RESTREPİA

Tarih 29 Haziran 2009

RESTREPİA i. Tek yapraklı ve tek çiçekli konuk ve bazen sürüngen orkide; sarı veya beyaz olan çiçeği firfiri benekli ve iplik gö­rünüşünde bir tek uzun çanakyapraklıdır; Tropikal Amerika’da kırk kadar türü bulu­nur; birçok türü (Restrepia elegans, R. an­tennifera) limonluklarda da yetiştirilir. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESTREPİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESİM veya RESM

Tarih 29 Haziran 2009

RESİM veya RESM i. (ar. resm). örnek olarak alınmış herhangi bir şeyin karakalem veya boya ile kâğıt v.b. bir yüzey üstüne çıkarılmış biçimi: Sonra kiliselerde görü­len azizlerin resimlerine benzer bir hal al­dı (H. R. Gürpınar).

Duvarlarda kıymetli, açık saçık resimler asılıydı (Ömer Seyfeddin). Yorulduğumuz vakit ben, resim yap­mağa başlıyorum (R. N. Güntekin). || Bir nesnenin veya yerin fotoğraf makinesi aracılığıyle bu iş için hazırlanmış bir kâğıda alınmış şekli, fotoğraf: Albümün yaprakları içinden gözlerime bakarak gülümseyen bu resim, Kâmran’ın resmiydi (R. N. Günte­kin). Hayır, dedi, ben gençlik resimlerimden hiçbirini saklamam. Her sabah aynada nasılsam, oyum! (F. R. Atay). || Yazma, çiz­me, boyama sanatı: Resim öğretmeni. Re­sim dersi, || Tören, alay. merasim: Geçit resmi. || Resim müzesi. Bk. PîNAKOTEK. || Resim sergisi, her türlü resimlerin ve özellikle yağlıboya tabloların sergilendiği yer.

— ÇEŞ. DEY. Resim almak (çekmek veya çıkarmak), fotoğraf makinesiyle bir şeyin şeklini kâğıda geçirmek. || Resim gibi, çok güzel, çok hoş v.b. anlamında kullanı­lır: Resim gibi kız. \\ (…)nın resmidir, «(…»nın olacağı kesin ve bellidir» anla­mında kullanılır: Bir kere sevdaya tutul­maya gör // Ateşlere yandığının resmidir (C. S. Tarancı). Çalışmamakta ısrar eder­sen, sınıfta kaldığının resmidir.
— Esk. Eser, iz, nişan. || Şekil: Haç resmi, Mührü Süleyman resmi || Âdet, usul, tavır. || Tarz, üslûp. || Plan, taslak. || Devlete ait iş, davranış, söz. || Resmi âli, padişahların cuma namazına gidiş ve gelişinde veya Hırkai Saadeti ziyareti sırasında yapılan tören. || Resmi geçit, geçit töreni. || Resmi kadim, eski usul. || Resmi küşad (veya iftitah), açılış töreni. || Resmi müsennem, profilden alınmış veya yapılmış resim. || Resmi selâm (veya tazim), askerî protokolün gereklerine göre yapılan selâm merasimi.

— Farklar psikol. Dört resim testi, Van Lennep tarafından meydana getirilen ve T. A.T. testine benzeyen yansıtmalı test. Bk. ansikl.
— Folk. Halk resimleri. Bk. ansikl.
— G. santl. Bk. ansikl.

— Huk. Bir işin yapılması sebebiyle idare tarafından kişilerden alman vergi cinsin­den bir para: Gümrük resmi. Belediye res­mi. Rıhtım resmi. Levha resmi. (Bk. an­sikl.) || Resim ve harç muafiyeti, resim veya harca bağlı hizmetlerden yararlanan­ların, özel durumları sebebiyle resim ve harç verme yükümlülüğü dışında bırakıl­maları durumu. (Bk. ansikl.) ||

— Esk, Resmi kısmet, terekenin vereselerine dağıtıl­ması karşılığında alınan vergi. (Mirasın paylaştırılmasıyle kassam denilen memur­lar uğraşırlardı. Kassam teşkilâtının olma­dığı yerlerde bu işi kadı ve naipler yapar­dı. Resmi kısmet yüzde 0,15 ile yüzde 0,30 arasında değişirdi. Her kadılıkta bir kas­sam defteri vardı, ölenin terekesi kas­sam tarafından bu deftere geçirilir ve her birinin değeri altına yazılırdı, öle­nin cenaze masraflarıyle kassamın alaca­ğı düşünüldükten sonra kalan, şer’î kanuna göre vârislere verilirdi.) || Resmi Kısmet kanunu, Osmanlı imparatorluğunda ölen kimselerin geride bıraktıkları mal, eşya ve paralarından alınacak olan, resmi kısme­tin kimler tarafından tahsil edileceğini dü­zenleyen kanun. (Bk. ansikl.) // Resmi kitabet, kadılar tarafından alınan vergi. (XVII. yy.da bu vergi kadılar için 20, ha­demeler için 5 akçeydi.) || Resmi nişan (veya resmi berat), tayini yapılan kadılar­dan alınan vergi. (Kadı ve mevalî tayin­lerinde, kendilerine tayinlerini, kaza ve sa­lâhiyetlerini bildiren ve padişahın tuğrası­nı taşıyan bir belge verilirdi [tuğra çekme parası olarak da bir resim alınırdı].) // Res­mi sicil, kadıların sicil defterlerine kaydet­tikleri mektuplardan aldıkları vergi. (Ka­dıların belirli maaşları yoktu; geçimlerini, baktıkları dava veya kendilerine yapılan müracaatlardan aldıkları vergilerle sağlar­lardı. Resmi sicilin miktarı 2-7 akçe ara­sında değişirdi. Buna sicil akçesi de de­nirdi.)

— İda. Resmi âdi, ulufe gününden başka günlerdeki elçi kabul töreni. || Resmi tah­lif, devlet memurlarının işe başlarken ye­min töreni. (Başta sadrazam olmak üzere vükelâ ve devlet adamlarının sadakat ye­mini etmeleri sultan Abdülmecid devrinde başladı [1850]. Taşra memurları da idare meclisi önünde yemin ederdi.)

— Mal. Esk. Resmi ağıl, koyun, keçi v.b. küçükbaş hayvanlar vergisi. (XVI. yy.da üç yüz koyundan beş akçe vergi alınırdı.) || Resmi arus, evlenen erkeklerden alınan düğün vergisi. (Erkeğin evlendiği kızsa alt­mış akçe, dulsa veya gayri müslim kızsa otuz akçe, gayri müslim dulsa on beş akçe vergi alınırdı. Bunu tımar, zeamet ve has sahipleri alırdı. Tımar sistemiyle birlikte bu vergi de kaldırıldı.) || Resmi âsiyab, değir­men vergisi. (Bir yıl sürekli işleyen değirmenlerden altmış; altı ay işleyenlerden otuz; üç ay işleyenlerden on beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra bu vergi kaldırıldı.) // Resmi badiheva, tımar usulünün yürür­lükte olduğu dönemde ekili arazisi ol­mayan ve ticaretle uğraşan gayri müs­limlerden alınan vergi. (Evlilerden yılda iki, bekârlardan altı akçe alınırdı.

Tanzimattan sonra kaldırıldı. Resmi raiyet ve resmi mücerred de denirdi.) || Resmi bennâk, tımar sahiplerinin gayri müslimlerden aldıkları vergi, (iki çeşitti: ekinli bennâk, caba ben­nâk. Ekinli bennâk, elindeki arazisi yarım çiftten az olanlardan, caba bennâk ise toprağı olmayan ve ticaretle uğraşan gayri müslimlerden alınırdı. Vergi yılda iki ak­çeydi. Tanzimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi bidat, gümrüğe gelen eşyadan gümrük vergisinden ayrı olarak alınan vergi. (Tan­zimattan sonra kaldırıldı.) || Resmi çift, arazi vergilerinden biri. (iki öküzle işle­nebilecek arazi demekti.

Bu vergi, en az yirmi iki, en çok elli yedi akçeydi. Tan­zimattan sonra kaldırıldı. Çift akçesi de denirdi.) || Resmi çift bozan, çiftliği bı­rakarak başka iş yapanlardan alınan ver­gi, (Vergi, bütün çift, yarım çift ve on­dan az arazideki çiftin bozulmasına göre değişirdi. Bütün çift için üç yüz yarım çift için yüz elli, daha az arazi için yetmiş beş akçe alınırdı. Tanzimattan sonra kaldırıl­dı.) || Resmi ganem, koyun vergisi. (XVI. yy.da iki koyun veya keçiden bir akçe alı­nırdı. Tanzimattan sonra, ağnam resmi adı­nı aldı.) || Resmi güvara, turfanda mey­ve sebze vergisi. (Gügeri memuru adı ve­rilen, bir memur tarafından toplanırdı.) // Resmi hınzır, domuz vergisi. (Hıristiyanların beslediği domuzlardan her biri için yılda dörder para vergi alınırdı.

Gayrimüs­limlerin isteğiyle kaldırıldı [1779]. Domuz sahiplerinin bu işten fazla kâr etmeleri üzerine yeniden alınmağa başlandı. Tanzi­mattan sonra tekrar kaldırıldı.) || Resmi nize, üç voynuktan meydana gelen gönder’in her yıl mart ayında hazineye ödediği vergi. (Resmi nize altı akçeydi. Sefere giden voy-nuklar altı akçe, ötekiler beş akçe öderler­di.) || Resmi tapu, devlet arazisi üzerinde yapılan bina, koru, harman yeri gibi ziraat­tan alıkonulan topraklardan alınan vergi. (Verimli araziden elli akçe, daha az ve­rimli yerden de yirmi akçe alınırdı. Tan­zimattan sonra bu tür yerlerden bedeli öşür ve mukaatai zemin adı altında vergi alm­amağa başlandı.)

— Mat. Bk. Görüntü.
— Tasav. Resim hırkası, mevlevîlerin giy­diği, bedeni geniş hırka. (Mevlevi, bu hır­kayı üç gün sır olduktan sonra tarikat şey­hinin huzuruna çıkınca giyer.)

— Teknol. Çizgisel resim, sanayiyle ilgili nesnelerin veya süslemelerin çizimine yara­yan teknik resim. (Bk. ansikl.) || Geo­metrik resim, bir nesnenin geometrik oran­tılarını yansıtan resim. || Gölgeli resim, gölgelerle aydınlık kısımların iyice belir­tildiği resim. || Grafik resim, bilimsel konularda uygulanan ve kesitleri, düzlemleri v.b. gösteren resim. || iki renk resim, renkli kâğıt üzerine yapılan ve aydınlık bölgeleri beyaz kalemle belirten resim. || Lavili resim, çini mürekkeple gölge vu­rulan veya suluboya ile renklendirilen re­sim. || Makine resmi veya sanayi resmi, çizgi veya lavi ile yapılan ve makineleri, makine parçalarını v.b. göstermeğe yara­yan resim. || Meslek resmî, teknik resim kurallarının belirli bir meslek dalında (ma­rangozluk, topografya v.b.) uygulanması.

|| Mimarî resim, teknik resim kurallarına göre bir binanın planını, en ve boy kesitini gösteren resim. || Modelli resim, canlı bir modeli veya gerçek bir peyzajı örnek. ala­rak yapılan resim. || ölçülü resim veya ölçülü kroki, cetvel veya pergel kullanma­dan yapılan ve bir nesneyi gerçekte oldu­ğu gibi gösteren, ayrıca da o nesneyi mey­dana getiren bütün parçaların ölçüsünü ve­ren ve bu parçaların nasıl biraraya ge­tirileceklerini belirten resim. (Bu tür re­simde nesnenin biri yatay öbürü düşey iki düzlem üzerindeki izdüşümleri gösteri­lir; düşey düzlemdeki izdüşümüne boy, ya­tay düzlemdeki izdüşümüne de en kesit de­nir; bazen nesnenin başka kesitleri de gösterilir ve bunun için de nesne belirli bir­takım düzlemlere göre bölünür.) || Serbest elle resim, cetvelsiz ve pergelsiz olarak büyük bir serbestlikle yapılan bina, maki­ne resmi. || Taklit resim, çeşitli figürlerin, manzaraların ve süslemelerin çizilebilmesi için akademelerde öğretilen resim. || Tek­nik resim, sanayide, makine veya her çe­şit imalât parçasının tam ve hatasız ola­rak yapılabilmesi için, çizimi yapan mü­hendis ile imalâtı yapacak işçiler arasında anlaşmayı sağlayan, standart ve normlar­dan yararlanan resim. || Üç renk resim, XVIII. yy.da kullanılan ve renkli kâğıt üzerine yapılan bir çeşit pastel. (Aydınlık noktalar beyaz kalemle boyanır, ten rengi ise sanginle verilir.)

— Ansikl. Farklar psikol. Dört resim tes­ti, dört tane renkli resimden meydana ge­lir. Birinci resimde, bir masa çevresinde, biri oturmuş, öteki ayakta duran iki in­san görülür; ikinci resimde, sadece, bir odanın ortasında bulunan bir yatak vardır; üçüncü resimde, bir lamba direğine yaslanmış bir adam bulunmaktadır; dördün­cü resimde ise, bir tenis sahası görülür; kadınlı erkekli oyuncular oynamakta, ba­zı kişiler de, oturmuş oyunu seyretmekte­dir. Teste tabi tutulan denek, bu dört res­mi istediği sıraya göre düzenleyebilir, ama resimlerin dördünü de kullanmak zorunda­dır. Denekten istenen şey, bu resimlere ba­karak bir baş kahraman seçmesi, tek bir hikâye meydana getirmesi ve bu hikâyeyi yazılı olarak açıklamasıdır. Yapılacak yorumlama önce hikâyenin ko­nusu ve resimlerin ilişkisi üstünde durur.

Deneklerin büyük bir kısmının ileri sürdükleri temalar, gerçeğe iyi bir intibak gösterildiğine işaret olarak kabul edilir. Hikâyenin biçim bakımından analizi, de­neğin anlattığı konuya karşı takındığı tav­rı ele alır: denek, bu hikâyeye birtakım ahlâkî düşünceler katıyor mu? Deneğin kullandığı üslûp ve kelime hazinesi seçme midir, yoksa rasgele mi? Denek, hangi resmi hikâyenin başlangıcı, hangisini biti­mi olarak kabul etmiştir? Hikâye, aynı zamanda, deneğin sentez yapma kabiliye­tini de incelemeyi sağlar. Bu husus, T.A. T.’de ele alınmamaktadır. Dört resim testi, T.A.T.’ye oranla, uygulanması daha kolay ve daha süratli olan bir testtir; ama T.A.T. kadar zengin değildir.

— Folk. önceleri folklorun bir parçası sa­yılan halk resimleri, bugün sanat tarihinin önemli bir dalı oldu. Halk resmi, okuma­mış veya az okumuş bir toplumun sanatı­dır. Taşbaskısı hikâye resimleri imzasızdır; duvar resimlerinde ise bazen imzaya rast­lanır. Bu resimler bugün modern sanata kaynak olmakta ve eskiye oranla daha faz­la ilgi görmektedir. Çoğu hayalden yapıl­mış olan bu resimler, ilkel bir özellik ta­şır. Perspektif ve oranlar, gerçek dışın­da kalır. Bazen üç katlı bir köşk insan boyunu geçmez, bazen de gözyaşından de­nizler ve içinde gemiler görülür.

Halk re­simleri halk masallarına uygun, halkın an­layabileceği, sevebileceği resimlerdir.
Bun­ları sekiz bölüme ayırmak mümkündür:
1. kahvehane resimleri; 2. kitap resimleri (ço­ğunlukla âşık hikâyelerinde); 3. dinî resim­ler;
4. tılsım resimleri; 5. yazıyle yapılmış resimler; 6. yazıyle tabiat resimleri (Ah Minelaşk gibi);
7. cam altı resimleri; 8. deri üzerine yapılmış karagöz resimleri.

1. Kahvehane resimleri çeşitli özellikler gös­terir. Osmanlılar döneminde memurların git­tiği kahvehanelerde zamanın siyasetini yan­sıtan resimler vardı. Bunlar arasında ikinci Meşrutiyetin ilânıyle (1908) ilgili olarak, En­ver ve Niyazi Beylerin timsali hürriyet ve maderi hürriyet’i zincirlerinden çözmesi, Hareket ordusu, saçı sakalı birbirine ka­rışmış Namık Kemal, Fatih’in atını deni­ze sürmesi, Yavuz Sultan Selim’in pala­bıyıklı resmi, Sultan Reşad, padişah tuğ­raları, Ahırkapı feneri, Kâğıthane Göksu mesiresi en çok görülen resim konularıy­dı. Âşık ve esnaf kahvehaneleri Anadolu’­dan gelen gariplerle dolardı. Halife Ali’nin resimleri, billûruâzam (yüce billur), Hayber kalesi, Kan kalesi, Veysel Karanî’nin de­veleri, yarısı insan, yarısı yılan olan ve taht üzerinde oturmuş olarak tasvir edilen Şahmeran’ın resimleri bu kahvehaneleri süs­lerdi. Kıyı kahvehanelerinin de kendine gö­re gelenekleri vardı. Bunların hepsinde gesimleri bulunurdu. Nuh’un üç ambarlı ge­misi, Mahmudiye (devrin en büyük gemisi), Izzeddin ve Sultaniye vapurları, kıyıda de­nizkızı, gemiciler, tanınmış kabadayılar, tu­lumbacılar v.d.

Acem çayhaneleri denilen yerlerde görülen resimler öteki kahvehanelerdekinden çok farklı bir resim sergisini andırırdı. Bunlar istanbul’a yerleşmiş azerbaycanlı türklerin yaptığı mitolojik resimlerle doluydu. Zaloğlu Rüstem’in Dev sefit ile mücadelesi; Behram’ın ejderhayı kovalaması; Hamza pehlivanın Kafdağı’nı devirmesi; korkunç yüzlü, boynuzlu iskender ile Zülkarneyn; arslanları zapteden Danyal, ince elbisesi altından çıplak vücudu görülen Şirin gibi.

2. Kitap resimlerinde başta taşbaskısı hi­kâyeler olmak üzere tarihî ve dinî ko­nulara yer verilir. Âşık kitaplarında en çok Ferhat ile Şirin, Leylâ ile Mecnun, Elif ile Mahmud, Varaka ile Gülşah, Kerem ile Aslı, Şah ismail ile Arabüzengi, Köroğlu ile Selma, Âşık Garip ile Şah Sanem, Hüsrev ile Gülşah Bânu, Derdiyok ile Zülfüsiyah, Âşık Ömer, Şâpur Çelebi, Seyfülmülûk resimli olarak görünürler.

3. Dinî konulara giren halife Ali kitapları ile dinî – destanî Battal Gazi kitaplarında az sayıda resme rastlanılır. Bu arada Nasreddin Hoca hikâyelerinin de resimli olanları vardır. Dinî resimlerin başında canlı var­lıklara yer verilmeyen Mekke, Medine re­simleri gelir. Bunlar Kur’an sayfalarında, camilerde ve birçok yerde görülür. Marifetname ve Muhammediye’nin birçok say­fası resimlidir. Başta islâm inançlarını özet­leyen Eşkâli Heyeti islâm levhası içinde cennet, havzı kevser, kalemi alâ, levhi mahfuz, tubâ, israfil suru, âraf; yine bu levhanın orta kısmında kürsü, mizan, sı­rat, bunun altında cehennem, zakkum ağa­cı gelir. Burada insanlar yuvarlaklar ha­linde temsil edilir. Beyaz halkalar müslü-manlar, siyahlar kâfirlerdir. Bazı kutsal kişilerin yüzlerinde nikap (örtü) görülür.

4. Tılsım resimleri, bazen islâm dininin yasak­ladığı tılsım ve sihrin yerine geçer ve halk arasında çok tutulur. Halk resim sanatı­nın en önemli, gelişmeye en uygun tarafı budur. Nazara karşı göz ve el resimleri, büyü için yapılan kargacık burgacık şe­killer, bugün de halk arasında ilgi görmektedir. Büyü yapmada, olduğu gibi bü­yü bozmada da resimlerden yararlanılır. Bayezid II devrinde şöhret kazanmış olan Uzun Firdevsî’nin Davetname’sinde sihire, tılsıma ve resimlere pek çok yer verilmiş­tir. (Bk. cilt III, DAVETNAME renkli say­fası.) Sevgiliye kavuşmak için yapılan tıl­sım resimleri, halk sanatının hayalgücüne dayanan en güzel örnekleridir.

5. Yazıyle yapılmış resimler, özellikle dinî konular­dadır. Altı, kelimei tevhid, üstü minare­lerle meydana gelen yazı-resimler, bazen kesme kâğıtla yapılır. Bu şekilde yazı – resim kuşlar, arslanlar, kandiller, gemiler, «maşallah»lı ibrikler çoktur. Yazıyle yapıl­mış Ashabı kehfler, aynı zamanda uğur getirici levhalardır. Bunların güvercinli o-lanlarına Nuh’un Gemisi adı verilir.

6. Ya­zıyle yapılmış tabiat resimlerinin en güzel örneği Ah Minelaşk tabloları, manzarayle birleşmiş yazı – resimlerdir. Aşkı temsil eden bu resimler dükkânlara, gergef ile işlenmişleri evlere asılırdı.

7. Cam altı re­simleri, halk resimleri arasında önemli bir yer tutar ve bugün de (bozulmuş bir şekilde) görülür. Konuları camiler, ibrikler, Süleyman peygamberin mührü v.b.dir. Bun­lar cam üzerine siyah çizgilerle yapılır, ara­ları renkli yaldızlarla doldurulur. Sır altı çiniler gibi bu cam altı resimler de ola­ğanüstü parlaklıktadır. Resimler doğrudan doğruya cama yapıldığından kırılıp. parça­lanma tehlikesi vardır. Bu yüzden halk re­simlerinin bu çeşitleri nadirdir. Bu resim tarzı dekoratif ve dinî bir özellik taşır.

8. Karagöz resimleri halk sanatının en zen­gin bölümünü meydana getirir. Oyuna baş­lamadan önce süslü, havuzlu köşkler, bah­çeler perdeye konur. Buna göstermelik de­nir. Resimler saydamlaştırılmış deve deri­sine yapılır. Bunların bir özelliği de önemli bir kıyafet tarihi niteliğinde olmasıdır.

— G. santl. Altamira veya Lascaux mağa­ralarından da anlaşıldığı gibi, duvar resmi, tarihöncesi çağlara kadar uzanır. Kullanı­lan en eski boyayıcı maddeler, yağ veya reçine ile ezilmiş çeşitli renkte topraklar, kireçleşmiş kemiklerdi. Bütün eski âkdeniz ve uzakdoğu kavimleri, ince alçı sıvalı duvarlara yaptıkları resim­lerde, daha sonra eklenen lâciverttaşı ma­visi ve bakır yeşiliyle birlikte bu temel bo­yayıcı maddeleri kullandılar. Eski Mısır ve Girit’te, koyu bir çizgiyle çevrelenmiş bu tür dekoratif eserlerden pek çok örneğe rastlanır. Yontulmuş kamışların uzun bir süre kullanılmasından sonra, hayvan kılın­dan yâpilmiş firçâlâr ortaya çıktı. Mısır da, tahta veya panoya yapıştırılmış ve in­ce alçı ile hazırlanmış tuval üzerine portre yapma sanatı doğdu. Aynı devrede renkleri sabitleştiren ve koruyan balmumlu resim­lere rastlanır.

