REŞETNİKOV (Fyodor Mihayloviç)

Tarih 29 Haziran 2009

REŞETNİKOV (Fyodor Mihayloviç), rus yazarı (Yekaterinburg [bugün Sverdlovsk] 1841 – Petersburg 1871).

Romanlarında, katı bir gerçekçilikle rus maden ocağı işçilerinin ve köylülerinin hayatını (Podlipovtsıy [Podlipnaya Halkı], 1864) anlattı ve kadın hak­ları üstünde durdu (Gde Luçşe? [En Ra­hat Yer Nerede?], 1868).
Diğer eserleri: Gornoraboçiye (Maden İşçileri) [1866], Glumovıy (Glumov’lar), Svoy Hleb (öz Ek­meğimiz) [1870]. (M)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REŞETNİKOV (Fyodor Mihayloviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RESENDE (Garcia DE)

Tarih 29 Haziran 2009

RESENDE (Garcia DE), portekizli yazar (Evora 1470-öl. 1536). Joao II ve Manuel I’­in özel sekreteriydi.

Vida e Feitos de Joao II (Joao II’nin Hayatı) [1545] ve Miscelânea (1554) adlı eserleri yanında, özellikle Cancioneiro (1516) adlı eseriyle tanındı. Bu son eserde, italyan kültürünün etkisinde kalmış olan veya gelenekçi üç yüz kadar portekız ve ispanyol şairinin şiirlerini biraraya top­lamıştır. (L)

29 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RESENDE (Garcia DE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RELLSTAB (Ludwig)

Tarih 27 Haziran 2009

RELLSTAB (Ludwig), alman müzikbilimcisi ve yazarı (Berlin 1799-ay.y. 1860).

Gaze­te ve dergilerde tenkitler yazdı ve birkaç kitap yayımladı. Bu kitaplar arasında özel­likle Aus Meinem Leben (Hayatımdan) [1891] anılmağa değer. (M)

RELÜKTANS i. (fr. reluetance). Fiz. Bk. MAGNETİK direnç.

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RELLSTAB (Ludwig) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RENK veya RENG

Tarih 27 Haziran 2009

RENK veya RENG i. (fars. reng). Işığın, kendi öz yapısına veya cisimler tarafından yayılma şekline bağlı olarak göz üzerinde yaptığı etki: Hakikatte annecikler altın sa­rısı ve gök mavisinden başka renklerde de olabilirdi (R.N. Güntekin).

Sonra dizler­den aşağıya çizmelerin üstüne dökülen, açık gümüş renginde bir çerkes mantosu yap­tırdım (Ş.S. Aydemir). Bak! Dünya renk­ler içinde! // Bu güzel dünya içinde (O. V. Kanık). // Mec. Görünüş, tarz, şekil: «Hüsn-ü Aşk» devrin edebi hayatına yeni bir renk, yeni bir çeşni getirmiştir (N. A-raz). Pek rengine aldanma felek eski felek­tir; // Zira feleğin meşreb-i nâsazı dönektir (Ziya Paşa). // Esk. Hile, oyun, düzen: Bülbül-i surideve güller acep renk ettiler (Ba­ki).

— ÇEŞ. DEY. Renk almak, yeni bir renk kazanmak: Mavimsi bir renk aldı. // Renk cümbüşü, değişik renklerin oluşturduğu ka­rışım: Yalnız renk cümbüşünü değil, siyah beyazı öyle hünerle kaynaştırır ki (Y. Z. Ortaç). || Renk vermek (veya katmak), ne­şeli ve canlı bir özellik kazandırmak: Onun gelişi bu toplantılara bir başka renk verdi. // Renk vermemek (veya rengini belli et­memek), duygu veya düşüncesini saklamak, açığa vurmamak: Çok korkmasına rağmen renk vermedi. || Rengi atmak (kaçmak ve­ya uçmak), solmak: Elbisenin rengi attı. Korku, heyecan v.b. durumlarda benzi sa­rarmak: Hatçe’nin rengi attı (Yaşar Ke­mal).

|| Rengi çalık, solmuş, solgun. || Ren­gi çalmak, renk bakımından benzemek: Ren­gi sarıya çalıyor. || Rengi değişmek, eski durumunu yitirip yeni bir nitelik ve an­lam kazanmak: Sizi uzun, ince vücudunuz­la, menekşe gözlerinizle karşımda görünce her şeyin vengi değişti
(R. N. Güntekin). || Rengi tutmak (veya uymak), renk ton­ları birbirine benzemek: Bu iki kumaşın rengi birbirini tutuyor. \\ Renkten renge girmek, çek utanarak kızarıp bozarmak, sıkılmak: Nuri efendi renkten renge gi­rerek: — Ne oldu anne, çabuk söyle (H. R. Gürpınar).

— Esk. Reng-âmiz, renk renk, çeşitli renk­lerde: Ekseri rengâmiz şal ve harirden serbendler sarınıp… (Naima). || Reng-âver, hileci, düzenci, dalavereci.
— Bot. Bitkilerin renkleri. Bk. ANSiKL.

— Boyacılık. Çevre renkleri, belirli bir yerin değişik yüzeylerine görüş rahatlığını sağlamak amacıyle vurulan, genellikle bo­yalar aracılığıyle elde edilen renk. || Görevsel renkler, belirli bir çalışma yerinin değişik yüzeylerine, çalışanların görüş ra­hatlığını arttırmak, yorgunluklarının azalmasına katkıda bulunmak ve üretimlerinin verimini çoğaltmak amacıyle vurulan ve genellikle boyalar aracılığıyle elde edilen renk. // İşaret veya güvenlik renkleri, ça­lışma yerlerinde, değişik yüzeylere, çalı­şanların dikkatini belirli tehlikelere çek­mek, gidiş-geliş yollarını göstermek ve özellikle güvenlik aracılığıyle elde edilen renk. Bk. ANSiKL.

— Ed. ve G. santl. Yerel renk, bir mille­tin, bir dönemin medeniyetini, orijinal ni­teliklerini hatırlatmağa yarayan kavramlar bütünü. Bk. ANSiKL.

— Kim. Renk giderici, bazı maddelerin rengini kaybetme özelliği taşıyan kimyasal madde. (Bu renk giderme, ya boyarmad-denin soğurulmasından [hayvanî kömür] ya da bir redoks tepkimesinden [renk gi­derici klorürler] ileri gelir.)
— Metalürji. Meneviş ve tav renkleri, ısıt­ma sırasında çelik parçaların aldığı deği­şik renk tonları. Bk. ANSiKL.
— Mus. Rengi dil, türk musikisinde bir makam. Bk. ANSiKL.
— Opt. Bk. ANSİKL.

— Oyun. İskambil kâğıtları üzerindeki dört değişik işaret; genel olarak iki renkten mey­dana gelir: kırmızı ve siyah (sinek, karo, kör, pik). i| Renge oynamak, rulette, kır­mızı veya siyaha para basmak.
Petr. Bk. ANSiKL.
— Res. Renklerin bir tablo içindeki dağı­lımı, renk uyumu: Rubens’in, Tiziano’nun, Claude Lorraine’in rengi. Bk. ANSiKL.
— Sanay. Renk giderme, işlenmiş ürünü istenen renge getirebilmek için, bir ürün­deki tabiî pigmentlerin veya renkli ayrış­ma maddelerinin yok edilmesi. Bk. AN­SiKL.
— Teknol. Ana renk, boyacılıkta, diğer renklerin tür ediği renkler.

— Tekst. Renk sağlamlığı, bir kumaş bo­yasının çeşitli etkinlere dayanma niteliği. (Tekstil boyalarının renk sağlamlıkları çe­şitli usullerle denenmiş ve her boyanın ışı­ğa, suya, asitlere, deterjanlara, dinklemeye deniz suyuna v.b.lerine karşı direnci ayrı rakamlarla belirtilmiştir.) || Sağlam renk, zamanla solmayan renk. || Zayıf renk, ku­maş üzerinde iyi tutunmayan ve kullanıldıkça veya yıkandıkça solan renk.

— ANSiKL. Bot. Bitkilerin renkleri. Bitki­lerde klorofilden ileri gelen yeşil renkten başka, en çok renkli olan kısımlar üreme or­ganlarıdır (çiçek ve meyve).
Bununla beraber, yaprak ve sap gibi di­ğer organlarda ve asalaklı kısımlarda deği­şik renklere rastlanabilir (begonia rex, co-leus, firfiri kayın ve bazı mazılar).
Yaprak tamamen düşmeden önce klorofil kaybolur, sarı ve kırmızı gibi diğer boya­lar ortaya çıkar ve ormanlara sonbahar rengini verir.

Suyosunlarının rengi doğrudan doğruya bunların su altında yaşadığı derinlikle il­gilidir ve sınıflandırılmalarına esas teşkil eder. Mantar sporlarının rengi çok önem­li bir özelliktir. Sporlar beyaz, pembe, es­mer ve siyah olur.

— Boyacılık, ön planda oynadığı estetik rol dolayısıyle, bir boya tabakasının ren­gi, kullanan için temel bir nitelik taşır. Buradan bir boya fabrikasında çalışan renk uzmanının yaptığı işin önemi anla­şılabilir. Bu kişinin görevi, firmanın imal ettiği temel renklerinden meydana ge­len paleti ortaya çıkarmak ve sözü geçen renklere karşıt renkler bularak, bunları, mümkün olduğu kadar mükemmel bir ya­pım düzgünlüğü içinde, çeşitli hammadde­leri kesin sınırlarla tanımlanan oranlarda kullanarak, istek üzerine imal etmektir.

Bir kuru tabakanın rengi (az veya çok parıltılı), katı maddelerin (doku boyası ve yüküm maddeleri) ezilme inceliğine, katı maddelerin kendilerine has niteliklerine (boyama, kaplama), asıltı ortamının renk ve tabiatına bağlıdır. Renklerin nispî öl­çüleri, laboratuvarlarda değişik modeller­deki renkölçerler yardımıyle yapılmaktadır.

— Ed. Resim terimlerinden olan yerel renk deyimi, ancak romantik devirde tiyatro üs­tüne, yapılan tartışmalar sırasında edebî bir anlam kazandı (1809′dan sonra B. Cons-tant’da: Reflexions Sur la Tragedie de Wallstein [Wallstein Trajedisi üstüne Dü­şünceler]). Saint-Evremond veya Racine’de (Bafazet’nin önsözü), daha sonra Volltaire’-de trajedilerin sahneye konuşu sırasında eski töreleri doğru olarak yansıtma kay­gısı varsa da Chateaubriand’ın (Les Martyrs [Din Şehitleri]), W. Scott’un yazdığı romanların ve tarihçilerin yaptığı (A. Thierry, Michelet) çalışmaların etkileriyle me­deniyetler veya tarih devirleri arasındaki farkların modern anlamda kesinlikle belir­lenmesi için XIX. yy.ı beklemek gerekir. Romantik dramın tutkularından biri, geç­mişin gerçeğe uygun bir tablosunu çizmek­ti; kişilerin psikolojisinde olduğu kadar töre veya dekorun çizilmesinde de (Cromwell’in önsözü) yerel renge uymak gerekir­di.

Bu tarihten sonra dramatik gerçeğin en eski şartlarından biri haline gelen ye­rel renk, aynı zamanda tarihî veya egzo­tik romanın ve tasvirî veya epik şiirin (Leconte de Lisle’in Poemes Antiques [Es­kiçağ Şiirleri], V. Hugo’nun La Leğende des Siecles [Yüzyılların Efsanesi] adlı e-serleri) başlıca çekici yanı oldu. Günü­müzde bir kavram, üstünde uzun süredir tartışılmasına rağmen edebiyat sanatının temel unsurlarından biri olarak ortaya çı­kar; bu unsurlar, yazarlara göre, bazen insanın farklı yanlarını, bazen de tersine bütün insanlıkta ortak olan bazı özellik­lerin, görüntülerin dışında süreliliğin de­ğerini ortaya koyar.

— Metalürji. Bir fırında veya bir demirci ocağında, hava temasında tedricî olarak ısıtılan bir çelik veya demir lama, sıcak­lık yükseldikçe, meneviş renkleri denilen aşağıdaki renk tonlarını alır: 260°C’ta açık saman sarısı; 280°C’ta saman sarısı; 300°C’ta kehribar rengi; 305°C’ta kahverengi; 310°C’ta güvercin boynu; 320°C’ta mavi; 336°C’ta gri-mavi; 350°C’ta yeşil;
360°C’ta gümüşî gri; 400°C’ta kurşunî. Bu meneviş renkleri donuktur.

Isıtmaya devam edilirse, bir süre sonra, tav renkleri denilen aşağıdaki renk tonları elde edilir: 570°C’ta koyu kırmızı; 635°C’ta koyu ki­raz kırmızısı; 746°C’ta kiraz kırmızısı; 843°C’ta açık kiraz kırmızısı; 900°C’ta tu­runcu; 940°C’ta açık turuncu; 996°C’ta sa­rı; 1080°C’ta açık sarı; 1200°C’ta beyaz. Demirciler eskiden, çeliklerin sıcaklık de­recesini anlamak için bu renk değişimlerinden yararlanırlardı. Bugün sanayide, yüksek sıcaklıklarn ölçülmesine yarayan çok hassas âletler vardır.

— Mus. Rengi dil, neveser birleşik maka­mının acemaşiran – fa perdesindeki şeddidir. Güçlüsü, beşinci derece olan çargâh -do perde sidir. Donanıma si ve mi koma ( d ), la ve re bakiye ( b ) bemolleri konulur. Seyri, inici çıkıcıdır. Dizisinde nisebi şe­rife sayısı 6 olduğu için gizli mütenafirdir. Orta sekizlideki sesleri peşten tize doğ­ru, acemaşiran, rast, zengüle, segah, çargâh, hicaz, dikhisar ve acem tertibindedir. Bu makama örnek olarak Halis Beyin Yü­rük Semai’si, Sadettin Arel’in iki Saz Semai’si, iki Durak’ı ve iki Gazel’i gösteri­lebilir.

— Opt. Bazı eskiçağ düşünürlerinin san­dıkları gibi renk, cisimlerin özgül ve mad­desel özelliklerinden biri değildir. Cisim­lerin kendilerini aydınlatan ışığa göre renk değiştirdiğini Epikuros daha o zamanlar fark etmiş ve buradan, cisimlerin kendilik­lerinden renkli olmadıkları sonucuna var­mıştı. Descartes ve Böyle da bu görüşe katılmışlar, fakat renk teorisi ilk defa Newton tarafından, Optik inceleme (Opticus) adlı kitabında açıklanmıştır. Güneş ışığı karmaşıktır; dalga boyları ve kırılma indisleri farklı sonsuz sayıda ışınımdan meydana gelir; bu durum, güneş ışığını bir prizmadan geçirerek elde edilen güneş tayfı’nın analizinde kolayca görülebilir. Newton güneş tayfında yedi renk ayırt etti: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu, kırmızı. Gerçekte, bir renkten öbürüne ge­çiş, ara ışınımlar sayesinde fark edilmez bile.

Demek ki, bu ışınımların tümünü alan bir yüzey hepsini olduğu gibi yansıtırsa, söz konusu yüzey beyaz’dır denir; fakat bir kısmını yutup, yalnız geri kalanları yansı­tırsa, yansıyan ışınımların birleşmesinden doğan bir renklenme ortaya çıkar. Siyah cisimler ise, gelen ışığın hepsini yutar. Kır­mızı bir cismin rengi kırmızılar hariç bü­tün ışınımları yutarak alıkoymasından ve­ya hiç değilse, öbür ışınımları kırmızılar­dan daha büyük oranda yutmasından ileri gelir.

Eğer bütün ışınımlar eşit oranlarda yutu-lursa, cisim gri gözükür. Şu halde renk, maddenin ışık üzerine et­kime tarzından başka bir şey değildir ve­ya Tyndall’ın ifadesine göre ışığın uğradı­ğı işlem’in sonucudur. Çeşitli ışık kaynak­ları farklı ışınımlar yaydığına göre bir cis­min rengi kendisini aydınlatan ışık kayna-ğıyle değişir. Meselâ nesnelerin gün ışı­ğında ve elektrik ışığında değişik renkte görünmesi bundan ileri gelir. Mavi bir nesne karanlık bir odada bir mum ışığıyle aydınlatılırsa, mavi olarak değil de sol­gun beyaz bir renkte gözükür. Sarı sod­yum ışığı tutulan insan çehreleri, ölü yü­zü gibi kirli-sarı bir renk alır. Saydam cisimlerin, sadece bazı ışınımları geçiren filtre rolü oynaması da. bu yüzden­dir ve yayılan ışığın rengi, cisimden geçen ışınımlara bağlıdır.

Basit, bileşik, tamamlayıcı renkler. Basit renkler, her biri ayrı bir frekans veya ay­rı bir dalga boyu ile belirlenen tayf ışı­nımlarıdır; bu ışınımların dalga boyu 0,4 mikron (mor) ile 0,8 mikron (kırmızı) ara­sında değişir. Basit renkler ikinci bir priz­madan geçerken yeniden ayrışmazlar. Bir­birleriyle birleşerek, bileşik renkler deni­len çeşitli renkleri verirler. Karıştıkları za­man beyaz hissini uyandıran renklere de tamamlayıcı renkler denir. Helmholtz, fark­lı ışınımlar aynı yerde kesişecek şekilde birçok tayfı üst üste getirerek, birçok ren­gin karışmasından elde edilen rengi ince­lemişti. Newton ise özel bir âlet kullanı­yordu (renk çemberi), ikişer ikişer grup­laşmış tamamlayıcı basit renkler şunlardır: mor, yeşilimsi sarı; lâcivert, sarı; mavi, tu­runcu; yeşilimsi mavi, kırmızı.

Renk kontrastları. Yan yana gelmiş iki renk karşılıklı olarak birbirini etkiler. Chevreul, iki renkli bandı yan yana koya­rak yaptığı deneylerden şu sonuçlara var­dı:
1. renklerden her birinin tonu, öbürü­nün tamamlayıcı rengiyle karışarak deği­şir;
2. yan yana konan renkler tamamla­yıcı renklerse, her biri daha canlı ve saf görünür;
3. bir renk beyazın veya siyahın yanına getirilirse, tamamlayıcı renginde bir haleyle çevriliymiş hissini verir ve daha canlı görünür;
4. iki renk arasında belli bir mesafe bulunsa bile, yine aynı etkiler az da olsa meydana gelir. Gölgelerin rengi bu yoldan açıklanabilir: bir mumun (alevi kırmızı-turuncudur) ver­diği gölge maviye çalar.
Ressamların iyi bildiği bu özellikler, yeni-izlenimcilik a-kımına temel olmuştur. Kuvvetli bir ışıkla aydınlatılmış renkli bir nesneye dikkatle baktıktan sonra, bütün öbür nesnelerin bel­li bir süre, ilk nesnenin tamamlayıcı ren­giyle değişikliğe uğramış renkte görülme­si olayına art arda kontrastlar denir. Renk gamı. Renklerin de tıpkı sesler gibi bir gamı, yani tabiatın verdiği bir bağıntı dü­zeni vardır. Bu gamda prizmanın yedi ren­gi yer alır: mor, lâcivert, mavi, yeşil, sa­rı, turuncu ve kırmızı. Bu yedi renk ara­sında ana renk kabul edilebilecek üç renk vardır; bunlar sarı, kırmızı ve mavidir. Resim dilinde her renk bir ton olarak ad­landırılır. Kendi temel tonunun çevresin­de toplanmış tonların hepsine birden ton yelpazesi denir. Gam, müzikte neyse re­simde de odur; yani yedi tonun kendilerine has bir sıra ve bağıntı içinde biraraya gel­mesidir. Bu gam, kendi bileşim yönünden değilse bile, tonların açıklık-koyuluk dere­celeri veya tonların yan yana getirilmesiy­le elde edilebilen renk bileşimleri yönün­den sonsuza kadar değişebilir. Girişim renkleri. Bk. GİRİŞİM.

— Petr. Renk, rafine edilmiş petrol ürün­lerinin en önemli niteliklerinden biridir; ürünün içindeki yabancı maddelerin varlığı en kolay şekilde renginden anlaşılır. Nitekim özel benzinler, tıpta kullanılan yağlar ve ba­zı kerozenler «su beyazı» yani su gibi duru olmalıdır; dizel yağı uçuk sarı, yağlama yağ­ları biraz daha koyu sarı renkte olursa kalitelidir. Buna karşılık, hidrokarbonlu ya­kıtların çoğu, kolayca tanmabilmesi için sunî olarak boyanır. Petrol ürünlerinin ren­gi, bir renkölçerle tespit edilir.

— Res. Renklerden yararlanabilmek için değişik renklere özgü ışıldama yeteneği­ni göz önünde bulundurmak gerekir. Bu renklerden bazıları, bitişik tonlara bula­şacak bir ışın saçımı gücüne sahiptir. Mavi, diğer renklerden daha çok, komşu renklerle aynı titreşime girerek onların rengini bozar; kırmızının yanında ise bu rengi morlaştırır; sarının yanında ise yeşilleştirir; beyazın yanında renklenmesini sağlar. Gözümüz en fazla mavi karşısın­da hassastır. Göz, mavi ton serisi içinde 1/205′ten 1/288′e kadar varan bir ışık şid­deti farkını algılayabilir, oysa kırmızı için bu ışık şiddeti farkı, 1/16′dan 1/70′e kadar­dır. Bu durumda kırmızının derecelenme­leri, mavininkine oranla daha az görülebi­lir niteliktedir. Gerçekten de, aydınlığın artmasıyle meydana gelen göz kamaşması mavide, kırmızıdan daha çoktur. Şüphesiz bu renk özellikleri, bir hareketten edindiğimiz duyuma benzettiğimiz duyumların kaynağını meydana getirir. Renkler, bizde bir mekanizma etkisi yaratır; ilerler veya geriler. Soğuk renkler (maviden mora kadar olan seri) ilerler; sıcak renkler (kır­mızıdan yeşile kadar olan seri) geriler. Pilinius, «neşeli» renkleri, «ağır başlı» renk gruplardan ayırıyordu. Goethe, renk grup­larını «olumlu» ve «olumsuz» olarak, Fechner «etken» ve «kabul eden» olarak sınıflamıştı. Renklerin bu mekanizması, göz­de bir üçüncü boyut etkisi yaratacak kadar tesirlidir ve renkli bölümlerinin değiştiril­mesiyle bir kompozisyonu değişikliğe uğrat­mak mümkündür.

Tonlar, aynı çarpma gücüne sahip değil­dir; etkilen niceliklerine bağlıdır. Eşdengede bir duyum yaratabilmek için, sa­rı bir yüzeyin, dengelemek istediği kırmı­zı yüzeyden üçte bir oranında daha fazla alan kaplaması gerekir. Charles Henry, sa­rının asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 27 katının duyumuna eşit bir duyum ya­ratmak için, mavinin asgarî algılanabilir mutlak şiddetinin 100 katının gerektiğini hesaplamıştır, öyleyse verici kaynağın bo­yutları, doygunluğun temel unsurudur. Baş­ka bir deyimle, geniş bir mavi yüzey, ay­nı maviye sahip daha küçük bir yüzeyden daha mavidir. Aynı şekilde hava perspek­tifi meselesi de doygunluk meselesine bağ­lıdır.

