653). Marsilya’ya boyun eÄŸdirilme-sinden sonra (mart 1660), Provence’ı kraliÂyet idaresi yönetti.
J. d’Arbaud, V. Bernard’ın eserleri milletlerarası bir üne ulaÅŸtı. Provence dili, Mistral’den önce de sürekli ve çoÄŸunlukla baÅŸarılı olarak yazılmıştı; XVI. yy.da Bellaud de la Bellaudiere, XVII. ve XVIII. yy.da Brueys, Zerbin, T. Gros, J.de Cabanes, XIX. yy.da marsilyalı ÅŸarkı yazarı Victor Gelu tarafından iÅŸlendi. (L)PROVENCE CoÄŸrafya
Provence’ın fizikî ve beÅŸerî özellikleri, belirÂli bir homogenliÄŸin sonucudur. İklimin baÅŸÂlıca özelliÄŸi eyaletin her yerinde yazların kurak, kışların ise yağışlı ve oldukça yuÂmuÅŸak geçmesidir. Yağışların ÅŸiddetliliÄŸi ve kuraklık, Provence’a çıplak bir görünüş kaÂzandırır. BuÄŸday ve zeytin tarımıyla küçükÂbaÅŸ hayvan yetiÅŸtiriciliÄŸine dayanan gelenekÂsel hayat tarzı bitki ve toprakların büyük ölçüde yozlaÅŸmasına yol açmıştır. XIX. yy. sonundan itibaren yoksul bölgelerde yaÅŸayan halkın o tarihe kadar saÄŸlığa zararlı olan o-valara ve ÅŸehirlere göç etmesi, nüfusun daÂğınık kümeler halinde toplanmasına yol açtı. Eyalette yükseltiye göre iki bütün ayırt ediÂlir:
Yukarı Provence ve Aşağı Provence.
2. AÅŸağı Provence, iç Provence’ı meydana getiren ovalar, havzalar ve kütleler bütününÂden meydana gelir. Güneyde Akdeniz’e açılır ve buradaki kıyı saçağına Provence maritime (Kıyı Provence’ı) adı verilir. İç ProÂvence üç deÄŸiÅŸik bölgeyi içine alir:
a) Don-zere geçitlerinin aÅŸağı kesiminde Camargue’a kadar uzanan AÅŸağı Rhöne ovalan; burası verimli tarım kesimleri (Vaucluse bataklık ovaları; pirinç yetiÅŸtirilen Camargue) ve ıssız alanlar (Crau, Camargue’ın güÂneyi) bölgesidir;
b) tepeler, kalkerli sıradaÄŸÂlar ve havzalar bölgesi: Provence’ın bu keÂsimi çok karmaşık bir yapıya sahiptir;
c) Eski Tiren kıtasının kalıntıları olan hersinyen Maures ve Esterel kütleleri. Provence maritime, Rhöne deltasından İtalÂya sınırına kadar uzanan çok çeÅŸitli bir kıyıdan meydana gelir: doÄŸuda büyük bir turizm bölgesi olan Cdte d’Azur; batıda To-ulon, Marsilya ve Berre kıyı gölü sanayi bölgeleri.PROTOPOPOV (Aleksandr Dmitriyeviç)
PROTİÇ (Stojan)
PROPAGANDA
PROMETEYUM veya PROMETYUM
PİRİNÇ
Ayıkla pirincin taşını. Bk. AYIKLAÂMAK.
Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak. Bk. DİMYAT.
— Bitki hastalıkları. Pirinç yanığı, piricularia oryzae mantarının çeltikte yaptığı hasÂtalık.
— Eczc. Pirinç suyu, pirincin kaynatılmasıyle elde edilen su. (İshal kesici olarak taÂnınır.)
Pirinç unu, pirincin öğütülmesiyle elde edilen bir tür un. (Süt çocuklarını sütÂten kesme zamanında besin olarak kullaÂnılır.)
— El iÅŸleri. Pirinç örgü, elde ve iki ÅŸiÅŸle; birinci sırada, bir ters, bir yüz olarak, ikinci sırada, tersin üstüne yüz, yüzün üstüÂne ters ilmek atarak düzenlenen yün örÂgüsü.
— Kozmetoloji. Pirinç pudrası. Bk. PUDRA.