Pompei freskleri, mumlu resmin bilgi ve hüner isteyen bir çeşididir; çok ince ve kuru bir sıva üzerine, tutkallı boyalar bir­biri üzerine kat kat vurulmuş, parlatılmış, verniklenmiş ve mumlanmıştır; resimler, dayanıklık ve tazeliklerini bu işleme borç­ludur.
Bu usul, italya’da Giotto ve daha sonra rönesans sanatçıları tarafından parlak bir şekilde temsil edilen gerçek freskten fark­lıdır. Freskte, yanmış kireç ve ince kum­dan meydana gelen taze sıva üzerine yu­muşak fırçalar ve sulandırılmış boyalarla resim yapılır. Hazırlanmış harcın yüzeyi, kurumağa başlamadan işlenebilecek geniş­likte olmalıdır. Bu bakımdan, büyük bir el çabukluğu ve ustalık isteyen fresk, ku­rudukça hafifleyen çok ince renk armoni­leri yaratma imkânını sağlar. Sıvanın de­rinliğine tespit edilen bir renk, açıkhavaya dayanabilir.

Freskte genellikle şu renk­ler kullanılır; Saint-Jean beyazı, sarı aşı-boyası, yanmış ve tabiî siena toprağı, Van Dyck kırmızı-kestanesi ve kestanesi, mars moru, kobalt mavisi, zümrüt yeşili, bakır yeşili, yeşil toprak, fildişi siyahı, balık si­yahı veya duman siyahı, koyu toprak. Giotto ve Gozzoli hiç bir zaman taslak kul­lanmazlardı. Sanatçıların freski yapmadan önce, resimlerini kâğıda çekmek, çizgileri iğneyle delmek, sonra da üzerinden kömür tozu geçirerek resmi sıvaya aktarma alış­kanlığı daha sonraları ortaya çıkmıştır. Fresk rötuşa imkân vermediğinden, taslak kullanmak, işi büyük ölçüde kolaylaştırmış­tır. XVI. yy.da İtalya’da astarın hazır­lanmasında yer alan yumurtalı ve tutkallı boya zamanla, yerini inceltici olarak kul­lanılan çeşitli yağlara bıraktı. Pigmentleri, arap zamkı ve gliserin ile karıştırılan guvaş ve suluboya gibi su ile karıştırılan bo­yalar genellikle eskislerde çok işe yarar.

Ortaçağda, kola ve ince alçıyle hazırlanmış tahta panolar üzerine de çok resim ya­pılırdı; ama tahtanın çatlamak gibi bir sa­kıncası olduğundan, XVII. yy.dan itibaren tuval tercih edilmeğe başlandı. Keten tu­val, kenevir tuvalden üstündür; daha ka­baca olan hint keneviri, tiyatro dekoruna uygun düşer; çok delikli olan pamuk tuval ise iyi değildir, İsorel, kaim karton, hattâ kâğıt, yağlıboya için elverişlidir.

Bir çerçeveye gerilen veya duvara tespit edilen tuvale kola ile alçı veya tebeşir, ka­rıştırılarak sürülür; bu ilk tabaka emici olduğundan, ponzalandıktan sonra üzerine bir kat beziryağı ile saf veya hafif renkli üstübeç çekmek gerekir. Kuruma süresi en azından altı aydır.

Birçok ressam, tablonun genel tonunu da­ha çabuk elde edecek şekilde önceden bo­yanmış bir zemin üzerinde çalışır. El Greco gri fon üzerinde, Velasquez ise kola­lanmış tuval üzerinde (sadece, İçki İçenler’i aşıboyası zemin üzerine yapmıştır) çalı­şırlardı. Carlos IV ve Ailesinin Portresi’nin hazırlıklarında görüldüğü gibi Goya, kavuniçi tonu tercih ederdi. Nicolas Poussin oldukça koyu kırmızı bir aşıboyası kul­lanırdı; resimlerin zamanla kararmış ol­ması bu yüzdendir.

Açık aşıboyaları, hafif griler veya saf beyaz, daha fazla tercih edilen renklerdir. Günümüzde ressamlar, malzemelerini kendileri hazırlamaktan vaz geçmişlerdir. Piyasada iki katlı olarak hazırlanmış, çok güzel keten tuvaller bulu­nur. Boyalar, XIX. yy.ın başlarından beri sınaî olarak hazırlanır. Eski atelyelerde çı­rakların bütün vaktini alan ezme işi de böylece tarihe karışmıştır.
Palet oldukça geniş olmalıdır. Yassı ve yu­muşak fırçalar boy boydur, ama ayrıntı­ları belirtmek için ince bir kalem fırçası da bulundurulmalıdır. Çok sık kullanılan beyaz boya paletin ortasına sıkılır; bir ya­na sıcak renkler, öteki yana soğuk renkler konur. On kadar renk yeterlidir: beyaz, siyah, sarı, tabiî ve yanmış siena toprağı, karinen kırmızı, vermiyon (zincifre), limon sarısı, prusya mavisi, zümrüt yeşili (emeraude yeşili).

Bunlar bir boya çanağı için­de sadece terebantinle veya ketenyağı veya haşhaş yâğıyle karıştırılarak inceltilebilir. Verniklerin amacı, resmi korumak ve ona bir parlaklık vermektir. Ancak verniklerin zamanla ve ışığın etkisiyle sararmak gibi bir sakıncaları olduğunu unutmamalıdır. Renklerine göre, bir tabloyu, verniklenme­den önce, altı ay veya bir yıl kurumağa bırakmak doğrudur. Bu arada, rötuş ver­niğine başvurulur. Bu vernik, donuklukla­rı giderir, birkaç dakikada kurur, ama da­yanıklı değildir.

• Resim pazarı. Sanat eserlerinin açık arttırmayle satılması usulü M.ö. 146′dan beri vardı. Meselâ L. Mummius’un Eski Yunan’dan getirdiği ganimet böyle satılmış­tı. Romalılar da kral Attalos’un satın al­mak istediği bir tabloyu bu yoldan el­de ettiler. Roma’da, değer biçici olarak görev yapan tellâllar vardı. Fransa’da ise, bu işle görevlendirilmiş olan kimselerin yerini XVI. yy.da yeminli muhamminler al­dı. Açık arttırmalı büyük satışlar özellikle XVIII. yy.dan itibaren başladı. Bu satışlar için, meraklıları ve bu işin ticaretini yapan kimseleri çekmek amacıyle resimli broşürler bastırılırdı. Tablo alım satımıyle uğraşan kimseler daha sonraki tarihlerde ortaya çıktı. Resim satışında geleneksel usul, ressamın atelyesinden aracısız olarak hal­ka satıştı. Bu arada, daha XVI. yy.dan itibaren Anvers’te, sanat eserlerinin satı­şı için, Wael’ler, du Jon, de Bruyn, Musson ve özellikle de daha sonraları Avus­turya’da şube açacak olan Forchoudt’lar gibi milletlerarası büyük firmalar ku­ruldu. O devirde belçikalı birçok res­sam yalnız ihracat için çalışıyordu.

Bu alışverişlerde aracı olarak çalışanlardan biri de Rubens’ti. Fransa’da XVIII. yy.da en büyük tablo tacirleri, Watteau’nun yakın dostu Gersaint, Mariette ve Lebrun’dü. Paris’te tablo ticaretinin mer­kezi Notre-Dame köprüsüydü. Ama bu ti­caret asıl XIX. yy.ın sonunda bütün dünyaya yayıldı. ilk tablo tacirleri Union Artistique (Sanatçılar birliği), Georges Petit, Durand-Ruel, Sagot, Diot, Tempelae-re, Salvator Meyer, Bernheim’lar ve Paul Rosenberg ile modern resmin gelişmesinde büyük bif rolü olan ve bu işe 1892′ye doğ­ru başlayan Ambroise Vollard’dı. Ayrıca Squlîe – Tanguy’in, Blot’nun, Wildenstein’in, Londra’da Ackerman ile Barnett ve Sotheby’nin, Amerika’da da Duveen, Samuel-son, Brummer ve Seligmann’ın adları özel­likle anılmağa değer.

— Huk. Resim, idarenin gözetim ve de­netimi altında yapılan bir iş, bir eylem sebebiyle kişilerden alınan park olduğu için vergi cinsinden sayılır ve belli bir iş, hiz­met dolayısıyle alınır. Eğlence yerlerin­den, buraların denetimi görevini yapan belediyenin aldığı resim gibi. Kanunkoyucu bazı faaliyetler veya bazı kuruluş­ları resim verme yükümlülüğü dışında tutmuştur. Resimler, idarece görülen hiz­metler dolayısıyle alındığından, hizmet­ler gibi çok çeşitlidir. Türkiye’de alı­nan resimlerin bellibaşlıları şunlardır: dam­ga resmi, deniz ve kara ulaşım ataçları resimleri, elektrik üretim resmi, hal res­mi, hayvan alım satım resmi, ilân res­mi, ruhsat resmi, süt köpeği resmi, taşocağı resmi, temizleme ve aydınlatma res­mi, işgaliye resmi.

• Resim ve harç muafiyeti. Resim verme yükümlülüğü türk hukuk mevzuatında da­ğınık bir şekilde düzenlenmiştir. Harçlar kanunu hangi hizmetlerden, kimlerin harç bakımından muaf tutulacaklarını belirtmiş­tir. Kamu hizmetlerini yürüten bazı kuru­luşların da resim ve harçlardan muaf ol­duğunu belirten özel hükümler vardır. Me­selâ posta, telgraf ve telefon hizmetleri dolayısıyle kimlerden resim ve harç alın­mayacağı ilgili kanunda gösterilmiştir. Hu­kuk Usulü Muhakemeleri kanununa göre adlî müzaheretten yararlananlar yargılama harçlarından muaf tutulurlar. Genellikle, kamu yararına hizmet eden Kızılay, Ço­cuk Esirgeme kurumu gibi kuruluşlar bu muafiyetten yararlanır.

XVI. yy.a ait olan Resmi Kısmet kanunu’na göre;
a. sefere giden sipahiler, emek­liye ayrılan sipahiler ve bunlarm nikâhlı karılarının resmi
kısmetleri ile;
b. askerî sınıftan sayılan kadılar, müderrisler, şeyhü­lislâm dairesinde ve vakıf işlerinde çalışan­ların resmi kısmetleri kazaskerler tarafından tahsil edilirdi;
c. padişah beratıyle doğancı olanlar herhangi bir kimseye bağ­lı değillerse askerî sınıftan sayıldıkları için resmi kısmetleri mahallî kadılar tarafın­dan;
ç. çeşitli memuriyetlerde üç veya da­ha fazla akçe gündelikle çalışanların res­mi kısmetleri de kazaskerler tarafından;
d. yörük, cambaz, tatar ve voynuklarm res­mi kısmetleri ise kazasker kassamları tara­fından tahsil edilirdi.

— Teknol. Çizgisel resim deyince, temel, tasarı ve analitik geometri şekillerinin çi­zimi, bir, iki veya üç noktalı perspektifler, mimarî ve makine resimleri ve topografya çizimleri anlaşılır. Bu gibi resimlerde düz cetvel, T cetvel, gönyeler, pistole, pergel, dubıdesimetre, iletki, tirlin, kalemucu, ka­rakalem, çini mürekkebi, bazı boyalar, fır­ça, silgi v.b. kullanılır.

Resme başlamadan önce, bütün uzunluk, yükseklik veya kalınlıkların hesaplanması­nı sağlayacak bir ölçek kararlaştırılır, öl­çekler, güdülen amaca ve çizilecek nesne­lerin boyutlarına göre seçilir. Bu hazırlık­lar tamamlanınca resim tüm ve doğru ola­rak kalemle çizilir, sonra üzerinden mürekkeple geçilir.
Resimler ikiye ayrılır: ki­mi çizgiyle yapılır ve bunlardan sadece yukarıdaki şartlara uygun olmaları beklenir; görüntü resmi diyebileceğimiz öteki resim­lerde, perspektif gibi çok daha karmaşık kurallara uymak gerekir ve çeşitli gölge oyunlarıyle eşyanın kabarıklığı gösterilir. Ay­rıca ressamın izdüşümlerini, dolayısıyle de tasarı geometriyi iyi bilmesi lazimdir.

Teknoloji alanında kullanılan resim tek­nikleri arasında, cetvel ve gönye ile çizi­len resimlerden başka bir de hiç bir araç kullanmadan yapılan ve cisimlerin biçim ve çevrelerini serbestçe çizmeğe dayanan bir resim tekniği daha vardır. Bu tür re­simlere kroki adı verilir. Mimari resim’in bir biçimi de, kroki tek­niğiyle yapılan süsleme resmi’dir. Genel­likle fantaziye ve sadece sanat kabiliyetine dayanan bu tür resim, mürekkepli kalemle yapılır ve teknik resimden tamamıyle ayrı bir tekniğe dayanır.
Topografya çizimleri için, plan çıkarma ve düzeçleme konusunda bilgili olmak gere­kir. Uzman bir ressam, bu teknikle arazi­nin genel görünümünü verebilir, düzeç eğ­rileri veya taramalarla toprağın engebeleri­ni gösterebilir. Böyle bir resmi başarıyle yapabilmek için elin cetvelsiz çalışmaya yatkın olması ve arazideki herhangi bir engebeyi belirtebilecek kadar renk farkla­rından yararlanmayı bilmek lâzımdır.
Çizgisel resim ayrıca sanatçılar tarafından, bir binayı tam perspektifine oturtmak ve tablolarındaki çeşitli planlar arasında uy­gun bir orantı kurmak için kullanılır. Bu durumda resim tümüyle grafiktir ve sade­ce tasarı geometri kurallarına dayanır. Optik mercekler, tam yansıtmalı prizmalar ve düzlem aynalar üstünde yapılan araştır­malar, teknik resim için yararlı birtakım âletlerin icat edilmesine imkân vermiştir: karanlık oda, aydınlık oda v.b. gibi adlar alan bu âletler sayesinde ressama düşen tek şey, resmini çizeceği nesnenin görüntü­sü üzerinden kalemle geçmektir; başka bir­takım âletler (pantograf v.b.) sayesinde de, orijinal resim mekanik olarak istenilen oranda küçültülür veya büyültülür.

+ Sıf. Esk. Resmî. (ML)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESİM veya RESM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENSO

Tarih 29 Haziran 2009

RENSO i. (fr. rinceau). Mim. Yapraklı ve bazen de çiçekli, meyveli ince dalların dı­şarıdan içeriye doğru kıvrılıp birbirine do­lanarak helezonlar halinde devam etmesin­den meydana gelen oyma ve kabartma süs. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENSO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENANTHERA

Tarih 27 Haziran 2009

RENANTHERA i. Meşin gibi sert yaprak­lı konuk orkide; taçyapraklarından biri kü­çük bir kese şeklindedir; Asya ve Malez­ya’da on kadar türü yetişir; kırmızı veya pembe çiçeklerinden ötürü bir kısmı süs bitkisi olarak yetiştirilir. (L)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENANTHERA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENK veya RENG

Tarih 27 Haziran 2009

RENK veya RENG i. (fars. reng). Işığın, kendi öz yapısına veya cisimler tarafından yayılma şekline bağlı olarak göz üzerinde yaptığı etki: Hakikatte annecikler altın sa­rısı ve gök mavisinden başka renklerde de olabilirdi (R.N. Güntekin).

Sonra dizler­den aşağıya çizmelerin üstüne dökülen, açık gümüş renginde bir çerkes mantosu yap­tırdım (Ş.S. Aydemir). Bak! Dünya renk­ler içinde! // Bu güzel dünya içinde (O. V. Kanık). // Mec. Görünüş, tarz, şekil: «Hüsn-ü Aşk» devrin edebi hayatına yeni bir renk, yeni bir çeşni getirmiştir (N. A-raz). Pek rengine aldanma felek eski felek­tir; // Zira feleğin meşreb-i nâsazı dönektir (Ziya Paşa). // Esk. Hile, oyun, düzen: Bülbül-i surideve güller acep renk ettiler (Ba­ki).

— ÇEŞ. DEY. Renk almak, yeni bir renk kazanmak: Mavimsi bir renk aldı. // Renk cümbüşü, değişik renklerin oluşturduğu ka­rışım: Yalnız renk cümbüşünü değil, siyah beyazı öyle hünerle kaynaştırır ki (Y. Z. Ortaç). || Renk vermek (veya katmak), ne­şeli ve canlı bir özellik kazandırmak: Onun gelişi bu toplantılara bir başka renk verdi. // Renk vermemek (veya rengini belli et­memek), duygu veya düşüncesini saklamak, açığa vurmamak: Çok korkmasına rağmen renk vermedi. || Rengi atmak (kaçmak ve­ya uçmak), solmak: Elbisenin rengi attı. Korku, heyecan v.b. durumlarda benzi sa­rarmak: Hatçe’nin rengi attı (Yaşar Ke­mal).

|| Rengi çalık, solmuş, solgun. || Ren­gi çalmak, renk bakımından benzemek: Ren­gi sarıya çalıyor. || Rengi değişmek, eski durumunu yitirip yeni bir nitelik ve an­lam kazanmak: Sizi uzun, ince vücudunuz­la, menekşe gözlerinizle karşımda görünce her şeyin vengi değişti
(R. N. Güntekin). || Rengi tutmak (veya uymak), renk ton­ları birbirine benzemek: Bu iki kumaşın rengi birbirini tutuyor. \\ Renkten renge girmek, çek utanarak kızarıp bozarmak, sıkılmak: Nuri efendi renkten renge gi­rerek: — Ne oldu anne, çabuk söyle (H. R. Gürpınar).

— Esk. Reng-âmiz, renk renk, çeşitli renk­lerde: Ekseri rengâmiz şal ve harirden serbendler sarınıp… (Naima). || Reng-âver, hileci, düzenci, dalavereci.
— Bot. Bitkilerin renkleri. Bk. ANSiKL.

— Boyacılık. Çevre renkleri, belirli bir yerin değişik yüzeylerine görüş rahatlığını sağlamak amacıyle vurulan, genellikle bo­yalar aracılığıyle elde edilen renk. || Görevsel renkler, belirli bir çalışma yerinin değişik yüzeylerine, çalışanların görüş ra­hatlığını arttırmak, yorgunluklarının azalmasına katkıda bulunmak ve üretimlerinin verimini çoğaltmak amacıyle vurulan ve genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. // İşaret veya güvenlik renkleri, ça­lışma yerlerinde, değişik yüzeylere, çalı­şanların dikkatini belirli tehlikelere çek­mek, gidiş-geliş yollarını göstermek ve özellikle güvenlik aracılığıyle elde edilen renk. Bk. ANSiKL.

— Ed. ve G. santl. Yerel renk, bir mille­tin, bir dönemin medeniyetini, orijinal ni­teliklerini hatırlatmağa yarayan kavramlar bütünü. Bk. ANSiKL.

— Kim. Renk giderici, bazı maddelerin rengini kaybetme özelliği taşıyan kimyasal madde. (Bu renk giderme, ya boyarmad-denin soğurulmasından [hayvanî kömür] ya da bir redoks tepkimesinden [renk gi­derici klorürler] ileri gelir.)
— Metalürji. Meneviş ve tav renkleri, ısıt­ma sırasında çelik parçaların aldığı deği­şik renk tonları. Bk. ANSiKL.
— Mus. Rengi dil, türk musikisinde bir makam. Bk. ANSiKL.
— Opt. Bk. ANSİKL.

— Oyun. İskambil kâğıtları üzerindeki dört değişik işaret; genel olarak iki renkten mey­dana gelir: kırmızı ve siyah (sinek, karo, kör, pik). i| Renge oynamak, rulette, kır­mızı veya siyaha para basmak.
Petr. Bk. ANSiKL.
— Res. Renklerin bir tablo içindeki dağı­lımı, renk uyumu: Rubens’in, Tiziano’nun, Claude Lorraine’in rengi. Bk. ANSiKL.
— Sanay. Renk giderme, işlenmiş ürünü istenen renge getirebilmek için, bir ürün­deki tabiî pigmentlerin veya renkli ayrış­ma maddelerinin yok edilmesi. Bk. AN­SiKL.
— Teknol. Ana renk, boyacılıkta, diğer renklerin tür ediği renkler.

— Tekst. Renk sağlamlığı, bir kumaş bo­yasının çeşitli etkinlere dayanma niteliği. (Tekstil boyalarının renk sağlamlıkları çe­şitli usullerle denenmiş ve her boyanın ışı­ğa, suya, asitlere, deterjanlara, dinklemeye deniz suyuna v.b.lerine karşı direnci ayrı rakamlarla belirtilmiştir.) || Sağlam renk, zamanla solmayan renk. || Zayıf renk, ku­maş üzerinde iyi tutunmayan ve kullanıldıkça veya yıkandıkça solan renk.

— ANSiKL. Bot. Bitkilerin renkleri. Bitki­lerde klorofilden ileri gelen yeşil renkten başka, en çok renkli olan kısımlar üreme or­ganlarıdır (çiçek ve meyve).
Bununla beraber, yaprak ve sap gibi di­ğer organlarda ve asalaklı kısımlarda deği­şik renklere rastlanabilir (begonia rex, co-leus, firfiri kayın ve bazı mazılar).
Yaprak tamamen düşmeden önce klorofil kaybolur, sarı ve kırmızı gibi diğer boya­lar ortaya çıkar ve ormanlara sonbahar rengini verir.

Suyosunlarının rengi doğrudan doğruya bunların su altında yaşadığı derinlikle il­gilidir ve sınıflandırılmalarına esas teşkil eder. Mantar sporlarının rengi çok önem­li bir özelliktir. Sporlar beyaz, pembe, es­mer ve siyah olur.

— Boyacılık, ön planda oynadığı estetik rol dolayısıyle, bir boya tabakasının ren­gi, kullanan için temel bir nitelik taşır. Buradan bir boya fabrikasında çalışan renk uzmanının yaptığı işin önemi anla­şılabilir. Bu kişinin görevi, firmanın imal ettiği temel renklerinden meydana ge­len paleti ortaya çıkarmak ve sözü geçen renklere karşıt renkler bularak, bunları, mümkün olduğu kadar mükemmel bir ya­pım düzgünlüğü içinde, çeşitli hammadde­leri kesin sınırlarla tanımlanan oranlarda kullanarak, istek üzerine imal etmektir.

Bir kuru tabakanın rengi (az veya çok parıltılı), katı maddelerin (doku boyası ve yüküm maddeleri) ezilme inceliğine, katı maddelerin kendilerine has niteliklerine (boyama, kaplama), asıltı ortamının renk ve tabiatına bağlıdır. Renklerin nispî öl­çüleri, laboratuvarlarda değişik modeller­deki renkölçerler yardımıyle yapılmaktadır.