Alacalı bir nesneden meselâ renkli bir örnek kartından yavaş yavaş uzaklaşılırsa, kartın üzerindeki lekeler, kimlik­lerini kaybedinceye kadar gittikçe ufalan görüntüler sunarak yavaş yavaş daralır ve birbirleri üstüne taşar. Oysa böyle bir ör­nek kartında, birçok unsurun tamamlayıcı renklere sahip olmaması imkânsızdır; öy­leyse bunlar birbirini ortadan kaldıracak­tır; başlangıçtaki alacalılık, tamamlayıcı renklere sahip olduğu oranda çeşitliliğin­den kaybedecek ve lekeler ne kadar dara bu kayıp o kadar tam ve çabuk ola­caktır. Buradan, dekoratörlerin sanatı ba­kımından önemli bir sonuç çıkarılabilir. Bu sonuç uzaktan kimliklerini ve tonlarını koruyan yüzeylerin, sadece tek renkli yü­zeyler olduğudur. Ayrıca titreşimleri ya­yan yüzeyin düz ve parlak olması gerekir. Aksi halde ışık, maden, kil veya kumaş gibi çoktaneli bir yüzeye çarparsa, renkli ışımalar, düzensiz bir şekilde dizilmiş pek çok küçük yüzeyden önemli miktarda sap­tırılacak; istenilen tarafa değil, bu sayı­sız yansıtıcı tarafından her yöne gönderi­lecek ve yansıyan ışınlar, değerlerini dü­şüren küçük gölgeler yüzünden zayıflaya­caktır. Gerçekte de, rengin değeri saf renge karıştırılmış beyaz ve siyah renk vasıtasıyle tedricen belirlenen sapmadır. Be­yazın etkisi altında buna, «yıkanmış» ve­ya «kopmuş», siyahın etkisi altında ise «indirilmiş» denir. Değer, bir renk karışı­mını ifade eden «nüans»tan farklıdır. An­cak, bu tanımlamalar renklerin temel fenomenolojilerine değil, kullanılmalarına ait­tir.

Bununla birlikte, bir cisim tarafından yan­sıtılan belli bir tayf parçası ve enerjinin geçici bir durumu olan ve insan gözleri gibi değişken organizmalar tarafından al­gılanan renk, hiç olmazsa yaklaşık olarak tanımlanabilir. Fizik analiz bile, fizikçiler ve kimyacılar tarafından olduğu kadar, ressamlar, boyamacılar ve boyacılar tara­fından da kabul edilen (1671 Colbert yö­netmeliği ve eski korporatif tüzükleri) ge­nel terimlere dayanmaktadır. Bu genel ka­bullerin, bir temel renk üçlemesini (mavi, kırmızı ve sarı) varsaymaları dikkat çeki­cidir.

Bu renklerin iki, üç v.b. yanlı bile­şimleri çok geniş bir ton türemesini sağ­lar. Renklerin kullanılmasını düzenleyen sistemler de aynı şekilde bir üçleme üze­rine kurulmuşlardır. Delacroix kendine, her biri üç temel renkle ayrılmış, 120 dere­celik üç kısma bölünen çember şeklinde bir kadran yapmıştı. Çemberin bu üç par­çasından her biri iki yanlı bir tonla ikiye ayrılıyor ve böylece meydana gelen bö­lümler de bileşik tonlarla bölünüyordu, üstat bu yolla, tam karşıtlığı yani, tamamlayıcı renkleri bulmasını sağlayan gü­venilir kılavuzlar elde etmiş oluyordu. Chevreul’ün Gobbelins halı yapım evleri için yaptığı renk çemberinde de aynı ilke uygu­lanıyordu; üç parçadan her biri, kavuniçi, erguvan ve yeşille ve üçüncü bileşimlerle 720 bölüme ayrılıyordu. Diğer yandan çember, siyahın on değeriyle art arda in­dirilmiş on eşmerkezli bölgeye ayrılıyor­du. Bilgin bu yolla, 14 400 ton elde ediyor­du. Ama bu rakamın sınırlı olmasından başka, Chevreul’ün sisteminde bazı renk­lere hiç yer de verilmemişti. Chevreul, bunları nitens diye adlandırmıştır. Charles Henry ise, bir tondan diğerine geçiş bö­lümlerinden meydana gelen bir renk çem­beri üstünde kullanılabilir bir «estetik ileti­ci» yaptı. Fakat bütün bu kullanma metot­ları boyayıcı maddeler’e uygulanmıştır ve renkli ışıklar fenomenolojisi ile ilgili de­ğildir.

Gerçekte, ressamın üç temel rengi, fizik­çinin temel renkleri değildir. Göz siniri, kırmızı, yeşil ve morun yani görüntünün temel bölümlerinin uyandırdığı duyumu iletir. Gerçekte, Young’ı ve sonra Helmholtz’u bu sonuca götüren analizler, daha sonra, morun yerine maviyi koyan Maxwell tarafından kabul edilmemiştir. Hering, kırmızı, yeşil, sarı ve maviden mey­dana gelen dört temel renk kabul etmekte ve böylelikle Leonarda da Vinci’nin opti­ğine katılmaktadır. Renk etkileri, insan ağtabakasının dört konisi tarafından alın­dığına göre, organın bazen bir alanı, ba­zen diğer bir alanı dış uyartıdan etkilen­mektedir.

Işık şiddetinin en çok olduğu kadar en az bulunduğu sırada da gözün, ba­zı önemli farkları algılayamaması yaptığı değerlendirmelerin kesin olmayışını yeterin­ce açıklamaktadır. Çok aydınlık olduğu zaman nesneler bize çok açık, buna karşı­lık, loş ışıkta nesneler en koyu olanlar ka­dar koyu gözükmektedir. Gözümüzde, doy­gunluk ışıklılığa bağlanmaktadır. Rengin bu gücü duyarlığımız üzerinde bü­yük etki yapmaktadır: renk canlı varlıkla­rın fizyolojisini bile şartlandırır, insan, renklerin psiko-fizyolojik etkilerini duy­maktadır: mavi bir ortam yatıştırıcı, kır­mızı bir ortam dürtücüdür. Bazı çizgisel üstünlüklere sahip oldukları zaman renk­ler, yasaklayıcı veya güç arttırıcıdır. Charles Henry renklerin «zevk veya engel­leme duygusu» uyandırdığını söylemekte­dir. Konuşma dili, renklerin bu özelliğini «kaçıcı» tonlar ve «çekici» tonlar ayırımını yaparak belirtir.
Bu deneysel görüşler üstüne bir doktrin kurmak mümkündür.

Goethe kendiliğinden, morla sevinç fikrini, kırmızıyle güç fikri­ni, koyu mavi ile sükûn ve soğukluk fik­rini birleştirirken ve yeşile çekicilik fik­rini, canlı sarıya gülünç fikrini, açık sa­rıya soyluluk fikrini bağladığı zaman ger­çeği ortaya koyuyordu. Aynı şey çağlar boyunca ve yerlere göre, değişik renkle­re atfedilen ve genellikle çelişen anlamlar için de geçerlidir. Ortaçağda sarı lânet­lilerin, yeşil âşıkların rengi değil midir? Rimbaud’nun sonesinde renklere bağlanmış seslilerin sembolizmi sadece edebî bir bu­luştur. Buna karşılık, tedavi ve koruma alanında gerçek bir renk kullanma tekniği uygulanmıştır. Daha 1913′te, bir fransız he­kimleri meclisi, hastahane salonları duvarlarının, bölümlerine uygun olarak boyanma­sını öğütlemekteydi: «coşkunlar için mor, umutsuzlar için kırmızı, ağır kanlılar için sarı»; aynı zamanda okulların yeşile, kış­laların kavuniçiye boyanmasını da tavsiye etmekteydi.

Sanayi bugün renklerin özel­liklerinden, gerek işçilerin dikkatlerini ko­laylaştırıp yorgunluklarını azaltmak, ge­rekse her türlü tehlikeyi işaret ederek ka­zaları önleyebilmek amacıyle yararlanmaktadır. Ford fabrikalarında önlerinden ateşler fırlayan madenî parçalar, yanan gazin mavisinin karşıtlık yapabilmesi için kavuniçiye boyanmıştır. Bazı renkler, bu­gün, işaret olarak evrensel bir uygulama görmektedir: sarı şeritler mekanik bir teh­likeyi, kavuniçi şeritler termik bir tehlikeyi belirtmekte; yeşil haç yardım istasyonunu, canlı kırmızı bir fon yangın malzemesini işaret etmekte, mavi şekiller dikkat çek­mek için kullanılmaktadır. Renk kullanıl­masının kurallara bağlanmasından bu ya­na, iş kazalarında hafif bir azalış ve ve­rimde büyük bir artış kaydedilmiştir. Di­ğer yandan mimarî, kendi yönünden, renk­leri sadece zevklerin tatmini için değil fakat aynı zamanda, psiko-teknik amaçla da kullanılmaktadır.

— Sanay. Yağlı maddelerin bileşiminde, üretim sırasında hammaddeye uygulanan aşırı ısıtmanın etkisiyle meydana gelen renkli maddeler bulunur. Renk giderme, ya renk açıcı topraklar veya etkinleştirilmiş kömür üzerine soğurma ya da kimya­sal etki (karbonlaştırma, yükseltgeme veya
indirgeme) yoluyle uygulanır. Yemeklik yağlar için özellikle yüze soğurma metot­larından yararlanılır; katı ve sıvı sanayi yağları, özellikle donyağlar için sodyum klorit kullanılması hızla yayılmaktadır. Tekstil sanayiinde, gerek kumaşları beyaz­latmak, gerek kendisi renksiz olduğu halde yabancı maddelerle kirlenmiş organik eri­yikleri arıtmak için renk giderme etkenle­rine başvurulur. Bk. BEYAZLATMA, RAFİNERİ.

Basmacılıkta, bazı desenler renk gidermey­le elde edilir; top halinde tek renk boyan­mış bir kumaşa, buharlaşma sırasında el­yafa zarar vermeden boyarmaddeyi yok eden renk sökücü bir karışımla desen ve­rilir. Böylece renkli fon üzerinde beyaz bir desen elde edilir.
Renk sökücü olarak ya yükseltgen (potas­yum veya sodyum klorat, hipokloritler, nit­ratlar v.b.) ya da indirgen maddeler (çin­ko klorür, glikoz, sodyum hidrosülfit) kul­lanılır. Işık da renk giderici olarak etki eder; özellikle anilin türünden boyarmaddelerle elde edilmiş renkler üstünde etki­lidir. Sülfüröz asit de çok etkili bir renk gidericidir.

Petrol ürünlerinin rengini gidermekte, ya sülfürik asit, ya da genellikle emici toprak­lar (tabiî veya etkinleştirilmiş) kullanılır. Perkolasyon metodu, yağı bir kuleden ge­çirdikten sonra, tekrar kullanmak üzere emici toprağı silindir biçiminde bir döner fırında kavurmağa dayanır. Daha yeni o-lan temas metodunda ise, toprak ve yağ sıcakta karıştırılır, sonra döner bir tam­bur veya özel bir filtreyle süzülür.

♦ Renk renk sıf. Her renkten olan, çok renkli, çeşitli renklerde görünen (şey): Ka­ralı ve denizli ve renk renk memleketli, i Mektep hatırası bir haritam vardı benim
(C.S. Tarancı). Renk renk çiçekler. (LM)

27 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RENK veya RENG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REGNİER (Henri DE)

Tarih 26 Haziran 2009

REGNİER (Henri DE), fransız yazarı (Honfleur 1864-Paris 1936). önceleri Le-conte de Lisle ve Heredia’nın etkisinde kaldı, fakat bir süre sonra kendi kişiliğini buldu.
Yumuşak ve belirsiz duyguları u-yumlu bir biçimde dile getirdi.

Başlıca eserleri: Poemes Anciens et Romanesgues’i Eski ve Romanesk Şiirler) [1890]; Les Je-ux Rustigues et Divins (Tanrısal Kıroyunlar) [1897]; Les Medailles d’Argile (Kil­den Madalyalar) [1900]; La Çite des Eaux Sular Şehri) [1902]; La Sandale Ailee Kanatlı Sandal) [1906]; Vestigia Flammae 1920); Flamme Fenax (1922-1928). [L]

26 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REGNİER (Henri DE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RECLUS (Elisee)

Tarih 25 Haziran 2009

RECLUS (Elisee), fransız coğrafyacısı (Sainte-Foyla-Grande 1830 – Thourout, Brug-ge yakınları 1905).

Cumhuriyetçi düşüncele­ri yüzünden 1851′de Fransa’dan ayrılmak zorunda kaldı, Avrupa’da gezdi, bir süre için Amerika’ya gitti, Paris’e dönünce (1857), La Terre, Description des Phenomenes de la Vie de Globe (Yeryüzü, Yer­küredeki Hayat Olaylarının Tasviri) [1867-1868] adlı iki ciltlik eserini yayımladı. En­ternasyonal’e girdi. Komün’e katıldığı için sürgün edildi.

Yurt dışında Geographîe üni­verselle (Evrensel Coğrafya) [1875-1894] adlı büyük eserini yazmağa başladı; bu eser sayesinde 11892′de yeni Brüksel üni­versitesinde profesör oldu.

Başlıca eserle­ri: Afrigue Australe (Güney Afrika) [1901], kardeşi Onesime ile birlikte yazdığı L”Em-pire du Milieu (1902), Homme et la Terre (İnsan ve Toprak) [1905-1908]. — Büyük kardeşi ELİE, fransız yazarı (Sainte-Foy-la-Grande 1827 – Brüksel 1904), 1848 cum­huriyetçi hareketine katıldı; iki defa sürgün edildi. Kardeşi Elisee Reclus’nün yazdığı kitaplara katkısı oldu.

Başlıca eseri: Les Primitifs, Etudes d’Ethnologie Comparee (İlk İnsanlar, Karşılaştırmalı Etnoloji İn­celemeleri) [1855]. — ONESiME, fransız coğrafyacısı (Orthez 1837 – Paris 1916), ön­cekilerin kardeşi. Afrika ve Avrupa’nın birçok yerini dolaştı. Başlıca eserleri: La France et ses Colonies (Fransa ve Sömürge­leri) [1886-1889]; 1910-1914′te Nouvelle Ge­ographîe Üniverselle Bong (Yeni Bong Dünya Coğrafyası) [1910-1914]. — ARAMAND (Orthez 1843 – Sainte-Foy-la-Grande 1927); öncekilerin kardeşi, Orta Amerika’yı dolaş­tı ve yolculuk hatıralarını yayımladı. — PAUL. fransız hekimi, öncekilerin kardeşi (Orthez 1847 – Paris 1914). Tüberküloz ve husye sifilisi üstüne incelemeler (Malaâie Kystique de la Mamelle [Memede Kist Has­talığı]) yayımladı ve lokal anestezi üstüne eserler verdi. (L)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECLUS (Elisee) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RECKE (Elisabeth, von der)

Tarih 25 Haziran 2009

RECKE (Elisabeth, von der), alman kadın yazar (Schönburg şatosu, Kurland 1756 -Dresden 1833).

Bir kısmı A. Hiller tarafın­dan müziklenen şiirlerinden (Geistliche Li­eder [Ruhanî Şarkılar!, 1780; Elisens Geist­liche Lieder [Elisa'nın Ruhanî Şarkıları], 1783; Gedichte [Şiirler], 1805; Geistliche Lieder [Ruhani Şarkılar], 1833) çok, günlükleriyle (Aufzeichnungen, Tagebücher und Briefe [Karalamalar, Günceler ve Mek­tuplar], 1900-1902′de yayımlandı; Mein Jour­nal [Güncem], 1927′de) tanındı.
1787′de ya­yımladığı Nachricht von des Berühmten Cagliostro Aufenthalt in Mitau (ünlü Cagliostro’nun Mitau’daki Günleri üstüne Ra­por) adlı eseri bütün Avrupa’da yankılar uyandırdı. Bu eser, çevirdiği dolaplarla Recke’nin Mitau’da göz altına alınmasına yol açan il Cagliostro’nun foyalarını meydana çıkardı. (M)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECKE (Elisabeth, von der) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RECALDE (Facundo)

Tarih 25 Haziran 2009

RECALDE (Facundo), paraguaylı yazar (doğ. 1896). FARE takma adiyle tenkit ve yergiler yazdı. Kişileri ve kurumları hedef alan bu yazıları yüzünden sınır dışı edildi (1937-1947).

Başlıca eserleri: Virutas CeJestes (Gök Kıymıkları) [1931] adlı şiir ki­tabı; El Juguete Roto (Kırık Oyuncak) ve El No de los Ninos (Çocukların Hayır De­mesi) adlı oyunları; El Paraguay en Cifras (Rakamlarla Paraguay) adlı iktisat incelemesi. (M)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECALDE (Facundo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RECAİZADE MAHMUD EKREM

Tarih 25 Haziran 2009

RECAİZADE MAHMUD EKREM, türk şairi ve yazarı (İstanbul 1847-ay.y. 1914).

Tanzimat devri yazar ve bilginlerinden Takvimhane nazırı ve Meclisi Vâlâ üyesi Re­cai Efendinin oğlu, Ercüment Ekrem Talu’nun babası. Beyazıt rüştiyesi ile Mek­tebi İrfaniye’yi bitirdi. Harbiye idadisine girdi (1858); sağlığı bozulduğu ve matema­tikten çok edebiyata ilgi duyduğu için bu o-kuldan ayrıldı. Hariciye Nezareti Mektubî kalemine girdi (1862).

Vergi İdarei Umumi­ye kaleminde (1866), Esham Muhasebei Mü­himine odasında çalıştı. Şûrayı Devlet’te muavin (1868) oldu: Nafıa (1869) ve Tanzi­mat (1872) dairelerinde görev aldı. Tanzimat dairesi başmuavini oldu (1873). Şûrayı Dev­let üyeliğine getirildi (1877). Galatasaray sultanîsi ve Mülkiye mektebinde edebiyat öğretmenliği yaptı (1880-1887). Temyiz Mah­kemesi üyeliği ve Tanzimat dairesi reisliğin­de (1898) bulundu.

Trablusgarp’a italyan saldırısını önlemek için inceleme yapmak üzere gönderilen kurula katıldı. Evkaf ve Ma­arif nazırlıkları yaptı (1908). Ayan üyeli­ğinde bulundu (1908-1914). Edebiyatla ilgili çalışmalarına divan edebi­yatı yolunda şiirler yazarak başladı. Namık Kemal ile tanışması sanat anlayışında yeni­leşme imkânı yarattı. Namık Kemal Avru­pa’ya gittikten sonra onun yerine Tasvir-i Efkâr’a makaleler yazdı (1867). Şûrayı Dev­let’te muavinlik görevi alınca gazeteciliği bıraktı (1868).

İlk şiir kitabı Nağme-i Seher’i (Seher Nağ­mesi) 1871′de yayımladı. İki yıl sonra Yadigâr-ı Şebab (Gençlik Yadigârı) adlı şiir ki­tabı çıktı. 1890′da Zemzeme (Tatlı Sesler) a-dını taşıyan şiir kitaplarını birbirini izleyen ciltler halinde çıkarmağa başladı (I. kısım: 1883; II. kısım: 1884; III. kısım: 1885). III. Zemzeme ve Takdir-i Elhan (Nağmelerin Değerlendirilmesi) [1886] çıktığı zaman, es­ki edebiyat anlayışını savunanlarla giriştiği tartışmalar, geniş yankılar uyandırdı ve ancak hükümetin işe karışmasıyle kapatıldı. Recaizade Ekrem’in bu sıralarda yayımladığı tenkit yazıları bilgi ve akılla temellenmesi, gerçeğin araştırılmasını amaç edinmesiyle dikkati çekti.

Recaizade Ekrem, 1886′da Servetifünun dergisi çevresinde toplanan Tevfik Fikret, Cenab Şahabeddin, Halit Ziya (Uşaklıgil) gibi çağının genç yazarlarını destekleyerek biçim ve öz bakımından batı edebiyatı an­layışına bağlanan Edebiyatı Cedide hareke­tinin gelişmesine yardımcı oldu. Konuşma dilinden uzaklaşan ve titizlikle seçilmiş bir kelime kadrosunu, tabiat manzaraları ve hü­zünlü duyguların özenli bir işçilikle anlatıl­masında kullanan Zemzeme I – III’teki şi­irleri, edebiyatı cedide şiirinin etkilendiği kaynakların başında gelir. Recaizade Ekrem, şiirleri ve tenkit yazıla-rıyle divan şiiri geleneğinin ve doğu-islâm düşüncesine bağlı eski edebiyat anlayışının bütünüyle değişmesini sağladı. Şiirin şekil bakımından gelişimine imkân hazırladı.

Di­van şiirinde olduğu gibi, yazılışı birbirine benzeyen kelimelerin değil, ancak sesi ben­zeyen kelimelerin kafiye yapabileceğini, baş­ka bir deyişle kafiyenin göz için değil kulak için olduğunu edebiyat dünyasına benimset­ti. Şiirlerinde tabiat ve sevgiye yer verdi. Metafizik meselelerle ilgili olarak ölüm teması {Yakacıkta Bir Mezarlık Âlemi, Ta­hassür, Ah Nejad v.d. şiirleri) üstünde geniş ölçüde durdu.

Tefekkür (1888), Pejmürde (1894), Nejad Ek­rem (genç yaşta ölen oğlu için yazılmıştır) [1914] kitaplarındaki mensur şiirleriyle nesir dilinin gelişmesine yardımcı oldu. Muhsin Bey yahut Şairliğin Hazin Bir Ne­ticesi (1889) adlı eserinden başlayarak ro­man alanında da çalışmalar yaptı. Bu türdeki en başarılı eseri batı medeniyetinin eksik kavranmasını ve yalnız biçim yönünden tak­lidini yeren Araba Sevdası’dır (1889). Konularını bir fransız hikâyesinden (Afife Anjelik [1870]), bir fransız romanından (Atala [1873]), bir masaldan (Çok Bilen Çok Yanılır [1914]) alan oyunları da vardır.

Edebiyat tarihi ve tenkit alanındaki çalışma­ları arasında bazı şairlerin hayatlarını ve sa­natlarının özelliklerini anlatan Kudemadan Birkaç Şair (1889), genç yazarların kitapla­rına yazdığı sunuş yazılarını toplayan Takrizat (övgüler) [1898], yeni edebiyat anlayı­şının ilkelerini tanıtan edebiyat bilgileri ki­tabı Talim-i Edebiyat (1882) yer alır. Fransızcadan manzum ve mensur bazı tercümelerini Naçiz (Değersiz) [1885] adı altın­da yayımladı. Chateaubriand’ın Atala’sını (1871) ve Silvio Pellico’nun hatıralarını an­latan eserini de (Meprizon Tercümesi) [1875] Türkçeye çevirdi. (-> Bibliyo.) [M]

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECAİZADE MAHMUD EKREM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RECAİZADE CELAL BEY

Tarih 25 Haziran 2009

RECAİZADE CELAL BEY, türk yazarı (İstanbul 1838 – ay.y. 1882).