— Mutf. Bk. ANSiKL.
Pirinç lokması, sütÂle haÅŸlanmış pirinçten yapılan bir çeÅŸit tatlı. (Sütün içinde haÅŸlanarak hamur haline geÂtirilen pirinç, lokmalar halinde yuvarlanÂdıktan sonra önce yumurtaya, sonra gaÂleta ununa bulanır, yaÄŸda kızartılır ve soÂÄŸuk ÅŸuruba atılır.)
Pirinç çorbası, pirinÂci, et suyu, tavuk suyu veya sade suda domates ve maydanozla haÅŸlayarak yapılan çorba. (Terbiyelisi de olur. Genellikle kırık pirinçten yapılır, perhiz yemeÄŸi olarak geÂçerli bir çorbadır.)
— Åžapkacılık. Pirinç sapı, ÅŸapka konfeksiÂyonunda kullanılır.
— Tasav. Pirinç meydanı, mevlevîlerin mutÂfakta hep birlikte pirinç ayıklamalarına veÂrilen ad. (Lokma hazırlanırken matbah canları pirinç ayıklamaÄŸa yetiÅŸemezse dergâhÂta bulunanların hepsi toplanarak pirinç meydanı yaparlardı.)
— Zootekn. Hayvanların beslenmesinde piÂrincin deÄŸeri arpanınkine yakındır; çeltik fabrikalarında, elde edilen pirinç kepeÄŸinin ve kaba pirinç ununun besin deÄŸeri ise çok deÄŸiÅŸiktir.
— ANSiKL. Bot. ve CoÄŸ. BeÅŸ altı türü bulunan pirinç’m her baÅŸakçığında bir çiÂçek ve her çiçekte altı erkek organ buÂlunur. İyice geliÅŸen iki iç kavuzcuk keÂnarlarından birbirine bitiÅŸerek ileride meyÂveyi tamamen sarar. Bu durumdaki piÂrince «çeltik» denir. Pirinç ekimi için en elveriÅŸli yer nemli topraktır. Samanı daÂyanıklı olmadığı için pirinç sapı ancak taÂzeyken hayvan yemi olarak kullanılır veÂya gübre olur. Pirinç doÄŸu asya halklaÂrının temel yiyeceÄŸidir. Pirinç tarımı iki yüzyıldan beri Afrika ve Kuzey Amerika’Âda da yaygınlaÅŸtı. İspanya, İtalya, Mısır ve Türkiye’de de pirinç yetiÅŸtirilir. Pirinç çeÂÅŸitleri pek çoktur ve hemen hepsi Oryza sativa türündendir. Tarım pirinçleri baÅŸlıca dört tipe ayrılır: Oryza sativa var. dura; O. sativa var. montana; O. sativa var. glutinosa; O. sativa var. fluitans. Afrika’da ayÂrı bir pirinç türü daha yetiÅŸtirilir (O. glaberrime).
Ova pirinçleri sulanmak ve kötü otlardan ayıklanmak ister. Tohum, yani çeltik tanesi yirmi dört saat suda bırakıldıktan sonra, iyi bir toprak kesimine serpme usulüyle ekiÂlir; üç dört gün içinde çimlenir; bitkinin boyu 15-20 sm’yi bulunca oradan sökülerek tarlaya dikilir. Filizler dikildikten sonra tarlaya yavaÅŸ yavaÅŸ su verilir. Pirinç çiçek açıncaya kadar su verilmeÄŸe devam edilir. Çiçekten sonra baÅŸakların olgunlaÅŸması için sulama azaltılır. Bölgelere göre, ekimden dört beÅŸ ay sonra hasat yapılır; eÄŸer ülkeÂnin iklimi elveriÅŸliyse, aynı yere yeni ekim yapılarak yılda iki ürün alınabilir.
• Dünya üretimi. Dünyadaki pirinç üretiÂmi yılda çeltik olarak 250 milyon tonu aÅŸar. Bunun yüzde 90′dan fazlası Asya’nın musonlar bölgesinde üretilir; buralarda halÂkın temel yiyeceÄŸi pirinçtir; arazi her yıl yeniden hazırlanır, düzeltilir, su yolları onarılır, yeni arklar yapılır ve pirinç fideleri çoÄŸu zaman su içinde dikilir. Sıcak bölgeÂlerde, Asya’nın güneydoÄŸu ülkelerindeki alüvyonlu alçak ovalarda yılda bazen iki üç defa hasat yapılır.