— Ed. Resim terimlerinden olan yerel renk deyimi, ancak romantik devirde tiyatro üs­tüne, yapılan tartışmalar sırasında edebî bir anlam kazandı (1809′dan sonra B. Cons-tant’da: Reflexions Sur la Tragedie de Wallstein [Wallstein Trajedisi üstüne Dü­şünceler]). Saint-Evremond veya Racine’de (Bafazet’nin önsözü), daha sonra Volltaire’-de trajedilerin sahneye konuşu sırasında eski töreleri doğru olarak yansıtma kay­gısı varsa da Chateaubriand’ın (Les Martyrs [Din Şehitleri]), W. Scott’un yazdığı romanların ve tarihçilerin yaptığı (A. Thierry, Michelet) çalışmaların etkileriyle me­deniyetler veya tarih devirleri arasındaki farkların modern anlamda kesinlikle belir­lenmesi için XIX. yy.ı beklemek gerekir. Romantik dramın tutkularından biri, geç­mişin gerçeğe uygun bir tablosunu çizmek­ti; kişilerin psikolojisinde olduğu kadar töre veya dekorun çizilmesinde de (Cromwell’in önsözü) yerel renge uymak gerekir­di.

Bu tarihten sonra dramatik gerçeğin en eski şartlarından biri haline gelen ye­rel renk, aynı zamanda tarihî veya egzo­tik romanın ve tasvirî veya epik şiirin (Leconte de Lisle’in Poemes Antiques [Es­kiçağ Şiirleri], V. Hugo’nun La Leğende des Siecles [Yüzyılların Efsanesi] adlı e-serleri) başlıca çekici yanı oldu. Günü­müzde bir kavram, üstünde uzun süredir tartışılmasına rağmen edebiyat sanatının temel unsurlarından biri olarak ortaya çı­kar; bu unsurlar, yazarlara göre, bazen insanın farklı yanlarını, bazen de tersine bütün insanlıkta ortak olan bazı özellik­lerin, görüntülerin dışında süreliliğin de­ğerini ortaya koyar.

— Metalürji. Bir fırında veya bir demirci ocağında, hava temasında tedricî olarak ısıtılan bir çelik veya demir lama, sıcak­lık yükseldikçe, meneviş renkleri denilen aşağıdaki renk tonlarını alır: 260°C’ta açık saman sarısı; 280°C’ta saman sarısı; 300°C’ta kehribar rengi; 305°C’ta kahverengi; 310°C’ta güvercin boynu; 320°C’ta mavi; 336°C’ta gri-mavi; 350°C’ta yeşil;
360°C’ta gümüşî gri; 400°C’ta kurşunî. Bu meneviş renkleri donuktur.

Isıtmaya devam edilirse, bir süre sonra, tav renkleri denilen aşağıdaki renk tonları elde edilir: 570°C’ta koyu kırmızı; 635°C’ta koyu ki­raz kırmızısı; 746°C’ta kiraz kırmızısı; 843°C’ta açık kiraz kırmızısı; 900°C’ta tu­runcu; 940°C’ta açık turuncu; 996°C’ta sa­rı; 1080°C’ta açık sarı; 1200°C’ta beyaz. Demirciler eskiden, çeliklerin sıcaklık de­recesini anlamak için bu renk değişimlerinden yararlanırlardı. Bugün sanayide, yüksek sıcaklıklarn ölçülmesine yarayan çok hassas âletler vardır.

— Mus. Rengi dil, neveser birleşik maka­mının acemaşiran – fa perdesindeki şeddidir. Güçlüsü, beşinci derece olan çargâh -do perde sidir. Donanıma si ve mi koma ( d ), la ve re bakiye ( b ) bemolleri konulur. Seyri, inici çıkıcıdır. Dizisinde nisebi şe­rife sayısı 6 olduğu için gizli mütenafirdir. Orta sekizlideki sesleri peşten tize doğ­ru, acemaşiran, rast, zengüle, segah, çargâh, hicaz, dikhisar ve acem tertibindedir. Bu makama örnek olarak Halis Beyin Yü­rük Semai’si, Sadettin Arel’in iki Saz Semai’si, iki Durak’ı ve iki Gazel’i gösteri­lebilir.

— Opt. Bazı eskiçağ düşünürlerinin san­dıkları gibi renk, cisimlerin özgül ve mad­desel özelliklerinden biri değildir. Cisim­lerin kendilerini aydınlatan ışığa göre renk değiştirdiğini Epikuros daha o zamanlar fark etmiş ve buradan, cisimlerin kendilik­lerinden renkli olmadıkları sonucuna var­mıştı. Descartes ve Böyle da bu görüşe katılmışlar, fakat renk teorisi ilk defa Newton tarafından, Optik inceleme (Opticus) adlı kitabında açıklanmıştır. Güneş ışığı karmaşıktır; dalga boyları ve kırılma indisleri farklı sonsuz sayıda ışınımdan meydana gelir; bu durum, güneş ışığını bir prizmadan geçirerek elde edilen güneş tayfı’nın analizinde kolayca görülebilir. Newton güneş tayfında yedi renk ayırt etti: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı. Gerçekte, bir renkten öbürüne ge­çiş, ara ışınımlar sayesinde fark edilmez bile.

Demek ki, bu ışınımların tümünü alan bir yüzey hepsini olduğu gibi yansıtırsa, söz konusu yüzey beyaz’dır denir; fakat bir kısmını yutup, yalnız geri kalanları yansı­tırsa, yansıyan ışınımların birleşmesinden doğan bir renklenme ortaya çıkar. Siyah cisimler ise, gelen ışığın hepsini yutar. Kır­mızı bir cismin rengi kırmızılar hariç bü­tün ışınımları yutarak alıkoymasından ve­ya hiç değilse, öbür ışınımları kırmızılar­dan daha büyük oranda yutmasından ileri gelir.

Eğer bütün ışınımlar eşit oranlarda yutu-lursa, cisim gri gözükür. Şu halde renk, maddenin ışık üzerine et­kime tarzından başka bir şey değildir ve­ya Tyndall’ın ifadesine göre ışığın uğradı­ğı işlem’in sonucudur. Çeşitli ışık kaynak­ları farklı ışınımlar yaydığına göre bir cis­min rengi kendisini aydınlatan ışık kayna-ğıyle değişir. Meselâ nesnelerin gün ışı­ğında ve elektrik ışığında değişik renkte görünmesi bundan ileri gelir. Mavi bir nesne karanlık bir odada bir mum ışığıyle aydınlatılırsa, mavi olarak değil de sol­gun beyaz bir renkte gözükür. Sarı sod­yum ışığı tutulan insan çehreleri, ölü yü­zü gibi kirli-sarı bir renk alır. Saydam cisimlerin, sadece bazı ışınımları geçiren filtre rolü oynaması da. bu yüzden­dir ve yayılan ışığın rengi, cisimden geçen ışınımlara bağlıdır.

Basit, bileşik, tamamlayıcı renkler. Basit renkler, her biri ayrı bir frekans veya ay­rı bir dalga boyu ile belirlenen tayf ışı­nımlarıdır; bu ışınımların dalga boyu 0,4 mikron (mor) ile 0,8 mikron (kırmızı) ara­sında değişir. Basit renkler ikinci bir priz­madan geçerken yeniden ayrışmazlar. Bir­birleriyle birleşerek, bileşik renkler deni­len çeşitli renkleri verirler. Karıştıkları za­man beyaz hissini uyandıran renklere de tamamlayıcı renkler denir. Helmholtz, fark­lı ışınımlar aynı yerde kesişecek şekilde birçok tayfı üst üste getirerek, birçok ren­gin karışmasından elde edilen rengi ince­lemişti. Newton ise özel bir âlet kullanı­yordu (renk çemberi), ikişer ikişer grup­laşmış tamamlayıcı basit renkler şunlardır: mor, yeşilimsi sarı; lâcivert, sarı; mavi, tu­runcu; yeşilimsi mavi, kırmızı.

Renk kontrastları. Yan yana gelmiş iki renk karşılıklı olarak birbirini etkiler. Chevreul, iki renkli bandı yan yana koya­rak yaptığı deneylerden şu sonuçlara var­dı:
1. renklerden her birinin tonu, öbürü­nün tamamlayıcı rengiyle karışarak deği­şir;
2. yan yana konan renkler tamamla­yıcı renklerse, her biri daha canlı ve saf görünür;
3. bir renk beyazın veya siyahın yanına getirilirse, tamamlayıcı renginde bir haleyle çevriliymiş hissini verir ve daha canlı görünür;
4. iki renk arasında belli bir mesafe bulunsa bile, yine aynı etkiler az da olsa meydana gelir. Gölgelerin rengi bu yoldan açıklanabilir: bir mumun (alevi kırmızı-turuncudur) ver­diği gölge maviye çalar.
Ressamların iyi bildiği bu özellikler, yeni-izlenimcilik a-kımına temel olmuştur. Kuvvetli bir ışıkla aydınlatılmış renkli bir nesneye dikkatle baktıktan sonra, bütün öbür nesnelerin bel­li bir süre, ilk nesnenin tamamlayıcı ren­giyle değişikliğe uğramış renkte görülme­si olayına art arda kontrastlar denir. Renk gamı. Renklerin de tıpkı sesler gibi bir gamı, yani tabiatın verdiği bir bağıntı dü­zeni vardır. Bu gamda prizmanın yedi ren­gi yer alır: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sa­rı, turuncu ve kırmızı. Bu yedi renk ara­sında ana renk kabul edilebilecek üç renk vardır; bunlar sarı, kırmızı ve mavidir. Resim dilinde her renk bir ton olarak ad­landırılır. Kendi temel tonunun çevresin­de toplanmış tonların hepsine birden ton yelpazesi denir. Gam, müzikte neyse re­simde de odur; yani yedi tonun kendilerine has bir sıra ve bağıntı içinde biraraya gel­mesidir. Bu gam, kendi bileşim yönünden değilse bile, tonların açıklık-koyuluk dere­celeri veya tonların yan yana getirilmesiy­le elde edilebilen renk bileşimleri yönün­den sonsuza kadar değişebilir. Girişim renkleri. Bk. GİRİŞİM.

— Petr. Renk, rafine edilmiş petrol ürün­lerinin en önemli niteliklerinden biridir; ürünün içindeki yabancı maddelerin varlığı en kolay şekilde renginden anlaşılır. Nitekim özel benzinler, tıpta kullanılan yağlar ve ba­zı kerozenler «su beyazı» yani su gibi duru olmalıdır; dizel yağı uçuk sarı, yağlama yağ­ları biraz daha koyu sarı renkte olursa kalitelidir. Buna karşılık, hidrokarbonlu ya­kıtların çoğu, kolayca tanmabilmesi için sunî olarak boyanır. Petrol ürünlerinin ren­gi, bir renkölçerle tespit edilir.

— Res. Renklerden yararlanabilmek için değişik renklere özgü ışıldama yeteneği­ni göz önünde bulundurmak gerekir. Bu renklerden bazıları, bitişik tonlara bula­şacak bir ışın saçımı gücüne sahiptir. Mavi, diğer renklerden daha çok, komşu renklerle aynı titreşime girerek onların rengini bozar; kırmızının yanında ise bu rengi morlaştırır; sarının yanında ise yeşilleştirir; beyazın yanında renklenmesini sağlar. Gözümüz en fazla mavi karşısın­da hassastır. Göz, mavi ton serisi içinde 1/205′ten 1/288′e kadar varan bir ışık şid­deti farkını algılayabilir, oysa kırmızı için bu ışık şiddeti farkı, 1/16′dan 1/70′e kadar­dır. Bu durumda kırmızının derecelenme­leri, mavininkine oranla daha az görülebi­lir niteliktedir. Gerçekten de, aydınlığın artmasıyle meydana gelen göz kamaşması mavide, kırmızıdan daha çoktur. Şüphesiz bu renk özellikleri, bir hareketten edindiğimiz duyuma benzettiğimiz duyumların kaynağını meydana getirir. Renkler, bizde bir mekanizma etkisi yaratır; ilerler veya geriler. Soğuk renkler (maviden mora kadar olan seri) ilerler; sıcak renkler (kır­mızıdan yeşile kadar olan seri) geriler. Pilinius, «neşeli» renkleri, «ağır başlı» renk gruplardan ayırıyordu. Goethe, renk grup­larını «olumlu» ve «olumsuz» olarak, Fechner «etken» ve «kabul eden» olarak sınıflamıştı. Renklerin bu mekanizması, göz­de bir üçüncü boyut etkisi yaratacak kadar tesirlidir ve renkli bölümlerinin değiştiril­mesiyle bir kompozisyonu değişikliğe uğrat­mak mümkündür.

Tonlar, aynı çarpma gücüne sahip değil­dir; etkilen niceliklerine bağlıdır. Eşdengede bir duyum yaratabilmek için, sa­rı bir yüzeyin, dengelemek istediği kırmı­zı yüzeyden üçte bir oranında daha fazla alan kaplaması gerekir. Charles Henry, sa­rının asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 27 katının duyumuna eşit bir duyum ya­ratmak için, mavinin asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 100 katının gerektiğini hesaplamıştır, öyleyse verici kaynağın bo­yutları, doygunluğun temel unsurudur. Baş­ka bir deyimle, geniş bir mavi yüzey, ay­nı maviye sahip daha küçük bir yüzeyden daha mavidir. Aynı şekilde hava perspek­tifi meselesi de doygunluk meselesine bağ­lıdır.

Alacalı bir nesneden meselâ renkli bir örnek kartından yavaş yavaş uzaklaşılırsa, kartın üzerindeki lekeler, kimlik­lerini kaybedinceye kadar gittikçe ufalan görüntüler sunarak yavaş yavaş daralır ve birbirleri üstüne taşar. Oysa böyle bir ör­nek kartında, birçok unsurun tamamlayıcı renklere sahip olmaması imkânsızdır; öy­leyse bunlar birbirini ortadan kaldıracak­tır; başlangıçtaki alacalılık, tamamlayıcı renklere sahip olduğu oranda çeşitliliğin­den kaybedecek ve lekeler ne kadar dara bu kayıp o kadar tam ve çabuk ola­caktır. Buradan, dekoratörlerin sanatı ba­kımından önemli bir sonuç çıkarılabilir. Bu sonuç uzaktan kimliklerini ve tonlarını koruyan yüzeylerin, sadece tek renkli yü­zeyler olduğudur. Ayrıca titreşimleri ya­yan yüzeyin düz ve parlak olması gerekir. Aksi halde ışık, maden, kil veya kumaş gibi çoktaneli bir yüzeye çarparsa, renkli ışımalar, düzensiz bir şekilde dizilmiş pek çok küçük yüzeyden önemli miktarda sap­tırılacak; istenilen tarafa değil, bu sayı­sız yansıtıcı tarafından her yöne gönderi­lecek ve yansıyan ışınlar, değerlerini dü­şüren küçük gölgeler yüzünden zayıflaya­caktır. Gerçekte de, rengin değeri saf renge karıştırılmış beyaz ve siyah renk vasıtasıyle tedricen belirlenen sapmadır. Be­yazın etkisi altında buna, «yıkanmış» ve­ya «kopmuş», siyahın etkisi altında ise «indirilmiş» denir. Değer, bir renk karışı­mını ifade eden «nüans»tan farklıdır. An­cak, bu tanımlamalar renklerin temel fenomenolojilerine değil, kullanılmalarına ait­tir.

Bununla birlikte, bir cisim tarafından yan­sıtılan belli bir tayf parçası ve enerjinin geçici bir durumu olan ve insan gözleri gibi değişken organizmalar tarafından al­gılanan renk, hiç olmazsa yaklaşık olarak tanımlanabilir. Fizik analiz bile, fizikçiler ve kimyacılar tarafından olduğu kadar, ressamlar, boyamacılar ve boyacılar tara­fından da kabul edilen (1671 Colbert yö­netmeliği ve eski korporatif tüzükleri) ge­nel terimlere dayanmaktadır. Bu genel ka­bullerin, bir temel renk üçlemesini (mavi, kırmızı ve sarı) varsaymaları dikkat çeki­cidir.

Bu renklerin iki, üç v.b. yanlı bile­şimleri çok geniş bir ton türemesini sağ­lar. Renklerin kullanılmasını düzenleyen sistemler de aynı şekilde bir üçleme üze­rine kurulmuşlardır. Delacroix kendine, her biri üç temel renkle ayrılmış, 120 dere­celik üç kısma bölünen çember şeklinde bir kadran yapmıştı. Çemberin bu üç par­çasından her biri iki yanlı bir tonla ikiye ayrılıyor ve böylece meydana gelen bö­lümler de bileşik tonlarla bölünüyordu, üstat bu yolla, tam karşıtlığı yani, tamamlayıcı renkleri bulmasını sağlayan gü­venilir kılavuzlar elde etmiş oluyordu. Chevreul’ün Gobbelins halı yapım evleri için yaptığı renk çemberinde de aynı ilke uygu­lanıyordu; üç parçadan her biri, kavuniçi, erguvan ve yeşille ve üçüncü bileşimlerle 720 bölüme ayrılıyordu. Diğer yandan çember, siyahın on değeriyle art arda in­dirilmiş on eşmerkezli bölgeye ayrılıyor­du. Bilgin bu yolla, 14 400 ton elde ediyor­du. Ama bu rakamın sınırlı olmasından başka, Chevreul’ün sisteminde bazı renk­lere hiç yer de verilmemişti. Chevreul, bunları nitens diye adlandırmıştır. Charles Henry ise, bir tondan diğerine geçiş bö­lümlerinden meydana gelen bir renk çem­beri üstünde kullanılabilir bir «estetik ileti­ci» yaptı. Fakat bütün bu kullanma metot­ları boyayıcı maddeler’e uygulanmıştır ve renkli ışıklar fenomenolojisi ile ilgili de­ğildir.

Gerçekte, ressamın üç temel rengi, fizik­çinin temel renkleri değildir. Göz siniri, kırmızı, yeşil ve morun yani görüntünün temel bölümlerinin uyandırdığı duyumu iletir. Gerçekte, Young’ı ve sonra Helmholtz’u bu sonuca götüren analizler, daha sonra, morun yerine maviyi koyan Maxwell tarafından kabul edilmemiştir. Hering, kırmızı, yeşil, sarı ve maviden mey­dana gelen dört temel renk kabul etmekte ve böylelikle Leonarda da Vinci’nin opti­ğine katılmaktadır. Renk etkileri, insan ağtabakasının dört konisi tarafından alın­dığına göre, organın bazen bir alanı, ba­zen diğer bir alanı dış uyartıdan etkilen­mektedir.

Işık şiddetinin en çok olduğu kadar en az bulunduğu sırada da gözün, ba­zı önemli farkları algılayamaması yaptığı değerlendirmelerin kesin olmayışını yeterin­ce açıklamaktadır. Çok aydınlık olduğu zaman nesneler bize çok açık, buna karşı­lık, loş ışıkta nesneler en koyu olanlar ka­dar koyu gözükmektedir. Gözümüzde, doy­gunluk ışıklılığa bağlanmaktadır. Rengin bu gücü duyarlığımız üzerinde bü­yük etki yapmaktadır: renk canlı varlıkla­rın fizyolojisini bile şartlandırır, insan, renklerin psiko-fizyolojik etkilerini duy­maktadır: mavi bir ortam yatıştırıcı, kır­mızı bir ortam dürtücüdür. Bazı çizgisel üstünlüklere sahip oldukları zaman renk­ler, yasaklayıcı veya güç arttırıcıdır. Charles Henry renklerin «zevk veya engel­leme duygusu» uyandırdığını söylemekte­dir. Konuşma dili, renklerin bu özelliğini «kaçıcı» tonlar ve «çekici» tonlar ayırımını yaparak belirtir.
Bu deneysel görüşler üstüne bir doktrin kurmak mümkündür.

Goethe kendiliğinden, morla sevinç fikrini, kırmızıyle güç fikri­ni, koyu mavi ile sükûn ve soğukluk fik­rini birleştirirken ve yeşile çekicilik fik­rini, canlı sarıya gülünç fikrini, açık sa­rıya soyluluk fikrini bağladığı zaman ger­çeği ortaya koyuyordu. Aynı şey çağlar boyunca ve yerlere göre, değişik renkle­re atfedilen ve genellikle çelişen anlamlar için de geçerlidir. Ortaçağda sarı lânet­lilerin, yeşil âşıkların rengi değil midir? Rimbaud’nun sonesinde renklere bağlanmış seslilerin sembolizmi sadece edebî bir bu­luştur. Buna karşılık, tedavi ve koruma alanında gerçek bir renk kullanma tekniği uygulanmıştır. Daha 1913′te, bir fransız he­kimleri meclisi, hastahane salonları duvarlarının, bölümlerine uygun olarak boyanma­sını öğütlemekteydi: «coşkunlar için mor, umutsuzlar için kırmızı, ağır kanlılar için sarı»; aynı zamanda okulların yeşile, kış­laların kavuniçiye boyanmasını da tavsiye etmekteydi.

Sanayi bugün renklerin özel­liklerinden, gerek işçilerin dikkatlerini ko­laylaştırıp yorgunluklarını azaltmak, ge­rekse her türlü tehlikeyi işaret ederek ka­zaları önleyebilmek amacıyle yararlanmaktadır. Ford fabrikalarında önlerinden ateşler fırlayan madenî parçalar, yanan gazin mavisinin karşıtlık yapabilmesi için kavuniçiye boyanmıştır. Bazı renkler, bu­gün, işaret olarak evrensel bir uygulama görmektedir: sarı şeritler mekanik bir teh­likeyi, kavuniçi şeritler termik bir tehlikeyi belirtmekte; yeşil haç yardım istasyonunu, canlı kırmızı bir fon yangın malzemesini işaret etmekte, mavi şekiller dikkat çek­mek için kullanılmaktadır. Renk kullanıl­masının kurallara bağlanmasından bu ya­na, iş kazalarında hafif bir azalış ve ve­rimde büyük bir artış kaydedilmiştir. Di­ğer yandan mimarî, kendi yönünden, renk­leri sadece zevklerin tatmini için değil fakat aynı zamanda, psiko-teknik amaçla da kullanılmaktadır.

— Sanay. Yağlı maddelerin bileşiminde, üretim sırasında hammaddeye uygulanan aşırı ısıtmanın etkisiyle meydana gelen renkli maddeler bulunur. Renk giderme, ya renk açıcı topraklar veya etkinleştirilmiş kömür üzerine soğurma ya da kimya­sal etki (karbonlaştırma, yükseltgeme veya
indirgeme) yoluyle uygulanır. Yemeklik yağlar için özellikle yüze soğurma metot­larından yararlanılır; katı ve sıvı sanayi yağları, özellikle donyağlar için sodyum klorit kullanılması hızla yayılmaktadır. Tekstil sanayiinde, gerek kumaşları beyaz­latmak, gerek kendisi renksiz olduğu halde yabancı maddelerle kirlenmiş organik eri­yikleri arıtmak için renk giderme etkenle­rine başvurulur. Bk. BEYAZLATMA, RAFİNERİ.