Takvimhane nazırı Recai Mehmed Efendinin oğlu, Recaizade Mahmud Ekrem’in ağabeyi. Ba­bıâli Tercüme odasından yetişti. Petersburg sefareti başkâtipliğinde, Kastamonu ve Aydın mektupçuluklarında bulundu. Daha çok yergi ve mizaha kaçan bir anlatışı vardır.
Eseri: Hayal-i Celâl (hikâ­ye). Şiirleri dergilerde dağınık bir durum­dadır. (M)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RECAİZADE CELAL BEY hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REBORA (Clemente)

Tarih 25 Haziran 2009

REBORA (Clemente), İtalyan şairi (Mi­lano 1885-Stresa 1957).

Milano’da edebiyat öğretmenliği yaptı; La Voce, Riviera Ligure ve başka dergilerde çalıştı. İç çekişme­lere yol açan ahlâk anlayışı ve daha ilk şiirlerinde (Frammenti Lirici [Lirik Parça­lar], 1913) ortaya çıkan mutlak tutkusu Rebora’nın ruhsal bunalımlara düşmesine (Canti Anonimi [Yazarı Bilinmeyen Şarkı­lar], 1922) ve dine bağlanmasına sebep ol­du.

1931′de Domodossola’daki Rosmini ma­nastırına çekildi, 1936′da papaz oldu. Bu tarihten sonra çok az şiir yazdı: Via Crucis (1955); Curriculum Vitae (1955); Gesu il Fedele (Mümin İsa) [1956]; Canti dell-infermitâ (Sakatlık Şarkıları) [1957]. Bu şiirler şairin Tanrı ile yaptığı birer sohbet­tir. Rebora, gençliğinde Andreyev, Tolstoy ve Gogol’den mükemmel tercümeler yap­mıştı. Gençlik şiirleri, daha sonra yazdıklarıyle birlikte, kardeşi Piero tarafından Le Poesie (Şiirler) [1947] adı altında der­lendi. (M)

25 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REBORA (Clemente) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAZÎ

Tarih 24 Haziran 2009

RAZÎ (Emin Ahmed, — denir), iranlı tez­kire yazarı (XVI. yy. sonları), iran’ın Rey şehrinden.

Hayatı hakkında yeterli bilgi yok­tur. Şah Tahmasb tarafından Rey ili kelanterliğine (sınır komiserliği) getirilen babası aracılığıyle çağın ünlü bilginlerini tanıdı; onların özel toplantılarına katıldı. Her ül­kenin en ünlü kişilerini biraraya getiren bir eser hazırladı. 1594′te bitirdiği bu eser Heft iklim (Yedi ülke) adını taşır. Kitapta yer alan bütün biyografiler, o zamanın coğrafya anlayışına göre yedi iklime ayrılır.
Razî, ön­ce her iklimin özelliğini, tarihini, coğraf­yasını, sonra o iklimden (ülkeden) gelen şairleri, şeyhleri, bilginleri tarih sırasına göre anlatır. Heft iklim, sonraki çağlarda, biyografi üstünde çalışanlar tarafından baş­vurulan kaynak eserlerden biridir (M)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAZÎ hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAYNAL (Paul)

Tarih 24 Haziran 2009

RAYNAL (Paul), fransız tiyatro yazarı (Narbonne 1885). Le Maître de son Coeur (Kalbinin Efendisi) [1920], Au Soleil de l’İnstinct (İçgüdünün Güneşinde) [1932] gi­bi psikolojik dramlardan başka.

Birinci Dünya savaşının askerler ve siviller ara­sında yarattığı ahlâk meselelerini cesaretle ele alan oyunlar yazdı: Le Tombeau sous l’Arc de Triomphe (Zafer Anıtı’nın Altın­daki Mezar) [1924], La Francerie (1933), Le Materiel Humain (insan Malzemesi) [1948].
Eserleri, tartışmalara yol açtı. İki tarihî dramı vardır: Napoleon Unigue (Tek Napolyon) [1937],
A Souffert sous Ponce-Pilate (Pontius Pilatus Zamanında Acı Çek­ti) [1939]. (L)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAYNAL (Paul) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAYÇEV (Georgi)

Tarih 24 Haziran 2009

RAYÇEV (Georgi), bulgar yazarı (Zemlen, Stara Zagora 1882-öl. 1947).

Roman­lar (Pesen na Gorata [Ormanın Şarkısı], 1928; Gospodina s Momiçeto [Bay ve Genç Kız], 1937), bir tiyatro eseri (Elenovo Tsarstvo [Geyikler Ülkesi], 1937) ve hikâyeler (Veseli Razkazi [Neşeli Hikâyeler], 1918: Tsaritsa Neranza [Kraliçe Neranza], 1920) yazdı. (M)

RAYEGAN sıf. Bk. RAYGÂN.

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAYÇEV (Georgi) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

REA (Domenico)

Tarih 24 Haziran 2009

REA (Domenico), italyan yazarı (Napoli 1921).

Napoli’de günlük hayatın en alışıla­gelmiş yönlerini anlatan hikâyelerinde (Spaccanapolt, 1947; Le Formicole Rosse [Kırmızı Karıncalar], 1948; Ritratto di Maggio [Mayıs'ın Resmi], 1953; Gesû, Fate Luce [Isa, Işık Yarat], 1950; Quel che Vide Cummeo [Cummeo'yu Gören Biri], 1955), dra­matik ve mizahî tasvirlerde, geniş hayal gü­cü ve canlı bir gerçekçilikle, barok sanat an­layışına uygun olarak kişileri, olayları ve toplumsal çevreleri açık ve ustalıklı bir şe­kilde kaynaştırır. (M)

24 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa REA (Domenico) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RASPE (Rudolf Erich)

Tarih 23 Haziran 2009

RASPE (Rudolf Erich), alman yazarı (Hannover 1737-Muckross, İrlanda 1794).

Arkeo­log ve gazeteciydi. Zimmetine para geçir­mekle suçlanınca İngiltere’ye sığınmak zo­runda kaldı, özellikle, Münchhausen ba­ronu için ingilizce yazdığı küçük fıkralarla tanındı (1785). Almancaya da çevrilen bu küçük kitap, Münchhausen baronu ef­sanesini halka tanıtmakla büyük rol oyna­dı. (L)

23 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RASPE (Rudolf Erich) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANJİNA (Dinko)

Tarih 22 Haziran 2009

RANJİNA (Dinko), hırvat şairi (Ragusa, Dalmaçya 1536-ay,y. 1607). Uzun yıllar Messina ve Floransa’da yaşadı, ticaret ve edebiyatla uğraştı. Petrarca’yı örnekseyerek İtalyanca ve Hırvatça lirik şiirler yaz­dı: Pjesni Razlike (Çeşitli Şiirler) [1563], Diversi Eccellenti Autori (Çeşitli Mükemmel yazarlar), Rime Scelte (Seçme Mısra­lar.) [M]

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANJİNA (Dinko) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RANİERİ (Antonio)

Tarih 22 Haziran 2009

RANİERİ (Antonio), italyan yazarı (Na­poli 1806-ay.y. 1888). 1831-1837 Arasında, daha çok Leopardi ile olan dostluğu dolayısıyle tanındı. Ama, çok sonraları ya­yımladığı bir hatıra kitabında (Sette Anni di Sodalizio con G. Leopardi [G. Leopar­di ile Yedi Yıl], 1880) bu dostluktaki ro­lünü hoş olmayan bir tarzda övdü. Ginevra o L’Orfanella della Nunziata (Ginevra veya Nunziata’lı öksüz Kız) [1839] adlı romanında, Napoli’deki yoksul çocuk­lar yurdunda yetişen fakir bir kızın hazin hikâyesini anlattı. Yazarın kovuşturulmasına yol açan bu eser, uzaktan uzağa verismo okulunu müjdeler. (L)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RANİERİ (Antonio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAN (Nâzım Hikmet)

Tarih 22 Haziran 2009

RAN (Nâzım Hikmet), türk şairi (Selanik 1902-Moskova 1963). Matbuat Umum mü­dürlüğü ve Hamburg konsolosluğu yapmış olan Hikmet Nâzım Beyin oğlu, şair ve mevlevî Nâzım Paşanın torunu. Göztepe’de Taşmektep’te, bir süre Galatasaray lisesinde okudu.

Nişantaşı Numune mektebinden Heybeliada Bahriye mektebine geçti. Beş yıl sonra, hastalanınca okuldan ve asker­likten ayrıldı. Kurtuluş savaşı sırasında Anadolu’ya geçti (1920). Bir süre Bolu’da öğ­retmenlik yaptı. Sonra, İnebolu yoluyle Rusya’ya geçti. Moskova üniversitesinde sosyoloji ve ekonomi öğrenimi yaptı. 1928 Yılında Türkiye’ye döndü. 1931-1936 Yılları arasında çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. 1938 Yılında Harp okulunda komünizm propagandası yapmak suçuyla tutuklandı ve 28 yıl 4 ay hapse mahkûm oldu. 1950 Temmuzunda çıkan af kanunundan ya­rarlandı, hapisten çıktı. Resmî makamlar­dan habersiz olarak Türkiye’yi terk etti. Rusya’ya gitti.

Türkiye aleyhinde faaliyette bulunma gerekçesiyle 15 ağustos 1951 tarihli Resmî Gazete de türk vatandaşlığından çı­karıldığı ilân edildi. Polonya tabiiyetine girdi ve Borzecki soyadını aldı. Lehistan Mektubu adlı şiirinde dedelerinden birinin Polonya’dan geldiğini, onun da kendisi gibi ihtilâlci olduğunu ve bu dedesiyle övündü­ğünü anlatması bu olaya bağlanabilir. Bun­dan sonraki yılları Sofya, Varşova, Mos­kova’da geçti.

İlk şiirleri Alemdar gazetesinde Yarın der­gisinde ve Celâl Sahir Erozan’ın aylık şiir dergilerinde yayımlandı. Moskova’ya ilk gidişinden sonra yazdığı şiirlerde hece vez­nini, ölçülü, kafiyeli şiir tarzını bıraktı. Rusya’da sıkı bir komünist terbiyesi gören şair 19 Yaşım başlıklı şiirinde bu yıllarını anlatır ve «24 saatte 24 saat Lenin / 24 saat Marks, 24 saat Engels» sözleriyle kendisine öğretilen doktrinin niteliğini ve yoğunluğu­nu belirtir. Yine kendi deyimiyle «beyninin kıvrımlarına kadar materyalist» olan Nâzım, bu ilk gençlik yıllarında aldığı fikrî telkini, ömrü boyunca muhafaza etti. 1920′lerin Rusya’sında kendisini tamamıyle Komünist partisinin emrine verdi.

O sırada Rus Ko­münist partisi bütün sanatçıları, işçilere marksist-leninist dünya görüşünü telkin et­mek için seferber etmişti. Komünist şair­ler yazdıkları şiirleri fabrikalarda işçilere okuyorlardı. Nâzım Hikmet de bu yolda şiirler yazdı. İşçinin seviyesine ve zevkine hitap eden bu şiirler, çok hareketli ve gü­rültülü bir hitabet edası taşır. 1909′da orta­ya çıkan ve niteliği bakımından ihtilâlci olan fütürizm, Rusya’da Mayakovskiy tara­fından yüksek bir sanat seviyesine çıkarıl­mış bulunuyordu. Nâzım Hikmet onun ve diğer rus şairlerinin kendi dillerinde yap­tıklarını Türkçeye uyguladı. 1928 Yılında Türkiye’ye dönünce, şiirlerini 1938 yılma kadar Resimli Ay dergisinde yayımladı, birkaç şiir kitabı çıkardı. Nâzım’ın bu yıl­lara ait şiirleri şekil bakımından fütürist, muhteva bakımından ideolojiktir. Şair, fikirlerini ifade ederken bol bol fantastik hayallere de başvurur.
Sosyalizm ile sa­nayileşmeyi bir tutan Nâzım, makineyi yü­celtir ve insanı makineye uydurmağa çalışır. Trrrum trrrum trrrum trak tiki tak/Makinalaşmak istiyorum mısraları bu düşün­ceyi özetler. Nâzım’ın bu yıllarda yazdığı şiir­lerde sanayi sahasından alınma hayaller büyük bir yer tutar. Şiirlerden çoğuna me­kanik sesleri taklit eden bir gürültü hâkim­dir. Geniş türk okuyucusu komünizmi red­detmekle birlikte, şekil bakımından çok ye­ni, sanayileşme ideali ile kendi istek ve hayallerine cevap veren bu şiirleri sevmiş­tir. Nâzım’dan önce Tevfik Fikret, Mehmed Âkif ve Mehmed Emin, çağdaş medeniyeti öven, sosyal muhtevalı şiirler yazmışlardı.

Nâzım, türk edebiyatında esasen var olan bu akıma, fütürist bir şekil, marksist ve leninist bir muhteva verdi. Daha önce Ahmed Hâşim’in aruz ile denediği serbest müstezat tarzını heceye uyguladı. 1938′den başlayarak hapishanede, kalabalıktan uzak kalan ve kendine dönen Nâzım’ın şiirlerin­de ton, muhteva ve üslûp bakımından bü­yük bir değişiklik oldu. Daha önceki şiir­lerine hâkim olan ve makine gürültüsünü hatırlatan çok sesli ve çok hareketli üs­lûbun yerini yumuşak bir ifade tarzı, ideo­lojinin yerini şahsî günlük yaşantılar ve özlemler aldı. Nâzım Hikmet’in bu devreye ait şiirlerinde hapishane hayatının zarurî kıldığı hareketsizlik ve içe dönüş kadar, Orhan Veli ve arkadaşlarının ikinci Dünya savaşı yıllarında vücuda getirdikleri düz, sade, günlük yaşantı şiirlerinin de etkisi vardır. Şiirde ses ve benzetmeyi reddeden Orhan Veli, Nâzım’ın daha önceki şiirle­rinin başlıca özelliğini teşkil eden gürültülü retoriği öldürmüştür, denilebilir. 1950 Yı­lından sonra Nâzım Hikmet, Moskova’da tekrar komünist âlemin gürültülü ve gürül­tücü havasına daldı.

Türkiye’de Bursa ha­pishanesinde kazandığı lirik üslûbu kaybetti. Bu yıllarda A.B.D.’ye karşı dünya çapında ideolojik bir savaşa giren Sovyet Rusya, bü­yük şöhret kazanan Nâzım Hikmet’i dün­yanın çeşitli ülkelerine propagandacı olarak yolladı. Nâzım’ın 1951 yılından sonra yaz­mış olduğu şiirlerden çoğu Parti’nin emriy­le ve onun hoşuna gitmek için yazılmış propaganda şiirlerinden ibaret kaldı. 1960 Yılında Moskova’da yazdığı bir şiirde ken­disinin Rusya’ya ne kadar bağlı olduğunu belirtmek için «Lenin, diyorum da, Vladimir ilic Lenin, diyorum ve 40 yıldır onun peşince parti biletimle gidiyorum» demek ihtiyacını duyar. Nâzım, bu döneme ait faz­la ideolojik şiirleri yanında çeşitli ülkelere yaptığı yolculuk izlenimlerini ve Türkiye’­ye ait hatıralarını anlatan lirik şiirler de yazdı. Annesi bir ressam olan Nâzım’da kuvvetli bir görme ve gördüğünü kaydetme duygusu vardı.
Seyahat intihalarında Nâ­zım’ın bu kabiliyeti açıkça görülür. 1941 Yılında Bursa hapishanesinde yazdığı çok uzun Memleketimden İnsan Manzaraları adlı şiirlerinde hayatına ait hatıra ve inti­baları gerçeküstücü bir metotla anlatan Nâzım, hayatının son yıllarına ait şiirlerin­de de bu metoda başvurur. Bir bütün olarak ele alınacak olursa Nâ­zım Hikmet’in şiirleri, marksizm ideoloji­sinin emrinde olmakla beraber, şekil ve muhteva bakımından çok zengindir. Bu zen­ginlik basit ve basmakalıp olan ideolojik sistemden değil, şairin yaratma gücünden, dünyayı bütün duyu organlarıyle kavrama, hemen hemen her şeyi şiire sokma çaba­sından, gözlem ve tasvir kabiliyetinden ileri gelir. Türk ve dünya şiirinin bütün anlatım araçlarını kullanan Nâzım, bu zengin muh­tevayı ses, kafiye, kelime ve cümle oyunlarıyle çok değişik ve çarpıcı bir şekilde verir.

Nâzım Hikmet’in şiirlerinde mark­sizm ve materyalizm bir tür din haline gel­miştir. Bir şiirinde kendisinden bahsederken «tepeden tırnağa iman» sözlerini kullanır. «Hâfız-ı Kapital» olmak istediğini belirtir. Başka bir şiirinde tıpkı mistikler gibi Tan-rı’nm her yerde «toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve plastikte» tecelli ettiğini söyler. Onu dindar mistiklerden ayıran ta­raf, maddeyi reddedecek yerde ona tapmasıdır.

Şiir kitapları: 835 Satır (1929); Jokond ile Si-Ya-u (1929); Varan 3 (1930); 1+1 = 1 (1930); Sesini Kaybeden Şehir (1931); Benerci Kendini Niçin Öldürdü (1931);
Ge­ce Gelen Telgraf (1932); Taranta Babu’ya Mektuplar (1935); Portreler (1935); Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Des­tanı (1936); Saat 21-22 Şiirleri (1965); Kur­tuluş Savaşı Destanı (1965); Şu 1941 Yılın­da («Memleketimden insan Manzaralarının 3. kitabı) [1965]; Dört Hapishaneden (1966); Rubailer (1966); Yeni Şiirler (1966); Memle­ketimden insan Manzaraları (ilk bölüm) [1966]; Memleketimden İnsan Manzaraları (1966-1967); Kuvayı Milliye (1968).

Oyunla­rı: Kafatası (1932); Bir ölü Evi (veya Mer­humun Hanesi) [1932]; Unutulan Adam (1935); Ferhad ile Şirin (1965); Sabahat (1965); İnek (1965); Ocak Başında Yolcu (iki oyun birarada) [1966]; Yusuf ile Menofis (1967); Romanları: Kan Konuşmaz (1965); Yeşil Elmalar (yedi yazardan derleme) [1965]; Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim
(1967) ;
Fıkraları: İt Ürür, Kervan Yürür (Orhan Selim adiyle gazetelerde yazdığı ya­zılar) [1965]. Masal kitabı: Sevdalı Bulut (1968) . [M]

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAN (Nâzım Hikmet) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMİZ EFENDİ (Hüseyin)

Tarih 22 Haziran 2009

RAMİZ EFENDİ (Hüseyin), türk şairi ve tezkirecisi (1718-1784). Azizzade Mustafa Naim Efendinin oğlu. istanbul’da medrese öğrenimi gördü. Kadılık mesleğine girdi.

Bazı kaynaklar, zamanının ünlü bilginlerin­den olduğunu belirtir. Ramiz Efendi, şairle­rin hayatlarını konu edinen çalışmalar yap­tı ve çağının edebiyat geleneğini sürdüren şiirler yazdı. Kendi zamanına kadar gelen dört yüz kadar türk şairinin hayatını kapsa­yan Tezkirei Şuara’sı (Şairler Tezkiresi) da­ha önceki şuara tezkiresi yazarlarından Salim Efendinin Tezkire-i Salim adlı eserine bir zeyl (ek) niteliğindedir. Ancak, Ramiz Efendinin eserindeki biyografilerin bazısı ek­sik ve yarımdır. Ramiz Efendi, oldukça dü­zensiz bir dille yazdığı eserini çağının tanın­mış bilginlerinden Müstakimzade Sadeddin Efendiye sundu. Sadeddin Efendi, eserin bir­çok yerini, sayfa kıyılarına ekler yaparak düzeltti.
Rainiz Efendinin eseri türk edebi­yatı tarihi üstünde çalışanlar için bugün de başvurulan ana kaynaklardan biri oldu. Kendisinden sonra gelen tezkire yazarları bu eseri örnek aldılar. Ramiz Efendinin bir de Divan’ı vardır. (M)

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMİZ EFENDİ (Hüseyin) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Rameau’nun Yeğeni (Le Neveu de Rame­au)

Tarih 22 Haziran 2009

Rameau’nun Yeğeni (Le Neveu de Rame­au), Diderot’un eseri. Diyalog şeklinde ya­zılmış olan, hem hicive, hem de romana benzeyen bu kitap, 1762′ye doğru kaleme alındı. 1773′te gözden geçirildi ama yayım­lanmadı. 1805′te bir kopyadan yararlanan Goethe tarafından Almancaya çevrildi; Briere 1821′de eseri yeniden Fransızcaya çevir­di.

Eserin orijinal elyazması, Paris’te eski kitapçılarda bulunmuş ve bilgin Monval ta­rafından 1891′de yayımlanmıştır. Satranç oyuncularının buluştuğu «Cafe’de la Regence»ta eserin müzikisi ve aylak kahramanı, hamisi tarafından nasıl kovulduğunu Diderot’ya anlatır. Yazar bu tema üstünde hicivli, pedagojik, felsefî ve edebî çeşitleme­ler yapar. Piron, Cazotte ve Mercier’nin tasvir ettikleri gerçek bir kimse olan bu kahraman aracılığiyla, Diderot kendi tenkit­çi fikirlerini açıklar ve Encyclopedie düş­manlarına şiddetle hücum eder. (-» Bibliyo.) [L]

RAMEE (LA). Bk. RAMUS.