YoÄŸun bir çalışma sayesinde, bu ovaların kenarındaki yamaçlarda teraslar yapıp suÂlamak suretiyle de pirinç yetiÅŸtirilir. NüÂfusu az olan ve düzenli bir ÅŸekilde bol yaÄŸÂmur alan bölgelerde ormandan açılan yerÂlerde «ray» veya «ladang» sistemiyle daÄŸ piÂrinci yetiÅŸtirilir. Çok su ve sıcaklık isteyen pirinç, bilinen pek çok çeÅŸidine raÄŸmen, ancak sıcak bölgelerde yetiÅŸir. Ilıman ikÂlim kuÅŸağında, meselâ Akdeniz bölgesinde ve Japonya’da pirinç, yazları yeteri kadar uzun ve sıcak olan yerlerde bir yaz ürünü olarak kesilir, öte yandan pirinç çok bakım istediÄŸinden uzun süre yalnız el emeÄŸinin bol olduÄŸu ülkelerde üretilebilirdi. Åžimdi mekanik âletlerin kullanıldığı ülkelerde el emeÄŸi eksikliÄŸi giderildi. İkinci Dünya saÂvaşından sonra pirinç üretimi, bütün dünÂyada, özellikle Asya dışında büyük bir geÂliÅŸme gösterdi. Afrika ve Amerika’nın troÂpikal bölgelerinde yiyecek maddesi üretiÂminin azlığı, A.B.D., Avustralya ve GüÂney Amerika’nın bazı kesimlerinde (BrezilÂya, Arjantin, Åžili) tarımının iyice makineÂleÅŸmiÅŸ olması dolayısıyle pirinç üretimi hızÂlandı. Türkiye’de de bu devrede pirinç üretiminde büyük hamleler görüldü. Ekim tarzının çok deÄŸiÅŸik olması sebebiyÂle ortalama verim rakamları, bölgelere göre çok büyük deÄŸiÅŸiklik gösterir. GüneyÂdoÄŸu Asya’daki ince tarım yapılan ülkelerÂde, fide dikim usulüne ve çift ürün alınÂmasına raÄŸmen verim çok düşüktür (HinÂdistan’da hektar başına 10-12 kental, Çin’de 30 kental). Japonya ve Mısır’da gübre kulÂlanılması ve pirinç tohumunun ıslahı ile ortaÂlama verim 48-50 kentale ulaşır. Yalnız İsÂpanya ve İtalya’da verim 50 kentalin üstüÂne çıkar. Kaba tarım yapılan, yani fide diÂkimine gitmeden makineyle ekim yapılan ülkelerde, Avustralya hariç, verim daha da düşüktür. Bütün bu farklara raÄŸmen 100 milyon ton üretimle Çin ve 45 milyon tonla Hindistan baÅŸta gelir; bunları hayli geriÂden Japonya ve Pakistan takip eder. Fakat bu ülkelerde pirinç halkın temel yiyeceÄŸi olÂduÄŸundan ve nüfus çok kalabalık bulunduÂÄŸundan tüketim çok fazla, ihraç edilen piÂrinç çok azdır. Ayrıca iklimdeki düzensizÂlikler de her yıl alınan ürün miktarının önemli derecede farklı olmasına sebep olur. Bu sebeplerle pirinç ticareti dünya pirinç üretiminin çok az bir kısmını kapsar (yakÂlaşık olarak yüzde 5). Pirinç ticareti İkinci Dünya savaşı öncesinden baÅŸlayarak büyük bir deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸradı.