Basmacılıkta, bazı desenler renk gidermey­le elde edilir; top halinde tek renk boyan­mış bir kumaşa, buharlaşma sırasında el­yafa zarar vermeden boyarmaddeyi yok eden renk sökücü bir karışımla desen ve­rilir. Böylece renkli fon üzerinde beyaz bir desen elde edilir.
Renk sökücü olarak ya yükseltgen (potas­yum veya sodyum klorat, hipokloritler, nit­ratlar v.b.) ya da indirgen maddeler (çin­ko klorür, glikoz, sodyum hidrosülfit) kul­lanılır. Işık da renk giderici olarak etki eder; özellikle anilin türünden boyarmaddelerle elde edilmiş renkler üstünde etki­lidir. Sülfüröz asit de çok etkili bir renk gidericidir.

Petrol ürünlerinin rengini gidermekte, ya sülfürik asit, ya da genellikle emici toprak­lar (tabiî veya etkinleştirilmiş) kullanılır. Perkolasyon metodu, yağı bir kuleden ge­çirdikten sonra, tekrar kullanmak üzere emici toprağı silindir biçiminde bir döner fırında kavurmağa dayanır. Daha yeni o-lan temas metodunda ise, toprak ve yağ sıcakta karıştırılır, sonra döner bir tam­bur veya özel bir filtreyle süzülür.

♦ Renk renk sıf. Her renkten olan, çok renkli, çeşitli renklerde görünen (şey): Ka­ralı ve denizli ve renk renk memleketli, i Mektep hatırası bir haritam vardı benim
(C.S. Tarancı). Renk renk çiçekler. (LM)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENK veya RENG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REÇİNELİLER

Tarih 25 Haziran 2009

REÇİNELİLER çoğl. i. Bot. Açıktohumlular alt şubesinden, tam anlamıyle damarlı olmayan ağaçlar kategorisi. (Odunlarında, hem life, hem damara benzeyen ve trakeit denilen uzun hücreler bulunur; trakeitlerin zarı nokta şeklinde delikli geçitlerle kap­lıdır.

Bu ağaçlarda özışınları az gelişmiş, yapraklar iğne biçimindedir; ağaçların re­çine kanalları bol reçineyle doludur. Re­çineli ağaçların bellibaşlıları çam ve kökna­rın çeşitleri, ladin, melez, porsuk, servi, se­dir, ardıç ve tuya’dır. Yeni kesilmiş reçineli ağaçta yapraklı ağaçtakinden daha fazla miktarda su vardır; bu miktar ortalama yüzde 57′dir.) [L]

RED i. Bk. RET. REDÂ i. Bk. RAZA.

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REÇİNELİLER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAVENT veya RAVEND

Tarih 24 Haziran 2009

RAVENT veya RAVEND i. (fars. ravend). Bot. Etli kaba gövdeli, büyük yapraklı, çokyıllık otsu bitki, (ilmî adı rheum. Ka­rabuğdaygillerden.)

— ANSiKL. Ravent’in bazı türleri (Rheum compactum, undulatum v.b) süs bitkisi olarak yetiştirilir. Fakat sebze olarak yetiş­tirilen türleri de vardır; yeni filiz ve sür­günlerle üretilir. Ravent’in yaprak sapla­rından reçel ve ezme yapılır.
— Eczc. Ravent, içindeki antrasen türevi heterozitlerden (antraglükozitler) dolayı iç yumuşatıcı nitelikler taşır; ayrıca içinde tanen bulunduğu için peklik verici ve kuvvet­lendiricidir. (L)

RAVESTEYN. Bk. VAN RAVESTEYN

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVENT veya RAVEND hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAVENALA

Tarih 24 Haziran 2009

RAVENALA i. (madagaskar dilinde k.). Biri Güney Amerika’da, öteki Madagaskar’da yetişen ve muz ağacına benzeyen iki ağacın cins adı.

(Ravenala Madagascariensis’e Madagaskar’da «yolcu ağacı» da denir; çünkü bunun yapraklarının dip kısmında su vardır, ihtiyaç halinde yolcu bununla susuzluğunu giderir. Muzgillerden.)

RAVEND i. Bk. RAVENT.

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAVENALA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RASTIK

Tarih 23 Haziran 2009

RASTIK i. (fars. râsuht, rastık taşı’ndan). Kozmetik.

Kadınların kaşlarını ve saçları­nı boyamakta kullandıkları siyah boya: Bir baş örtüsüyle köşede oturan hanım, şişman, esmer, kaşlarına bir parmak enliliğinde ras­tıklar sürmüştü (Samipaşazade Sezai). // Rastık çekmek, rastık sürmek: Kaşlarına rastık çeker ve ellerine kına yakar (Y. K. Karaosmanoğlû). [Bk. ansikl.] || Rastık mürekkep, sabit mürekkep. || Rastık taşı, antimon.

— Bot. Tohumsuz bitkilerde görülen man­tar hastalığı. Bk. ansikl.
— Ansikl. Kozmetik. Rastık kaş ve saçlara sürülür, kına ile karıştırılınca kahverengi olur. Antimon tozundan yapılan bu boya, günümüzde de Anadolu’da genellikle köyler­de kullanılır.
— Bot. Rastık hastalığı’na perisporiaceae familyasından askh mantarlar sebep olur. Bunlar, bitkilerin yaprakları üzerinde si­yah bir toz tabakası meydana getirir ve yap­rak bitlerinin ısırdığı yerde bıraktığı ballı madde ile beslenir. Rastık hastlığından ko­runmak için, yaprak bitkilerine karşı niko-tinli ilâçlar veya suda çalkanmış yağ emül­siyonları kullanılır. (ML)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASTIK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANDİA

Tarih 22 Haziran 2009

RANDİA i. (ing. eczacısı J. Rand’ın adından). Gardenia’ya yakın bitki; bütün tropikal bölgelerde yüzden fazla türü var­dır. (Bunlar beyaz veya sarı çiçekli ağaç veya ağaççıklardır; çiçekleri yaprakların koltuğunda demet halinde bulunur. Meyve­si az veya çok etli ve çok tanelidir. Bazı türleri süs bitkisi olarak yetiştirilir. Kökboyasıgillerden.) [L]

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANDİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMULARİA

Tarih 22 Haziran 2009

RAMULARİA i. Basit mantar cinsi. (Bir­çok türü bitkilere [enginar, pancar, çilek, menekşe, çuhaçiçeği, nergis] dadanır ve ge­nellikle yaprakların üzerinde lekelere sebep olur.) [L]

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMULARİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMONDİA veya RAMONDA

Tarih 22 Haziran 2009

RAMONDİA veya RAMONDA i. (Ramond de Carbonnieres’in adından). Büyük bir sap ucunda 3-4 sm büyüklükte mor çiçekleri olan otsu bitki. (Gesneriaceae fa­milyasından.)

—ANSiKL. Ramondia’lar, rozet şeklinde dizili, kalın, tüysü yapraklı otsu bitkiler­dir; taç kısmı çan biçiminde olan çiçekleri 5-6 sm uzunluğunda bir sapın ucunda toplu bulunur. Hepsi de serin ve nemli bah­çelerde yetiştirilen pek çok türü vardır. Ramondia natalia’nın çiçekleri mavimsi,
R. Pyreensis’inki parlak mor renktedir. (L)

RAMON Y CAJAL (Santiago). Bk. CAJAL (Santiago RAMON Y).

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMONDİA veya RAMONDA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAJANİA

Tarih 20 Haziran 2009

RAJANİA i. Köksapı yenen tırmanıcı bit­ki. (Dioscoraceae familyasından.)
— ANSiKL. Rajania’lar yumru köksaplı, tırmanıcı ve sarılgan gövdeli bitkilerdir; genellikle yürek biçiminde olan yaprakları almaşık dizilidir ve yaprak damarları az veya çok dallıdır. Çiçekler yaprakların di­binde toplu başak halinde ve ikievciklidir. Meyvesi kapsül biçimindedir. Orta Ameri­ka ve Antiller’de on kadar türü yetişir. Nişastalı olduğu için köksapları ignam gi­bi yenir.
Başlıca türü: Rajania pleioneura. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAJANİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİNİS

Tarih 20 Haziran 2009

RAİNİS (Janis PLiEKSANS, — denir), letonyalı şair (Tadenava, Courlande 1865 -Riga 1929). Petersburg’da hukuk okudu, Dienas Lapa (Günlük Yaprak) gazetesini kurdu (1891). Devrimci sosyalist görüşleri yüzünden Rusya’ya sürüldü (1897). 1903′te sürgünden döndü ve Mavi Gecenin Uzak Yankıları adlı şiir kitabını yayımladı; kısa zamanda millî şair sayıldı. 1906-1920 Ara­sında isviçre’de kaldı, yeni şiirler (Başlan­gıç ve Son [1913]) ve iki büyük sembolist dram (Altın At [1901], Ateş ve Gece, [1911]) yazdı. Bağımsızlığına kavuşan ülkesine dö­nünce millî eğitim bakanlığına getirildi. Kı­sa bir süre sonra istifa etti, 1919′da Yusuf ve Kardeşleri adlı eserinin yayımlanmasından sonra edebiyatı bıraktı. (L)

20 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİNİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAFYA

Tarih 18 Haziran 2009

RAFYA i. (Madagaskar dilinden k.). Lifleri dokuma işlerinde kullanılan palmiye. || Ay­nı palmiyenin lifi.
— ANSİKL. Rafya (raphia) iri gövdeli, çok uzun yapraklı bir ağaçtır. Çiçekleri büyük koçanlar halinde olur. Afrika ve Amerika’­da yetişen yirmi kadar türü vardır. Yaprak­larının boyu 5 m’yi bulan saz rafyasından (Raphia ruffa) elde edilen liflerle ip, kor­don ve örme mobilya yapılır. Rafyadan ya­pılan ipler ağaç aşılarını bağlamağa yarar. Tropikal Afrika’da yetişen (Raphia vinifera) şarap rafyasından mayalanmağa elve­rişli bir özsu elde edilir; bu sıvının maya­lanmışına «rafya şarabı» denir. (L)

18 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAFYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİSQUALİS

Tarih 17 Haziran 2009

QUİSQUALİS i. Karşıt yapraklı, salkım halinde beyaz veya kırmızı çiçekli tırmanıcı ağaççık. (Asya ve Afrika’nın tropikal böl­gelerinde dört türü yetişir. Combretceae familyasından.) [L]

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİSQUALİS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİNOA

Tarih 16 Haziran 2009

QUİNOA i. Güney Amerika’da yetişen bir çeşit karabuğdayın cins adı. (Ispanakgil­lerden.)
— ANSİKL. Quinoa (Chenopodium quinoa) temrensi yapraklı, tıkız başak çiçekli bir bitkidir. Anayurdu Peru ve Şili’de «küçük pirinç» adiyle bilinir; besleyici tohumları için yetiştirilir. Avrupa’da yetiştirilmesi de­nenmiştir. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİNOA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİLLAJA

Tarih 16 Haziran 2009

QUİLLAJA i. Almaşık yapraklı, erkek ve dişi çiçekli ağaçsı bitki; Amerika’da yetişir. (Gülgillerden.)
— ANSİKL. Şili’de yetişen Quillafa saponaria’dan «panama odunu» denen bir kabuk çıkarılır.
6-8 mm kalınlıkta, kirli beyaz, kırılgan ve kıymıklı plakalar halindeki bu kabuktan tahriş edici bir toz elde edilir; içinde sapotolesin (nötür saponin) ve bir ki-layik asit bulunur; hidrolize uğratılınca, sapojenin ve şekerlere ayrılır. Bu tozun kaynatılmasından elde edilen bol köpüklü sıvı kirli çamaşırları arıtmağa yarar. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİLLAJA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUERCİTRON

Tarih 16 Haziran 2009

QUERCİTRON i. (lat. quercus, meşe ve citron, limondan). Pennsylvania ve Carolina’da yetişen renkli meşenin adı. (Bu ağacın yaprakları kırışık, oval, palamutları kısa ve sapsızdır. Kabuğu pamuklu ve yün­lü dokumaların kenarlarını sarıya boyamak­ta kullanılır.) [L]

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUERCİTRON hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYRACANTHA

Tarih 15 Haziran 2009

PYRACANTHA i. Beyaz çiçekli, kırmızı veya turuncu meyveli ağaççık. (Gülgillerden.)
— ANSiKL. Pyracantha’nın boyu 1-2 m’yi bulur; yaprakları küçük ve süreklidir. Meyve verdiği ve çok süslü olduğu için ge­nellikle bahçelerde süs için yetiştirilir. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYRACANTHA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PYGAERA

Tarih 15 Haziran 2009

PYGAERA i. Göğsünde koyu bir çizgi bu­lunan külrengi esmer gece kelebeği. (Pulkanatlıların notodontidae familyasından.)
— ANSiKL. Pygaera’nın tırtılı, söğüt ve ka­vak ağaçlarında yaşar, içinde bulunduğu kıvrılmış yaprakları kemirerek beslenir. Pygaera anachoreta ve P. curtula Batı Av­rupa’da yaygındır. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PYGAERA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUYA

Tarih 15 Haziran 2009

PUYA i. Bromeliaceae familyasından bitki; Şili ve Peru’da yetişir.
— ANSiKL. Puy a kalın, mantarsı, dik göv­deli bir bitkidir. Yaprakları almaşık, yap­rakların dibi kınlı, kenarları dikenlidir. Ba­şak biçiminde toplu bulunan çiçekleri bur­gülüdür; çiçek çanağında iki sıra üzerine di­zili altı tane çanak yaprağı bulunur. Mey­vesi kapsül biçimindedir. Bazı türleri bah­çelerde yetiştirilir: Puya Chilensis, P. gigas, P. caerulea. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUTORİA

Tarih 15 Haziran 2009

PUTORİA i. (lat. putere, pis kokmak’tan). Akdeniz bölgesinde yetişen pis kokulu ağaç­çık; yaprakları karşıt ve şeritsi, çiçekleri, dalların ucunda talkım halinde toplu, kü­çük, beyaz veya pembe olur. (Kökboyasıgillerden.) [L]

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUTORİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUS

Tarih 15 Haziran 2009

PUS i. (esk. türk. k.). Hafif ses. || Bazı mey­velerin üzerinde meydana gelen zamk veya sakıza benzeyen madde. || Ağaçların göv­delerinde ve dallarında oluşan yosun ve küflü kabuk. || Yaprakların üzerinde görü­len ve bir örümcek ağını andıran kurt veya böcek yuvası. || içine Soğuk su konan bar­dağın üzerini kaplayan buğu. || [Genellikle dişi koyunlarda] Meme başlarında görülen kabuğa benzer madde.
— ANSİKL. Meteorol. Milletlerarası bir uz­laşma gereğince, görüş mesafesini kısaltan fakat
1 km’den aşağı düşürmeyen atmosfer bulanıklığına, sisten ayırt edebilmek için, pus denir. Beyaz pus, havada asıltı halinde bulunan sıvı damlacıklarından ileri gelir: olay sise benzer, fakat yoğunluğu daha az­dır ve atmosfeı doymamıştır. Yoğunlaşma çekirdekleri de bazen beyaz pusa yol açabilir (şehre ve denize inen pus). Ayrıca adiyabatik genleşme de, meltem esince, dağların doruklarını saran puslar meydana getirir .(LM)

PUS
i. (fr. pouce, başparmak’tan). Metrol. Bk. iNÇ.

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PURO

Tarih 15 Haziran 2009

PURO i. («saf, halis, temiz» anlamında ital. k.den [?]). üzerine tütün yaprağı sa­rılarak yapılmış, içi yaprak tütün parça­ları dolu, kaim ve uzun sigara. (Bk. ANSİKL.)
— Ted. Tıbbî puro. Bk. ANSİKL.
— ANSİKL. Puro, üç ayrı parçadan mey­dana gelir:
1. uzunlamasına kesilerek puro­nun boyunca konmuş yaprak tütün parça­ları, picadura adı verilen tütün kıymık­ları veya oldukça büyük parçalar halinde kıyılmış tütünden meydana gelen iç veya dolguluk;
2. içi saran ve damarları çıka­rılmış yarım bir tütün yaprağından yapıl­mış iç sargı veya birinci sargı;
3. birinci sargının çevresine sarmal biçimde dolan­mış dış sargı veya yaldızlık admdaki ince, esnek ve özel bir biçimde kesilmiş yaprak.
Purolar ya elde veya düzgün olmalarını sağlamak amacıyle ağaç kalıplar kullanı­larak yapılır. Günümüzde bu iş genellik­le makineyle yapılır. Başlangıçta yalnız dolgu kısmını yapmak için kullanılan ma­kineler vardı. Daha sonraları bütün pu­ro, makinelerde yapılmağa başlandı. Bu­gün makineler, eski puro işçilerinin yap­tığı kadar düzgün purolar imal etmek­tedir. En yaygın ve geleneksel puro, baş tarafı öbür ucundan daha dar ve dış sar­gılı olandır. Baş tarafı silindir biçimli pu­rolar da yapılır. Puro, piyasaya çoğun­lukla üzerine desenli veya yaldızlı kâğıt bilezik geçirilmiş olarak sürülür; ayrıca, dış etkenlerden zarar görmesini önlemek için selef on kâğıdıyle sarılır.

• Türkiye’de silindir ve kesiti dört köşe olan purolar imal edilir. Bunların, genel­likle önü kalın, arka kısmı incedir. Puro­nun iç ve dış sargılarında kullanılan tü­tünler yalnız Pazar (Rize) bölgesinde yeti­şir, İç kısma konulan kıyılmış tütün de, çeşitli bölgelerde yetişen tütünlerin harman­larıdır.
— Ted. Tıbbî puro’lar solunum hastalıkla­rının tedavisinde kullanılır ve bazı şifalı bitkilerden yapılır. Ayrıca bu bitkilere toz veya eriyik durumundaki hm ilâçlar dâ ek­lenir. Hastalar tarafından içilen bu puro­ların içindeki yararlı maddeler, ısı etki­siyle gaz haline geçerek iyileştirici etkiler yapar. (LM)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PURO hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULTANAEA

Tarih 13 Haziran 2009

PULTANAEA i. Almaşık veya çepeçevre dizili basit yapraklı ağaççık; Avustralya’da yetmiş kadar türü yetişir. (Fasulyegillerden.) [L]
PULTENAY (William), Bath kontu. Bk. BATH.

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULTANAEA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULSU

Tarih 13 Haziran 2009

PULSU sıf. (puldan pul-su). Sıf. Pula ben­zeyen; pulu andıran.
— Bot. Puhu yaprak, pula benzeyen yap­rak. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULSU hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULLANMA

Tarih 13 Haziran 2009

PULLANMA i. (pullanmak’tan pullan-ma). Pullanmak işi.
— G. santl. Bir tablonun üzerindeki boya tabakasının pul pul veya incecik şeritler halinde kalkması. (Pullanmaya verniğin iyi olmaması veya kötü bir astarlama ya da tablonun tuvalinin ikiye katlanması yol açabilir.)

— Graf. santl. Kâğıt veya başka bir zemin üstüne mine ya da herhangi bir kıymetli taş görünüşünü veren cam veya plastik parçacıkları yapıştırmak işlemi.
— Jeomorfol. Sağlam kayanın hemen he­men eşmerkezli kabuklar halinde ufalan­ması. (Pullanma, daha çok kristalli tıkız kayalarda [özellikle granit] sık görülür; pullanmanın bir soğuyup bir ısınan yüzey ile, çok daha az genişleyen ve büzülen daha derindeki tabakalar arasındaki ısı farkları sonucu oluşan gerilimler sebebiyle meyda­na geldiği sanılır. Pullanma özellikle yarı kurak iklimlerde görülür.)
— Patol. Bir kemiğin, bir kirişin v.b. ölü kısımlarının küçük pullar halinde dökülme­si. || Dış derinin boynuzsu küçük pullar veya büyük geniş parçalar halinde dökül­mesi olayı. Bk. ANSİKL.
— Seram. Pişmiş toprak veya madenî eşya üzerindeki sırın yaprak yaprak kalkması.
— ANSİKL. Patol. Pullanma deri için nor­mal, önemsiz bir olaydır. Patolojik ola­rak pitiryasiz ve sedef hastalığı gibi bazı deri hastalıklarından başka kızıl, kızamık gibi genel, bulaşıcı ve döküntülü hastalıklarda da görülür. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULLANMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUL