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Rameau’nun Yeğeni (Le Neveu de Rame­au) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAMAZANZADE MEHMED PAŞA Çe­lebi

Tarih 22 Haziran 2009

RAMAZANZADE MEHMED PAŞA Çe­lebi, Küçük, Nişancı, osmanlı devlet ada­mı ve yazarı (öl. İstanbul 1571). Divanı Hümayun kalemine girdi, divan kâtibi, def­ter emini ve reisülküttap oldu (1554). Mora’nın tahriri işiyle görevlendirildi. Bu işte gösterdiği başarıdan dolayj nişancı oldu (1558). Fakat bir süre sonra reisülküttaplıktan alınarak tekrar defter eminliğine ge­tirildi. Halep defterdarı ve tekrar nişancı oldu.
Eseri: Siyar-i Enbiya-yı İzam ye Ah­val-i Hulefa-yı Kiram ve Menakıb-ı Âl-i Osman (Büyük Peygamberlerin Hayatı ve Büyük Halifelerin Ahvali ve Osmanlı Ha­nedanının Menkıbeleri). [M]

22 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAMAZANZADE MEHMED PAŞA Çe­lebi hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİMUND

Tarih 19 Haziran 2009

RAİMUND (Ferdinand RAİMANN, — de­nir), avusturyalı oyun yazarı (Viyana 1790 – Pottenstein, Bavyera 1836). Viyana’da ti­yatro oyuncusu ve yöneticisi oldu, çoğun­lukla Grillparzer’den ilham alan birçok o-yun yazdı. Pottenstein’daki malikânesinde intihar etti.
Başlıca eserleri: Der Alpenkönig und der Menschenfeind (Alpler Kralı ve İnsan Düşmanı) [1828]; Der Verschwender (Savurgan) [1833]; bu kötümser eserlerde fars’ın güldürücü yanıyla şiirdeki inceliği bağdaştırdı. Das Mâdchen aus der Feenwelt oder der Bauer ah Millionâr (Periler Dünyasının Kızı veya Milyoner Köylü) [1826] adlı eseri de önemlidir. (L)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMUND hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAİMONDİ (Giuseppe)

Tarih 19 Haziran 2009

RAİMONDİ (Giuseppe), italyan yazarı (doğ. Bologna 1898).
Ronda dergisi birçok özelliğini Raimondi’nin 1918′de kurdu­ğu edebiyat dergisi La Raccolta’dan aldı (Raimondi, daha sonra Ronda’nın en genç elemanı oldu). Bu derginin yeni-klasik zev­ki Raimondi’yi sürekli olarak etkiledi; bu durum derginin bütün sayfa düzeninde, bü­tün yazılarında, denemelerinde açıkça gö­rülür. Notizia su Baudelaire (Beandelaire Üstüne Tanıtma Yazısı) [1924]; Galileo Ovvero dell’Aria (Galileo veya Hava Üstüne) [1926]; Domenico Giordani (1928), Testa o Croce (Yazı mı Tura mı?) [1923], İl Carte-siano Signor Teste (Descartes’çı Bay Teste) [1928]; Magalotti (1929); Giornale Ossia Taccuino (Gazete veya Cep Defteri) [1942], Anni di Bologna (Bologna’lı Anni) [1946]. Raimondi daha sonra başarılı hikâyeler yaz­mağa başladı, devrin toplumsal ve siyasî olaylarını dikkatle izledi ve bu izlenimlere bir zanaatkar oğlu olarak kendi çalışmala­rından edindiği deneyleri de katarak gerçek­çi bir şekilde hayatını anlattı:

Giusseppe in italia (Giuseppe İtalya’da) [1949]; en iyi eseri Notizie dall Emilia (Emilia’dan Haberler) [1954]; Mignon (1955). Sanat tenkit­çiliği yaptı, ayrıca De Pisis (1954) üstüne bir araştırma, edebiyat ve sanat hayatiyle ilgili bir hatıra kitabı (La Valigia della îndie [Hindistan Bavulu], 1955) yayımladı. (L)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAİMONDİ (Giuseppe) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAHAB

Tarih 19 Haziran 2009

RAHAB, Kutsal Kitap’a göre, Yoşua’nın, şehri tanımak üzere gönderdiği öncüleri Eriha’da barındıran ve saklayan Kenan’lı ka­dın. Şehrin alınmasından sonra İsrailliler tarafından hayatı bağışlandı. İncil yazarı Aziz Matta, Rahab’ın, Booz’un annesi ol­duğunu söyler ve onu İsa’nın atalarından sayar. (L)

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAHAB hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RAGUSA

Tarih 19 Haziran 2009

RAGUSA, Dalmaçya kıyısında eski cum­huriyet.
• Tarih. Ragusa, yunan şehri Epidauros’un Adriya denizinde, Dalmaçya kıyısı ya­kınında kurduğu koloniden doğdu. Roma dünyasına katılan ve uzun süre Batı Ro­ma imparatorluğuna bağlı olarak yaşayan Ragusa, on iki yüzyıl boyunca Doğu dün­yasının kenarında kurulmuş, deniz ticare­tiyle uğraşan bir latin şehri olarak kaldı. Bizans imparatorluğunun gücünün devam ettiği ve Güney İtalya’ya hâkim olduğu sü­re boyunca Ragusa da Venedik gibi ona bağlıydı. Şehir 1000′de Bizans imparator­luğu sınırları içinde kalmağa devam etmek­le beraber Venedik dukasının idarî hâkimiyetini kabul etmek zorunda kaldı. Son­ra, Venedik 1204′te Bizans imparatorluğu­nun deniz parçasını ele geçirince, sırp teh­likesine karşı yunan desteğinden yoksun kalan Ragusa kendiliğinden Venedik’e tes­lim oldu (1205).

Venedik Ragusa’ya duka­yı temsil eden bir kont yerleştirdi ve şe­hirde kurumlan kendisininkini örnek alan aristokratik bir komün meclisi kurdu. Ama macarların baskısı Ragusa’yı macar kralı­nın otoritesini kabul etmek zorunda bırak­tı (1358). 1403′te patriciierinin akıllıca ve ustaca siyaseti, Ragusa’nın Venedik bo­yunduruğu altına düşmeksizin bağımsızlı­ğını kazanmasına yol açtı. Balkanlar’ın de­niz kapılarından biri olan Ragusa, Osman­lıların Akdeniz doğusunu ve Balkanlar’ı fethettikleri sırada kazanılan bu bağımsız­lık sayesinde Floransa ve Barcelona’nın ti­caret acentaları kurdukları bir yer haline geldi. Şehir zaten uzun süreden beri Balkanlar’da köle ticaretini ve tuz ticaretini kontrol altında tutan büyük bir ticaret yeriydi. Daha XIV. yy. sonunda gümüş üretimiyle ilgilenen Ragusa tüccarları, ma­den ülkelerinde (Bosna ve Sııbistan) ko­loniler kurmuşlar ve Batı Avrupa’ya gü­müş sevkıyatı tekelini ele geçirmişlerdi; sonradan bakır, kurşun ve XV. yy.da bu­lunan (1420′ye doğru) yeni maden filizle­rinin (özellikle 1430′dan sonra işletilen zencefre) ticaretini de ele geçirdiler.

Şehir bu sayede XV. yy.da büyük ölçüde zen­ginleşti, edebiyat ve sanat gelişti. Osmanlıların Macarîara karşı Mohaç zafe­rinden (1526) sonra, Ragusa osmanlı pa­dişahının otoritesini kabul etmek ve her yıl vergi ödemek akıllığını gösterdi. Böy­lece, XIII. yy.a kadar Venedik’in Bizans imparatorluğu sınırında yaşadığı gibi, Os­manlı imparatorluğunun sınırında yaşama­ğa başlayan Ragusa, Akdeniz kıyısındaki hıristiyan ve müslüman ülkelerin aracısı haline geldi. Avrupa’nın en büyük filola­rından birini kurdu ve gemilerini gerek Atlas okyanusunda gerek Akdeniz’de çalıştırılmak üzere her isteyene kiraladı. Böy­lece XVI. ve XVIII. yy.da, yeni bir bur­juvazinin gelişmesine rağmen aristokratların hâkim olduğu bir rejim altında en par­lak dönemini yaşadı.

Ama şehri hemen tamamıyle yıkan ve hal­kın yarısından çoğunun ölmesine yol açan 6 nisan 1667 depremi kesin bir darbe ol­du. O tarihten sonra şehirde islav unsur­ların nüfuzu günden güne arttı ve Ragu­sa fiilî bağımsızlığını muhafaza etmesine rağmen bir şehir cumhuriyeti olarak büyük kara devletleri dünyasında çağ dışı bir hal aldı. 1806′da Fransızlarla Ruslar arasında kalınca Napolyon’un Fransız – italyanlarına teslim oldu; Ragusa dükü mareşal Mar­nı on 1808′de şehrin hükümetini ve senato­sunu dağıttı, şehri önce Fransa’nın işgal ettiği Venedik’in Dalmaçya topraklarına bağladı, sonra da İllyria eyaletlerine kattı (1809). Viyana antlaşmasında (1815) şehri alan Avusturya 1918′e kadar muhafaza etti. Ragusa o tarihte islavca Dubrovnik adiyle, yeni kurulan Yugoslavya’ya katıldı.

• Edebiyat ve bilimler. Komşu İtalya’da parlak bir şekilde gelişen hümanizm, dal­maçya şehirlerinde de yayıldı ve bu şehir­lerde, Şişgoriç (Georgius Sisgoreus) [1440-1509] ve Crijeviç (Cerva) [1460'a doğr, -1520] gibi meşhur hümanistler yetişti; is­lavca edebiyat ise özellikle Ragusa’da bü­yük ölçüde gelişti. İtalyan edebiyatı etkisi kalmış olan ragusa edebiyatında devrin bü­tün önemli tarzlarına rastlanır. XV. yy.da Sisko Mençetiç (1457-1527) ve Dzore Drziç (1451-1501) trubadur üslûbunda aşk şiirleri yazdılar. XVI. yy.da Ragusa, Güney İslavlarının gerçek fikir merkezi haline gel­di. Trajedi ve felsefî şiirin temsilcisi ve­rimli yazar Mavro Vetranoviç’tir (1482-1576). Komediyi Marin Drziç (1507-1567) doruğuna ulaştırdı: gerçek bir rönesans ada­mı olan Drziç eserlerinde zengin bir dille ve yer yer halk ağzıyla coşkun bir ya­şama sevincini dile getirdi. XVI. yy. so­nunda aşk şiirinde Petrarca ve Bembo tar­zında yeni bir gelişme oldu: bu tarzın en orijinal temsilcisi Dominko Zlatariç’tir (1550′ye doğr. – 1609).

Karşı Reform Ra­gusa’da çok değişik bir atmosfer yarattı: aşk şiirinin ve komedinin yerini, dinî veya yurtsever edebiyat aldı. Bu yeni akımın XVII. yy. başında en etkili temsilcisi ivan Gunduliç’ti (1589-1638). Yeni denizyolları­nın keşfi Venedik gibi Ragusa’ya da öldürücü bir darbe indirdi.
O tarihten son­ra yavaş yavaş sönen ragusa edebiyatı, cum­huriyetin 1805′te yıkılmasından sonra hırvat edebiyatıyle karıştı. Hırvat edebiyatının baş­lıca ragusalı yazarları Medo Puçiç (1821-1882) ve İvo Vojnoviç’tir (1857-1929). Ra­gusa başlıca edebiyat merkeziyse de, öbür dalmaçya şehirlerinde de değerli yazarlar yetişti: meşhur hümanist Maruliç (1460-1524) Split’li, ilk kır romanı (Dağ) yazarı Petar Zoraniç, Zadar’lı, ilk dindışı dram (Köle) yazarı Hanibal Luciç (1485-1533) ve Petar Hektoroviç (1486-1572) Hvar adasındandı.
Ragusa cumhuriyetinde birçok bilgin de ye­tişti: XV. yy.da latince ilk ticaret naza­riyesini yayımlayan ragusalı Georgi, cebiri geometriye ilk; olarak uygulayan Getaldiç, «mizaç»lara, aşırı önem verilmesine ilk karşı çıkan hekim Baglivi (1688-1707), büyük ma­tematikçi Boşkoviç
(öl. 1787), İmperium Orientale’nin yazarı Banduri (1670 – Paris 1743). [L]

19 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RAGUSA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADİŞÇEV (Aleksandr Nikolayeviç)

Tarih 17 Haziran 2009

RADİŞÇEV (Aleksandr Nikolayeviç), rus yazarı (Moskova yakınları 1749-Petersburg 1802).
Gümrük memuruydu (1771-1790). Volnost (Hürriyet) [1783] ve Puteşestviye iz Petersburga v Moskvu (Petersburg’dan Mos­kova’ya Seyahat) [1790] adlı eserleriyle ta­nındı. Şekil bakımından Sterne’i örnek alan bu eserinde, fransız felsefî düşüncesine hayranlığını belirtiyor ve rus mutlakıyetçiliğini tenkit ediyordu. Bu kitap, Katerina II’nin emriyle yaktırıldı, yazar Sibirya’ya sürüldü, 1796′da Pavel I tarafından geri ça­ğırıldı ve Aleksandr I tarafından 1801′de Yasama komisyonu üyeliğine getirildi. Ertesi yıl bilinmeyen sebeplerden kendini zehirle­di,
öbür eserleri: Pismo o Kitayskom Torge (Çin Ticareti Üstüne Mektup) ve
O Çeloveke, o ego Smertnosti i Bessmertnosti (İnsan, ölüm ve ölümsüzlük Üstüne Düşünceler . [L]

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİŞÇEV (Aleksandr Nikolayeviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADİGUET (Raymond)

Tarih 17 Haziran 2009

RADİGUET (Raymond), fransız yazarı (Sa-int-Haur-des-Fosses 1903 – Paris 1923). ün­lü sanatçıların, tanınmış kimselerin devam ettiği «Boeuf sur le toit» kahvesinin gediklilerindendi.
Kübizmi benimseyen edebiyat çevrelerinde yetişmiş olmasına rağmen, Jean Cocteau’nun ve basımcı Bernard Grasset’nin desteğiyle yayımladığı ilk romanı içimizdeki Şeytan’da (La Diable au Corps) [1923] klasik ölçülere bağlı kaldı, ölümün­den sonra basılan ikinci romanı Le Bal du Comte d’Orgei’de. de (Orgel Kontunun Balosu) [1924] aynı temiz, duru üslûp, insan psikolojisinin ayrıntılarını incelemede aynı derin ve aydınlık tahlil gücü görülür. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADİGUET (Raymond) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADCLİFFE-BROYWN (Alfred Reginald)

Tarih 17 Haziran 2009

RADCLİFFE-BROYWN (Alfred Reginald), ingiliz etnologu (Birmingham 1881-Londra 1955). önce Andaman adalarına (1906), son­ra Batı Avustralya’ya (1910) bir inceleme gezisi yaptı.
1916′da Tonga’da eğitim işle­riyle görevlendirildi. 1921′de Kap üniversitesinde bir sosyal antropoloji kürsüsünü, 1925′te de Sidney üniversitesinde bir etno­loji kürsüsüsünü yönetti. 1931-1937 Arasın­da Chicago üniversitesinde etnoloji kürsü­sünde, 1937-1946 arasında ise Oxford’ta sos­yal antropoloji kürsüsünde çalıştı. Arkaik toplumlardaki akrabalık incelemelerine yap­tığı çok önemli katkı, akrabalık ilişkileri­nin sistematik özelliğini gün ışığına çıkar­mada yardımcı oldu. Bu ilişkileri tanımlamakla yetinmedi, aynı zamanda bunları tas­nif ve tahlil etti; ayrıca bunların toplum düzeniyle sıkı bağıntısını da belirtti ve böy­lelikle o zamana kadar hüküm süren to­temizm görüşü de alt üst oldu.
Başlıca eserleri: The Andaman islanders (Andaman Adasında Yaşayanlar) [1922]; Social Organisation of Australian Tribes (Avustralya Kabilelerinde Toplum Düzeni) [1931]; Structure and Function in Primitive Society (İl­kel Toplumların Yapısı ve İşleyişi) [1957]; Method in Social Anthropology (Sosyal Antropolojide Metot) [1958]; son iki eser yazarın ölümünden sonra yayımlandı. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADCLİFFE-BROYWN (Alfred Reginald) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADCLİFFE

Tarih 17 Haziran 2009

RADCLİFFE (Ann WARD, Mrs. —), ingiliz kadın romancı (Londra 1764-ay.y. 1823). 1787′den William Radcliffe adlı bir gazete­ciyle evlendi.
The Romance of the Forest (Ormanın Romanı) [1791] adlı kitabiyle us­ta bir yazar olarak tanındı. Bu eserinde korkunç ve şaşırtıcı bir olayı anlatır. Daha sonra büyük başarı kazanan cinayet romanları yazdı: The Mysteries of Udolpho (Udolpho’nun Esrarı) [1794]; The Îtalian (İtalyan) [1797]. Mrs. Radcliffe bu kitap­lardan sonra roman yazmaktan vaz geçti, geri kalan ömrünü kendi köşesinde yaşa­yarak ve yolculuklara çıkarak geçirdi, ölü­münden sonra Gaston de Blondeville (1826) adlı bir romanı ile Poems’i (Şiirler) [1834] yayımlandı. (L)
RADCLİFFE (James). Bk. DER WENTWATER.

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADCLİFFE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RACİNE (Jean)

Tarih 17 Haziran 2009

RACİNE (Jean), fransız trajedi yazarı (La Ferte-Milon 1639 – Paris 1699). Anne ve babasını çok küçük yaşta kaybeden Racine Port-Royal rahibeleri tarafından yetiştiril­di.

1658′de Harcourt kolejinde felsefe öğ­renimine başladı. Bu arada şiirler de ya­zıyordu; 1660ta yayımlanan La Nymphe de la Seine (Sen Nehrinin Perisi) çok beğe­nildi. 1660 ve 1661′de Amasie ve Les Amours d’Ovide (Ovidius’un Aşkları) adlı iki trajedi yazdı (oynanmayan bu eserler kaybolmuştur). Rahip olmayı tasarlıyordu. Bir ruhanî ödenek ve mevki elde edebilmek için Uzes’e (kasım 1661) gitti fakat hayal kı­rıklığına uğrayarak 1662 sonlarında veya 1663′ün başında Paris’e döndü. Yeniden tiyatroya yöneldi, fakat ilk piyesi Thebaide (haziran 1664) pek tutulmadı. Ama Alexandre (İskender) [aralık 1665] oyunuyle za­manının başta gelen yazarları arasında yer aldı, 1667′den itibaren de büyük eserlerini vermeğe başladı:
Andromaque (1667), Les Plaideurs (Davacılar) [1668]; Britannicus (1669); Berenice (1670), Bajazet (Bayezid) [1672]; Mithridate (1673); tphigenie (1674); Phedre (1677). Bunların hepsi aynı başarıya ulaşamadı, özellikle Britannicus üstüne çe­şitli yorumlar yapıldı. Ama gene de Racine, kamuoyunca zamanının en büyük tra­jedi yazarı olarak kabul edildi. Onun de­hasını kabul etmek istemeyenler yalnız Corneille taraftarlarıydı. Saray ise Racine’i tu­tuyordu. 1677′de, Racine’in artık trajedi yazmayacağını duyan halk çok şaşırdı. Bu kararın birçok sebebi vardı.

Louis XIV, Racine’i Saray’ın resmî tarihçiliğine tayin etmişti; bu resmî görev, şairlikle bağdaşamazdı, öte yandan, 1665′ten beri Port-Royal ile arası bozuk olan Racine, ken­disini yetiştirenlerin sert ilkelerine dönmüş­tü. Bir de Phedre’e karşı yöneltilmiş saldı­rılar Racine’i hayli üzmüştü. Hoş karşı­lanmamış olmasına rağmen Phedre, kısa zamanda başarıya ulaştı. Mayıs 1677′de Ra­cine evlendi ve böylece hayatında yeni bir dönem başladı.

On iki yıl sonra tekrar tiyatroya döndü. Mme de Maintenon’un isteği üzerine, Saint-Cyr okulu yatılı kız öğrencileri için Esther’i (1689) ve Athalie’yi (1691) yazdı. Tiyatro­ya düşman olan sofular Mme de Maintenon’a baskı yaparak bu oyunu oynattırma­dılar. Provalar durduruldu, Racine de bun­dan böyle dinî trajediler yazmaktan vaz geçti. Artık koyu bir hıristiyan gibi yaşamağa başlayan yazar yalnız çocuklarının eğitimiyle ilgilendi. Louis XIV ona yakın­lık gösteriyordu. Ama şair, Port-Royal’e bağlılığını saklamıyordu. Büsbütün gözden düşmemişti ama itibarı azalmıştı. 1698′de hastalandı ve 21 nisan 1699′da öldü. Tiyatro eserleri, bütünüyle ele alındığında Racine’in, Corneille ile Quinault arasında kendine özel bir yol bulmak çabasında olduğu görülür. Corneille 1660′tan sonra, aş­kın hür ve kahramanca bir duygu olarak ikinci plana atıldığı, buna karşılık ahlâkî ve siyasî düşüncenin ağır bastığı bir tra­jedi anlayışını benimsemişti.

Buna karşılık Quinault, duygusal olmayan her çabayı kü­çümsüyor, aşkı karşı konulmaz, akıl dışı, coşkun ama kısır bir tutku sayıyordu. Ra­cine ise tutkuyu, insanları cinayete ve ölüme kadar sürükleyen bir şer kuvveti ola­rak görür, öte yandan, trajedilerinde diya­logu Corneille veya Quinault gibi ele al­maz. Corneille diyaloguna ahlâkî özdeyiş­ler, manevî hayatla ilgili genel gerçekler, serpiştirmeğe meraklıdır. Quinault’nun traje­dileri aşk üstüne söylenmiş vecizelerle süslüdür. Racine’in diyalogu ise, kişilerin bir­birlerini yumuşatmağa veya yararlanmağa çalıştıkları bir çeşit karşılıklı çalışmadır.
Racine trajedisinin bu genel niteliklerine, Andromaque’tan Phedre’e kadarki eserle­rinde belirli bir şekilde gelişen özellikleri de eklemek gerekir. Başlangıçta, yunan et­kisinden çok latin etkisi altındadır. Andromague’ının konusunu Euripides’den değil Vergiliuş’tan almıştır. Britannicus ile Berenice’î yazdığında trajedi anlayışı Corneille’inkinden pek farklı değildi. Fakat Mith­ridate ile başlayan bir gelişme, İphigenie’de daha da belirgin bir hale geldi ve Phedre’de tam bir olgunluğa ulaştı. Ra­cine yunan trajedisine döndü ve tanrıların hükmettiği kutsal dram havasını buldu. Tenkitçiler her zaman Racine’in sanatın­daki olgunluğa, klasik trajedi kurallarına uymaktaki rahatlığına ve en ufak bir yan­lışa bile düşmeyişindeki ustalığına hayran olmuşlardır. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACİNE (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RACHİLDE

Tarih 17 Haziran 2009

RACHİLDE (Marguerite EYMERY, Madam Alfred VALETTE — denir), fransız kadın yazar (Chateau l’Eveque, Dordogne 1860 -Paris 1953). Adı sembolizmin ve Mercure de France dergisinin tarihine bağlıdır. Bu derginin yöneticisi Alfred Valette ile ev­lendi. Birçok roman, deneme ve az rast­lanılır ruh halleri konusunda incelemeler yayımladı.
Başlıca eserleri: Monsieur Ve­nüs (Bay Venüs) [1889]; Les Hors-Nature (Tabiat Dışı’lar) [1897]; Le Meneur de Louves (Kurt Sürücüsü) [1905]; Le Tour d’Amour (Aşk Kulesi) [1914]; Le Grand Seigneur (Büyük Senyör) [1922]; Alfred Jarry ou le Surmâle des Lettres (Alfred Jarry veya Ede­biyatın Üstün Erkeği) [1928]; Mon Etrange Plaisir (Garip Zevkim) [1934]; Face a la Peur (Korkuyle Karşı Karşıya) [1942]. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RACHİLDE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABEMANANJARA (Jacques)

Tarih 17 Haziran 2009

RABEMANANJARA (Jacques), madagaskarlı yazar (Maroantsetra, Tamatave ili 1913). Dedesinden atalarının dinini ve Betsimisaraka’ların efsanelerini öğrendi, önce Sainte-Marie adasında, ardından Tananarive’de dinî okulda öğrenim gördü.