Birmanya ve Tayland, UzakdoÄŸu’da tüketim fazlası en çok olan pirinç satıcı ülkelerdir; fakat bunlar pirinci batı ülkelerine satacağıÂna ÅŸimdi asya ülkelerine satmaktadırlar (yaklaşık olarak 1 milyon ton). Çünkü baÂtı ülkeleri ÅŸimdi amerikan ve akdeniz bölÂgesi pirinçlerini ithal etmektedirler. Nüfus artışından dolayı en çok pirinç satın alan ülkeler ise Hindistan, indonezya, Seylan, Japonya, Malezya ve Pakistan’dır. Dünyada birinci üretici ve tüketici olan Çin öteden beri pirinç ithal ederken, ÅŸimdi yılma göre bazen 1 milyon tona yakın pirinç ihraç etÂmektedir. Her zaman pirinç ihracatı yapan diÄŸer bellibaÅŸlı ülkeler A.B.D., Formoza ve italya’dır. Mısır, Vietnam, Kamboç, PaÂkistan ve Madagaskar gibi bir kısım ülkeÂler de zaman zaman pirinç ihraç etmekteÂdir.
• Türkiye’ye UzakdoÄŸu’dan getirilen pirinç, Adana, Adıyaman, Ankara, Artvin, Bursa, Çanakkale, Çankırı, Çorum, Diyarbakır, Edirne, Elazığ, EskiÅŸehir, Gaziantep, Hatay, içel, Kars, Kastamonu, Kırklareli, MalatÂya, MaraÅŸ, Mardin, Rize, Sakarya, SamÂsun, Siirt, Sinop, TekirdaÄŸ, Urfa illerinde üretilir. Çeltik tarımının gerektirdiÄŸi bol sulama, sıtmaya yol açtığından üretim iÅŸi kanunla düzenlenir. Osmanlı imparatorluÂÄŸunda bu düzenleme 1908′e kadar nizamnaÂmelerle yapıldı, ilk kanun 1910′da yayınlanÂdı. Cumhuriyet döneminde 1936 tarihli 3039 sayılı kanunla çeltikçilik çalışmaları yeniÂden düzenlendi. Kanunda, çeltik ekimine izin verilmesi yetkisi illerde ve ilçelerde kuÂrulacak çeltik kurullarına bırakıldı.
Türkiye’de üretilen pirinç çeÅŸitleri çeltik özelliklerine göre ÅŸu adları alır: 1. kılçıksız; 2. sarı çeltik; 3. ak çeltik; 4. amberotu; 5. mısbak (ak çeltik); 6. kara kılçık; 7. kırmızı çeltik; 8. kasım beyazı; 9. japon pirinci; 10. viyolona siyahı; 11. pangina pirinci; 12. onsen pirinci.
Türkiye’de tüketim ihtiyacından daha fazla pirinç üretme gücü vardır. Ancak sınırlaÂmada uygulanan siyaset yüzünden her zaÂman dışarıdan satın alınır. Çeltik kanunuÂnun yürürlüğe girdiÄŸi yıl (1936) çeltik ekiÂlen arazi 40 000 hektar, elde edilen ürün de 74 000 tondu. 1940′ta ekim alanı 20 000 hekÂtara, ürün ise 63 000 tona indi. 1945′te 18 000 hektardan 32 000 t pirinç alındı. Ziraat alanında ortaya çıkan geliÅŸmelerin yardıÂmıyle birim alanda verim yükseltilerek 1955′te 29 000 hektardan 61 000 t pirinç elde edildi. 1966′da ekilen alan 65 000 hektar, üretim de 150 000 t oldu. 1970′te 60 000 hektar araziden 160 000 t pirinç alındı.
— Mutf. Pirinç, niÅŸasta bakımından çok zengin, kolay sindirilen bir besindir; kabızÂlık yaptığına inanılırsa da doÄŸru deÄŸildir. UzakdoÄŸu halklarının çoÄŸunun temel besiÂnidir. Ülkemizde, pirinçten yapılan yemekÂlerin en yaygını pilav ve lapadır; dolmalaÂra, bazı etli yemeklere, özellikle kıymaya katılır (sulu köfte); pirinç bazı tatlıların hazırlanmasında da kullanılır (sütlaç, zerÂde). Pirincin çeÅŸitleri vardır ve her çeÅŸidi ayrı bir yemek için kullanılır (pilavlık, lapalık pirinç v.b.); fakat her halde piÅŸirmeÂden önce pirinci iyice yıkamak gerekir, ta ki süzülen su bulanık olmasın; böylece, piÂÅŸirilen pirinç tane tane olur.