Tarih 13 Haziran 2009

PUL i. Eskiden kullanılan akçeden küçük madenî para: Allah’ın on pulunu bekleyedursun on kul (N. F. Kısakürek). Gerçi ne parası, ne pulu, ne malı, ne mülkü var
(N. Araz).
— ÇEŞ.DEY. Bir pul etmemek, değersiz olmak. || Bir pula satmak, hiç önem ver­memek, (birine karşı) sadakatsiz davran­mak: Ben senin âşıkınım / Bir pula satma beni (Halk türküsü). || Para pul. Bk. PA­RA.
— Bot. üzerinde bulunduğu organa sım­sıkı yapışık, şekil ve yapıca çok basit yap­rakların her biri. Bk. ANSiKL.
— Böcekbil. Çiftkanatlı böceklerde kaşıkçık. || Diviklerde düşen kanatın yerin­de kalan çotuk. || Kelebeklerde ufacık bir sivri nokta ile kanatların derisine tutunan çok küçük plak. (Kelebeklerin kanadında sürekli olarak «toz» görünüşünde yer alan ve onlara gerek yansıma yoluyle [kimyasal renkler], gerek ışığın enterferans oyunlarıyle [fizik renkler] çeşitli renkler veren ve renklere parlaklık kazandıran kısımlar, bu pullardır.)
— Huk. Pul sahtekârlığı, devlet tarafından çıkartılan kıymetli evrakın bir türü olan pulun, yetkili olmayan kişilerce basılması. (Resmî evrakta sahtekârlık suçu sayılır. [Bk. sahtekârlık.])
— înş. Çatı kaplama işlerinde madenî ör­tü elemanıyle çivi başı arasına konan kü­çük boyutlu çinko veya bakır parçası.
— Mim. üst üste konmuş, düz veya hafif kabarık dairesel küçük plakalardan mey­dana gelen süsleme.
— Oyun. Tavla oyununda kullanılan yuvarlak küçük levha.
— Pulc. PTT idaresi tarafından, postanın alacağı ücretleri göstermek üzere çıkarılan basılı kâğıt. (POSTA pulu da denir.) [Bk. ANSiKL.] || Damga pulu. Bk. DAMGA.
— Saatçilik. Bir mihvere desteklik etmesi için, bir kol veya duvar saatinin platinine perçinlenmiş pirinç parça.
— Sürüngenler bilimi. Bazı deniz kaplum­bağalarının bağasını kaplayan ve çeşitli eş­ya yapımında kullanılan madde.
— Süs. santl. Ortası delik maden levhacık. (Bk. ANSIKL.) || Pul iğnesi, pulun deliğin­den geçecek kadar küçük ve ince iğne.
— Teknol. Vida, cıvata v.b. şeylerin boy­nuna geçirilen ortası delik madenî levha.
— Terz. Bir kumaşın üzerine süs olarak dikilen küçük, yuvarlak, ince ve delikli, maden, jelatin, sedef v.b. parçası. (Bk. AN­SiKL.) || Pul işlemek, bir kadın elbisesinin üzerine pullar işleyerek süslemek.
— Zool. Balıkların, sürüngenlerin ve bir kısım kuşlarla memelilerin vücudunu kap­layan boynuzsu, sert levha. Bk. ANSiKL.
— ANSiKL. Bot. Pul’lara köksaplarda, ba­zı asalak bitkilerin (canavarotu) yer üstü saplarında, soğanlarda, bileşikgillerin bürümlerinde rastlanır. Bunlar ya tomurcuk­larda olduğu gibi koruyucu veya soğan­larda olduğu gibi besleyici bir görev yapa­bilir. Kozalaklıların meyve yapraklarına da pul denir.
— Pulc. Ortaçağdan beri, yolların güven­sizliği yüzünden, ağırlık ve mesafeye göre hesaplanan gönderme ücretini mektubu alan kimsenin ödemesi âdet olmuştu. Ama bu ödeme şekli dağıtım işini güçleştiriyordu. Kendisine bir şey gönderilen kimseye ka­bul etmemek hakkının tanınması da mektuplaşanların birtakım hilelere başvurmala­rına yol açıyordu (adres üzerinde belirli değişiklikler yaparak veya zarfın üzerine önceden kararlaştırılmış bazı işaretler ko­yarak parasız haberleşmeyi sağlamak gibi). Ayrıca, ücret tarifesinin yüksekliği dolayısıyle gizli yapılan mektup ulaştırma işleri de büyükçe bir para kaybına sebep olu­yordu. Buna karşı ilk defa, 8 ağustos 1653′te Paris’te petite poste’un kuruluşu sıra­sında, Paris parlamentosu danışmanı Renouard de Villayer bir çare bularak taşı­ma ücretinin önceden ödenmesi usulünü ge­tirdi. Bu usule göre, gönderilmek istenen mektubun gönderme ücreti mektubun varı­şında alıcıdan değil de, mektup gönderil­diği zaman mektubu gönderen kimse tara­fından ödeniyor ve bu durum da bugünkü posta pullarının yerini tutan bir belgeyle mektubun üzerinde belirtiliyordu. Ancak, mektup gönderen kimsenin bu önceden öde­me işini postahanede yapması zorunluluğu bu usulün yaygınlaşmasını önledi. Bu du­rumu önlemenin tek yolu, ücret tarifesini hafifletmek ve sadeleştirmek (ücret deği­şikliklerini mektubun ağırlığına göre değil de gideceği yere göre uygulamak), ayrıca ödeme muamelesini elden geldiğince basit­leştirmekti. İsveç’te De Treffenberg (1823), İngiltere’de Charles Knight (1834) ve Charles Whiting (1837-1838), Fransa’da da Piron (1838) ile Grasset (1839) bunun için, basılı veya üzeri damgalı kâğıt veya zarflar kullanmayı tasarladılar. 1819-1836 Arasın­da, bu sistem özellikle, gönderme işlerini tekelinde bulunduran Sardunya krallığı ta­rafından bile kullanıldı. Bu ülkedeki posta idaresi, yazışmaların ulaşımını tekelinde bu­lundurarak, özel ulaklarla gönderdiği mek­tuplar için bir çeşit mektup kâğıdı satı­yordu. İngiliz James Chalmers’ın denemeleri pula son biçimini verdi (1834-1838). Chalmers’ın bu buluşu, birçok tartışma­dan sonra, Rowland Hill’in teklifi üzerine 1840′tan itibaren İngiltere’de kullanılmağa başlandı (10 ocakta bütün İngiltere toprak­ları üzerinde tek ücret uygulaması başladı; 6 mayısta da ilk posta pulu olan 1 penny’lik siyah pul çıkarıldı), ücretin peşin öden­diğini gösteren bir belge olduğu için de, 28 ağustos 1848′den itibaren, Posta idaresi genel müdürü Etienne Arago’nun isteği üzerine, posta pulu usulünü Fransa da kabul etti. Oysa Fransa’da bu yenilik, daha ön­celeri, ücret indirimleri dolayısıyle hazi­nenin zorunlu olarak kayba uğrayacağı gerekçesiye birkaç kere reddedilmişti. 1 Ocak 1849′da Fransa’da posta ücretleri yeniden düzenlendi.

Üzerlerinde çeşitli sayıda şekiller bulunan posta pulları, ülkeye ve çıkış tarihine gö­re değişen tabakalar halinde basılır. Bu pulların birbirinden kolayca ayrılmasını sağ­lamak için de iki pul arası dantel biçi­minde delikli olur. Otomatik dağıtıcılar için tek pul dizisi veya birkaç pulluk tabaka­lar halinde satışa sunulan pullar da var­dır. Genellikle dikdörtgen biçiminde olan posta pulu bazen kare, hattâ üçgen veya herhangi bir geometrik şekilde de yapıl­mış olabilir. Yüzeyi genellikle 4 ilâ 20 sm2 arasında değişir. Çok zaman, pulun değe­riyle birlikte yüzeyi de büyür. Ayrıca bu yüzey, seçilen konuya göre de değişir. Ba­zı olağanüstü durumlarda, piyasaya gerekli sayıda pul çıkarmak konusundaki güçlük­ler dolayısıyle veya belirli bir yerde ge­rekli sayıda pul bulunmaması sebebiyle pul­ların ikiye bölünerek değerinin yarısı he­sabiyle kullanıldığı da olmuştur. 1915′te Rusyada kalın kağıt üzerine basılan bazı zamksız pullar para yerine piyasaya sürülmüştü.Büyük parçalar halinde gönderilen matbu evrak önceden iptal edilmiş pullarla pos­taya verilir ve böylece de idarenin posta­ya verme işlemi sırasında pul iptal etme zorunluluğu önlenmiş olur. Bu konuda 1893′te yapılan denemeler kesin bir sonuç ver­medi. Ama bu usul 1920′den beri yine kullanılmaktadır. Pulların kullanım süresi ge­nellikle sınırlı değildir.

Kullanım bakımından kolaylıkları dolayısıy­le posta idareleri çok zaman, telekomüni­kasyon idareleriyle işbirliği yaparak, mek­tupların üzerindeki pulların tarifenin gerektirdiğinden eksik olması halinde ödenecek fark ücretleri konusunda, taahhütlü, özel ulak mektuplar, posta paketleri, telgraf, telefon v.b. ücretleri için de pul kullanıl­ması yoluna gitmiştir.

• Türkiye’de ilk posta pulu ince kâğıtlara basılmıştı ve üzerinde tuğra ile «Dev­leti Âliyyei Osmaniye» yazısı vardı. 1865′te pulun biçimi değiştirildi; tuğra çıkarıldı ve dikine bir oval zenmin üzerine ayyıldız yerleştirildi; ayrıca pulun üzerine «Postai Devleti Osmaniye» yazısı kondu. 1876′da yapılan değişiklikle de bu yazı, ayın ortası­na yerleştirildi ve yıldız kaldırıldı. 1892′de pulun çevresi türk motifleriyle süslen­di, ortaya osmanlı arması basıldı. 1898′de Osmanlı-Yunan savaşının başarıyle so­nuçlanışını kutlamak üzere altı köşeli bir pul çıkarıldı. Bu pulun” üzerinde «Bilâdı Meftuha’dan Tisalya Kıt’ası Postasına Mah­sustur» kaydı kondu ve tuğraya da yer verildi.

İkinci Meşrutiyetin ilânı (1908) üze­rine çıkarılan pulda «Hatırai Meşrutiyet» yazısı yer aldı. Bundan sonraki dönemde Sultan Reşad’ın bazı vilâyetlere yaptığı zi­yaretler de pullarda sürşarjla belirtildi. 1913′e kadar çıkarılan türk pullarında re­sim kullanılmadı. İlk resimli posta pulu Edirne’nin düşman işgalinden kurtarılışının hatırasına ve Edirne’deki Selimiye camii’nin resmiyle süslenerek Londra’da bastı­rıldı. Birinci Dünya savaşı sırasında eski pullar sürşarjlı olarak kullanıldı; savaşın sonuna doğru (1917) tedavüle çıkarılan pul­lar Viyana’da bastırıldı. 1920′de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından daha önce Avrupa’da bastırılan pullar ikiye bölünerek kullanıldı; bu da ihtiyacı karşılamayınca mahakim ve devairi adliye, mahakimi şer’iye, kâtibi âdil, amele pasaportu, defteri hakanî, tiyatro, müze, Hicaz demiryolu, donanma ve mali­ye pullarından bir kısmı önce elle, daha sonra makineyle sürşarj edilerek posta pu­lu yerine kullanıldı; ihtiyaç bu yolla da karşılanamayınca İtalya’da, üzerinde «Kelimei Tevhid» yazısı bulunan pullar bas­tırıldı (1922). Kurtuluş savaşının kazanılma­sından sonra 1 ocak’ 1924′te Lozan antlaş­masının hatırasına bastırılan ve satışa çı­karılan pullarda Atatürk’ün resmi ve «Ha­tırai Sulh» yazısı yer aldı. Dünyada ilk kabartma posta pulu Türki­ye’de basıldı (1968). PTT idaresince, Ankara’daki Ajans Türk kurumuna bastırı­lan ve anma grubundan olan bu pullarda türk çinileri desen olarak kullanıldı.

Bu pullar üç türlüdür: 1. Yeşiltürbe kubbe ta­van motifi;
2. İstanbul’daki Hürremsultan türbesinde bulunan kabartma bahar çiçeği motifi;
3. iznik çinisi.
Aynı kurum daha sonra İstiklâl mâdalyasıyle madalya ve be­ratını birarada veren iki kabartma pul da­ha bastı (1968). Gene Ajans Türk’e, 1971′-de Hava kuvvetlerinin 60. kuruluş yıldönümünü anma dolayısıyle pul bastırıldı.
• Pullar genel olarak üçe ayrılır: hazine pulları; posta pulları; yardım pulları.
Hazine pulları”nın hangi belgelere ne öl­çüde yapıştırılacağı, ilgili kanunlarla belir­tilir ve bedeli hazineye kalır. Türkiye’de hazine pullarının kullanılmasına Düyunu Umumiye tarafından ve damga resminin toplanması amacıyle 1880′de başlandı. Meş­rutiyet döneminde Hicaz demiryolunun yapımına yardım için hazine pulu çıkarıldı, bunlar postada kullanılmadı. Postada kul­lanılan ve geliri hazineye kalan pullar: 1. evlâdı şüheda pulları (1915); 2. tayyare mü­dafaa pulları (1937); 3. millî müdafaa pul­larıdır (1941).

Posta pulları. Türkiye’de posta pulu bas­tırma ve piyasaya sürme yetkisi 5584 Sa­yılı kn. md. 7 ile PTT Genel müdürlüğüne verildi. Genel müdürlük Postada Kullanı­lan Değerli Kâğıtlar yönetmeliğinde posta pullarıyle ilgili yıllık emisyon programları­nın nasıl hazırlanacağını, pullara basılacak resimlerin nasıl sağlanacağını, pulların basımlarıyle ilgili kuralları, pulların teşkilâ­ta dağıtımını, piyasaya çıkarılış zamanını satışta kalma ve geçerlik sürelerini belirt­ti. Aynı genel müdürlük 5584 Sayılı kn. md. 20′ye göre resmî daire ve kuruluşlar­da, anma törenlerinde, bir yardım ve hiz­met karşılığı görülen işlerde kullanılmak üzere üç ayrı türden pul çıkarmakla gö­revlendirildi. Bu pulların baskı sayısı, abo­nelerin ihtiyacı, serbest satış durumu, satısta kalma süreleri hesaplanarak 300 000 -600 000 arasında tespit edildi. PTT idare­sinin üyesi bulunduğu Dünya Posta birliğinin (UPU) Dünya Posta sözleşmesinde ve tüzüğünün 7., 105., 173. ve 174. madde­lerinde de posta pullarıyle ilgili hükümler vardır.

Yardım pulları, postada kullanılan fakat geliri ilgili derneklere giden, çeşitli tarih­lerde çıkarılan pullardır.
Başlıcaları: muhacirun ianesi pulları (1890); Müdafaai Milliye cemiyeti pulları (1915); Osmanlı Donanma cemiyeti pulları (1918); Kızılay şefkat pullan (1910); Türk Hava kurumu pulları (1926); Çocuk Esirgeme kurumu şef­kat pulları (1928).

— Süs. santl. Zanaatçıların en çok beğen­diği pul, karet kaplumbağalarının kabuk­larından elde edilir. Bu kabuklar, siyah renkli ve sarı veya açık kahverengi be­neklidir. Pul elde etmek için kabuk ilkin kaynar suda yumuşatılır; ardından da bakır kalıplara dökülür. Pul yapımında, XIX. yy.ın ortasından beri, yüksek basınçta bir­birine eklenen yumuşatılmış parçalar da kul­lanılmaktadır.

Eskiler hayvan kabuklarını ve kabuklardan elde edilen pulları çeşitli işlerde kullanır­lardı. Meselâ lir’lerin. gövdesi içi boş bir kabuktu, Vergilius, Ovidius ve Juvânal üze­ri hayvan kabuğu pullarıyle süslenmiş dö­şeme eşyasından söz ederler. Bu usulün Uzakdoğu’da da bilindiği Avrupa’da XV. yy.dan itibaren portekiz denizcilerinin ta­nıklıkları dolayısıyle öğrenildi. Bundan son­ra da Rönesans döneminin ince marangoz­luğu artık tümüyle bu usulü benimsedi ve . tahtadan yapılmış döşeme eşyası, 1670′e doğru, pul veya (kalay ve bakır gibi) yu­muşak bir madenden yapılmış gömme süs­lerle donatılmağa başlandı. Bu süsleme tar­zı XVIII, yysın sonuna kadar (Jacob, Montigny, Levvaseur gibi) en ünlü ince ma­rangozlar tarafından kullanıldı. Fransa’da İkinci imparatorluk döneminde aynı süs­leme tarzı yeniden geçerli kılınmak istendi ama pulları meydana getiren ana maddele­rin zamanla pulun biçiminin değişmesine yol açması ahşap üzerine yapılan süslemelerde artık bu maddenin kullanılmaması sonu­cunu doğurmuştu. Bundan dolayı da, Madagaskar’dan, Seychelles adalarından veya Venezüella’dan gelen kabukların kullanım alanı daraldı ve bu kabuklar yalnız küçük yüzeyler halinde, tütün takımı, fırça sapı, pudra kutusu kapağı, tarak ve yelpaze,ya­pımında kullanılmağa başlandı.
— Terz. Pullar, yuvarlak, dört köşe, uzun, sivri uçlu, düz, üzeri hafifçe kabarık, tek renkli veya ortası göz göz delik olabilir ve tek sıra halinde, bir desen meydana ge­tirecek biçimde veya bir boncuğun çevresi­ne işlenir.
— Zool. Zooloji bilginleri derideki yassı uzantıların her çeşidine pul adını verirler. Pullar çok değişik yapıda olduğu için dai­ma homolog organlar olmayabilir. Balıkların pulları altderiden oluşan küçü­cük plaklardır; bunların oluşumunda üst derinin payı genellikle pek önemsizdir. Pulların yapısı türlere göre çok değişiktir. Köpekbalıklarında pullar plakoid şeklinde, yani diş yapısında ve biçimindedir. Mersin balıklarında pullar ganoyittir; ya­ni üzerleri parlak bir mine ile kaplıdır. Kemikli balıklarda pullar ince ve esnek, kenarları ya dişli (taraksı pullar) veya de­ğirmidir (değirmi pullar). Ayrıca balıkla­rın pulları birbirinden bağımsız ve kiremit düzeninde dizilidir; bunların tedricî büyümelerine bakılarak balıkların yaşı tahmin edilebilir. Sürüngenlerde pullar balıklarınkinden çok farklıdır. Bunlarda pullar üstderiden oluşur ve kiremit düzeninde değil­dir; derinin üzerinde yüzeysel bir tabaka halinde yer alır ve zamanla birbirine biti­şip kaynaşarak bir bütün olur.
Bunların hepsi birden bir çeşit kılıf meydana geti­rir. Hayvan büyüyebilmek için bu kılıfı zaman zaman atmak zorundadır (deri de­ğiştirme). Kertenkelelerle yılanlarda pul­lar çok basittir. Timsahlarla kaplumbağa­larda pulların altında ayrıca altderiden oluşan kemik plakalar bulunur. Böylece tam bir dış iskelet halini alan pullar kamlumbağalarda esas iskeletle birleşerek ba­ğayı meydana getirir. Sürüngenlerinkine tı­patıp benzeyen pullara kuşların bacakların­da rastlanır ve bu iki sınıfın ortak bir soydan geldiğini gösterir. Bazı memeliler­de (pangolin, tatu) görülen bağalar da tıp­kı timsahlarınkini andırır. Kelebeklere ve­rilen pulkanatlılar adı, kanatlarını ince bir toz tabakası gibi örten mikroskopik pul­lardan dolayı verilmiştir. Bir kısım kele­beklerin madenî ebrulu, kadifemsi, yanar­döner güzelim renkleri kanat pulları üze­rine düşen ışığın yansıma ve enterferasyonlarından ileri gelir.
♦ Sıf. Pula benzeyen, pulu andıran. | İnce bir tabaka halinde olan. || Pul şişe, yeşil camdan yapılan çok ince çeperli şi­şe.
— Jeol. Pul kaya, yaprak yaprak ayrılan taşların genel adı. Eşanl. ŞiST.
♦ Pul pul blş. sıf. Pullar, küçük parça­lar halinde. (LM)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUERARİA

Tarih 13 Haziran 2009

PUERARİA i. Üçüz yapraklı, salkım ha­linde küçük kırmızı çiçekli, genellikle uzun tırmanıcı gövdeli ağaçsı bitki.
— ANSiKL. Pueraria’nın, çoğu Hindistan’­da yetişen on türü vardır; bunlardan Pueraria Thunbergiana Japonya’da yetişen çok arsız, sülüklü, sarılgan, sürüngen, çokyıllık bir bitkidir. Boyu 8-10 m’yi bulabilir. Yaprakları hayvan yemi olarak kullanılır; haşlanarak suya bastırılan gövdesinden el­de edilen ipliklerle hafif ve sağlam bez yapılır. Köklerindense mükemmel bir ni­şasta çıkarılır. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUERARİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTYCHOSPERMA

Tarih 13 Haziran 2009

PTYCHOSPERMA i. Yüksek kongövdeli palmiye; tepesinde taç şeklinde, saplı ve tüysü yapraklar bulunur; çiçekleri dağınık koçan şeklinde küme kümedir. Okyanusya adalarında yetişir. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTYCHOSPERMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTİLOTUS

Tarih 13 Haziran 2009

PTİLOTUS i. Dar yapraklı otsu bitki; çi­çekleri genellikle dal ucunda bulunur; bür-güleri parlak ve süreklidir. (Horozibiğigillerden.) [L]

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTİLOTUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSORALEA

Tarih 12 Haziran 2009

PSORALEA i. Tüysü veya üçgül yapraklı ağaçsı bitki; çiçekleri beyaz veya mor renk­te, başak, salkım yahut kömeç durumunda­dır. Meyvesi, tek taneli, çatlamaz tohumlu bir badıçtır. (Fasulyegillerden.)
— Ansikl. Psoralea bituminosa Akdeniz kıyılarında yetişir; P. glandulosa (paraguay çayı) solucan düşürücü şuruplar veya mayalı içkiler yapmakta kullanılır. P. esculenta veya picotiane, Kuzey Amerika’da yetişir; içinde fekül bulunan yumrulu bir kene. (Uyuzböceğigillerden.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSORALEA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSOCOPTERA

Tarih 12 Haziran 2009

PSOCOPTERA çoğl. i. Genellikle küçük (0,75-10 mm uzunlukta) böcekler olan pso-cusları kapsayan böcek takımı.
— ANSİKL. Psocoptera takımındaki böcek­lerin gözleri iri, ayakları iki veya üç parça­lıdır; kanatlar karın kısmını örter; ağız par­çaları öğütücüdür. Bu böcekler evlerde, taş, ağaç kabuğu veya ağaç yaprakları altında yetişen suyosunlarını ve küfleri yer. Pso­coptera üç alttakıma ayrılır: evlerde bol bulunan Atropos pulsatorium’u içine alan trogiomorpha; başka bitlerle beraber kitap bitlerini de (Liposcelis divinatorius) içine alan troctomorpha ve örnek tipleri caecilius ile psocus olan psocomorpha. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSOCOPTERA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİLOTUM

Tarih 12 Haziran 2009

PSİLOTUM i. Basit gövdeli veya çatal dal­lı, küçük yapraklı, çiçeksiz, çokyıllık otsu bitki; tropikal bölgelerde yetişir, bireşeyli sporlarla çoğalır. (Lycopodiales takımından psilotaceae familyasının örnek tipi.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİLOTUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTEROZAMİTES

Tarih 12 Haziran 2009

PTEROZAMİTES i. Liyas ve oolitik taba­kalarında bulunan fosil bitki (cycadaceae familyasından); yaprakları, ucu küt ve ge­niş yaprakçıklardan oluşur. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTEROZAMİTES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTEROSPERMUM

Tarih 12 Haziran 2009

PTEROSPERMUM i. Bakışımsız yapraklı ağaççık; tropikal Asya’da yetişir; kapsül şeklindeki meyvesinde kanatlı tohumlar bu­lunur. (Sterculiaceae familyasından.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTEROSPERMUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİDİUM

Tarih 12 Haziran 2009

PSİDİUM i. Meyvesi yenen ağaççık. (Mer­singillerden.)
— ANSİKL. Psidium’lar telek damarlı, kar­şıt yapraklı, tüysüz veya tüylü ağaç, ağaç­çık veya dip kısmı odunsu bitkilerdir. Amerika’nın sıcak bölgelerinde yüz kadar tü­rü yetişir. Yeşil meyveleri ve kabuğu pek­lik vericidir. En makbul türü Psidium guayava’dır; bu ağacın meyvesi (hint armudu) tatlı ve ferahlık vericidir; çiğ olarak ye­nir veya tatlısı yapılır. P. cattleyanum tü­rü de geniş ölçüde yetiştirilir. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİDİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİADİA

Tarih 12 Haziran 2009

PSİADİA i. Afrika’da yetişen yapışkan ağaççık; yaprakları kaba dişli veya düz kenarlı, çiçekleri demetli kömeç biçimin­dedir. (Bileşikgillerden.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİADİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSEUDOSCİADİUM

Tarih 12 Haziran 2009

PSEUDOSCİADİUM i. Yeni Kaledonya’da yetişen bileşik yapraklı güzel ağaç. (Sar­maşıkgillerden.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSEUDOSCİADİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRÜLORAZİN

Tarih 12 Haziran 2009

PRÜLORAZİN i. (fr. prulaurasine). Kim. Mandelik nitrilin glikozidi; amigdalozit’e benzer, 121°C’ta ergir, izoamigdalozit’in hidrolizinden elde edilir ve taflan yaprakla­rında bulunur.
— ANSiKL. Prülorazin, billûrlaşmış, koku­suz ve renksiz, acı bir maddedir; suda ve alkolde çözünür, eterde çözünmez. Taflan yapraklanndaki çözünür bir mayanın (emülsin) etkisiyle ve su eşliğinde ayrışarak, hidrosiyanik asit, glikoz ve benzaldehit ve­rir; taflandan damıtık kokulu su elde ede­bilmek için bu tepkime şarttır. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRÜLORAZİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Prut antlaşması

Tarih 12 Haziran 2009

Prut antlaşması, Osmanlı devleti ile Rus­ya arasında, Prut savaşından sonra imza­lanan antlaşma (22 temmuz 1711). Rus or­dusu Prut bataklıklarında kötü duruma dü­şünce, rus çarı Petro, mareşal Şeremetyev’in vasıtasıyle barış istedi. Baltacı Mehmed Paşa, barış yapılmasını istemeyen Kı­rım hanı Devlet Giray ile orduda bulunan isveç elçisi general Poniatowski’nin görüş­lerine katılmadı ve çara barış görüşmeleri­ne başlamak istediğini bildirdi. Rus dele­gesi Pyotr Şafirov, Baltacı Mehmed Paşa­nın öne sürdüğü barış şartlarını kabul ederek antlaşmayı imzaladı.
Bu antlaşmaya göre: 1. Azak kalesi 1699 Karlofça antlaş­masının şartlarına uygun olarak Osmanlı devletine teslim edilecek;
2. Karlofça ant­laşmasına aykırı olarak yapılan Taygan (Taganrog), Kamanke (Kammennıy Zaton), Şamara (Yenikale) [bugün Kuybişev] ka­leleri yıkılacak; bu yerlere yeniden kale yapılmayacak ve Kamanke’deki bütün sa­vaş araç ve gereçleri Osmanlılara bırakıla­cak;
3. Rusya, Lehistan işlerine karışma­yacak;
4. Barabaş, Potkalı ve Kırım ha­nına bağlı Kazakların işlerine Ruslar mü­dahale etmeyecek (bu madde, antlaşmanın Rusça metninde yoktur);
5. Osmanlı dev­letinin konuğu olan tsveç kralı Kari XII’nin ülkesine dönmesine Ruslar karışmayacak ve isterlerse isveç ile barış yapa­bilecekler;
6. Rusların, Osmanlı devletinde tacirlerinden başka temsilcileri bulunmaya­cak;
7. Osmanlı hükümeti rus reayasını ve Ruslar da osmanlı reayasını kışkırtmayacak­lar;
8. müslüman esirler Osmanlı hüküme­tine geri verilecek;
9. Rusya eskiden olduğu gibi Kırım hanına vergi verecek. Çar Petro, bu antlaşmaya uyacağını göster­mek için 23 temmuzda, Pyotr Şafirov ile mareşal Şeremetyev’in oğlu Mihail Petroviç’i rehine olarak verdi. Baltacı Mehmed Paşa da antlaşmadan sonra çar Petro’ya özel olarak pirinç, kahve, ekmek ve bazı yiyecekler gönderdi.