Sonra ida­rî işlerde görev aldı. Fransa’ya bir gezi sıra­sında Paris’e yerleşti (1939-1945). Memleketine dönünce, oradan Fransız Millî meclisi­ne milletvekili seçildi. «Madagaskar’ı Kal­kındırma Demokratik hareketi nin ilk genel sekreteri oldu. Mart 1947 ayaklanmasının kışkırtıcısı olarak suçlandı. Müebbet küre­ğe mahkûm edilerek on yıl süreyle Tananarive’de, sonra Marsilya’da hapiste kaldı. 1956 genel affıyle serbest kalınca dostu Alioune Diop ile Presence Africaine’in idaresinde çalıştı.
Madagaskar’ın bağımsızlığının tanınmasından sonra 1960′ta yurduna dön­dü milletvekili seçildi, iktisat (1960-1965) ve tarım bakanlığı (1965-1967) yaptı. 1967′de dı­şişleri bakanı oldu. Şiirlerinde (Sur les Marches du Soir [Gecenin Basamaklarında], 1942; Antsa [1948]; Lamba [1956]; Antidote [1961]), denemelerinde (Temoignage Malgache et Colonialisme [Madagaskar Tanıklıkla­rı ve Sömürgecilik], 1956; Nationalisme et Probîemes Malgaches [Milliyetçilik ve Ma­dagaskar'ın Sorunları], 1958 ve oyunlarında (Les Boutriers de l’Aurore [Şafak Gemicile­ri], 1957; Agapes des Dieux ou Tritriva [Tanrıların Yemeği veya Tritriva], 1962) ülkesinin ve yurdunun hürriyet özlemini dile getirdi. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABEMANANJARA (Jacques) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABELAİS (François)

Tarih 17 Haziran 2009

RABELAİS (François), fransız yazarı (La Deviniere, Chinon yakını 1494′e doğr. – Pa­ris 1553). Babası Chinon krallık mahkeme­sinde avukattı.
Rabelais, 1520′de Fontenayle-Comte’daki Puy-Saint-Martin manastırın­da kaldı. Burada Pierre Amy ile Yunanca çalışıyor, o arada da Guillaume Bude ile mektuplaşıyordu. Papa Clemens VII’nin iz­niyle, 1524-1525′te benedikten tarikatına gir­di. Burada fikir çalışmaları için elverişli bir sığınak bulacağını umuyordu. Manastırın başrahibiyle Poitou ve Perigord’u, sonra da Liguge’yi ziyaret etti.
1527 Başlarında papazlıktan ayrıldı, en ünlü üniversite şehirlerini dolaştı ve 17 eylül 1530′da Montpellier Tıp fakültesine yazıldı, burada büyük bir ün kazandı. Para sıkıntı­sı yüzünden, Lyon’a giderek, henüz doktor unvanını almamış olduğu halde Pont-du-Rhöne hastahanesinde hekimliğe başladı. Bir fikir ve yayın merkezi olan bu şehirde 1532′de Hippokrates’in AphorismoVsini (öz­lü Sözler), sonra da büyük eserinin ilk kita­bı olan Horribles et Epouvantables Faits et Prouesses du tres Renomme Pantagruel’i (Çok ünlü Pantagruel’in Korkunç ve ürkütücü Marifetleri ve Kahramanlıkları), ya­yımladı. Yeni koruyucusu Paris piskoposu ve diplomat Jean du Bellay, Roma’ya görev­li giderken Rabelais’yi de hekim olarak ya­nında götürdü.
Rabelais, Lyon’a dönüşün­de, Pantagruel’in gördüğü ilgiden cesaret alarak, ekim 1534′te Vie tnestimable du Grand Gargantua, Pere de Pantagruel’i (Pantagruel’in Babası Koca Gargantua’nın Paha Biçilmez Hayatî) çıkardı. 1535′te Lyon’dan ayrılarak Jean du Bellây ile yeniden İtal­ya’ya gitti fakat bu arada Lyon’daki görevi­ne son verilmişti; kardinal Saint-Maur- les -Foses Piskoposluk meclisinde ona bir üye­lik maaşı bağladı.

Bundan sonraki on yılını (1536-1546) Rabe­lais hekimlik yaparak ve maceralı bir hayat sürerek geçirdi. 1597′de Montpellier’de dok­tor unvanını aldı, sonra kralın çevresine ka­bul edildi ve resmî bir şahsiyet oldu. Kar­dinalin kardeşi Guillaume du Bellay, Piemonte’ye gittiği sırada (1540), Rabelais he­kim olarak onun yanında bulundu. Langey senyörünün ölümünden sonra, Krallık divanına danışman tayin edildi ve Poitou’ya yer­leşti. 1546 Başlarında Tiers Livre des Faicts et Dicte Heroigues du Noble Pantagruel’i (Asil PantagrueJ’in Kahramanca İşleri ve Sözlerinin üçüncü Kitabı) Navarra kraliçe­si Marguerite’e armağan etti. Sorbonne, bu kitabın «çeşitli sapık görüşlerle dolu» oldu­ğunu öne sürdü ve önceki eserleri gibi bu eserini de suçladı. Rabelais, Metz’e kaçarak, yeni bir görevle Roma’ya gönderilen Jean du Bellay’ye katıldı. Lyon’dan geçerken Quart Livre de Pantagruel’i (Pantagruel’in Dördüncü Kitabı) yayımlattı (1548).

Bu ese­rin devamı ancak 1552′de çıktı. Rabelais, ha­yatının son iki yılında, Du Bellay’nin koruyuculuğu sayesinde Meudon’da papazlık yaptı. Bu neşeli papaz, vaktinin çoğunu Pa­ris’te geçiriyor ve sık sık «sağlık cenneti» adını verdiği Saint-Maur-les-Fosses’ye gidi­yordu, ölümünden dokuz yıl sonra, Cinguieme Livre de Pantagruel’in (Pantagruel’in Beşinci Kitabı) ilk bölümleri Ulsle Sonantc adiyle yayımlandı. Bu eserin tamamı 1564′te Lyon’da çıkmıştı. Yazarın ölümünden sonra yayımlanan bu kitabın gerçekliği üstünde şüpheler belirdi. Ancak eser, Rabelais’ye maledilebilecek bir çaptadır. Ronsard, Ra­belais’yi kendini içkiye vermiş ayyaş olarak tanıtır. Hakkında söylenenler, onun gerçek kişiliğini uzun süre gölgelemiştir. Rabelais XVII. ve XVIII. yy.da da okunmuştur. Oy­sa, o sıralarda rönesans eserleri gerektiği gibi değerlendirilmiyordu. Bundan ötürü bu çağlarda Rabelais’nin sadece açık saçık an­latımına önem verildi. Onu «fransız edebi­yatının yaratıcısı» sayarak gerçek yerine oturtan Chateaubriand’dır.

Rabelais’de, XVI. yy.ın ilk yarısındaki hümanistlere özgü, doy­mak bilmeyen bir öğrenme isteği vardı. Gar­gantua’sı ve Pantagruel’i zamanın bütün bü­yük meselelerini alaycı bir biçimde dile getirmek için kullandığı birer araçtır. Rabe­lais, okurundan, eserindeki «özlü ilik»i çı­karmasını ve fanteziler ardındaki derin dü­şünceye varmasını bekler. Bu düşüncenin te­mel özelliği, ortaçağ zihniyetine karşı bir tepki olmasıdır: Rabelais, Hıristiyanlığın inr san bedenini hor görmesinden ve bâtıl inançlardan nefret eder, eserinin her satırın­da insan yaratılışına ve insanlığı ileri götü­recek olan bilime inancını belirtir. Kiliseye, skolastiğe, geleneksel eğitim metotlarına say­gısızlığı reformların bir an önce uygulan­masını istemesindendir; ustası saydığı Erasmus gibi, Rabelais’yi de hiç biı kilise tut­mamış, katoliklerce protestan dostu, protestanlarca da dinsiz sayılmıştı.

Gerçekte Rabelais, hiç bir kapıya kul olamayacak kadar düşünce hürriyetine bağlıdır: insanoğlunun türlü çılgınlıklarını hoş görmek ve derin bir iç huzura kavuşmak için başvuru­lacak tek kaynak onca akıldı. Kahkaha, onun elinde, hayal kırıklığının tek ilâcı ol­muş, Theleme manastırının alınlığına yazdığı vecizeyle de, sağduyuya beslediği güveni belirtmişti.
Hikayeci olarak Rabelais, her şeyden önce eşsiztir usta, eşine az rastlanır bir kelime cambazıdır; ele aldığı her tipi canlandırma yı gözümüzün önünden gitmeyecek ayrıntı­ları bulup yerine oturtmayıbilir. Güldürme sanatının bütün inceliklerinden, bütün imkanlarından yararlanmakta ustadır: hele ön­sözlerinde ve halk hikâyelerindeki kelime cümbüşü insanı âdeta sarhoş eder.

Çağının toplumunu, bıyık altından gülerek gözümü­zün önüne seriverir ve ölümsüz tipler yara­tır (Panurge, Picrochole, Bridoie v.b.). Hic­vinde kin değil, candan bir kahkaha, ince bir mizah ve coşkun bir neşe vardır. Bunca zamandıı bunca insanı büyüleyebilmesinin sırrını, gerçek ile hayali, kaba saba şakalar ile en ince mizahı bağdaştırmasında arama­lıdır, öyle ki, onun deyimiyle «ayak takımı» da, «en seçkin aydınları» da bu eserde ara­dıklarını bulabilirler. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABELAİS (François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RABEARİVELO (Jean-Joseph)

Tarih 17 Haziran 2009

RABEARİVELO (Jean-Joseph), madagaskarlı şair ve yazar (Tananarive 1903-ay.y. 1937). On üç yaşında, genel kültürünü ve edebiyat bilgisini tek başına geliştirmek amacıyle öğrenimini yarıda bıraktı.
Hova di­lini öğrendi; ayrıca fransızca ve ispanyolca da yazmağa başladı. Klasik türdeki eserler­den (La Coupe de Cendres [Küllerden Ka­deh], 1924) sonra geleneksel nazım ölçüsü­nü bıraktı ve serbest nazım tarzını seçerek avrupa kültürünün mitleriyle ülkesinin gele­neksel temalarım birleştirdi: Presque Songes (Düş gibi) [1934], Chants pour Abeone, Abeone İçin Şarkılar) [1934]. Sahne için, korolu bir kantat şeklinde, İmaitsoanala, Fille d’Oiseau (İmaitse anala, Kuşun Kızı) adlı bir eser yazdı; ama güç hayat şartları­na ve kızı Voahangy’nin ölümüne dayana­mayarak intihar etti. Bir romanı (L’Aube Rouge [Kızıl Tanyeri]), bir şiir derlemesi (Trefles [Yoncalar]), bir madagaskar şiiri antolojisi, Vieilles Chansons de s Pays d’imerina (imerina Ülkelerinden Eski Şarkılar) [1939], günlüğü (Calepins Bleus [Mavi Def­terler]) ölümünden sonra yayımlandı. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RABEARİVELO (Jean-Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

R-R

Tarih 17 Haziran 2009

R-R i. Türk alfabesinin yirmi birinci, osmanlı alfabesinin on ikinci harfi; re, ra. || Sızmalı, titreşimli diş ünsüzü. [| Sıralama ve sınıflan­dırmada sayı yerine kullanıldığı zaman 20'yi (veya 21'i) gösterir. | Ebced hesabında re 200 sayısının karşılığıdır.

— Esk. Rom. Romen sayılarında R seksen'i, üstüne bir çizgi çizildiğinde seksen bin'i ifa­de ederdi.
— Fiz. R, tükei gazların formülünde mole­kül sabitini gösterir. (Tükel gazların pv = RT formülünde v, p basıncı altında, T mutlak sıcaklığında bir molekül-gramın kapladığı hacimdir. R bütün gazlar için aynı değeri taşıyan tükel gaz sabitidir. Litre-atmosfer sisteminde
R=0, 082 07, C.G.S. sisteminde R=8, 315 6 X lO'7'dir.)
— Kim. R, tek değerli, herhangi bir karbon­lu kökü gösteren semboldür. (Bu sembol, yalnız alkil kökleri için, yani ROH'ın bir alkol'ü gösterdiği durumlarda kullanılır; bir fenol kökü ise Ar sembolüyle, yani Ar OH'ın bir fenol'ü gösterdiği durumlarda kullanılır. Kök, birleşme değerini, doymamış bir karbon atomu üzerinde taşıyorsa, kökü açık olarak yazmak gerekir

[msl. R(R')C=C(R")—, R—C=C—].
Nihayet, R, bir veya iki değerli bir kökü asla göstermez; R(R’) C = , R—C= şeklin­de yazmak gerekir.)
— Mat. R, pozitif ve negatif gerçek sayıla­rın cümlesini gösteren semboldür. (R cüm­lesi toplama ve çıkarma için bir tam cisim­dir.) | R , pozitif gerçek sayılar cümlesini gösteren semboldür.
— Metrol. R, X veya y ışıma miktarı birimi olan röntgenim sembolüdür.

— ANSiKL. Leng. Harfin tarihi. Harfin Fenikecedeki ismi rös Yunancada muhafaza edildi: rhö. Anlamı: baş (profilden). Klasik latin biçimi, Batı Yunancadan gelir ve bazı itaiyot lehçelerinde de bulunur. İtalya’daki öbür dil veya lehçelerin çoğu (Etrüskçe da­hil), Klasik Yunancadaki gibi önünde ba­cak bulunmayan bir biçim kullandı; La­tince, bir süre iki biçim arasında karar­sız kaldı. Gotik yazılarda R’nin yeni bir biçimi (yuvarlak R) önce o’dan, daha sonra bütün karınlı harflerden sonra (b,d,p ve hattâ a) kullanılmağa başlan­dı. Karolenj küçük harfinde eski bir bağ­lama şekli görülür. Küçük harf yazıl­mış bir metinde kelime sonunda büyük harf R’ye rastlanması hiç de yadırgatıcı de­ğildir. Bu duruma IX.-XIII. yy.lar arasında özellikle satır veya sayfa sonunda çok sık rastlanır.
Göktürk (orhon) alfabesinde iki çeşit r har­fi kullanılmıştır: (a) r, (e) r. Uygur ve mani alfabelerinde birer tane r harfi yer almıştrr. Türk brahmi yazısında ra hecesi işaretinin yanında, bir de hece sonu r işareti vaıdır. Sogd yazısında r sesi bir işaretle temsil edil­miştir. Passepa yazısında hece değerleri farklı (moğolca ra, cince lo), bir işaret gö­rülür. Arap harflerini kullanan osmanlı al­fabesinde r on ikinci sırayı alır. Türkiye Türkçesinin latin harfli alfabesinde bir r harfi vaıdır.
• Fonetik (ses bilgisi). R sesi, sızmalı, tit­reşimli bir diş ünsüzüdür. Türkçede ön ses­te r sesi bulunmaz; sadece birkaç yansıma­da (ses taklidi) görülür: rap rap gibi. Türkçeye giren yabancı kelimelerden r’li örnek­ler çoktur: rab, radyo, recep, rimel, roket, romen, Rumeli, rüştiye, rüzgâr v.d. R ön sesli yabancı kelimelerin, özellikle anadolu ağızlarında, ön türeme bir ünlü aldığı görü­lür: rakı> ırakı, ramazan, ıramazan, renç-ber> irençper (ireçper), ruspi> orospu, rö-ka>öreke, rum>urum v.d. R ünsüzü, hem türkçe, hem de yabancı kelimelerde iç ve son seste bulunabilir: arkadaş, barınak, di­ri, irkilmek; gelir, gider, var, yazar v.d.; âhiret, arsenik, cüretkâr, klorofil, mert, mürebbiye; hazır, hüner, inkâr, kalantor, kan­ser, konser, manikür, parter, ser v.d. R sesi, iç seste ince ve kalın l ünsüzünden önce bazen tam bir benzeşmeye uğrar: kerli ferli> kelli felli, becerleşmek> becelleşmek v.d. Anadolu ağızlarında bu benzeşmeye çok rastlanır: gelirlef> gelille, toparlak> topallak, türlü> tüllü v.d. İç sesinde r ünsüzü bulunan yabancı kelimelerin bazen l’li ör­nekleri de kullanılır: güreş/güleş, merhem/ melhem, servi/selvi v.d. Ana Türkçede iç seste görülen r ünsüzünün sonraki dönemlerde bazı lehçelerde düştüğü görülür: berkr> pek, ermek> irmek> imek, v.d. Anadolu ağızlarında r sesi çoğu zaman düşer; düşerken de önceki ünlüyü genellik­le uzatır: bakıyö (bakıyor), insannâ (insan­lar), vâ (var) v.d. Anadolu ağızlarında ba­zen iç ses ğ’nin r olduğu görülür: bağdaşa bardaş v.b.
Türk lehçelerinde r ünsüzüyle ilgili birtakım ses değişmelerinin üstünde önemle durmak gerekir. Balkan ve rumeli türk lehçelerinin bazılarında (msl. Adakale Türkçesi) son ses­teki r, y olur: bakar> bakiy, gelir> geliy, olur> oliy v.b. Tarançı lehçesinde hece ve­ya kelime sonundaki r çoğunluk düşer: ko­şuk (kursak), yüt (yurt), kâga (karga) v.d. Altaycada da r sesi genel olarak önseste bulunmaz; fakat birkaç kelimede önsese geçtiği görülür: rak (uzak) [<ırak], rıs (kut, uğur) [ırıs v.d. Kırgızcada r ile başlayan yabancı kelimeler, bir ön türemeyle karşı­lanır: ıras (rast), ıramalı (rahmetli), ıran (renk) v.b. Türkçe ile Çuvaşça arasında ün­süz değişmelerinde z>r büyük bir önem ta­şır: her (kız), herle (kızıl), tıhır (dokuz) [tokuz], ser (yüz), kındır (gündüz, güneş) [r ve ş>l değişmelerini (bk. L, Ş ve Z harfleri) göz önünde tutarak Çuvaşçayı türk lehçeleri grubundan çıkar­mış ve ayrı bir dil olduğu görüşünü benim­semişlerdir. Bu değişmeler (z>r, ş>l), Çu­vaşça dışında diğer türk lehçelerinde de ser­pinti olarak görülür.

Kırgızca: ediz (yüksek yer) >adır, bilezik^ bilerik, sarar-> sazar- v.b. Türkmence: yazmaz> yazmar, bazısı> barizi v.b. Karagas ve Koybalca: erak (uzak), bora (boz) v.b. Bu durumda, Çuvaşçayı türk lehçeleri gru­bundan ayırma eğiliminde olan görüşlerin gerçekliği tartışma konusudur. Çuvaşçada, Ana Türkçedeki d(>d>y>z) se­si, r olarak geçer: ura (ayak) [

—R ek. Ortaç eki; fiil köklerine gelerek, bazen geçici (yürür [ayak], oturur [adam] v.b.), bazen de kalıcı isimler yapar (okur, düşünür, gelir, yatır v.b.). [M]

—R—ek. 1. Bir ismin taşıdığı niteliğe sa­hip olma anlamı veren fiil yapma eki: de-li-r-mek, beli-r-mek «belgü-r-mek) v.b., bugün özellikle, yansımalardan (onomato­pe) fiil yapmada kullanılmaktadır: an-ı-r-mak; çağ-ı-r-mak; üfü-r-mek v.b.
2. Ettirgenlik eki olma ve yapma anlatımı taşıyan fiil kök ve gövdelerine gelerek ol­durma ve yaptırma anlatımı veren fiiller yapar; bir başka deyişle geçişsiz fiilleri ge­çişli duruma getirir: piş-mek > piş-i-r-mek; düş-mek > düş-ü-r-mek; yat-mak > yat-ı-r-mak v.b. (M)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa R-R hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUİROGA (Horacio)

Tarih 17 Haziran 2009

QUİROGA (Horacio), Uruguaylı yazar, şa­ir, hikayeci ve romancı (Ciudad del Saİto 1878 – Buenos Aires 1937).

Eserlerinin ilham kaynağı ve konuları bakımından, kimi za­man arjantinli bir yazar olarak kabul edilmiştir. Arjantin’de tabiatla iç içe yaşadı. Buraları Kipling’i hatırlatan büyük bir güç ve renklilikle dile getirdi. Yumuşak ve şi­irli bir üslûpla balta girmemiş ormanların esrarını, hayvanların sessiz mücadelesini, insanların kaderini büyük bir başarıyle an­lattı.
Başlıca eserleri: Los Arrecifes de Coral (Mercan Kayalıkları) [1901], El Crimen del Otro (Başkasının Cinayeti) [1904], Historia de un Amor Turbio (Tedirgin Bir Aş­kın Hikâyesi) [1908], El Salveje (Vahşî) [1920], Los Cuentos de la Selva (Ormanın Masalları) [1921], Anaconda (1923), El Desierto (Çöl) [1924], Los Desterrados (Sürü­lenler) [1926], Pasado Amor (Eski Aşk) [1929]. (L)

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUİROGA (Horacio) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

RADO (Şevket)

Tarih 17 Haziran 2009

RADO (Şevket), türk yazarı (Radovişte [Yu­goslavya] 1913). İlk ve ortaöğrenimini İs­tanbul’da yaptı. Ankara Hukuk fakültesini bitirdi (1936). Son Posta (1933) ve Akşam (1934) gazetelerinin Ankara muhabirliği, fık­ra yazarlığı (1937), İstanbul’da bazı liseler­de sosyoloji öğretmenliği yaptı. Resimli Ha­yat dergisini yönetti. 1956′dan bu yana Ha­yat yayınlarını yönetti. Uzun süre İstanbul radyosunda sohbet konuşmaları yaptı.
Eser­leri: Eşref Saat (1956); Ümit Dünyası (1957); Hayat Böyledir (1962); Aile Sohbetleri (1962); 50. Yılında Sovyet Rusya (Gezi not­ları, 1968); Kördüğüm ve Ötekiler (şiirler, 1970). [M]

17 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa RADO (Şevket) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

QUESNAY (François)

Tarih 16 Haziran 2009

QUESNAY (François), fransız hekimi ve iktisatçısı (Mere, İle-de-France 1694-Versailles 1774). Orta halli bir ailenin çocu­ğuydu.
Paris’te başarılı bir tıp öğrenimi yaptı; Mantes’da Hötel-Dieu’nün başcerrahı oldu, cerrah ve doğum uzmanı olarak bü­yük bir ün kazandı, Observations sur les Effets de la Saignee’yi (Kan Almanın So­nuçları üstüne Gözlemler) [1730] yazarak o güne kadar bu konuda ileri sürülmüş tez­leri çürüttü. 1736′da Essai Physique sur l’Economie Animal’i (Hayvansal iktisat üstüne Fizik Deneme) yayımladı. Eczacılık akademisinin daimî sekreterliğine getirildi (1737). Mme de Pompadour’un (1749), son­ra kralın (1752) hekimi oldu. Versailles şatosundaki dairesinde, iktisadî meselelerle ilgilenen Diderot, Turgot, Mirabeau mar­kisi, Dupcnt de Nemours gibi saray adam­ları toplanırdı.