Pirinci piÅŸirmenin baÅŸlıca üç usulü vardır: birincisinde, bol kaynar suda piÅŸirildikten sonra pirinç soÄŸuk sudan geçirilir; bu usulÂle piÅŸen taneler hafif sert olur ve tek tek diÅŸe gelir; doÄŸu usulü pilavda pirinç hafifÂçe yaÄŸda kavrulur, sonra su veya et suyu katılıp piÅŸirilir; üçüncüsü ise, sütle piÅŸirme usulüdür, soÄŸuk sudan geçirilmesi olumlu sonuç vermez; bu bakımdan, pirinç iki dakika süreyle kaynar suda tutulur, süzülür, sonra sütle piÅŸirilir.
Batı usulü pirinç piÅŸirmede, pirinç taneleriÂnin zarını yumuÅŸatmak için önce kısa süre yarı kaynatılır yahut susuz tencerede hafifÂçe pembeleÅŸtirilir, bu iÅŸlem pilava ayrı bir koku verir. (ML)PROFİL
— G. santl. Eksik profil veya kaçma profili, yüzden çok başın ön kısmını gösteren profil.
— Havc. Bir uçak kanadının boyuna keÂsiti. (Bir profilin bağıl kalınlığı, maksimum kalınlığının uzunluÄŸuna oranıdır. Bu oran yüzde 12 veya daha fazlaysa, profil, dolaÂyısıyle kanat kalındır. Yüzde 12 ile 9 araÂsında profil orta kalınlıkta, yüzde 9′dan küçükse incedir.) || Profil kaplaması, bir haÂva taşıtında, üzerinde hava akımı meydana gelen ve aerodinamik kuvvetlerin etkisinde kalan dış yapı kısmı.(Profil kaplaması vernikli bezden veya tahtadan olabileceÄŸi gibi, yapının genel direncine katılan cinsten de olabilir. Çok hızlı bazı uçaklarda kapla ma ve yapı bir bütün meydana getirdiÄŸi için, çok ince olan kanatlar yekpare bir madenden yapılır.)
— Jeofiz. Bir arazi kesiti meydana getirÂmek için, uzunluÄŸunca bir seri deprem ölçmesi yapılan, hemen hemen doÄŸrusal Çizgi.
— Jeomorfol. Boyuna profil, vâdi tabanı veya talveg boyunca uzanan profil. || EniÂne profil, vâdi eksenine veya ırmağın akış yönüne dikey uzanan profil.
— Mat. Profil doÄŸrusu, bir profil düzleÂminde bulunan doÄŸru. (yanay doÄŸrusu da denir.) || Profil düzlemi, iki izdüşüm düzlemine, dolayısıyle yer çizgisine dik olan düzlem. Esanl. yanay düzlemi.
— Metalürji. Profil demir, çekme tezgâÂhında çekerek veya silindirli sıvama makiÂnesinde ÅŸekil vererek elde edilen, özel proÂfilli sabit bir kesiti olan uzun demir çubuk. (Bu terim genellikle, yüksekliÄŸi 80 ile 600 mm olan normal kiriÅŸler, yüksekliÄŸi 80 ile 400 mm arasında deÄŸiÅŸen U demirler, her boyuttan palplanÅŸlar ve gerek doÄŸrudan doÄŸruya haddeden geçirerek gerek 100 mm’den büyük boyutlu I demirleri uzunlaÂmasına yararak elde edilen T demirler için kullanılır. Anglosaksonlar, büyük köşebentÂleri de bu gruptan sayarlar.) [PROFİLE de denir.]
— Mim. Bir silme üzerinden alınan ve silÂmenin çeÅŸitli kısımlarının birbirine göre girinti, çıkıntı ve eÄŸikliÄŸini gösteren enine kesit.
— Oto. İlerlemeye karşı en az direnç gösÂterecek ÅŸekilde düzenlenmiÅŸ özel karoseri ÅŸekli.
— Pedoloji. Toprak profili, toprağın bir kesitin cephesinde görünüşü: Toprak proÂfili, toprağın tanımlanmasını ve sınıflanmaÂsını saÄŸlayan temel unsurdur. (Toprak suÂluklar» denen bazı «stratlar»dan oluÅŸur; bunların profilde birbirini izleyiÅŸi ve fizyonomik görünüşü toprağı tanımlamayı saÄŸÂlar. Toprağı tanımlamak için profilin taÂmamını bulmak gereklidir.)