Prut antlaşması, Ruslar için çok uygundu; oysa savaş sırasında rus ordusu yaprak ve kabuk yiyecek derecede erzaksız kalmış­tı. Ayrıca Kırım hanı Devlet Giray ve İs­veç elçisi Poniatovski, savaşa devam edil­mesini, böylece rus ordusunun tamamen yok edilebileceğini belirtmişlerdi. Baltacı Mehmed Paşanın antlaşmayı kabul etmesi hakkında çeşitli görüşler ileri sürülür. Rus çarı Petro kuşatmadan kurtulunca antlaş­ma şartlarına uymadı. Antlaşmaya göre da­ha önce Rusların eline geçen kalelerin Os­manlı devletine geri verilmesi işi üç ay i-çinde yapılacaktı. Azak kalesinin teslim alınması için Kaptan Paşa gönderildi. Rus­lar Azak kalesini teslim etmedikleri gibi Taygan’ı da yıkmadılar. Ayrıca Lehistan ve kazak işlerine müdahaleden geri durma­dılar. Gönderilen memurlar, Rusların sa­vaş hazırlığı yaptığını bildirdiler. Padişa­hın da hazır bulunduğu bir toplantıda ilk­baharda savaş ilânına karar verildi ve eya­letlere hazırlık emri gönderildi. Ahmed III de Edirne’ye hareket etti. Durumun cid­dileştiğini gören rus rehinelerinin (Yedikule’de hapiste bulunan Şafirof ve Şerenetiyef’in oğlu Mihail) osmanlı devletinin dostu olan ingiliz ve felemenk elçilerine baş­vurdular. Elçilerin aracılığıyle rehineler Edirne’ye getirildi. Yapılan görüşmeden son­ra bunların Moskova’ya gönderdikleri adamları, durumu çara bildirdiler. Sonun­da Ruslar, antlaşma gereğince Azak ka­lesini teslim ettikleri ve Taygan ile Komanke kalelerini de yıktıkları için sefer­den vazgeçildi (12 nisan 1712). Böylece Prut antlaşması, imzalanmasından ancak dokuz ay sonra yürürlüğe girdi. (M)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prut antlaşması hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTERİDOSPERMAE

Tarih 12 Haziran 2009

PTERİDOSPERMAE çoğl. i. Yaprakları eğreltiotu yaprağına benzeyen ve üzerinde yumurtacıklar bulunan fosil bitkiler grubu.
— ANSîKL. Bu bitkilere Birinci zaman ta­bakalarında bol rastlanır. Bazılarının (İyginopteris, heterangium, medullosa) bütün kısımları (yaprak, üreme organları, anato­mi) bilindiği halde, diğer bir kısmının sa­dece anatomisi bilinmektedir. Bir kısmının da (sphenopteris, pecopteris, aletbopteridae ve neuropteridae) üreme organlarına bitişik yaprakları bulunmuştur. Birinci zaman ta­bakalarında ayrıca daha başka türlerinin de pek çok tohumuna rastlanır. Bu bitkiler, maden kömürü yataklarının oluşumunda rol oynamıştır. Hepsi açık tohumlu bitkiler arasında sayılır. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTERİDOSPERMAE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTERİDİZM

Tarih 12 Haziran 2009

PTERİDİZM i. (fr. pteridisme’den). Vet. Kartal eğreltiotunun (Pteridium aquilinum) yapraklarıyle saplarının yenmesinden mey­dana gelen zehirlenme.
— ANSİKL. Vet. Pteridizm genel olarak öl­dürücü bir hastalıktır, özellikle Bretagne’da genç sığırlar çayırda otlarken veya ahırda kuru otlarla beraber kartal eğreltiotu da yer ve zehirlenir. Hastalık yüksek ateş, ba­ğırsaklarda kanama yapar; mukoza ve deri üzerinde kan damlacıkları görülür. Etkili bir tedavi yolu yoktur. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTERİDİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTERİDİUM

Tarih 12 Haziran 2009

PTERİDİUM i. Eğreltiotugillerden bitki.
— ANSİKL. Pieridium’ların yaprakları doğ­rudan doğruya kenar kısımlarında dizilidir; yaprakların zarsı kenarlarından oluşma bir kılıf bunları sarar. Pteridium’lar çok arsız bitkilerdir; meşe ve çam ormanlarında tek başına bir alt bitki tabakası meydana getire­bilir. Kartal eğreltiotu’nun (Pteridium aquilinum) yaprak sapı enlemesine kesilirse açık kanatlı kartal şekline benzeyen bir ke­sit göze çarpar. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTERİDİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PTELEA

Tarih 12 Haziran 2009

PTELEA i. Yapraklan nokta nokta say­dam benekli büyük ağaççık. (Sedefotugillerden.)
— ANSİKL. Ptelea’nın demet halindeki bi­leşik çiçekleri küçük ve yeşilimsidir. Mey­vesi ise kanatlı, tek çekirdekli ve kurudur.
Kuzey Amerika’da yetişen pek çok türü bi­linir, üç yapraklı karaağaç da denen Ptelea trifoliata’nın çok güzel bir görünüşü vardır; tohumla çoğaltılır. P. aptera Kaliforniya’da yetişir; bu da bazen süs bitkisi olarak ye­tiştirilir, ama pek dayanıklı değildir. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PTELEA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSYCHOTRİA

Tarih 12 Haziran 2009

PSYCHOTRİA i. Tropikal bölgelerde ye­tişen karşıt yapraklı ağaççık; salkım durumundaki çiçekleri ya yaprakların dibinde ya da dalların ucundadır; meyvesi sert kabuk­lu üzümsü yapıdadır. (Psiehotria emetica’nın köklerine kara veya çizgili ipekakuana denir. Kökboyasıgillerden.) [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSYCHOTRİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSYCHİDAE

Tarih 12 Haziran 2009

PSYCHİDAE çoğl. i. Psyche ile ona yakın cinsleri kapsayan pulkanatlı böcekler famil­yası.
— Ansîkl. Psychidae familyasındaki bö­cekler ilgi çekici kelebeklerdir; bunların kanatlı ve tüylü olan erkeği ipekböceği ke­lebeğine benzer, dişileri ise genellikle kurtçuk görünüşünü korur; kurtçukları gibi kendisi de ipeğimsi yuvalar içinde yaşar; bö­ceklerin türüne göre yuvaların yapısı ve malzemesi değişik olur (çöpler, yaprak par­çaları, küçük taşlar). [L]

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSYCHİDAE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTONEMA

Tarih 11 Haziran 2009

PROTONEMA i. (yun. proto ve nema’dan fr. protonema). Karayosunu sporlarından oluşan ve tomurcuklanarak bitkinin yaprak­lı sapını meydana getiren önçim.
— ANSiKL. Protonema mantar miselyumuna benzer, fakat klorofillidir; ayrıca protone­madan çıkan uzantıların bir kısmı yüzeyde kalır, bir kısmı ise toprağa dalar. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTONEMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTOJİN

Tarih 11 Haziran 2009

PROTOJİN i. (yun. protogenes, ilk doğan’dan fr. protogine). Yaprak biçimli mineral­ler, kuvars, feldiSpat, serisit ve klorit kap­sayan, taneli, başkalaşmış iç kaya. (Proto­jin, tektonik hareketler etkisiyle ezilen kloritleşen bir granittir. Meselâ Mont-Blanc kütlesindeki.) [L]

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTOJİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTOCOCCALES

Tarih 11 Haziran 2009

PROTOCOCCALES çoğl. i. Küre veya disk biçiminde, hareketsiz, birhücreli yeşil suyosunları takımı. (Chlorophycea sınıfından.)
— ANSİKL. Protococcales takımı, zoosporla üreyip üremediğine göre iki alttakıma ay­rılır. Zoosporlu türlere ağaç kabuklarında, kayaların, duvarların üzerinde, likenlerde ortakyaşar halde, hattâ ağaç yapraklarında endofit olarak rastlanır; bunlardan sönosit yapısında olan bazıları tatlı Sularda yaşar. Zoosporsuz türlerin bellibaşlı örneğiyse chlorella’dır. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTOCOCCALES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROTEACEAE

Tarih 11 Haziran 2009

PROTEACEAE çoğl. i. Bot. Güney yarım­kürede yetişen, iki çenekli, üst yumurtalıklı. taçsız çiçekli bitkiler familyası.
— ANSiKL. Proteaceae familyasındaki bitki­ler dişli almaşık yapraklı ağaçlar, ağaççık­lar veya otlardır. Çiçekleri başak veya sal­kım durumunda, çiçek kısımları dörtlü ve ikili, tohumları besidokusuzdur. Elli cins veya oymakta toplanan bin kadar türü bili­nir. Bunların çoğu Avustralya ve Afrika’­da, bazıları Güney Amerika’da yetişir; bir kısmı Avrupa’ya da getirilmiştir. Bunlardan şili fındığı (Guevina avellana), Avrupa’da da yetiştirilen küçük bir orman ağacıdır. Avustralya fındığı (Macadamia ternifolia) Avrupa’nın güney iklimine dayanır. «Queensland cevizi» denen meyvesinin içi çok lez­zetlidir. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROTEACEAE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİTCHARDİA

Tarih 10 Haziran 2009

PRİTCHARDİA i. Fiji ve Hawaii ada­larında yetişen yelpaze yapraklı palmiye. (Pritchardia Guadichaudii, P. pacifica, P. Martii, P. Wrightii v.b. ılık ülkelerde li­monluklarda süs bitkisi olarak yetiştirilir.) [L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİTCHARDİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRESTONİA

Tarih 09 Haziran 2009

PRESTONİA i. Sarılgan ağaççık. (Yaprak­ların dibinde yuvarlak talkım halinde dizili bulunan çiçeklerinin taç kısmı kızıl tüyler­le kaplıdır. Meksika’da ve Tropikal Ame­rika’da yetişir. Zakkumgillerden.) [L]

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRESTONİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRES

Tarih 09 Haziran 2009

PRES i. (fr. presser, sıkıştırmak, bastır-mak’tan presse). Mekanik veya hidrolik bir kumanda ile birbirlerine yaklaşan ve ara­larına konulmuş şeyleri sıkıştırmağa yara­yan iki tabladan yapılmış makine. Bk. CEN­DERE.
— Ciltc. Kitabın iyice sıkıştırılmasını gerek­tiren ciltleme işlemleri (msl. sırt geçirme) sırasında, arasına kitabın yerleştirildiği ci­haz veya âletlerin tümü. || Kenar kesme presi, bir veya iki vida ile kumandalı ikiz iki parçadan meydana gelen ve aralarına ciltler yerleştirildikten sonra, bir kundağa bağlı bıçakla kenarları tıraş etmeğe yara­yan pres. || Renkli veya siyah baskı presi, kâğıt veya bez cilt kapaklarını süslemek için siyah veya renkli tipo mürekkebiyle baskı yapan pres. || Sıkıştırma presi, kâğıt­lara forsa baskı yapmağa, bağlanmış ciltle­rin kırışıklık ve forsalarını düzeltmeğe, kaplama ve kapak geçirme süresince ciltleri sıkıştırmağa yarayan, tablaları vida ve vo­lanla kumandalı ahşap veya dökme de­mirden pres. (Sanayide bu preslerin yerine hidrolik veya pnömatik presler kullanılır.) ||Yaldız presi, cilt kapaklarına baskı yap­mak ve yaldız vurmak için kullanılan pres. (Bazı yaldız preslerinde, yaldızlama demir­lerini yeterli derecede ısıtmak için bir ısıt­ma düzeneği ve altın yaldız, bronz veya renkli mürekkep merdanelerinin otomatik olarak ilerlemesini sağlayan bir sistem bu­lunur.)
— Foto. Bk. ANSiKL.
— Kâğıtç. Basınç etkisiyle veya hem ba­sınç, hem vakum etkisiyle kâğıdın suyunu almağa yarayan karton veya kâğıt makine­si elemanı. || Emici pres, biri yekpare, öbürü üstü kauçuk kaplı madenî bir kovan halindeki iki silindirden meydana gelen pres; içi boş silindirin bütün yüzeyini kaplayan delikler dışarının havasını emer: Emici pres, hem basınç hem de vakum etkisiyle suyu alır. || Keçeli pres, kâğıdın suyunu yalnız basınç yoluyle alan içi dolu iki si­lindirden yapılmış pres. || Ofset presi, ku­rutma tesisinin başlangıcına yerleştirilen ve kâğıdın yüzeyini yumuşatmağa yarayan iki silindirden yapılmış pres. || Platinli pres, kutu yapımında, karton veya kâğıdı yaprak yaprak kesmeğe yarayan pres. || Tutkal presi, kurutma tesisinin ortasına konan ve kâğıt veya kartona özel nitelikler vermek için yüzeylerini tutkallamağa yarayan iki silindirden yapılmış pres.
— Malzeme. Beton kalıbına basınçla (hidro­lik pres), darbe veya titreşimle yığılan be­tonu tokmaklarla sıkıştırmağa yarayan ma­kine.
— Marang. Kontrplak, kaplama veya for­mika gibi tabakaları iş yüzeyine tutkalla­makta kullanılan baskı âleti. Bk. ansikl.
— Plast. mad. Plastik malzemeyle döküm yapan makine. || Bloklu pres, haddelenmiş bir levhadan kare şeklinde kesilen ve had­delemeden doğan anizotropiyi azaltmak için 90° çapraz olarak üst üste yerleştirilen plas­tik malzemeyi isiyle yapıştırmağa yarayan pres. || Çift pistonlu pres, sırasıyle püs­kürtme, aktarma ve sıkma kuvveti uygula­yacak aynı türden (hidrolik veya mekanik) veya farklı türden iki ayrı sistemle donatıl­mış pres. || Püskürtme presi, püskürtme yoluyle döküm yapan pres. || Sıkıştırma pre­si, kalıbın alt matrisine yerleştirilen kalıpla­nacak madde üzerine gerekli basıncı kalı­bın üst matrisinin uyguladığı basit düşey pres. || Yukarı basınçlı pres, ana pistonu hareketli alt tablanın altında bulunan ve bu tablanın çıkış hareketiyle basınç uygu­layan hidrolik pres.
— Şekercilik. Pancar presi, pancar küspe­lerinde kalan bir miktar suyu basınçla gi­deren âlet.
— Teknol. Kumaşları, elbise veya astarlan apreleyerek güzel bir görünüş kazandırmak için, sıcakta basınç altında tutmağa yara­yan ısıtıcı tablalı makine. || Çekme presi, madenleri art arda darbelerle veya kade­meli basınçla çekmeğe yarayan pres.
— Tekst. Keten elyafının taranmasında, elyaf demetini sıkıştıran madenî plakalar. || Bazı tip trikotaj tezgâhlarında, tığ gaga­larını, aşağıya inmeden önce kapatmağa ya­rayan mekanizma.
— Zır. sanay. Üzüm, elma, zeytin ve daha pek çok meyveyi sıkarak suyunu çıkarma­ğa yarayan cihaz. (Bk. ASNiKL.). || Ot pre­si. Bk. ansıkl. // Peynir presi, peynircilik­te, kalıba konan pıhtılaşmış sütün baskı altında süzülmesini çabuklaştırmak için kul­lanılan peynir cenderesi.

— ansikl. Foto. Fotoğrafları sert bir süpor üzerine yapıştırmağa yarayan yapış­tırma presi’nde, sıcakta eriyen yapıştırıcı­ları (gomalak) kullanabilmek için bir ısıt­ma tertibatı bulunur.
— Marang. Marangozlukta, geniş tabakala­rı sıcak veya soğuk olarak tutkallamak için çeşitli tip ve büyüklükte sıkıştırma âletleri kullanılır. Genel olarak bunlara kap­lama pres’i denir. Presler üçe ayrılır: 1. ağaç presler; 2. demir presler; 3. hidrolik presler. Ağaç presler, gövde kısmı kalın ağaçtan yapılmış, çerçeve şeklinde basit tip preslerdir. Üstte bulunan sıkma vidala­rı bir anahtarla ve el kuvvetiyle sıkılır. Sıkma tablaları parçalı kalaslardan meyda­na gelir. Sıkma vidalarının altına dört kö­şe ve pres genişliğinde takozlar konur. Işin durumuna göre çerçeve araları açıla­rak, pres uzatılabilir. Demir presler’in göv­de kısmı kalın putrel demirden, tablaları ağaçtandır. Yan yana tabla sayısı üçlü veya dörtlü olur. üst tablalar vida ile aşa­ğı yukarı hareket eder. Sıkma işi bir vida düzeniyle ve elle yapılır. Hidrolik presler’­in sıkıştırma tablaları fazladır; sıkma işi hidrolik tertibatlarla sağlanır. Tablaları buhar veya elektrik yardımıyle 150°C’a ka­dar ısıtılabilir.
— Zır. sanay. Ağır bir taştan yapılmış ilk pres’e kadar inmeksizin, bugünkü preslerin ilk örneklerini saymakla yetineceğiz, önceleri, sıkma işlemi, bir veya iki büyük kalastan meydana gelen preslerle yapılırdı; bu kalaslar bir uçtan sıkıca bağlanır, öteki ucunda dikey olarak çekilen bir ip veya kalasın kalınlığınca uzanan bir ağaç vida bulunurdu; ip veya vida kalasın aşağıya inmesini sağlardı. Sonraları, yatay sıkmalı ve düşey sıkmalı yeni presler yapıldı; bu ikinci tipte, elle çevrilen bir çark veya bir bucurgatla ip gerilir ve sıkma gerçekleşirdi. Günümüzdeki preslerin çalışması için büyük kuvvetlere ihtiyaç yoktur. Bunlar sürekli ve aralıklı çalışan presler olarak ikiye ay­rılır. Aralıklı çalışanlar da vidalı presler, hidrolik presler ve pnömatik presler olmak üzere üç çeşittir. Küçük tesislerde çok kul­lanılan düşey vidalı presler, sıkılacak mey­velerin konduğu «tekne» denen bir gövde, düşey bir kalbur, meyveleri ezen bir tabla ve basıncı ileten bir koldan meydana gelir. Bunların meydana getirdiği bütünün üzerin­de bulunan bir somun, motris gücü basınç haline dönüştürür.
Yatay vidalı preslerde iki dip tablası bulu­nur, ikisi de bir vidanın etrafında hareket eder ve birbirine zincirlerle bağlıdır. Ta­banlardan biri tekne, ikincisi ise basınç tablası görevini yapar; bu parçalardan mey­dana gelen bütün, yatay bir kafes ile çev­rilmiştir; küspeler buna boşaltılır. Tabla­lar gevşetilince, posayı dağıtan zincirler yardımıyle posa otomatik olarak bu kafesin içine dökülür. Hidrolik presem teknesi ha­reketli (en yaygın tip) veya sabit olabilir; sabit olanı daha az kullanışlıdır, çünkü işin sürekliliğini sağlamak için birçok (ge­nellikle üç) tekneye ihtiyaç gösterir. Pnömatik pres’te geniş çaplı, dayanıklı bir lastik boru bulunur; bu boru basınçlı (san­timetre kare başına 7 kg) hava ile şişirilir; böylece etrafındaki ürünü, ağır ağır pas­lanmaz çelikten kafesin iç çeperine doğru iter ve sıkıştırır.