Encyclopedie için, daha çok kişisel deney­lerine dayanan «çiftçi» (1756) ve «tahıl» (1757) maddelerini yazdı. Altmış dört ya­şında, başlıca eseri sayılan Le Tableau Economique’i (iktisadî Tablo) [1758] yayım­ladı. Bu eserde ortaya koyduğu görüşleri Maximes Generales du Gouvernement Economique d’un Royaume Agricole’de (Bir Tarım ülkesinin İktisadî Yönetimi üstüne Genel ilkeler) geliştirdi. Nispeten az yaz­mış olmasına rağmen çağdaşları ve özellik­le de fizyokratlar adiyle tanınan topluluk üstünde büyük etkisi oldu. Quesnay’e gö­re, iktisadî düzende, kanunkoyucunun uy­mak zorunda olduğu tabiî yasalar vardır. Devletin üretime ve mübadeleye müdahale­si yanlıştır ve kötü sonuçlar doğurur.
Top­rak, zenginliğin başlıca kaynağıdır; sanayi­nin, zenginliklerin artmasına, insanları top­raktan koparmadiği ölçüde katkısı vardır. Ticaret herhangi bir gerçek zenginlik de­ğil, sadece bireysel, yani ortak olmayan bir kazanç sağlar (bir kimsenin kazancı, başka birinin kaybıdır). Zenginliğin ilk kay­nağı toprak olduğu için, vergi yükünü yal­nız toprağın taşıması gerekir. Çağdaş ikti­satçılar, Quesnay’in Tableau Economique adındaki eserine hiç değilse tarih açısından büyük önem verirler. Quesnay bu eserin­de, Harvey’in kandolaşımı konusundaki keş­fini zenginliklerin dolaşımına uyguluyordu. (L)

16 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa QUESNAY (François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUTVİNSKAS (Vlades)

Tarih 15 Haziran 2009

PUTVİNSKAS (Vlades), leton yurtseveri ve yazarı (Riga 1873-Kaunas 1929). ülkenin yeniden bağımsızlığa kavuştuğu dönemde, gönüllü «serbest nişancılar» askerî teşkilâ­tını kurdu. Giedra (Sakin) ve Ne Uzmusk! (öldürme!) adlı hikâyeler ve çok sayıda ma­kale yazdı. (M) PUVAN i. Bk. puan.
PUVANLAMAK geçi. f. Bk. puanlamak.
PUVANTAJ i. Bk. puantaj.
PUVANTÖR i. (fr. pointeur). Bk. puantör.

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUTVİNSKAS (Vlades) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUSULA veya PUSLA

Tarih 15 Haziran 2009

PUSULA veya PUSLA i. (ital. bussola, kü­çük kutu’dan). Magnetik. Mıknatıslanma­yan bir maddeden yapılmış, ortasında, uç­ları daima Yer’in magnetik kutuplarına yönelerek kuzey doğrultusunu gösteren mıkna­tıslanmış bir ibre bulunan kutu; ibre, bir eksen üzerinde serbestçe döner veya hüküm­süz bir ipliğin ucuna asılmıştır: Pusula, uzun deniz seferlerinin yapılabilmesine im­kân verdi.
(Bk. ANSİKL.) || Eğitim pusulası, yatay bir eksen üzerine yerleştirilen ve mag­netik eğilimi, yani bulunulan bölgedeki Yer magnetik alanının doğrultusuyle ufuk ara­sındaki açıyı ölçmeğe yarayan mıknatıslan­mış ibre. || Magnetik değişim pusulası, bü­tün bir gün boyunca mıknatıslı ibrenin küçük oynamalarını gösteren âlet. (İbrenin oynamaları, magnetik çalkalanma günlerin­de çok daha büyük olabilir.) || Sapma pu­sulası, herhangi bir yerdeki sapmayı, yani magnetik meridyenin coğrafî meridyenle yaptığı değişken açıyı ölçen klasik pusula.
— DEY. Pusulayı şaşırmak, güç bir durum karşısında ne yapacağını bilememek: —Pey­gamberimiz kimdir? deyince, onlar da pu­sulayı şaşırdılar (Ş. S. Aydemir).
— Denize, ve Havc. Bütün doğrultuları magnetik kuzey doğrultusuna göre değer­lendirmeğe yarayan âlet. (Magnetik kuzey ile gerçek kuzey veya coğrafî kuzey ara­sında, sapma açısı denilen bir açı bulunur; harita üzerinde işaretlenen bu açı yardımıyle pilot veya kaptan, uçağının veya gemisinin gidiş yönünü tayin edebilir.)
[Bk. ANSİKL.] || Pusula dolabı veya sehpası, içine pusula, mıknatıs çubuklar ve pusulayı aydınlatan lambaların konulduğu silindir biçiminde dolap, (üzerinde pusulayı su, toz v.b.den korumağa yarayan meşin bir kılıf vardır.) || Pusula feneri, eski pusulalarda, pusula dolabının içindeki fener. || Pusula kartı, pusula kadranına yapıştırılan, yüzeyi otuz iki bölüme ayrılmış yuvarlak kart. (Pusula gülü de denir.) || Açıklık pusulası, magnetik güney açısını (açıklık) belirlemek için Güneş’in veya herhangi bir gökcismi­nin yerini tayin eden pusula.
(KERTERİZ PUSULASI da denir.) || Cayro pusula veya cayroskopik pusula. Bk. CAYROPUSULA. || Elektronik pusula, magnetik pusula ile oto­matik pilot arasında röle görevi yapan elektronik donatım. || El pusulası, deniz ge­zintilerinde, amatör denizcilerin kerteriz yapmak için kullandığı kenarına bir sap takılmış pusula. || Sivili pusula, pusula kartının salınımlarını önlemek için, kabında su ve alkol karışımı bulunan pusula. Bk. ANSİKL.
— İda. Esk. Pusula odası, Şeyhülislâm dairesine bağlı Fetvahanedeki üç kalemden bi­ri. (Burada fetva, isteyenlerin istekleri ya­zılırdı; müracaat edenler, bu yazıyle modaya giderek fetvayı yazılı veya ağızdan dinler­lerdi.)
— Ansikl. Magnetik. Pusula, Yer magnetik alanının doğrultusunu gösterecek şekil­de yerleştirilmiş mıknatıslı bir ibreden baş­ka bir şey değildir. Hareketli bir mıknatısla yapılmış elektromagnetik ölçü âletleri de bu adla anılır. Mıknatısın kutuplanma özelliği­ni ve Yer’in mıknatıs üstündeki yönlendirici etkisini ilk fark eden Çinliler oldu: M. ö. 120 yıllarına doğru yazılmış Cung Vey lügatinde bu olayların ifadesine rastlanır; cinli denizciler VII.-VIII. yy.larda mıknatıs­lı iğneyi kullandılar. Pusulanın kullanılışını Çinlilerden öğrenen Araplar da Avrupa’ya yaydılar. 1180 Yılına doğru yazılmış bir şiirde, «denizcilerin yoldaşı» çirkin kara bir taştan söz edilir. Yine o devirde yaşamış bir yazarın açıkladığına göre, bu «denizci­lerin yoldaşı», yarısına kadar su dolu bir cam kap çine konmuş mıknatıslı bir iğne­dir: iki saman çöpü üzerinde yüzen bu iğ­neye kalamit adı verilmiştir,
Gerçek pusulanın hikâyesi kesinlikle bilinmi­yor; bununla birlikte 1294′te Saint-Nicolas gemisinin demirbaş defterinde calamita cum apparitibus suis ve bir bussula de ligno kay­dına rastlanmıştır; bu da, pusula kelimesi­nin sicilya dilinden geldiğini gösterir. Rüzgârgülüyle birlikte, eksiksiz ilk pusulanın 1483′te portekizli Ferranda tarafından ya­pıldığı sanılır.

Eğilim pusulası. Mıknatıslanmış bir iğne, ağırlık merkezi çevresinde ve magnetik meridyen düzlemi içinde serbestçe hare­ket ederse, ufukla, eğilim açısı denilen bir açı yapacak şekilde bir doğrultu alır; bu açıyı ölçmeğe yarayan bütün âlet­lere eğilim pusulası denir. Eğilim açısı­nı ilk gözleyen ingiliz fizikçisi Robert Norman’dır (XVI. yy.). Eğilim pusulasında mıknatıslanmış iğnenin ağırlık merkezinden bir eksen geçer; bu eksen, ayrıtları aynı yatay düzlem içinde olan iki prizma üze­rine oturtulmuştur. Eğilim iğnesi magnetik meridyen düzleminin doğrultusunu verir; eğilim açısını hemen okuyabilmek için eğilim iğnesinin ekseni bu düzleme dik konuma ge­tirilir. Fakat âlet kendi kendine yeterlidir: gerçekten, herhangi bir magnetik açıklıkta gözlemi yapılan görünür eğilim açısı i, yukarıkine dik magnetik açıklıkta okunan eği­lim açısı i” ve gerçek eğilim açısı i ile gösterilirse,

cotg2 i = cotg2 + cotg2 i” bağıntısı elde edilir.

Sapma pusulası. Yatay bir düzlem içinde hareket eden mıknatıslanmış bir iğnenin kuzey-güney
doğrultusunu tam almadığını ilk defa sezen, belki de, Kristof Kolomb olmuştur. Bugünkü sapma pusulaları mag­netik teodolit veya pusulalı teodolitler türü­ne girer. Bk. magnetometre. Topografya pusulası. Uçları taksimatlı bir çember üzerinde hareket eden mıknatıslan­mış yatay iğne, dikdörtgen bir kutuya yer­leştirilmiştir. Kutunun yan tarafında, taksi­matlı çemberin bir çapma paralel bir dür­bün veya iki düşey çizgi vardır; bu çaptan başlanarak taksimat okunur. Bu cihaz ara­zide köşesi ulaşılmayan bir noktada olduğu zaman bir BAC açısını ölçmeğe yarar.

Yandaki şekil, gözlemi yapılacak ve ölçü­lecek FO’G ile DOE açılarını göstermekte­dir: BAC açısı bunların farkına eşittir. Ha-ritacılıkta çok yararlı taşınabilir aletler yapılmıştır.
Elektromagnetik ölçü âletleri. Bazı elekt­romagnetik ölçü âletleri de pusula adı al­tında anılır. Bu âletlerde, akımın mıknatıs­lar üstündeki etkisi esas alınmıştır ve bu âletler özellikle akım şiddetini ölçer. Akım geçen yassı bir bobin halinde, düşey bir çerçeve düşünelim; merkezinde mıknatıslanmış yatay bir iğne bulunsun; bu çerçeve­nin düzlemi magnetik meridyen düzlemiyle çakışırsa, iğne denge halinde olur; fakat akım geçtiğinde, Yer’in magnetik alanına dik bir alan doğurur; birbirine dik bu iki alanın bileşke alanı etkisinde kalan iğne bir a açısı kadar sapar; a açısı ile i akım şiddeti arasında
Gi = Bo tga
bağıntısı vardır; Bo Yer magnetik alanının yatay bileşeninin değerini, G âletin bir sa­bitini gösterir. Çerçeve a yarıçapında, çem­ber biçiminde, sarım sayısı n olan bir bobinse ve iğne bunun merkezine yerleştiril­mişse, hesaplar bağıntısının bulunduğunu gösterir; bu ba­ğıntıdan
i = _1o7 Boa_ tga
2x
çıkarılır.

i’nin değerini bulmak için a’nın ölçülmesi yeterlidir.
Tanjantlar pusulası, Pouillet tarafından bu­lunmuş ve Gaugain tarafından geliştirilmiş­tir. Bu âletle yukarıdaki formül doğrudan doğruya uygulanabilir. Hareketli mıknatıslı galvanometre, çok gelişmiş, bir tanjantlar pusulasıdır.
— Denize, ve Havc. Pusula, ahşap bir ayak içindeki kadrana asılı, üzeri camla kapatıl­mış bir kaptan meydana gelir. Bu kabın or­tasında, düşey olarak yerleştirilmiş, sivri uçlu bir mil bulunur; bu milin üzerine de bir sapan oturtulmuştur. Sapan, alüminyum­dan yapılmış hareketli bir halkayı taşır; halkanın üzerine bir pusula kartı yapıştırıl­mıştır; karta da, ipek ipliklerle, birbirine paralel birçok mıknatıslı iğneden meydana gelen magnetik bir düzenek asılır. Geminin yalpalaması ve baş vurması, pusula kartının sönümlenmesi uzun süren salmımlara sebep olur.

Sivili pusula, sözü edilen bu sakıncayı ön­ler. Bu pusulanın magnetik düzeni, pusula kartının yapışık olduğu alüminyum bir dis­ke bağlı iki büyük mıknatıstan meydana ge­lir. Şamandıralarla donatılan bu disk, nor­mal pusuladaki gibi bir sapanla pusula ka­bının ortasındaki düşey mil üzerine yerleş­tirilmiştir; kabın içi, pusula kartının salı-nımlarını kısa sürede sönümleyen bir su ve alkol karışımıyle doldurulur. Şamandırala­rın görevi, mil üzerindeki sapanın mile sür­tünmesini bir dereceye kadar önlemek için pusulanın ağırlığını hafifletmektir. Ahşap bir gemide bu tür pusulalar magnetik ku­zeyi gösterir. Çelik gemiler Yer’in magne­tik alanının şiddetini ve yönünü büyük öl­çüde değiştirir; bu yüzden geminin bazı ko­numlarında pusulayı kullanılmaz hale geti­ren önemli sapmalar doğar. Onun için ge­minin demir kısımlarının etkisini, pusulanın çevresine uygun şekilde yerleştirilen kompansatörlerle giderme yolları aranır. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUSULA veya PUSLA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PURCHAS (Samuel)

Tarih 15 Haziran 2009

PURCHAS (Samuel), ingiliz yazarı (Thaxted, Essex 1575′e doğr.- öl. 1626). Canterbury başpiskopusunun kayyumluluğunu ve Ludgate’de Saint-Martin kilisesi papazlığı­nı yaptı. İlgi çekici kitaplar yazdı: Purchas, His Pilgrimage; or, Relations of the World and the Religins Observed in Ali Ages (Purchas’ın Din Gezisi ve Her Çağda İncelediği Dinler) [1616]; Microcosmus or the History of Man (Microcosmus veya insan Tarihi) [1619]. (L)

15 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PURCHAS (Samuel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PULCİ (Luigi)

Tarih 13 Haziran 2009

PULCİ (Luigi), italyan yazarı (Floransa 1432 – Padova 1484). önce Laurenzo il Magnifico, sonra Roberto Sanseverino ta­rafından himaye edildi. 1466′da Lucrezia Tornabuoni’nin isteği üzerine Morgante Maggiore adlı, şövalye romanlarını alaya alan bürlesk manzumeyi yazmağa başla­dı (kesin biçimiyle 1481′de yayımlandı), öbür şiirleri: Lorenzo de Medici’nin Nencia da Barberino adlı eserini yansılayan Beca da Dicomano ile Lorenzo’nun tur­nuvada kazandığı zafer üzerine yazdığı Giostra (1569). Pulci, ayrıca erkek kardeşi LUCA (1431-1470) ile Ciriffo Calvaneo gibi daha ciddî şiirler de yazdı. (L)

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PULCİ (Luigi) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PUJOLS (Francesc)

Tarih 13 Haziran 2009

PUJOLS (Francesc), katalan dilinde ya­zan ispanyol yazarı (Barcelona 1882-Martorell 1962). La Revista Nova ve Picarol adlı dergilerde yazılar yayımladı. Şiirleri: El Libro Que Contiene Las Poesias de Fran­cesc Pujols (Francesc Pujols’un Şiirleri) [1904].
Denemeleri: La Religion y la Moral (Din ve Ahlâk) [1921], Critica Artistica (Sanat Tenkidi) [1921], La Solucion Camho (1931). [L]

13 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PUJOLS (Francesc) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PSİKOKRİTİK

Tarih 12 Haziran 2009

PSİKOKRİTİK i. (fr. psychocritique). Ed. Yazarın biiinçdışı kişiliğinden doğduğu ka­bul edilen olguları ve bağıntıları, metinleri inceleyerek ortaya çıkaran edebî inceleme metodu. || Bu metodu kullanan tenkitçi.
— ANSiKL. ingiliz tenkitçisi Roger Fry’in tezleri üstünde Charles Mauron’un yürüt­tüğü düşüncelerden doğan bu metodun te­meli, bir edebî eserin ortaya çıkış şartlan üstünde etkin olan şu üç değişken grubunun ayırt edilmesine dayanır: çevre, yazarın ki­şiliği, dili. Psikokritik, ikinci değişken gru­bunu, yani yazarın kişiliğini tüm olarak de­ğil kısmen ele alır. Başka bir deyişle, ya­zarın sadece biiinçdışı kişiliğini inceler. De­mek ki, psikokritik, tanımı gereği, tüm bir tenkit kurmak iddiasında olmayan kısmî bir analizdir. Psikokritik, her şeyden önce, metindeki bilinçli düzenlemeler altında yer alan irade dışı fikir çağrışımlarını araştıran bir tekniktir.
Bu amacı gerçekleştirmek için, tenkitçi, ay­nı yazarın metinlerini, tıpkı Galton’un fo­toğrafları gibi «üst üste koyar» ve böylece, çağrışım şebekelerini, benzetme gruplaşma­larını, sık sık tekrarlanan mecazlar’ı ortaya çıkarır. Bundan sonra, aynı yazarın eseri boyunca, bu ilk işlemle bulunan kalıpların nasıl tekrarlanıp çeşitli değişmelere uğradı­ğını araştırır. Böylece, yazarın kişisel bir iç dünyası, bir masal ve mit dünyası ortaya çıkar. Bu dünya, yazarın bilinçdışı kişiliği­nin ifadesi olarak yorumlanır ve eserin in­celenmesinden elde edilen sonuçlar, yaza­rın hayatından elde edilen verilerle karşı­laştırılır. Psikanalizin serbest çağrışımlar metodundan ilham almasına rağmen psikokritik, tıbbî psikanalizle bir değildir. Çünkü psikokritik metodu kullanan tenkit­çi, bir tedavici sayılamaz; incelediği kişilik her şeyden önce, metinler arasından kavra­dığı edebî bir kişiliktir. Psikokritik metot, aynı zamanda, klasik tenkitten de farklıdır; çünkü klasik tenkit, ancak ve yalnız, eserin bilinçli özünü dikkate alır. Psikokritik me­tot ile «tematik» denen tenkit arasında da fark vardır. Tematik tenkitte, yazarın de­rin kişiliği değil de, ancak kültürüne ilişkin birtakım konular ele alınır. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PSİKOKRİTİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRZYBYZEWSKİ (Stanislaw)

Tarih 12 Haziran 2009

PRZYBYZEWSKİ (Stanislaw), polonyalı yazar (Lojewo, İnowroclaw 1858-Yaronty, İnowroclaw yakınları 1927). Berlin’de oku­du, yüzyıl sonlarındaki alman avangard gruplarında ön planda bir yer tuttu. Al­manca denemeler, mensur şiirler ve roman­lar yayımlayarak edebiyata atıldı: Totenmesse (Ölüler Âyini)’ [1893]; Vigilien (Uya­nık Geceler)
[1895 ; Homo Sapiens (1895-1896); De Profundis (Derinlerden) [1896]; Satans Kinder (Şeytanın Oğulları) [1897]. Daha sonra bu eserleri polca’ya çevirdi. Polonya’ya dönerek, Krakovv’da, 1898-1901 arasında Zycie (Hayat) adlı edebiyat der­gisinde çalıştı. Bu dergi, Batı’nın yeni ede­biyat akımlarının yayılmasına büyük ölçü­de katkıda bulundu. Przybyzewski daha sonra polca eserler vermeğe başladı. De­kadanlığının tipik örnekleri olan bu eserler arasında özellikle dramlar (Dla Szczescia [Mutluluk için], 1900; Taniec Milosci i Smierci [Aşk ve Hayat Dansı], 1901; Ev Sahipleri, 1901; Snieg [Kar], 1903) ve ro­manlar (Matka [Ana], 1902; Synowie Ziemi [Toprağın Oğulları], 1904) yer alır. Bi­yografik eserleri ve edebiyat tenkitleri de önemlidir: Szlakiem Duszy Polskiej (Po­lonya Ruhunun İzi) [1917], Moi Wspolczesni (Çağdaşlarım) [1925]. (LM)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRZYBYZEWSKİ (Stanislaw) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRUTZ (Robert)

Tarih 12 Haziran 2009

PRUTZ (Robert), alman yazarı (Stettin 1816-ay.y. 1872). Zamanın siyasî olaylarına .karıştı. Das Engelchen (Küçük Melek) [1851] adlı romanıyle tanındı; bu romanın­da makinenin insanı nasıl köleleştirdiğini anlattı. Aynı konuyu, yüzyılın sonlarında, Hauptmann De Waber’inde (Dokumacılar) yeniden ele aldı. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRUTZ (Robert) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Psychologie Contemporaine (ESSAİS DE)

Tarih 12 Haziran 2009

Psychologie Contemporaine (ESSAİS DE) [Çağdaş Psikoloji Denemeleri],
P. Bourget’nin 1883′te yayımlanan ve Nouveaux Essais de Psychologie Contemporaine (Çağdaş Psi­kolojinin Yeni Denemeleri) adlı deneme dizisiyle 1886′da tamamlanan eseri. Bunların tümü yeni eklemelerle 1901′de yayımlandı. P. Bourget, Taine’in tarihî metoduna gö­re XIX. yy. yazarlarından bazılarını (Baudelaire, Renan, Flaubert, Taine, Stendhal, Dumas fils, Leconte de Lisle, Concourt kardeşler, Turgenyev, Amiel) incele­yerek, bu yazarların eserlerinden giderek «fransız duyarlığı»nın bellibaşlı unsurlarını belirtmeğe çalışır, özellikle Stendhal ince­lemesinde amacına tam olarak ulaşır. (L)

12 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Psychologie Contemporaine (ESSAİS DE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROVENCE Tarih