— Teknol. Bir cismin, bir yapının veya bir zeminin düşey kesiti.
— Topogr. Profil çıkarma, bir arazinin profilini elde etmek için yapılan iÅŸlemler. II Bir arazinin düşey kesiti. || Boyuna proÂfil veya boy kent, bir karayolu veya demirÂyolunun, bir kanalın ekseni boyunca alınan kollanmış kesiti. || Enine profil veya enkesit, bir karayolu veya demiryolunun, bir kanalın eksenine dik doÄŸrultuda alınan kotlu kesiti.Proctor deneyi
PROBUS (Marcus Aurelius)
PROBUS (Marcus Valerius). Bk. VALE-RİUS.PRJEVALSKİY (Nikolay Mihayloviç)
BaÅŸlıca eserleri: 1867-1869 Arası Osuri’deki Rus Topraklarında Yolculuk (1870), MoÄŸolistan ve Tangutlar Ülkesi (1876), Kulca’dan Tien-Åžan’a (1879), Hami ve Gobi Yoluyle Zayzan’dan Tibet’e (1889), Tibet’in kuzey sınırlarının keÅŸfini anlatan, Kyahta’dan Sarı Nehrin Kaynaklarına (1888). [L] PRİENE
Åžehir, Hippodamos planı veya «ızgara plan» adı verilen bir plana göre yapılmıştır; yolÂlar ve caddeler düzgün ve dik bir ÅŸekilde birbirlerini keser. Athena tapınağı, agora ve resmî yapılar ÅŸehrin merkezinde yer alır. DoÄŸu-batı yönünde uzanan 6 yol, ÅŸehri düzgün parçalara böler. Bu yollardan en önemlisi agoranın yanından geçen Batı Kapı yolu (ÅŸehrin batı surlarında bir kapıya ulaşır), kayalık bîr arazinin oyuimasıyle yaÂpılmıştır. Tiyatro yolunun, doÄŸu ve batıda yer alan iki kapıyı birbirine baÄŸladığı doÄŸuÂdaki kapının da ÅŸehrin ana kapısı olduÄŸu sanılıyor. Bu kapıdan çıkan bir yol da Magnisa’ya (Menderes Magnesia’sı), oradan da ülkenin içlerine kadar uzanıyordu. KaÂpının iç tarafında bulunan ve kenarları yuÂvarlak duvarlar tarafından kapatılmış olan avlu, kapıyı kırarak giren düşmanı yeniden geri püskürtmek için bir tuzak vazifesini görüyordu. Güneydeki Batı kapısı da ana kapı kadar önemliydi. DoÄŸuda, Kaynaklar kapısı adı verilen önemli bir giriÅŸ daha varÂdır. Åžehrin kuzey-güney yönünde uzanan eksenlerinde çok eÄŸimli yollar yer alır. BüÂyük bir kısmı merdivenlerden meydana geÂlen bu yollar ÅŸehir ulaşımını büyük ölçüde etkiliyordu. Yatay ve dikey eksenler taraÂfından sınırlandırılmış olan ev bloklarının (insulae) boyutları 47,20 X 35,40 m idi; her birinin üzerinde genellikle 4 ev vardı. Åžehir akropolisi ve aÅŸağı ÅŸehir arasındaki surlar kesintilidir. Yüksekte kurulmuÅŸ olan akropolisin yeri savunmaya elveriÅŸlidir. Akropolis üzerinde 10 kulenin bulunmasına karÂşılık, çok daha uzun olan ÅŸehir surları üzeÂrinde 16 kule vardır. Güneyde, stadionun yakınlarında testere biçiminde olan surlar, ÅŸehrin güneyinden gelen saldırılara karşı baÂÅŸarılı bir ÅŸekilde savunulmasını saÄŸlıyordu. Surlarda özellikle Bizans çağında bazı deÂÄŸiÅŸiklikler ve onarımlar yapıldı. Åžehrin nekropclis’leri hakkında fazla bilgi yoktur. YalÂnız doÄŸudaki nekropolis’in önemli olduÄŸu tespit edilmiÅŸtir.