Yatay tekneli preslerde, tekneler iki türlü­dür: üzüm sıkmak için yuvarlak ahşap tek­ne kullanılır; elma veya zeytin preslerinde ise küspe, ahşap kalburlarla ayrılmış bez veya kıl torbalar içerisine konulur.
Aralıklı çalışan preslerde, sıkma işlemini ağır ağır yapmak ve birçok defa tekrarla­mak şartıyle, bulanık olmayan, kaliteli meyve suları çıkarılır. Sürekli presler ise daha az insan gücü gerektirir ve daha ve­rimlidir, fakat elde edilen meyve suyunun kalitesi düşük olur. Bu preslerin çoğunda, sonsuz bir vida veya delikli bir madenî gömlek içinde uç uca yerleştirilmiş ve ters yönlerde dönen iki vida bulunur. Bir huniy­le boşaltılan meyveler bir uca gelir ve dö­ner kanatların yardımıyle, ağır bir kapı ve­ya ayarlanabilen koni biçiminde bir ka­pakla kısmen kapatılmış öbür uca doğru iti­lir.
• Ot presi, depo edilmesi veya nakledilme­si gereken kuru otların hacmini asgarîye indirmeğe, onlara düzgün bir geometrik şekil vermeğe yarar; sıkıştırılmış ot tabiî özelliğini daha iyi korur, nemi azalır, daha zor ateş alır hale gelir. Presler sabit olarak (harman makinesinin arkasına takılmak suretiyle) veya tarlalar­da (toplama makinesiyle) kullanılır. Saman veya kuru ot gelişigüzel demetler halinde presin sıkıştırma kanalının ağzına yığılır. Dönen veya gidip gelen bir piston bu mad­deleri sıkıştırma kanalında balya haline ge­tirir ve otomatik bir bağlama sistemini ha­rekete geçirerek balyanın iple veya demir telle bağlanmasını sağlar, üç tip pres vardır: düşük veya orta yoğun­lukta balya yapan presler balyayı bir veya iki yerinden bağlar (ip veya demir tel); yüksek yoğunlukta balya yapan presler bal­yayı iki yerinden bağlar (demir tel veya özel ip). Bu üç tip makineye göre balya­ların yoğunluğu şöyledir: düşük yoğunlukta balya 50-75 kg/m3, orta yoğunlukta balya: 75-150 kg/m3, yüksek yoğunlukta balya 150 – 250 kg/m3. (LM)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRES hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRENDUŞİ (Vinçenc)

Tarih 09 Haziran 2009

PRENDUŞİ (Vinçenc), arnavut yazarı (doğ. Işkodra 1885). Durazzo başpiskoposu oldu. Lirik şiirler yazdı (Gjeth e Lüle [Yapraklar ve Çiçekler], 1925), tercümeler yaptı, geg lehçesiyle bir halk şarkıları derlemesi yayım­ladı. (M)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENDUŞİ (Vinçenc) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİREKAPAN

Tarih 08 Haziran 2009

PİREKAPAN blş. i. Bileşik yapraklı, be­yaz çiçekli çokyıllık bitki, (ilmî adı Pyrethrum. Bileşikgillerden.)

— ANSİKL. Pirekapan, kasımpatıya yakın bir bitkidir. Aynı cinsten olan büyük pa­patyalar (Pyrethrum [veya Chrysanthemum] parthenium) bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilir. P. cinerariaefolium’dan elde edilen toz, böcek öldürücü olarak kullanılır. Bitkinin çiçek kömeçleri kurutulup iyice ezilerek toz haline getirilir. Kongo, Ruanda ve Burundi, pirekapanı en çok üreten ülke­ler arasındadır. (L)

PİREHEN. i. Bk. PiRAHEN.

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİREKAPAN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRASOPHYLLUM

Tarih 08 Haziran 2009

PRASOPHYLLUM i. Yerde yetişen tek yaprak halindeki orkide; Okyanusya ve Asya’da kırk kadar türü bulunur. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRASOPHYLLUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRANGOS

Tarih 08 Haziran 2009

PRANGOS i. Kazık köklü, çokyıllık otsu bitki; kökünden çok parçalı, derin yarıklı sık yapraklar çıkar. (Doğu Akdeniz böl­gelerinde yetişen kırk kadar türü bilinir. Maydanozgillerden.) [L]

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRANGOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PÖRSÜME veya PORSUMA

Tarih 08 Haziran 2009

PÖRSÜME veya PORSUMA i. (pörsümek veya porsumaktan pörsü-me veya porsu­ma). Pörsümek işi.
— Bot. Dokularda su bulunmadığı zaman aşağıya sarkan yaprak ve dalcıkların yu­muşama hali. (Bu durumda hücrelerde şişkinlik azaldığından organların katılığı da azalır.) [L]

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PÖRSÜME veya PORSUMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POYRAZ

Tarih 08 Haziran 2009

POYRAZ i. (yun. boreas, kuzey rüzgârı’ndan). Meteorol. Kuzeyden esen rüzgâr: Poyrazla söyleşir gibi yaprakların sesi (Yah­ya Kemal). Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz ‘ Erir erir akarız semtimizde geldi mi yaz (M. A. Ersoy). || Kuzey yönü.
— ANSİKL. Meteorol. Çoğunlukla fırtına şeklinde eser; yaz poyraz’ı kurudur. Kış poyrazı yağmurlu ve kapalı havada esebil­diği gibi açık havada da eser. Poyraz Tür­kiye’nin Marmara bölgesinde her mevsim hâkim karakterdedir. (M)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POYRAZ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POUZOLZİA

Tarih 08 Haziran 2009

POUZOLZİA i. Almaşık basit yapraklı ot­su bitki veya ağaççık; çiçekleri rami çiçe­ğine benzer, ama şerit şeklindeki tepecik­leri olgunlaşınca düşer; Eski Dünya’nın tropikal bölgelerinde yetişen elli kadar türü kapsar. (Isırgangillerden.) [L]

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POUZOLZİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTHOS

Tarih 06 Haziran 2009

POTHOS i. Bütün yapraklı, erdişi çiçekli tırmanıcı bitki; çiçekleri yaprakların koltuğunda bir sapın ucunda koçan halinde bulunur. (Sıcak bölgelerde elli kadar türü yetişir; ağaçlara sarılma özelliğinden dolayı bunların bir kısmı limonluklarda yetiştirl­er.
Başlıca türleri: Pothos nitens Malezya’­da, P. aureus Salomon adalarında,
P. argentaus Borneo’da yetişir. Sarmaşıkgiller­den.) [L]

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTHOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTALİA

Tarih 06 Haziran 2009

POTALİA i. Gövdesi düğümlü küçük ağaççık; yaprakları çok büyük ve karşıt, çiçekleri dalların ucunda kömeç halinde bulunur; Guyana’da yetişir. (Loganiaceae familyasından.) [L]

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTALİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POSİDONİA

Tarih 06 Haziran 2009

POSİDONİA i. Yeşilimsi çiçekli su bitki­si; yapraklarının boyu 50 sm’yi, eni
7 mm’yi bulabilir; deniz altında derinlerde yeti­şir. (Deniz bu bitkinin yapraklarını büyük yığınlar halinde kıyıya atar; bunlara «de­niz otu» veya «deniz yumağı» adı verilir. Potamogetonaceae familyasından.) [L]

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSİDONİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİQUERİA

Tarih 06 Haziran 2009

PİQUERİA i. Bileşikgillerden bitki cinsi; Amerika’nın sıcak bölgelerinde yetişir. (Bu bitkinin bütün türleri dibi odunlu veya odunsuz otsu bitkilerdir; yaprakları karşıt, çiçekleri demet veya bürçük halinde bileşik ve beyaz renklidir. Meksika’da yetişen Piqueria trinervia kışın çiçek açar.) [L]

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİQUERİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİPTURUS

Tarih 05 Haziran 2009

PİPTURUS i. Almaşık yapraklı ağaç veya ağaççık; dişi çiçekleri çevrimli ve şerit tepeciklidir; Madagasgkar’dan Pasifik adala­rına kadar yayılmış on kadar türü bulunur; Pipturus argenteus botanik bahçelerinde ye­tiştirilir. (Isırgangillerden.) [L]

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİPTURUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PIPTANTHUS

Tarih 05 Haziran 2009

PIPTANTHUS i. Kışın yapraklarını dök­meyen ağaççık; yaprakları üçlü yaprakçık şeklinde, sarı çiçekleri toplu salkım biçi­mindedir; Hindistan’ın yüksek dağlık böl­gelerinde yetişir. (Piptanthus Nepalensis orta avrupa iklimine pek iyi uyar. Fasulye­gillerden.) [L]

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PIPTANTHUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEKİZ COĞRAFYA

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEKİZ COĞRAFYA

Fizikî coğrafya

Yüzey şekilleri. Portekiz’in yüzey şekil­leri Iber mesetası tabanının kenarından meydana gelir; bu taban Tajo’nun iki kıyı­sında çok farklıdır. Irmağın güneyindeki tekdüze Alentojo ovalarının yükseltisi 400 m’yi hiç geçmez. Bu ovalar ispanyol Est-remadurası peneplenini batıya doğru devam ettirir ve ağır ağır, Atlas okyanusu kena­rındaki alçak kıyılar yönünde, üçüncü za­man toprak dalgasının altına süzülür. Bu bölgeler ancak çok yüksek olmayan fay sarplıkları (Vigueira ve Ossa serraları) ve kenarlarında yükselen bazı kalıntı şekille­riyle (güneybatıda Grandola ve Carcal ser­raları, kuzeydoğuda serra de Sao Mamede) engebelidir. Güneye doğru, batı-doğu yönünde uzanan Algarve, şistli Malhao serralanndan ve siyenitli serra de Monchique çıkıntısından meydana gelir. Kalkerli bir tepeler şeriti alçak ve kumlu güney kıyı bölgesine geçişi sağlar.
Tajo’nun kuzeyinde eski taban çok daha yüksektir ve büyük kırıklarla doludur. En yüksek engebeler Vuga le Tajo arasında uzanan ve kuzeydoğu-güneydoğu yönünü takip eden horst’lardır. Bu horst’lar Mer­kezî Iber cordillerasının ucudur (serra de Estrala, 1 981 m; Serra de Gardunha 1 224 m). Kuzeye doğru, Mondego hendeğinin ötesinde yükseltiler 1 500 m’yi aşmaz; ama yüzey şekillerinin parçalanmışlığı devam eder. Duero’nun kuzeyinde horst’lar Marao (1 419 m), Padrela ve Barnes serralarını meydana getirir. Kuzey-kuzeybatı,
güney-güneydoğu yönünde uzanan büyük bir en­gebe, Atlas okyanusuna doğru bu dağlık bütünü keser, Duero halicinin kuzeyinde kıyı şeritini meydana getirir, sonra güney­batıda kıyı ovaları yanında yükselir.
Estremadura’da küçük kalkerli veya püskü­rük kütleler ortaya çıkar: Aire, Montejunto, Sintra ve Arrabida dağları. Portekiz toprakları altındaki büyük par­çalanmalar bugün hâlâ devam eder. özellikle Aşağı Tajo bölgesi ve Algarve kı­yısı henüz yerleşmemiştir; bu bölgeler bir­çok depremden (özellikle 1755′te) zarar gör­müştür.

• iklim. Portekiz’de akdeniz iklimi hü­küm sürer: yazlar kuraktır. Ama denizin yakınlığı bu kuraklığın uzun sürmesini ön­ler ve özellikle kışın düşen toplam yağış miktarını çoğaltır. Yağmurlar kuzeyden gü­neye ve batıdan doğuya doğru azalır. Ku­zeyde Minho ve Beira Alta engebeleri 2 500 mm’ye yakın yağış alır. Daha koruntulu olan iç bölgede yağışlar daha azdır (Alto Duero’da 600 mm). Güney ovalarında ku­raklık artar. Kıyı bölgesinde okyanus et­kisi sıcaklığı düzenler. Trasos-Montes’de kışlar uzun ve serttir; Iç Alentejo yazın sağanak halinde yağışlar alır.
• Bitki örtüsü. İlkel bitki örtüsü hemen tamamıyle ortadan kalkmıştır. Kuzeybatı­daki yağışlı bölgede yapraklarını döken me­şelerle, yapraklarını dökmeyen akdeniz meşeleri (mantar meşesi ve lusitaina meşesi) birarada görülür; bunlar 700 metreden da­ha yükseklerde görülmez. Tepeler funda­lıklarla örtülüdür, ülkenin geri kalan kıs­mı, genellikle «garrigue» veya maki halini almış tipik akdeniz ormanıyle örtülüdür. Mantar meşesi daha çok kıyıda, yeşil me­şe iç bölgede yetişir. Kumsallar, gözün ala­bildiğine uzanan çam ormanlarıyle kaplı­dır.
• Hidrografya. Iber yarımadasındaki bir­çok büyük ırmağın aşağı çığırları Porte­kiz’dedir. Kuzeyde Minho, güneyde Gua-diana ırmakları sınır sayılmıştır, ülkenin kuzeyindeki yüksek engebeleri dar boğaz­larla aşan Duero’nun beslenmesi oldukça düzensizdir. Tajo’nun eğintileri çok daha yumuşaktır; ama aşırı etiyajların etkisi al­tındadır. Duero’nun Portekiz’deki kolları, Mondego şebekesi ve Tajo’nun kuzey kı­yıdan aldığı kollar önemli hidroelektrik te­sislerinin kurulmasına elverişlidir.

iktisadî ve beşerî coğrafya

* Nüfus. Portekiz’de nüfus yoğunluğu km2′ye 99 kişidir. Sanayii bu kadar az gelişmiş bir ülke için yüksek sayılabilecek bus ra­kam, son zamanlardaki nüfus artışının sonucudur. 1527′de yapılan ilk sayımda nü­fus Roma çağındakini aşmıyordu. XVI. yy.da denizaşırı macera hevesi, birçok kişi­nin ülkeden göçmesine ve gerçek bir nü­fus seyrelmesine yol açtı. Yüz yıldır nü­fusun büyük ölçüde çoğalmasının yanı sıra birçok kişi ülkeden göçtü (1910′da 80 000 kişi); bu hareket bugün yavaşlamaktadır. Göçmenler özellikle Brezilya’ya, Venezuela’ya ve Afrika’daki illere (özellikle An­gola) gider.

Şehirler gelişmelerine rağmen, nüfusun an­cak dörtte birini barındırır. Minhao ve Mondego arasında aşırı ölçüde yoğun olan (bazı conselho’laıda km2′yeı 200 kişi) kır nüfusu, Estremadura’da kalabalıktır (km2′ye 60-150 kişi); doğu kısımda ve Algarve’de seyrekleşir. Ama en ıssız alanlar Alen­tejo ve Ribatejo’dadır (km2′ye 25 kişi). Nü­fus dağılımının bu eşitsizliği, toprağa yer­leşme evreleri, tarım sistemleri ve mülki­yet rejimiyle bağıntılıdır.

• Tarım ve köy hayatı. Minho portekiz köy hayatının en orijinal beşiğidir. Toprak çok küçük parseliere ayrılmış, evler geniş bir alana yayılmıştır; çeşitli ince tarım yapan nüfus çok yoğundur: mısır, patates, tırmanıcı asma ve meyve ağaçları birarada yetiştirilir. Kalabalık sığır sürüleri, sulak çayırlarda otlatılır. Nüfusun artmasıyle bu kır ekonomisi
Trasos-Montes havzalarına doğru uzanmış, güneye ise, daha «yeniden fetih» zamanında Beira ve Estre-madura yoluyle girmiş ve o kalabalık böl­gelere yerleşmişti. Buna karşılık, yetiştiri­ciliğin ağıt baslığı yüksek doğu bölgeleri­ne pek yayılmadı. Hemen hemen ıssız de­nilebilecek bölgelerde «yeniden fetih» ha­reketinden sonra geniş ölçüde işletilen bü­yük mülklerkuruldu.
«Latifundia»lar, işçi­lerini büyük tarım işçisi köylerinden toplar. Bu bölgelerde kaba tahıl tarımı yapılır, zeytin ağaçları ve koyun yetiştirilir. Şehir burjuvazisinin sermaye yatırımı bu büyük mülklerin kuzeye doğru Güney Estremadura ve Beira’da genişlemesine imkân verdi. Daha yoğun bir nüfusun çok küçük top­raklarda tahıl, meyve ve sebze yetiştirdiği Algarve’yi ayrı incelemek gerekir. Ama bu­rada da yarıcılık yaygındır. Tarım üretimi, hızlı gelişmesine rağmen, her zaman halkın ihtiyacına karşılık ver­mez. Buğday ithalâtı, azalmakla beraber, büsbütün kesilmemiştir. Ülkenin güneyinde başlıca besin mısırdır. Vuga, Moncıego, Tajo ve Sado vadilerinde çeltik tarlaları günden güne yayılır. Zeytinlikler yüz yılda üç kat artmış ve zeytinyağı üretimi ihtiya­cı karşılamağa başlamıştır. Şarapçılık önemli bir yer tutar: hafif şaraplar (kuzeybatıda vinho verde), Estremadura’da kır­mızı şaraplar, Porto ve Madera’da kalite şaraplar. Bu üretimin pazarlanması eko­nominin bugünkü en büyük meselelerinden biridir.

• Sanayi. Günden güne bir sanayi kolu haline gelmekte olan balıkçılık yavaş yavaş birkaç büyük limanda, önemli konserve fabrikalarını besleyen birkaç armatör şir­ketin elinde toplandı. Kıyı sularında sar-dalya, Algarve açıklarında ten balığı, Newfoundland setlerinde morina avlanır. Bu­nunla birlikte halkın beslenmesinde temel rol oynayan morinanın, tutulan miktar ihtiyacı karşılamağa yetmediğinden, ithal edil­mesi gerekir; işçi ücretlerinin düşüklüğü Portekiz’in konservelerini dış ülkede ko­layca pazarlamasına imkân verir. Sanayi yavaş gelişmektedir. Sermayeler, özellikle yabancı sermayeler yalnız maden yataklarına, özellikle demirsiz madenlere (kurşun, gümüş, tungsten) yatırılır. Ama yalnız Sao Domingos ve Aljustrel bakır yataklarıyle Beira kalay yatakları sürekli bir işletmenin masraflarını karşılayacak güçte­dir. Bragança yakınındaki Moncorvo de­mir madeni kısa süre önce kapatıldı. Çö­zülmesi gereken en önemli meselelerden biri enerji kaynakları meselesidir. Yeter­siz maden kömürü rezervleri (Porto’nun kuzeyinde Sao Pedro da Cova yatakları) henüz az ölçüde işletilir ve ithalât zorunludur, ülkenin kuzeyindeki akarsuların hid­roelektrik donatımına geç bir tarihte başlanmıştır; Duero üzerindeki Picote tesisi 180 000 kW/saat üretir. Hiç bir ağır metalürji tesisinin bulunmaması ve imalât me­talürjisinin azlığı, dış ticaret bilançosundaki açığı günden güne artırır, önemli tek sanayi dokumacılıktır: Estrela dolaylarında yün, Minho ve Lizbon’da pamuk. Serma­ye azlığı, sanayinin gelişmesini frenler.

• Ticaret. Ticaret bilançosu devamlı ola­rak açık verir. Portekiz, maden ürünleri, bazı tarım ürünleri (şarap, mantar) ve ba­lık konserveleri ihraç eder; fakat porto şarabını pazarlamada büyük güçlüklerle karşılaşır. Son zamanlarda tarım kesimine harcanan çaba sonucunda, ithalâtta besin maddelerinin payı azaltılmıştır; fakat ha­sadın dönem dönem azalması bu durumu sık sık tehlikeye düşürür. Ayrıca devlet, yakacak ve metalürji maddelerini de dışarı­dan almak zorundadır. Sanayi makineleri ithali de, geçici olarak, ticaret bilançosu açığını artırmaktadır.

1960-1965 Arası ithalât kuvertürü oranı yüz­de 50-60 arasında değişti. Bu açık, göç­menlerin denizaşırı ülkelerden gönderdikle­ri paralar, denizaşırı toprakların (Angola ve Mozambik) bilanço fazlaları ve özellikle turizmden elde edilen gelirlerle (Algarve’nin değerlendirilmesi) kapatılır. Turizm ge­lirleri (1965′te 1,5 milyon turist) toplam ih­racat tutarının yüzde 15′ine eşittir. 1965′te mamul madde ithalâtın yüzde 60′mı, ihra­catın da hemen hemen eşit miktarını mey­dana getirmekteydi. Sırasıyle İngiltere, Fe­deral Almanya ve A.B.D., Portekiz’in ti­caret yaptığı başlıca ülkelerdir.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ COĞRAFYA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTAKAL

Tarih 05 Haziran 2009

PORTAKAL i. (fr. Portugal, Portekiz’den). Akdeniz çevresinde yetişen meyve ağacı. (İlmî adı Citrus aurantium. Turunçgiller­den). || Aynı ağacın meyvesi. || Portakal çiçeği suyu, pastacılıkta ve tatlıcılıkta çe­şitli yiyeceklere koku vermek için kullanı­lan hoş kokulu su.
— ANSîKL. Portakal bileşik veya ayrı yap­raklı, bazısı dikenli bir ağaçtır. Yapraklan meşin gibi sert, dayanıklı ve düz kenarlı­dır.
Portokalın anayurdu muhtemelen, Hindistan’dan Çin’e kadar doğu Asya’dır. Oralardan yavaş yavaş bütün sıcak bölgelere yayılmış­tır. Portakal, yaz sıcaklık ortalaması yak­laşık olarak 23° C, en düşük kış sıcaklığı —2°C olan yerlerde yetişebilir. Batı Avrupa’­ya 1550 yılına doğru girmiştir. Bugün Ak­deniz kıyılarında yetiştirilen en gözde mey­ve ağaçlarındandır. Portakal ağacının boyu 10 m’yi bulabilir; bu büyüklükteki bir ağaç on bin meyve verebilir. Fakat genellikle bo­yu 2-3 m’yi ve ağaç başına verimi beş yüz meyveyi aşmaz. Tohumla, turunç üzerine aşıyle, daldırma ve çelikle üretilir. Portakal bahçeleri güney yerlere, ortalama 8 m ara­lıklı diziler halinde ve 6′şar metre aralıkla dikilir. Budama ile ağaca yuvarlak bir şe­kil verilir. İyi ürün almak için toprağa her yıl gübre vermek ve zaman zaman sulamak gerekir. Kuzey memleketleri portakalı süs bitkisi olarak sandıkların içinde yetiştirir, kış gelince limonluklara alırlar. Portakal, üst ve dip tarafı hafifçe basık sulu bir meyvedir. Üzeri pütürlü bir kabuk­la kaplıdır; kabuğun dışı kızıla çalan sarı, içi beyaz renktedir; kalınlığı portakalın cin­sine göre değişir. Kabuğun altında sarım­tırak, bazılarında kırmızı renkte, sulu ve di­limli bir öz bulunur. Dilimlerden her birinde bir veya iki çekirdek vardır (bazı çeşitleri çekirdeksizdir). Portakal kabuğunun içinde, uçucu bir yağla dolu minik kesecikler, yü­zünde ise içi tatlı bir sıvıyle dolu küçük ka­barcıklar, acı meyvelerde ise küçük çukur­luklar bulunur.
• Türkiye’de. Portakal Anadolu’da çok es­kiden beri yetiştirilmektedir.
Başlıca yetiş­tirme bölgeleri: 1. Hatay-Adana-Mersin böl­gesi; 2. Antalya ve dolayları; 3. Büyük Men­deres vadisi (Sultanhisar [Denizli]); 4. İz­mir dolayları; 5. Rize ili.

Anadolu’nun Özellikle Akdeniz kıyılarında, büyük portakal bahçeleri vardır. Türkiye’de yetiştirilen başlıca portakal çeşitleri yafa, finike, vaşington tipleridir. Son yıllarda vaşington tipi (çekirdeksiz) çok yaygınlaşmış ve portakal üretimi büyük gelişme göster­miştir; 1930 yılında ortalama üretim 5 000 t iken 1970 yılında bu miktar 335 000 t’u bul­muş ve bunun 17 000 t’u ihraç edilmiştir.
— Mutf. şeker ve C vitamini bakımından zengin bir meyve olan portakal soyularak dilim dilim yenir veya suyu sıkılarak içilir.