Tarih 11 Haziran 2009

PROVENCE Tarih

Phokaia’lılar M. ö. VI. yy.da Massaliaryı (Marsilya) kurdukları sırada Ligürler de Rhöne’un doğusunda Akdeniz kıyısına yer­leştiler; Massalia gerek doğrudan doğruya, gerek ticaret acenteleri aracılığıyle yerli­ler arasında yunan asıllı bir tarım (bağcılık, zeytinlikler) ve sanayiyi (çanak çömlek ya­pımı) yaydı. Keltler, Ligürlerle karıştılar (M.ö. IV.-III. yy.). Galya’da bir koalisyon kurulması (125-121), Romalıları ülkeyi işgal etmeğe teşvik etti (salyen kalesi Entromont’un yıkılması; Aix’in kurulması 122); bu iş­galin hedefi, İspanya’ya geçişi kolaylaştırmaktı (via Domitia’nın inşası). İlk Alp ötesi eyalet (Provincia Romana) meydana geldi ve bölgeye adını verdi:
Provence. Son­radan Narbonnensis (Narbonne’un kurul­ması, 118) adını alan bu eyalete Tötonların yenilmesinden (Aix, 102) ve barışın sağlan­masından (90-83) sonra tüccarlar ve şöval­yeler akın etti. Marsilya’ya boyun eğdirilmesinden sonra (49) Sezar emekli askerlerini Arles, Bezieıs ve Frejus’e yerleştirdi; Augustus da, Orange, Vienne, Avignon v.b. kolonilerini kurarak eyaletin yasasını tespit etti. Alp kesimi (Alp e s-M arıt ime s) impara­torun yetkisi altına verildi; bölgenin geri kalan kısmı senato eyaleti haline getirildi ve bir vali ile bir meclis (her ikisi de Narbonne’da [Narbonnensis]) tarafından yöne­tilmeğe başlandı. İlk barbar akınlarından sonra (M.S. 250′ye doğr.) Narbonnensis iki­ye bölündü; Rhöne’un doğusundaki kısım (Alpes Maritimes buraya bağlıydı) Viennoise adını aldı (293-305). Yeni barbar akınları ön­ce Viennoise’ın doğusunda ikinci bir Nar­bonnensis kurulmasını (381), sonra Galyalar valisinin Treves’den Arles’e çekilmesini ge­rektirdi. Arles, Batı imparatorluğunun de­vamı boyunca (395-476), Vizigotlara direndi. Batı Roma imparatorluğu yıkılınca bölgenin güneyini Vizigotlar, kuzeyini ise Burgondlar işgal ettiler. Vizigotların Vouills’de bozguna uğramasından (507) sonra yerlerini Ostrogotlar aldı; sonra Franklar Provence’ı krallık­larına kattılar (536). Bourgogne krallığına bağlanan Provence, muhtariyetini bir ölçü­de korudu; ama Araplar Septimania bölge­sini işgal edince (VIII. yy.) Charles Mart el Arapların tarafını tutan Provence’lılara bo­yun eğdirdi (736-739). Martel’in birliklerinin yakıp yıktığı Provence, Karolenjler zamanın­da büyük ölçüde geriledi. Verdun antlaşmasıyle (843) Lothar’a geçen eyalette, oğlu Kari ilk Provence krallığını (855-363) kur­du. Mirasçılar arasındaki on beş yıl süren mücadeleden sonra Kel Charles’ın kayınbi­raderi Boson, Bourgogne ve Provence kralı seçildi (879); Boson’un ölümünden sonra birçok defa el değiştiren eyalette, 947′de Bourgogne-Provence krallığı kuruldu. Bura­nın hükümdarı Konrad, Arles, Apt ve Avignon’da üç kontluk kurarak yönetimi elinde topladı. Bu sayede Boson’un oğlu Guillaume, derebeylere hâkimiyetini kabul ettire­rek, kıyıya yerleşmiş olan Arapları ülkeden çıkardı; şehirlerde ticaretin yeniden başla­ması sayesinde burjuvazi gelişmeğe başladı. Bourgogne Provence krallığı imparatora ge­çene kadar (1032) Guillaume’un sülâlesi iktidarı elinde tuttu. Toprakların kadın vâris­ler elinde bölünmesini önlemek için 1112′de Gevaudan’lı Beauce ile evlenen Barcelona kontu Ramon Berenguer III ve Toulouse kontu Alphonse Jourdain 1125′te Provence’ı bölüştüler. Berenguer III, Rhöne, Durance, Alpler ve deniz arasında kalan toprakları (kontluk), Alphonse Jourdain ise Rhöne’un batısındaki kısmı (markilik) aldı. Baux de­rebeyleri (Baux savaşları, 1142-1162), Forcalquier kontları ve Toulouse kontlarıyle çatışan katalonyalı Provence kontları, din adamlarının desteğini sağladılar; savaşı kazanınca evlilik yoluyle Forcalquier kontlu­ğunu ele geçirdiler (1196). Kontların Toulon’da ve Balear adalarında müslümanlarla savaştıkları sırada, doğu ticaretiyle zengin­leşen burjuvalar birçok hürriyet elde ettiler. Tutumları kont Ramon Berenguer IV’ü (1209-1245) kontluğu yeniden teşkilâtlandır­mağa şevketti. Berenguer IV, Provence’ı «baillie»liklere (adalet görevlisi) böldü; ken­dinden öncekilerin siyasetinden vaz geçti ve Fransa ile ilişki kurdu (1235′e doğr). ölümü üzerine yerine damadı Anjou’lu Charles geçti (1246-1285); sık sık yurt dışına çıkmak zorunda kalan Charles, Provence’ta katalan asıllı bir senechal tarafından yönetilen ger­çek bir merkezî hükümet kurdu; senechal’e bir kurul yardım ediyordu; Charles iki yeni «baillie» kurdu ve Baux derebeylerinin des­teklediği bir komün isyanından yararlanarak konsüllüklerin yerine «viguerie»leri (hâkim) getirdi (1251-1262). Ramon Berenguer IV-ün ustaca maliye siyasetiyle biriken bütçe fazlası, Charles I’in İtalya’da, özellikle Na­poli’de (1266) bir ittifak ve fetih siyasetine girişmesine imkân verdi. Ama Sicilya kat­liamı (1282) ertesinde, Napoli Deniz savaşında Charles I’in bozguna uğramasından sonra, oğlu Charles II’nin (1285-1309) fid­yesini ödemek için ilk Provence meclisleri toplandı (1286) ve vergi işleri düzenlendi. Provence’ın zenginliği, Sicilya’nın ve Akka’-yı müslümanların almasından (1291) sonra doğu ticaretinin kaybedilmesinden, Ara-gon’a karşı savaştan ve korsanlardan büyük zarar gördü. ülke o tarihte halkının üçte ikiye yakınını kaybetti. Kra­liçe Jeanne I, Anjou’lunun (1343 – 1382) siyaseti, şirketlerin (1357-1358), Aragon çe­telerinin (1361) ve fransız çetelerinin (1365-1369) akınları durumu daha da ağırlaştır­dı. Jeanne I’in evlat edindiği (1380) Anjou’­lu Louis I’in (1383-1384) ölümünden sonra dul karısı, Nice, Puget-Theniers, Lantosque vadisi ve Barcelonette’i Savoia’ya bıraktı. Vârisleri Louis II (1384-1417) ve Louis III (1417-1434), Napoli’yi yeniden ele geçirmek için giriştikleri seferler yüzünden hazineyi boşalttılar. Rene (1434-1450) Napoli’yi kesinlikle kaybetti ve barış yeniden sağlanın­ca Provence’ın iktisadî kalkınmasına katkı­da bulundu. Yerine geçen yeğeni Maine’li Charles (öl. 1480) ölürken Provence’ı Fran­sa kralı Louis XI’e miras bıraktı. Fransa kralı bir barış ve birliği sağlama siyaseti güttü. Fransız-lspanyol savaşları sırasında François I’in isviçreli ve alman birlikleri, Provence’a («Valdo’culuğu» ve Luther’ciliği soktular (1545). Aix parlamentosu sapkınlı­ğa savaş açtı ve «valdo’cular» ezildi (1545). Din savaşı sırasında katolikler «Ligue» (birlik) adı altında birleşirken Protestanlar krala ve «siyasetçilere» yanaştılar (1584). Ligue başkanı Cassaubc (1591-1596), Marsil­ya’da zorbalığını sürdürürken vali, Proven­ce’ın ortasına ve güneyine hâkimdi. Aix parlamentosu, Henri IV’ün mezhep de­ğiştirmesinden sonra tanıdı (1594). Her üç yılda bir toplanan meclisler vergi kanunları çıkarmada çekimser davrandığından, 1639′dan sonra toplanmağa çağrılmadılar; yerleri­ni kralın iktidarını destekleyen bir komün­ler genel meclisi aldı; bu mecliste Aix konsülleri, Provence’ın savunucusuydu. Bir dilekçe meclisi kurulması ve üye­lerine parlamento başkanı ve danışmanı olma imkânı tanınması (1647) soyluların is­yanına yol açtı; isyanı Mazarin’in Provence valiliğine tayin ettiği Merceur dükü bastır­dı (1652-1653). Marsilya’ya boyun eğdirilme-sinden sonra (mart 1660), Provence’ı krali­yet idaresi yönetti.

XVIII. yy.da kral birliklerinin avusturyalı istilâcıları püskürttükleri (1707-1746) ve ve­banın Provence’ı kırıp geçirdiği (1720) sı­rada, Provence’lı korsanlar bir yağma hare­ketine giriştiler. Paris parlamentosu gibi Aix parlamentosu da Jansenius’çuluk lehine mücadele etti ve civzitlerin suçla­narak sürgün edilmesinde önemli rol oynadı (1764). Maupeou tarafından kaldırı­lan (1771) Aix parlamentosu yeniden toplan­dıktan sonra (1775) siyasetle ancak ikinci derecede rol oynadı, imtiyazlılar 1770′ten itibaren Provence meclislerinin toplanma­sını istediler; ama komünlerin genel meclis­lerine çoğunluk vermeyi ve vergilerde yeni bir dağılım yapmayı kabul etmediler. Bunun üzerine halk imtiyazlılara karşı şiddet hareketlerine girişince, imtiyazlılar muafi­yetlerinden hemen vazgeçtiler. 1789 Etats generaux seçimlerinde seçilen iki Provence’lı-nın devrimin yönetiminde kesin etkisi oldu. Aix ve Marsilya’da Mirabeau; Paris’te, Sieyes. Provence üç idare bölgesine bölündü (26 şubat-4 mart 1790): Bouches-du-Rhöne, Var ve Basses-Alpes idare bölgeleri: bu bö­lünmeyle Provence’ın son siyasî imtiyazları da ortadan kalktı.

— Leng. Provence dili teriminin dilbilimde iki kullanımı vardır: geniş anlamıyle oc dili lehçeleri bütününü ve özellikle eski proven­ce dilini veya trubadurların dilini, dar anla­mıyle de bugün Eski Provence, Nice kont­luğu, Venaissin kontluğu, Dauphine’nin gü­neyi ve Nîmes ile Uzes idare çevrelerini kap­sayan topraklar üzerinde konuşulan dili belirtir. Şüphesiz bu iki anlamlılık biraz rahatsız edicidir; bazı dilbilimciler, provence dili teriminin geniş anlamını belirtmek için Oc’tan türeyen Oksitan kelimesini kullan­dılar; ama bu kelime de iki anlamlıdır, çün­kü günümüzde oc dili lehçelerinin tümü için ortak bir dil kurmak isteyen ve trubadur­ların imlâsını kullanan bir grup modern ya­zar (özellikle languedoc lehçesiyle yazanlar) tarafından Özel bir anlamda ele alınır.

Dar anlamıyle provence dilinin en azından dört değişik biçimi vardır: Rhöne’un her iki kı­yısında konuşulan rhâne lehçesi; Martigues ve Marsilya’dan Cannes’a ve Apt’tan Draguignan’a kadar uzanan kıyı lehçesi; nice lehçesi ve Forcalquer ile Castellane ve Sisteron ile Allos arasında oknuşulan gap leh­çesi; buna Yukarı Alpler’de konuşulan alp provence lehçesi de eklenebilir; bir geçiş lehçesi sayılan bu lehçe, fransız-provence lehçesi özellikleri kapsayan gap lehçesinin değişik bir biçimidir. Bü lehçelerin her biri­nin değişik biçimleri vardır: lehçesel parça­lanma çok yaygındır ama farklar yalnız fo­netikte görülür; lehçelerin kelime hazinesi, morfolojisi ve sözdizimi ortaktır; yalnız, nice lehçesinin bu konuda ayrıcalık gösterdiği söylenebilir; çünkü 3388′de Provence’ın geri kalan bölümüyle bağlarını koparan ve bu yüzden özel bir evrim geçirerek birçok eski biçimi muhafaza eden bu lehçe, kendine has bir görünüm kazanmıştır. Bu lehçelerden rhâne lehçesi, Mistral ve çö­mezleri (Felibrige okulundan şairler) saye­sinde edebiyat dili oldu ve çok zengin bir edebiyatın ifade aracı haline geldi. Mistral, Aubanel, Roumanille,
J. d’Arbaud, V. Bernard’ın eserleri milletlerarası bir üne ulaştı. Provence dili, Mistral’den önce de sürekli ve çoğunlukla başarılı olarak yazılmıştı; XVI. yy.da Bellaud de la Bellaudiere, XVII. ve XVIII. yy.da Brueys, Zerbin, T. Gros, J.de Cabanes, XIX. yy.da marsilyalı şarkı yazarı Victor Gelu tarafından işlendi. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVENCE Tarih hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROVA

Tarih 11 Haziran 2009

PROVA i. (ital. k.). Bir şeyin, amacına uy­gun olup .olmadığını anlamak için yapılan deneme: Oyun provası. Konser provası.
— Grav. Sanatçının çalışması sona erme­den veya erdikten sonra, kazılan levhadan elde edilen baskı. || Numaralı provalar, çalışmanın belirli bir durumunda, o durum­dan kaç örnek basıldığını ve sıra numara­sını taşıyan prova. || Yazılı ön prova, ko­nuyu açıklayan yazı kazınmadan veya yazıldıktan sonra basılan prova. (Yazıdan ön­ceki provalar tercih edilir; aralarından bazı­ları kenarlarında sanatçının bazı deneme­lerini taşıdığından, sanatçı provası diye ad­landırılır.)

— Matbaac. Yazar veya musahhih tarafın­dan üstünde düzeltmeler yapılan basılı me­tin: İlk prova, ikinci prova. \\ El provası, mürekkeplenmiş dizgi üzerine kâğıt koyup bir merdaneyle üzerinden geçirilerek elde edilen prova. | Son prova, basılacak nüsha üzerinde işaret edilen düzeltmelerin iyi ya­pılıp yapılmadığını, sayfa düzeni ve kenar boşluklarının iyi durumda olup olmadığını kontrol etmeğe yarayan prova.
— Müz. Bir melodi parçasını, bir ritim bö­lümünü, bir cümleyi veya müzik parçasının tümünü gerektiği kadar tekrarlama işlemi. || Halk önünde icra edilecek bir müzik ese­rini orkestra ve solocuların inceleyerek ça­lışmaları.
— Terz. Bir elbiseye son şeklini vermeden önce elbiseyi giyecek kişinin üzerinde yapı­lan düzeltme: İlk prova. Son prova.
— Tiyat. Bir oyunun incelenmesi ve sah­neye uygulanması için yapılan ön çalışma. (Bk. ANSIKL) || Genel prova, bir oyunun davetliler önünde başından sonuna kadar yapılan son provası. (Birçok batı tiyatrosun­da ve bazen de Türkiye’deki tiyatrolarda tenkitçi ve profesyonel tiyatrocuların çağ­rıldığı bu genel prova, davetlilere oyun hak­kında tam bir fikir verebilmek için düzenle­nir; genel provanın ilk temsilden hattâ bir­kaç temsilden sonra yapıldığı olur.) [Prova jeneral de denir.] || Okuma provası, hiç bir sahne hareketi olmadan, oyuncuların otur­dukları yerden yalnız metni tekrarlamaları. (Gırgır provası da denir.)
— ANSiKL. Tiyat. Bir eserin oyunculara okunmasından sonra her oyuncuya eserin bir nüshası verilir, ilk prova rollerin karşılaş­tırılmasından, yani esas metne göre kontrol edilmesinden ibarettir; sonra oyun fuayede okunarak ezberlenir. Yazar, yönetici, rejisör ve suflör provalara sahnede katılır. Dekor, kostüm v.b.nin kesinlikle tespit edildiği son pröva’larda ise yazarla birlikte sahneye ko­yucu salonda yeı alır. Bütünüyle birlikte ya­pılan bu provalar, aşağı yukarı seyircisiz, kapalı birer temsil niteliğindedir. (M)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROVA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROUDHON (Pierre Joseph)

Tarih 11 Haziran 2009

PROUDHON (Pierre Joseph), fransız sosya­listi (Besançon 1809-Paris 1865). Orta halli bir ailenin çocuğuydu, öğrenimini yarıda bı­rakarak, bir basımevinde musahhih olarak çalışmağa başladı. 1831-1832′de Fransa’yı dolaştı. Basımcı olarak Besançon’a yerleşti;

Fourier taraftarlarıyle tanıştı (1846). Sonra Paris’te yerleşti (1838) ve gazeteciliğe başladı. Geniş, fakat karmakarışık bir kül­tür edindi. Sosyalist çevrelerle tanıştı ve bu arada Kari Marx ile dost oldu. Fakat az sonra Marx’a cephe aldı. İlk eseri olan Mülkiyet Nedir? (Qu’est que la Propriete?) [1840] ile tanındı, fakat bu eserde geçen «Mülkiyet hırsızlıktır» cümlesi düşüncesini özetlemekten uzaktı. Daha sonra yayımla­dığı Theorie de la Propriete (Mülkiyet Te­orisi) [1865] adlı eserinde «ortak düzenin kendiliğinden ürünü» olan modern mülkiye­tin «görünüşte hukuk mantığına ve sağduyu­ya aykırı olarak ortaya çıktığını, fakat bu­nun hürriyetin zaferi, iktidara karşı çıkabi­lecek en büyük devrimci güç diye alınabi­leceğini» ileri sürdü. Daha önce Le Peuple (Halk) gazetesinde «Biz herkes için mülkiyet istiyoruz» diye yazmıştı. Gerçekte Proudhon anarşiye yatkın bir bireyciydi. «Anarşi bugünkü toplumların, hiyerarşik ilkel top­lumların varoluş şartıdır». Toplumsal ada­letsizlikten derinden derine etkilenen yazar, çözümü kapitalist çıkarların («yabancı hu­kuku») «Mübadale bankası»nın karşılıksız kredisi sayesinde ortadan kaldırılmasında görüyordu. Ona göre bu sistem, iskontoyu, yani sermaye faizini ortadan kaldıracaktı.

Haziran 1848′de Proudhon, Kurucu meclise milletvekili seçildi; 1849′da Halk bankasını kurdu. Bu banka, ona göre, karşılıksız kre­dinin mümkün olduğunu ispat edecekti. Na­zarî sisteme aykırı düşmekle beraber (Halk bankasının sermayesi vardı, Mübadele ban­kasının ise sermayesi olmayacaktı; yüzde 2 faiz alıyor ve bu faizi yüzde 0,25′e düşürme­yi tasarlıyordu; oysa Mübadele bankası karşılıksız kredi verecekti), bu kurum çalışa­madı: ödenmiş sermayesi hiç bir zaman 18 000 frangı geçmedi. Geleceğin Napoleon III’üne karşı yayımladığı iki makaleden ötürü üç yıl hapse mahkûm oluşu, Proudhon’un, uğradığı başarısızlığın iyice bilincine varma­sını sağladı. Genç bir işçi kızla evlendi, iktisadî meseleleri geçici olarak bir yana bırakarak, sosyal ve siyasî meseleleri ince­lemeye yöneldi. Çeşitli kişisel (hastalık) ve ailevî (kızlarının ölümü) engellerden sonra, De la Justice dans la Revolution et dans l’Eglise (Devrimde ve Kilisede Adalet) [1858] adlı eserini yayımladı, yeniden üç yıl hapse mahkûm oldu; Brüksel’e sığındı.

Paris’e dönünce (1862), merkeziyetçiliğe karşı koyan Du Principe Federatif (Federasyon İlkesi üstüne) [1863] adlı eserini yayımladı. Çalışmaktan çökmüş olarak üç yıl sonra öldü. Saint-Simon’cuların, Fourier’nin («ça­ğımızın en büyük yutturmacısı»), Louis Blanc’ın («zırva formüllerle işçileri zehirle­di»), Kari Marx’ın («sosyalizmin tenyası») ve komünizmin («Nuh’tan kalma saçmalık») şiddetli tenkitçisi olan Proudhon, işçi ve ay­dın çevrelerinde büyük bir etki yarattı. Bu­na karşılık, Marx, Systeme des Contradic-tions £conomiques ou la Philosophie de la Misere’e (iktisadî Çelişkiler Sistemi veya Sefaletin Felsefesi) [1846] cevap olarak yaz­dığı Felsefenin Sejaleti’nde (Misere de la Philosophie) Proudhon’u şiddetle tenkit etti ve onu bir «küçük burjuva» olarak gösterdi. Proudhon’un sistemi, iktisadî ve sosyal plan­da iştirakçi, siyasî alanda federalistti. Bu sonuca ulaşmanın yolu, otorite ilkesinin ye­rine, sözleşme kavramını getirmektir; ona göre sözleşme, «eşit ve hür varlıkların be­nimseyebileceği tek ahlâkî ilişkidir». Büyük sınaî üretim üniteleri, işçilerin kendi arala­rında kuracakları üretim kooperatifi veya millî atelye niteliğinde olmayan ortaklıklar haline gelecektir; üreticiler kendi araların­da maliyet fiyatı üzerinden serbestçe mal ve hizmet mübadele edeceklerdir: faizin (kredi bedava olacağı için) ve kârın ortadan kaldırılması, sınıfları birbiriyle kaynaştıra­caktır («burjuva sınıfıyle proletaryayı orta sınıfta, geliriyle geçinen sınıfla, ücretiyle ge­çinen sınıfı da tam anlamıyle ne geliri, ne ücreti olan, fakat icat ve teşebbüs eden, değerlendiren, üreten, mübadele eden sınıf içinde eritmek»), öbür eserleri: Organisati-on du Credit et de la Circulatîon (Kredi­nin ve Para Tedavülünün Düzenlenmesi) [1848], Solution du Probleme Social (Sosyal Problemin Çözümü) [1848], Les Confessions d’un Revolutionaire (Bir Devrimcinin itiraf­ları) [1849], L’İdee Generale de la Revolution au XlXe Siecle (XIX. yy.da Genel Devrim Fikri) [1851], La Guerre et la Paix (Savaş ve Barış) [1861], De la Capacite Politique des Classes Ouvrieres (İşçi Sınıfının Siyasî Yeteneği) [1865]. Yazışmaları (Correspondance) Sainte-Beuve tarafından ya­yımlandı. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROUDHON (Pierre Joseph) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROMETHEUS

Tarih 11 Haziran 2009

PROMETHEUS. Yun. mit. Titan, İapetos ile Klymene’nin oğlu, Atlas, Athos, Epimetheus’un kardeşi. Hesiodos, Aiskhylos ve öteki yazarlar tanrıların, özellikle Zeus’un öfkesini üstüne çekerek insanlığa nasıl hiz­met ettiğini anlatırlar. Tanrılar ateşten ya­rarlanmayı kendilerine sakladıkları için Prometheus ateşi çaldı ve içi oyuk bir bastona saklayarak insanlara getirdi. Bunun üzeri­ne tanrılar Pandora’yı insanlara gönderdi ve Prometheus Kafkas dağının tepesinde zincire vuruldu: bir kartal sürekli olarak, onun geceleri yeniden oluşan karaciğerini kemiriyordu. Herakles kartalı öldürerek iş­kenceye son verdi. Bu efsane birçok deği­şik yoruma konu oldu. Prometheus ayrıca, insanlara medeniyeti getirecek bütün bilgi­leri de öğretmişti: ev yapma, hayvanları ev­cilleştirme, madenleri işleme, yazı, tıp, kâ­hinlik v.b. Hattâ, kili yoğurarak insanı yarattığı ve bir parça kutsal ateşle canlan­dırdığı da söyleniyordu. Küçük zanaatçı­ların koruyucusu olan Prometheus’un Attike’de ünü çok yaygındı.
— İkonogr. Prometheus efsanesi antik sa­natta çok işlenmiştir: resimli vazolar, oy­malı taşlar, kabartmalar; heykeltıraşlıkta Capitolino müzesinin bir taş mezarı, Na­poli’deki başka bir taş mezar, helenistik bir heykel (Terme müzesi) Vatikan’da bir alçak kabartma sayılabilir.
— Ed. tar. Prometheus masalının görüldü­ğü en eski eserler, Hesiodos’un şiirleri olan Theogonia ve Ezga Kai Hemerai’du. (tşler ve Günler). Prometheus burada hile yoluyle, Zeus’a kafa tutacak gücü kaza­nır ve insanlığa iyilik eder, fakat Zeus so­nunda onu cezalandırır. Aiskhylos’un Zincire Vurulmuş Prometheus’u (Prometheus Desmotes) tanrılar tanrısı Zeus’un nankör­lüğüne kurban olur ve uğradığı haksızlığı protesto eder. Tanrıya isyan eden bu Pro­metheus sembolü daha sonra romantik edebiyatta işlendi: A. W. Schlegel’in Pro­metheus şiiri (1797) Prometheus’u «insan»a büyük bir inançla bağlı bir kahraman ha­line sokar; aynı anlayış Byron’un Prometheus’unda. (1816) ve Shelley’in Kurtulmuş Prometheus’unda de görülür. Andre Gide, Zincire Kötü Vurulmuş Prometheus’ta, kah­ramanına başka bir sembolik anlam verir: Prometheus’un karaciğerini kemiren kartal ihtirasların, insanın zararına beslenen istek­lerin ve duyguların sembolüdür. Promet­heus, kartalını yiyerek dengeyi yeniden bu­lacaktır. (L)

Prometheus Desmotes. Bk. zincire vu­rulmuş prometheus.