Ayrıca şerbeti, likörü ve reçeli yapılır. Çe­şitli tatlı, pasta ve dondurmada kullanılır.
— Eczc. Tatlı portakalın taze kabuğu alkolatür şeklinde, acı portakalın kuru kabuğu ise tentür, tatlı şurup ve mide ilâcı yapımın­da kullanılır. Yapraklarının kaynatılmasıyle elde edilen su antispazmodiktir. Çiçeklerindense portakal çiçeği esansı yapılır. Por­takal suyunda’C vitamini pek boldur. (LM)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTAKAL hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORSUKGİLLER

Tarih 05 Haziran 2009

PORSUKGİLLER çoğl. blş. i. Açıktohumlulardan, yassı, sivri yapraklı kozalaklı ağaç veya ağaçsı bitkiler familyası (taxaceae); bu bitkilerde sertdoku ve reçine yoktur;
bu bakımdan diğer kozalaklılardan ayrılır; örnek tipi porsuk ağacıdır. (L)
PORSUMAK geçz. f. Bk. pöhsümek.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORSUKGİLLER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORSUK

Tarih 05 Haziran 2009

PORSUK i. Bot. Kalkerli bölgelerde yetişen ağaç; yapraklan insanlar ve atlar için ze­hirlidir. (İlmî adı Taxus baccata. Porsuk­gillerden.)
— Ansikl. Bot. Porsuk çok yavaş büyüyen bir ağaçtır. Bütün Avrupa’da ve Akdeniz havzasında bulunur; yer yer, tek olarak ye­tişir; boyu 13 m’yi aşar; son derece uzun ömürlü olduğu için iyice irileşebilir; göv­desi dik, çevresi oluklu veya kabarık çizgili olur. Esmer damarlı kırmızı-kestane rengin­deki odunu marangozlukta, heykel ve torna işlerinde kullanılır. Sivri uçlu, yassı yap­rakları uzun süre dökülmez ve taraklı köknarınkini andırır, fakat rengi daha koyu yeşildir, yaprakların alt yüzünde, köknarınkindeki iki beyaz çizgiden farklı olarak iki tirşe çizgi bulunur. Taze sürgünlerinde ol­duğu gibi bu yapraklarda da zehirli bir al­kaloit vardır. Bahçelerde porsuğa budama yoluyle istenilen her türlü şekil verilir. Por­suk batıda mezarlıklarda, ölülere saygı için yetiştirilen ağaçlardandır. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORSUK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POPÜLİN

Tarih 05 Haziran 2009

POPÜLİN i. (fr. populine). Kim. Formülü C20H22O8, 2H2O olan glükozit; deli kavak ağacının yapraklanyle kabuklarında ve ka­vak tomurcuklarında bulunur. (Hidrolizle şalisin ve benzoik asit veren benzoilsalisin’i meydana getirir; susuz halde 180°C’ta erir, tatlı bir maddedir.) [L]

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPÜLİN hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONTHİEVA

Tarih 04 Haziran 2009

PONTHİEVA i. Yerde yetişen, yaprakları dipten çıkan, salkım çiçekli orkide; Tropi­kal Amerika’da yetişir. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTHİEVA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONTEDERİACEAE

Tarih 04 Haziran 2009

PONTEDERİACEAE çoğl. i. Birçenekli çi­çekli bitkiler familyası (örnek cinsi ponte­deria”dır).
— ANSiKL. Pontederia’lar sürüngen kök-saplı çokyıllık otsu bitkilerdir. Yaprakları dipten çıkar ve saplıdır; çiçekleri başak, salkım durumunda veya tek tek bulunur. Tropikal bölgelerde durgun sularda yetişir. Familyasının altı yedi cinsi, otuz kadar türü vardır. Bromeliales takımında, commelinaceae ve hromeliaceae familyalarının yanın­da yer alır. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTEDERİACEAE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONTEDERİA

Tarih 04 Haziran 2009

PONTEDERİA i. (italyan botanikçisi Giulio Pontedera’nın [1688-1757] adından). Amerika’da bataklıklarda yetişen su bitkisi. (Pontederiaceae familyasının örnek tipi.)
— ANSiKL. Pontederia çokyılık otsu bir bitkidir; yaprakları yürek biçiminde ve uzun saplı, çiçekleri başak veya salkım du­rumunda ve mavi renklidir. Üst yaprakları dile benzeyen yürek yapraklı pontederia (Pontederia cordate) limonluklarda süs bit­kisi olarak yetiştirilir. (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTEDERİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONTANİA

Tarih 04 Haziran 2009

PONTANİA i. Küçük boylu testeresineği; kurtçuğu söğüt yapraklarının alt yüzünde yaşar. (Zarkanatlıların tenthredinidae fa­milyasından.) [L]

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONTANİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PONCİRUS

Tarih 04 Haziran 2009

PONCİRUS i. Sedefotugillerden bir bit­kinin cins adı (Poncirus trifoliata). [Poncirus'un anayurdu Güney Çin'dir. Başlıca özelliği yapraklarının üçlü oluşudur. Pon­cirus turunçgillerle kolayca melezleşir. Bo­tanik bakımdan çok değişik şekil alabilen bir bitkidir. Bahçecilikte büyük ilgi gö­rür; aşılamada anaç olarak kullanıldığı gi­bi çit veya süs bitkisi olarak da kullanılır.] (L)

04 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PONCİRUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLYSİPHONİA

Tarih 03 Haziran 2009

POLYSİPHONİA i. Yassı yapraklı kırmı­zı suyosunu; denizlerde yetişir ve düzgün çatal dallanma gösterir. (L)

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLYSİPHONİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLYPODİUM

Tarih 03 Haziran 2009

POLYPODİUM i. Köksapı yerin üzerinde yatay duran çokyıllık eğreltiotu; kayaların, duvarların üzerinde, toprağı kireçsiz gölge­li korularda çok bulunur; yaprakları geniş parçalıdır; çıplak ve yuvarlak olan sorüsleri yaprakçıkların orta damarının iki ya­nında yer alır. (L)

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLYPODİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLYPODÎACEAE

Tarih 03 Haziran 2009

POLYPODÎACEAE çoğl. i. Eğreltiotu fa­milyası, (örnek tipi polypodium’dur.)
— ANSİKL. Polypodiaceae familyasının ye­di bin kadar türü vardır. Spor keseleri yaprakların alt yüzünde topluca bulunur ve her biri saplıdır. Sorüs şeklinde olanları da vardır. Bunlarda spor keselerini topluca saran bir kılıf yoktur. (L)

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLYPODÎACEAE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLYMNİA

Tarih 03 Haziran 2009

POLYMNİA i. Karşıt ve saplı yapraklı ağaççık veya otsu bitki; çiçekleri sapın ucunda toplu bulunur; ortadaki çiçekler fir­firi renkte, kenarlara dizili dilsi çiçekler ise sarıdır. (Polymnia edulis, patatesin ye­rini tutsun diye sebze olarak yetiştirilmeğe çalışıldıysa da başarılı olmadı. Bileşikgil­lerden.) [L]

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLYMNİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLYCNEMUM

Tarih 03 Haziran 2009

POLYCNEMUM i. Sert yapraklı kır bit­kisi; yüksekliği 5-25 sm, çanak yaprakları yeşil veya kırmızı olur. (Ispanakgillerden.) [L]

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLYCNEMUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLYCERİDAE

Tarih 03 Haziran 2009

POLYCERİDAE çoğl. i. Sümüklüböceği andıran arttansolungaçlı yumuşakçalar familyası. (Bunlardan yan çeneler tıkızdır, fakat dişlidillerinde orta dişler yoktur. So­lungaç yaprakları anus çevresinde dizilidir; kabuğu ise iğneciklerle doludur.) [L]

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLYCERİDAE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLYALTHİA

Tarih 03 Haziran 2009

POLYALTHİA i. Anona ve cananga’lara yakın ağaç veya ağaççık; çiçeklerinde mey­ve yapraklar bir veya iki yumurtacıklıdır. (Anonagillerden.)
— ANSiKL. Polyalthia’nın Avustralya, Af­rika, Madagaskar, özellikle Çinhindi ve Malezya takımadalarında yaygın yetmişten fazla türü vardır. Bazı türlerinin odunun­dan faydalanılır. Diğer bir kısmı ise As­ya’da yerli ilâç yapımında kullanılır. (L)

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLYALTHİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONYA HABERLEŞME

Tarih 03 Haziran 2009

POLONYA HABERLEŞME

XVI. yy.da şehirlerde tek yaprak gazete­ler yayımlanıyordu, Lublin’de yayımlanan mahallî Nowny gazetesi bunlardandır. 1661′de Krakow’da ilk haftalık gazete yayım­landı: Merkuriusz Polski Ordynaryjny; ge­nel haberler veren bu gazeteden sonra, XVII. y. sonlarında benzer dört yayın da­ha ortaya çıktı.
1729, Polonya basınının doğum yılı sayıla­bilir; bu tarihte piarist papazlar Kurier Polski’yi kurdular. Polonya basını bundan son­ra sürekli olarak gelişti. 1737′de ilk aylık yayın organı doğdu: Merkuriusz Historyczny. «Işıklar Avrupası»nı oluşturacak olan büyük harekete katılan Polonya kralı Stanislaw – August, Monitör (1765-1784) adlı bir siyasî ve kültürel gazetenin kuruluşuna yardımcı oldu; gazete İngiltere’deki gaze­teler örnek alınarak Fr. Bohomolec tarafından kurulmuştu. 1770′te Naruszevvicz ad­lı tarihçi Zabawy’yi çıkardı; 1791′de J. U. Niemcewicz’in gayretiyle Gazeta Narodowa kuruldu; bu gazete, Büyük Diyet sırasında ilerici yurtseverlerin sözcülüğünü yaptı. Ay­nı dönemde taşrada çeşitli iller (Lwow Wil-no, Krakow, Poznan) ilk gazete ve dergile­rini yayımladı.

1830 Millî ayaklanmasının başarısızlığa uğ­ramasından sonra, Paris’te birçok siyasî ga­zete çıkarıldı, Mickiewicz’in Tribüne des Peuples’ü bunlardandır; hür düşünce me­şalesi 1846-1848 arasında Printemps des Peuples ile canlandırıldı.
1870′ten sonra A.B.D.’de polonyalı göçmen­ler leh dilinde gazeteler yayımladılar. Ba­sın, Polonya’da gelişimini sürdürdü: 1800′de 10, 1830′da 77, 1850′de 96, 1844′te 230, 1905′te 523, 1914′te 1 058, 1928′de 2 338, 1935′te 2 854 gazete ve dergi yayımlanıyordu. 1939-1944 Olayları yüzünden Polonya’da bütün eski gazeteler kapandı.

1944′ten sonra devlet yönetiminde yeni bir basın hayatı başladı. En yüksek tirajlı ga­zete Komünist Partisi Merkez komitesi ta­rafından çıkarılan günlük Trybuna Luda ol­du. Trybuna Robotnicza adlı Katowice ga­zetesi de yüksek tirajlı gazetelerdendir. Express Wieczorny (Varşova) ile Zycie Warszavvy’nin (Varşova) tirajları da oldukça önemlidir.

Resmî basın ajansı Polska Agencja Prasowa 1945′te resmen kuruldu; bu kurum S.S. C.B.’de 1943′ten beri çalışmaktadır. Polonya Radyo Televizyon kurumu bir dev­let kuruluşudur. Bütçesi alıcı cihazlara ko­nan vergiyle ve resmî yardımla sağlanır.
— Zootekn. Polonya tavşanı, güzel postlu tavşan ırkı. (Tavşan ırklarının en ufağıdır; çok kısa, son derece ince, gümüşî beyaz, parlak tüylerle kaplı postu kakum postu­na [ermin] benzer.) [L]

03 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONYA HABERLEŞME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLONNARUVA

Tarih 02 Haziran 2009

POLONNARUVA, Seylan’da şehir, Anuradhapura’nın 80 km kadar güneydoğusun­da; 2 300 nüf.
— Tar. Şenir, 781-1290 arası Seylan’ın siya­sî ve dinî merkezi olarak Anaradhapuranın yerini aldı. özellikle kral Parakamabahu I (1153-1186) zamanındaki en parlak dö­neminden, Topaveva gölü kenarında Seylan cengeli içinde ilgi çekici yıkıntılar kalmıştır; oturmuş arslanlarla süslü bir duvarla çevrili daire biçimi tapmak, büyük bir yatmış buddha heykeli, tepelerinde lotus yapraklı ve freskli başlıklar olan burma sütunlar dizisi. (L)

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLONNARUVA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİNİT

Tarih 02 Haziran 2009

PİNİT i. (fr. pinite). Kim. İnozit’in, (OH)*CeH6(OCHs) formülündeki monometilli ete­ri; 186°C’ta ergir, şeker tadındadır; sina­meki yapraklarında ve madagaskar kauçu­ğunda bulunur.

— Miner. Kordiyerit’in ayrışmasından mey­dana gelen mika; ilk defa, Saksonya’daki Pini madeninde bulunduğu için bu ad ve­rilmiştir. (L)

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİNGUİCULA

Tarih 02 Haziran 2009

PİNGUİCULA i. Bataklık ve turbalık yer­lerde yetişen rozet çiçekli bitki. (Utriculariaceae familyasından.)

— ANSiKL. Pinguicula, kalın yapraklı, çok yıllık bir bitkidir. Avrupa ve kuzey Ame­rika’nın bataklık bölgelerinde beş on türü bulunur. Bayağı pinguicula’nın içinde ital­yan Alpleri’nde peynir mayası olarak kul­lanılan bir madde vardır. (L)

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNGUİCULA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİLULARİA

Tarih 02 Haziran 2009

PİLULARİA i. Durgun sularda yetişen eğreltiotu. (Marsiliaceae familyasından.)
— ANSiKL. Pilularia’nın sapı ince ve dal­lı, yaprakları iplik gibi uzundur. Yuvarlak olan spor torbasının içinde altta makrospor keseleri, üstte mikrospor keseleri ol­mak üzere sporkeselerini taşıyan odacıklar bulunur. (L)

02 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLULARİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİPTİK

Tarih 01 Haziran 2009

POLİPTİK i. (fr. polyptique). Esk. Rom. Birçok yapraktan meydana gelen ve üzerine yazı yazmağa yarayan levha.
— G. santl. Çok kanatlı tablo.
— Tar. Doğu Roma imparatorluğunda ve Ortaçağda, tımar arazisinden olan toprakların işleticilerinin üstüne (toprakların­dan ayrı) ödemeleri gereken borçlarının ni­teliklerini ve vadelerini de yazdıkları toprak sicili (liber censualis). [En tanınmış polip­tik Irminon'unkidir.] (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİPTİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİNANGA

Tarih 01 Haziran 2009

PİNANGA i. Çok büyük palmiye.

— ANSİKL. Pinanga, ayrık tüysü veya parçalı yapraklı büyük bir ağaçtır. Çiçekleri üçlü kümeler halindedir, yalnız ortadaki dişidir. Tropikal Asya ve Okyanusya’da elli kadar türü bilinir. Bunların bir kısmı Avrupa’da limonluklarda yetiştirilir. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİNANGA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLİA

Tarih 01 Haziran 2009

POLİA i. Kelebek cinsi; tırtılı, kısa boylu bitkilerle veya ağaç yapraklarıyle beslenir. (Pulkanatlıların noctuidae familyasından.) [L]

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLİA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLEMONİUM

Tarih 01 Haziran 2009

POLEMONİUM i. Kuzey yarımkürede ve Şili’de yetişen çokyıllık otsu bitki. (Polemoniaceae familyasının örnek tipi.)
— ANSiKL. Polemonium, gövdesi tüysüz veya yapışkan bir havla kaplı, almaşık tüysü yapraklı çokyıllık otsu bir bitkidir. Çi­çekleri sapın ucunda demet halinde ve çe­şitli renkte (morumsu mavi, firfiri veya be­yazımsı) olur. Tatlı yeşil yapraklı, mavi ve­ya beyaz çiçekli Polemonium caeruleum, Meksika’da yetişen mavi çiçekli P. reptans, sarı çiçekli P. Paucif lorum v.b. süs bitkisi olarak pek tutulur. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLEMONİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLEMONİACEAE

Tarih 01 Haziran 2009

POLEMONİACEAE çoğl. i. Bitişik taçyapraklı, çiçekleri üst yumurtalıktı, iki çenekli bitkiler familyası. (Birkaç tanesinin dışın­da hemen hepsi Amerika’da yetişir.)
— ANSİKL. Polemoniaceae familyasındaki bitkiler almaşık veya karşıt yapraklı, genel­likle salkım çiçekli otsu bitkilerdir. Çiçek­lerinde beş çanak, beş taçyaprak, beş erkek organ ve üç meyve yaprağından oluşma kapalı bir dişi organ bulunur. Meyvesi üç çenetli kapsül halindedir. Familyadaki on üç cinsin bellibaşlıları şunlardır: phlox, gilia, polemonium, coboea, linanthus. Bunların hepsi iki yüzden fazla türü kapsar. Polemoniaceae hodangillerle hidrophyllaceae familyasına yakındır. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLEMONİACEAE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİMELEA

Tarih 01 Haziran 2009

PİMELEA i. Thymeleaceae familyasından ağaççık; Okyanusya’da yetişir.

— ANSiKL. Pimelea, her zaman yapraklı bir ağaççıktır; çiçekleri yaprakların dibin­den çıkar veya sapın ucunda bileşik başak durumunda bulunur. Okyanusya’da seksen kadar türü yetişir; bunların bir kısmı pem­be veya beyaz çiçeklerinden dolayı limon­luklarda, hattâ bahçelerde süs bitkisi ola­rak yetiştirilir. Başlıca türleri: Pimelea longiflora (bürümsüz), P. linifolia, P. suaveolens. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİMELEA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİMENTA

Tarih 01 Haziran 2009

PİMENTA i. Amerika’nın tropikal bölgelerinde yetişen ve bahar elde edilen bitki. (Mersingillerden.)

— ANSiKL. Acı biber de denilen pimenta acris, büyük karşıt yapraklı bir ağaçtır. Meyvesi bezelye iriliğinde, erguvanı kırmızı renkte, keskin ve hoş kokuludur; kurutulmuşu bahar olarak kullanılır. Antiller’de yapraklarından alkollü bir içki yapılır. Pimenta officinalis, yukarıdakinden biraz daha büyük bir ağaçtır ve her tarafı kokuludur. Meyvelerinin kokusu ve tadı tarçın, karanfil, karabiber ve hindistancevizinin tadına ve kokusuna benzediği için pimenta’lara da «bahar» denir. (L)

01 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİMENTA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİLOSELLA

Tarih 31 Mayıs 2009

PİLOSELLA i. Bot. Hieracium’un bir türü (Hieracium pilosella). [L]

Hieracium: Bileşikgillerden bitki cinsi. Çok yıllık otsu bitkidir. Üzeri yün görünüşünde yıldız yıldız tüycüklerle kaplıdır. Genellikle sarı olan çiçekleri kiremit dizisi halindeki bir bürgü içinde toplu bulunur. Meyvesi kirli beyaz renkte bir sorgucun üstündedir.
Tüylü yapraklarından dolayı<> denilen Hieracium pilosella en yaygın olanıdır. Bunun kökü çignenirse tükürük çoğalır. Susuzluk giderir.
Altın hieracium (H.aurantiacum) Alp dağlarında yetişir. Firfiriye çalan turuncu çiçeklerinden dolayı bahçelerde yetiştirilir.

Hieracium artvinense (Woronow & Zahn) Juxip Asteraceae familyasından, 60-70 cm boyunda, çok yıllık otsu bir bitki türüdür. Temmuz – Ağustos aylarında çiçeklenir. Endemik olan tür dünyada yalnız Artvin’de ibreli (iğne yapraklı) ormanlarda yaşar.

31 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLOSELLA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PİLEA

Tarih 31 Mayıs 2009

PİLEA i. Sıcak ülkelerde yetişen bitki. (Isırgangillerden.)

— ANSîKL. Pilea, almaşık yapraklı, erkek ve dişi çiçekli otsu bir bitkidir; tropikal ül­kelerde yetişir. Havai fişek otu denen Pilea muscosa’ya. limonluklarda çok rastlanır; çi­çekleri açılırken, özellikle suya batırılırsa birdenbire çiçektozlarını fırlatır. Annam’ da yetişen Pilea Cadieri de çok güzel bir süs bitkisidir. (L)

31 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PİLEA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POLAROİT

Tarih 30 Mayıs 2009

POLAROİT i. (tes. edil. ad). Opt. Geçirdi­ği ışığı polaran saydam yaprak.
— Foto. Duyar tabakaların çekim ve baskı işlemlerini çok çabuk ve otomatik olarak yapan fotoğraf makinesi.
— ANSiKL. Foto. Fotoğrafları çok kısa bir süre içinde hazırlama metodu 1948′de, o güne kadar polarıcı filtreler yapımıyle tanınmış bir şirketin başkanı olan Dr. Edwin H. Land tarafından bulundu. Polaroit sistemi, duyar tabakanın poz verilmemiş kısımlarını, duyar tabakayla kontak halin­deki bir destek üzerine koyu bir izhar mad­desiyle «aktarma» ilkesine dayanır. Böyle­ce siyah-beyaz için 15 saniyede, renkli için (1963′ten beri Polacolor’la [tes. edil. mar­ka]) 60 saniyede bir pozitif elde edilir. 20′den fazla değişik makine, radyografi, fotomakrografi, fotomikrografi, sanayi fo­toğrafı veya portre gibi çeşitli alanlarda enstantane pozitifler elde etme imkânı sağ­lar. Bu usulü sadece bir amatör merakı olarak ele almamak gerekir. Klasik emülsiyonların yanı sıra, çeşitli tipte emülsiyon­lar (kızılaltı için, çizgili veya sürekli oylum­lu diyapozitifler yapımı, asilofotografik kayıt) yapılmıştır. Başka tip de, hem bir pozitif, hem de daha sonraki baskılarda kullanılabilecek bir negatif elde etmeğe imkân verir.

10 X 12,5 sm’lik filimler, bu formadaki bütün makinelerde kullanılabilir. Amatör­ler arasında çok yayılan 6X8 sm’lik bir makine 1966′da piyasaya çıkarılmıştır.
— Ort. Polaroit yaprak, yapısına paralel eksenli çok küçük herapatit billurları (ki­nin iyodosülfat) katılan saydam sentetik bir reçineden (meselâ asetilselüloz) yapılır. Böyle bir yaprak, hamuru tam katılaşma­dan önce haddeleyerek veya bir elektrik ya da magnetik alanın etkisinde bırakılarak elde edilir. Yaprak ışık karşısında tek bir billur gibi davranır, fakat boyutları pra­tikte sınırsızdır. (L)

30 Mayıs 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POLAROİT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Sonraki sayfa »