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROMETHEUS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PROLOG

Tarih 11 Haziran 2009

PROLOG i. (yun. prologos’dan fr. prologue). Tiyat. Eskiçağda, oyunun, koronun girişinden önce gelen ve konunun açıklanmasını hazırlayan giriş bölümü. || Bugün, bir tiyatro oyunundan önce okunan ve oyunu hazırlayan küçük şiir veya nesir par­çası. || Bir tiyatro oyununda, asıl olay­lardan önce geçen olayların ortaya konduğu birinci bölüm.
— Müz. Lirik trajedilere giriş olarak kul­lanılan opera bölümü. (XVII. yy. fransız operalarında uvertürden hemen sonra ge­lir, temsil edilecek eserle uzaktan yakın­dan bir ilgisi olmaksızın, hükümdarın fa­zilet ve başarılarını överdi [Lully'nin Alceste operası].)
— ansîkl. Tiyat. Sophokles’e kadar yu­nan trajedisinde ve eski komedide oyunun koro girişinden önceki bölümüne prologos adı verilirdi. Oyunun sunulması, kişiler arasındaki konuşmalarla yapılırdı. Euripides çoğu zaman olayın dışında kalan yabancı bir kişinin aracılığıyle durumu anlatmayı, hattâ daha önceden bütün oyunun bir öze­tini yapmayı düşündü. Bu kişi genellikle bir tanrıydı. Bu metot önce yeni-komedi yazarları sonra da latin komik tiyatrosu tarafından benimsendi. Ortaçağda mirakl’ler ve mister’lerden önce bazan dua şeklinde prologlar okunurdu. Biçimleri sağlam bir şekilde tespit edilmiş olan klasik trajedi ve komedilerden prologlara yer verilmezdi, fakat en değişik biçimleri bile benimseyen çağdaş dramda bazen prologlar bulunabi­lir. (L)

11 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PROLOG hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRODROMOS (Theodoros)

Tarih 10 Haziran 2009

PRODROMOS (Theodoros), bizanslı yazar (İstanbul 1115-1166). Çeşitli manastırlarda oldukça yoksul bir hayat sürdü. Bu sebep­ten kendisine Prokhoprodromos (Yoksul Prodromos), eserlerinin tümüne de Prokhoprodromika denildi. Manzum bir roman (Ta Kata Rodanthen kai Dosiklea [Rodanthe ve Dosiklea]), Katomyomakhia (Fare­lerle Kedinin Savaşı) gibi bürlesk şiirler ve konusunu günlük hayattan alan birçok şiir yazdı. Yazılarının en ilgi çekicisi ioannes II Komnenos (1118-1143) ve Manuel I Komnenos (1143-1180) için Halk Yunancasıyle ve zengin bir hayal gücüyle yazdığı şiirlerdir. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRODROMOS (Theodoros) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

ROCHAZKA (Arnoşt)

Tarih 10 Haziran 2009

ROCHAZKA (Arnoşt), çek edebiyat ten­kitçisi (Prag 1869 – ay.y. 1925). 1894′te Mo­derni Revue’yü kurdu. Başlıca makaleleri on kitap halinde toplandı: Meditace (Düşünceler) [1912]; Literarni Silhouety a Studia (Siluetler ve Edebiyat incelemeleri) [1912]; Fransız Yazarları ve öbür incele­meler (1912); Razhovery s Knihami, Obrazy a Lidmi (Kitaplar, Tablolar ve İn­sanlarla Konuşma) [1916]. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa ROCHAZKA (Arnoşt) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Process and Reality (Evrim ve Gerçek)

Tarih 10 Haziran 2009

Process and Reality (Evrim ve Gerçek), Alfred North Whitehead’ın 1929′da yayım­lanan eseri. Yazar bu kitabında kendi fel­sefe sistemini açıklar ve yeni-gerçekçilerin safında yer alarak çalışmasını, varlığın spinoza’cı ve eflatun’cu tarzda incelenmesine yöneltir. Ama eserin adından da anlaşı­lacağı gibi, dinamist bir metot ve görüşü benimser. O da Bergson gibi Soyutlamayı reddederek sezgiye ve deneye başvurur, ba­zı felsefeleri (materyalizm ve mekanizm gi­bi) tenkit eder, varlığın çeşitli biçimleri konusunda da bazı yanlarıyle Aristoteles’çiliği andıran bir dizi inceleme yapar. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Process and Reality (Evrim ve Gerçek) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİNGLE (Thomas)

Tarih 10 Haziran 2009

PRİNGLE (Thomas), iskoç yazarı (Kelso yakınları 1789-Londra 1834). 1819′da erkek kardeşleriyle Güney Afrika’ya gitti. Kap kütüphanesi müdürlüğüne getirildi, iki gazete kurdu; ama valiyle aralarında çıkan bir anlaşmazlık sonucunda İngiltere’ye döndü (1826). İngiltere’de, köleliğe karşı çıkanların safına katıldı. Ephemerides (1828) ve African Sketches (Afrika’dan Sahneler) [1834] adlı eserlerindeki şiirleriyle Güney Afrika’­nın en büyük şairi unvanını almağa hak ka­zandı. (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİNGLE (Thomas) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Principles of Psychology (Psikolojinin il­keleri)

Tarih 10 Haziran 2009

Principles of Psychology (Psikolojinin il­keleri), W. James’in 1891′de yayımlanan eseri. Yazar bu eserinde çağrışımcı ve mekanist ruhbilimi tenkit eder ve bu anlayışa karşı canlı ve sürekli bir bilinç akımını sa­vunur. Yazara göre, önemli olan, algımızın unsurlarını bazı soyut bağıntılara göre değil de, eylemin ihtiyaçlarında toparlayan veya ayıran deneydir. Bu bağıntılar da deneyden çıkmıştır ve her doğru gibi, her gerçek gibi, bunlar da deneye bağımlıdır (pragmacılık). (L)

10 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Principles of Psychology (Psikolojinin il­keleri) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİJATEU (İvan)

Tarih 09 Haziran 2009

PRİJATEU (İvan), sloven edebiyatçısı (doğ. Sodrazica, Ribnica 1875). İslav edebi­yatı ve kültürü tarihçisi, Ljubljana’da islav edebiyatı dersleri verdi (1918′den sonra). Napolyon devri islav dünyası ve be yazar­lar (L.N. Tolstoy, A.S. Puşkin, F. Preşeren v.b.) üstüne birçok çalışma yayımladı. Bun­lar arasında, özellikle Reform ve Rönesans devri islav kültürüyle ilgili olanlar çok önemlidir. (M)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİJATEU (İvan) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİESTLEY (John Boynton)

Tarih 09 Haziran 2009

PRİESTLEY (John Boynton), ingiliz yazarı (Bradford, Yorkshire 1894). Kronikçi ve edebiyat tenkitçisiydi, önce denemeleriyle ta­nındı, sonra romanlar yazdı: Adam in Moonshine (Ay Işığında Âdem) [19281; The Good Companions (iyi Dostlar) [1929]; Angel Pavement (Melek Kaldırımı) [1930]; The Doomsday Men (Kıyamet Günü insanları) [1938]; Jenny Villiers (1947); The Magicians (Sihirbazlar) [1954]; The Thirt-first of June (Otuz Bir Haziran) [1961]. Ayrıca birçok ti­yatro eseri yayımladı: J Have Been Here Be-fore (Daha önce Burada Bulundum) [1938]; Bir Komiser Geldi (An İnspector Câlis) [1947]; The tinden Tree (Ihlamur Ağacı) [1946]; Summerday’s Dream (Yaz Günü Rü­yası) [1949]; Satürn över the Water (Satürn’ün Suda Yansısı) [1961]; The Shapes of Sleep (Uyku Biçimleri) [1962]; Sir Michael and Sir George (1964); Salt is Leaving (Salt Gidiyor) [1966]; İt’s an Old Country (Eski Bir Ülke Bu) [1967]. Bütün eserlerinde XX. yy. toplumunu oldukça sert ve alaylı yoldan tenkit eder. Ayrıca Charles Dickens (1961) adlı bir biyografi ile deneme ve hatıralar da yayımladı: Literatüre and Western Man (Edebiyat ve Batı insanı) [1960]; Lost Empires (Kayıp imparatorluklar) [1965]. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİESTLEY (John Boynton) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİENE

Tarih 09 Haziran 2009

PRİENE, bugün. Güllübahçe. Esk. coğ. Anadolu’da (Karia bölgesi) Samsun (Mykale) dağının güney yamacında şehir. Strabon’a göre öteki adı Kadme’dır. Teleoneia kalesinin bulunduğu dik bir kayalığın altında yer alır. Eski yazarlar Priene den, kara şehri olarak söz ederler. Bugün Eski Menderes tepesi adını taşıyan Akro-polis’in eteğinde akan Büyük Menderes (Maiandros) ırmağının kollarından bin, es­ki devirlerde Naulochos limanına kadar kü­çük kayıklar ve çatanalar için trafiğe elve­rişliydi. Priene adının Yunanöncesı devre kadar indiği ve Praisos Priansos gibi Girit adalarının, Priene ile ilişkili olduğu sanılı­yor. Antik belgelere göre, Priene şehrinin kurucuları lon’lar ile karışmış Thebar’lılerdi ve başlarında Peneleos’un oğlu Phılotas ile Neleus’un oğlu Aipytos vardı. Şehrin ku­ruluşunun M.Ö. 2000′e kadar gittiği sanılır. Arkaik devre ait şehrin, bugünkü yerden daha içerilerde, Miletos’un yakınlarında ku­rulmuş olduğu sanılıyor. M.Ö. 645 yıllarında Lydia krallığının baş­kenti Sardeis’in düşüşünden sonra Priene, Trer’lerin ve Kimmer’lerin lideri Lygdamis tarafından ele geçirildi. Ancak bu sefer, ge­çici bir yağma niteliğinde olduğundan kısa süre sonra şehir, istilâdan kurtuldu; sonra da Lydia kralı Ardys tarafından ele geçirildi. Priene’deki Lydia hâkimiyetinin ne kadar sürdüğü bilinmiyor.

Şehrin, Kroisos devrin­de de Lydia krallığının hâkimiyetinde oldu­ğu kesindir. Herodotos ve Pausanias’a gö­re, Keyhüsrev’in kumandanı Media’lı Mazares M.Ö. 545 veya 544 yıllarında şehri tah­rip etti ve halkını köle yaptı, lonia şehirlerinin M.Ö. 499′da Perslere isyan etme­siyle başlayan lonia ihtilâline ve M.ö. 494′te lonia ihtilâline son veren Lade savaşına Priene de 12 gemiyle katıldı. Bu savaştan sonra Miletos, Priene ve birçok ion şehri, tapınaklar ve kutsal yerlerle birlikte yakı­lıp yıkıldı. M. ö. 353′te Karia satrapı Mausolos’un ölümünden sonra Priene’nin yeniden inşa edildiği M.ö. 334′te de Büyük İskender’in şehre geldiği sanılıyor. M.ö. 283 veya 282 yılında Sisam (Samos) ile Pri­ene arasında bir sınır olayı sonucunda çı­kan anlaşmazlıkta Lysimakhos araya gire­rek iki tarafı uzlaştırdı ve Dryussa’yı Priene’lilere, Batinetis’i ise Samos’lulara ver­di. M.ö. 246′da Selefkilere ait olan şehir Laodikeia savaşı sonucunda Ptolemaios’ların eline geçtiyse de M.ö. 196′da tekrar selefki hâkimiyetine girdi. Kısa bir süre sonra, Priene ile Samos arasında yeni bir anlaşmazlık başgösterdi. Rodosluların hakemliğiyle Priene, Karion ile Dryussa’yı elinde tuttu. M.ö. 188′de Manlius Volso, Küçük Asya’daki ilişkileri düzenleyince, Pri­ene ve Samos, Romalıların bağımsız mütte­fiki olmayı kabul etti.

M.ö. 155′te Kappa-dokia kralı Ariarathes V ile Bergama kralı Attalos II, Priene’ye karşı savaş açtı. M.ö. 133′te Bergama kralı Attalos II ölünce top­raklarını Roma’ya vasiyet etti ve Priene de roma hâkimiyeti altına girdi. Roma devrin­de şehir sayısız savaş gördü, Augustus za­manında düzenli bir duruma geldi. Bu sıra­larda Büyük Menderes ırmağının taşıdığı alüvyonlarla, deniz devamlı olarak şehirden uzaklaştığı için Priene’nin önemi de gittikçe azalıyordu. Bizans devrinde Priene, Andronikos II Palaiologos’a kadar bir piskopos­luk merkeziydi. Yazılı belgeler ve arkeolojik kalıntılar, şehirde, bizans yönetimi sı­rasında (XIII. yy.a kadar) yerleşme olduğu­nu ve bu tarihten sonra tamamen terk edil­diğini gösterir.

• Arkeolojik kazılar ve araştırmalar. Şehir ilk defa 1673′te İzmir’den gelen ingiliz tüc­carları tarafından tespit edildi. 1894′te Ber­lin Müzeleri Eski Eserler bölümü müdürü R. Kekule” von Stradcnitz ve Kari Human şehri birlikte ziyaret ederek arkeolojik bir araştırma yapmağa karar verdiler. 1895′te K. Human ilk kazıya başladıysa da, anî ölümü sonucunda kazı başkanlığına Theoder Wiegand getirildi. Bu çalışmalar 1899′da so­na erdi.
Şehir, Hippodamos planı veya «ızgara plan» adı verilen bir plana göre yapılmıştır; yol­lar ve caddeler düzgün ve dik bir şekilde birbirlerini keser. Athena tapınağı, agora ve resmî yapılar şehrin merkezinde yer alır. Doğu-batı yönünde uzanan 6 yol, şehri düzgün parçalara böler. Bu yollardan en önemlisi agoranın yanından geçen Batı Kapı yolu (şehrin batı surlarında bir kapıya ulaşır), kayalık bîr arazinin oyuimasıyle ya­pılmıştır. Tiyatro yolunun, doğu ve batıda yer alan iki kapıyı birbirine bağladığı doğu­daki kapının da şehrin ana kapısı olduğu sanılıyor. Bu kapıdan çıkan bir yol da Magnisa’ya (Menderes Magnesia’sı), oradan da ülkenin içlerine kadar uzanıyordu. Ka­pının iç tarafında bulunan ve kenarları yu­varlak duvarlar tarafından kapatılmış olan avlu, kapıyı kırarak giren düşmanı yeniden geri püskürtmek için bir tuzak vazifesini görüyordu. Güneydeki Batı kapısı da ana kapı kadar önemliydi. Doğuda, Kaynaklar kapısı adı verilen önemli bir giriş daha var­dır. Şehrin kuzey-güney yönünde uzanan eksenlerinde çok eğimli yollar yer alır. Bü­yük bir kısmı merdivenlerden meydana ge­len bu yollar şehir ulaşımını büyük ölçüde etkiliyordu. Yatay ve dikey eksenler tara­fından sınırlandırılmış olan ev bloklarının (insulae) boyutları 47,20 X 35,40 m idi; her birinin üzerinde genellikle 4 ev vardı. Şehir akropolisi ve aşağı şehir arasındaki surlar kesintilidir. Yüksekte kurulmuş olan akropolisin yeri savunmaya elverişlidir. Akropolis üzerinde 10 kulenin bulunmasına kar­şılık, çok daha uzun olan şehir surları üze­rinde 16 kule vardır. Güneyde, stadionun yakınlarında testere biçiminde olan surlar, şehrin güneyinden gelen saldırılara karşı ba­şarılı bir şekilde savunulmasını sağlıyordu. Surlarda özellikle Bizans çağında bazı de­ğişiklikler ve onarımlar yapıldı. Şehrin nekropclis’leri hakkında fazla bilgi yoktur. Yal­nız doğudaki nekropolis’in önemli olduğu tespit edilmiştir.

Tapınak (Athena polias tapınağı). Şehrin en hâkim noktasında, kayalık bir teras üze­rindedir. Vitruvius’a göre, ünlü mimarPyt-heus tarafından yapıldı (M.Ö. IV yy.). Şeh­rin en önemli ve aynı zamanda en eski yapı­sıdır. Tapınak doğu-batı yönünde inşa edil­miş olduğundan, şehir planının bu yapının çevresinde geliştirildiği sanılıyor. Her ba­kımdan klasik bir yapı elan Athena tapınağı küçük asya-ion düzeninde ve 6 X 11 sütunlu peripteros planlı bir yapıdır. Uzun ve kısa taraflarındaki sütun sayısının birbiriyle oranı, klasik dor tapmağı etkisini gösterir. Tapınağın yapımı sırasında kullanılan ve esas ölçü olan «ayak» 29,4 sm’lik attike aya­ğıdır. Tapınak, içindeki kült tasviri ve kai­desinde bulunan sikkelere göre, Kappado-kia kralı Orophernes tarafından adanmıştı. Pausanias da bu kült tasvirinden söz eder. Tespit edilen kalıntılara göre, Athena’nın heykelinin mermerden ve Nike’nin kanat­larının altın suyuna batırılmış tunçtan ya­pıldığı ve ünlü heykeltıraş Pheidias’ın Part-henon tapmağı için yaptığı Athena Parthenos heykelinin kopyası olduğu anlaşıldı. Athena tapmağının dışında bir de sunak vardır; Priene’nin yeniden kuruluşu sıra­sında yapıldığı ve büyük Bergama sunağı tipinde olduğu sanılıyor. Athena Polias ta­pmağında ve sunağın baş tabanı üzerinde, roma imparatoru Augustus devrine ait, At­hena ve imparator için yazılmış bir adak yazıtı vardır.

Zeus veya Asklepios kutsal alanı. Agoranın doğusunda, kare planlı, kuzey ve güneyi ga­lerili bir alandır. Tapınak 8,50 X 13,50 m boyutlarındadır. Girişinde ion düzeninde 4 sütun vardır. Bunun dışında tapınak hakkın­da fazla bilgi yoktur; ilk defa M.Ö. 330′da yapımına başlandığı kabul edilir. Demeter kutsal alanı. Demeter tapmağının M.Ö. II.yy.dan önce, doğu ucundaki suna­ğın ise daha geç bir devirde yapıldığı sanı­lır.

Mısır tanrıları kutsal alanı. Tiyatro ve At­hena caddeleri arasında bir teras üzerinde­dir. Burada ele geçirilen III. yy.a ait yazıt­lara göre alan Serapis, Osiris, isis, Anubis ve Harpokrates gibi mısır tanrılarına adanmıştır. Bu alanda uzunluğu 14,60 m, genişliği de bunun yarısı kadar olan büyük bir sunak vardır. Alanın kuzeybatı köşesindeki propylaion ile, batı duvarı kenarındaki galerinin, daha geç devirlerde yapıldığı sanılıyor. M. S. III. yy.di Böyle bir kutsal alanın yapıl­ması, Ptölemaios III Euergetes’in Laodike-ia savaşından sonra mısır hâkimiyetini Ege bölgesine de yaymak istemesi ve bu yüzden Küçük Asya’nın batı kıyılarındaki stratejik mevkilerde yerleşmesiyle açıklanır. Meclis binası ve Prytaneion. Meclis, agora­nın kuzeydoğu köşesindeki kutsal stoanın doğu uzantısında yer alır. 20,25 X 21,06 m boyutiarındadır. Priene’nin en iyi korunmuş yapılarındandır. Binanın içinde üç tarafın­da çatıya doğru gittikçe yükselen oturma sı­raları, tam ortada da mermerden yapılmış ve çevresi kabartmalarla süslü, dört köşe bir sunak bulunur. Bu yapının bir «ekklesia» olması da mümkündür; fakat, Miletos’taki benzeri yapı ile karşılaştırılarak bu yapının bir «bulcuterion» olduğu genellikle kabul edilir. Prytaneion’un varlığı bir ya­zıttan öğrenildi. Bu yapı bir roma yapısının altında kalmıştır.
Agora ve kutsal stoa. Agora, kuzeyden kut­sal stoa ile sınırlandııılmıştır ve şehrin mer­kezinde yer alır. Şehrin planlanmasında, çı­kış noktası olarak agoranın alınmış olması da mümkündür. Pausanias’ın sözünü ettiği agora, tipik bir ion agorasını gösterir. Agorayı kuzeyden sınırlayan «kutsal stoa», agorayı çevreleyen galerilerin içinde en önemlisidir. M. Ö. III. yy .da daha eski bir ya­pının onarımı ve genişletilmesi sonucu mey­dana gelmiş olduğu sanılıyor. Bir teras üzerinde bulunan stoa 116 m uzunluğundadır ve 3 basamakla çıkılır. Mimarî bakımdan burada dor ve ion biçimlerinin birbiriyle karıştırıldığı görülür. Cephedeki 49 sütunun başlıkları dor düzenindedir ve gövdeleri üzerinde 20 adet yiv vardır. İç kısımda 24 adet ion sütunu yer alır. ön kısımdakilere göre daha aralıklı ve yüksek olan bu sütun­ların gövdelerinin alt kısımlarında yiv yok­tur. Arkeologlara göre, sütunların üzerinds ahşap bir semeıdam vardır. «Kutsal stoa» adının ilk defa Mithridates zamanında ve­rildiği sanılıyor.
Tiyatro. En önemli ve ilgi çekici yapıların taşında gelir. M.ö. 332-331 veya 331-330 yıllarına ait ve Apellis adına yazılmış şeref yazıtında, bir tiyatrodan söz edildiği için, Priene tiyatrosunun bu yıllar içinde yapıldığı sanılıyor. Çok düzgün bir şehir planının içine, 5 000 kişilik oturma yeri olan bir tiyatronun yerleştirilmesi vardır; fakat Priene’li mimarlar bu güçlüğü yenerek tiyat­royu agoranın kuzeyine yerleştirmişlerdir. Seyirci kademeleri bir yamacın içine oyula­rak yapılmıştır. Orkestra bölümü sıkıştırıl­mış topraktır.
Gymnasion’lar ve Stadion. Yukarı ve aşağı olmak üzere iki gymnasion vardır. Yukarı gymnasion, tiyatro ile meclis binası arasın­dadır. Buradaki araştırmalar yetersiz oldu­ğundan bu yapılar hakkında fazla bilgi yok­tur. Şehrin güneyindeki Aşağı gymnasion da­ha iyi bilinir. Aşağı gymnasionun sütunlu avlusu, doğu-batı uzantısında 34,35 m, kuzey-güney uzantısında
35,11 m uzunluğun­da Stadion, Priene’deki öteki yapılar gibi yüzyıllar boyunca değişikliklere uğramış­tır; 191 m uzunluğunda olduğu sanılıyor. Evler. Priene’deki tapınak, tiyatro, agora v.b. yapılar çok gelişmiş olduğu halde ev­ler çok az gelişmiştir. Şehirde ancak geç devirlere ait 4 adet peristilli ev ortaya çı­karıldı. Priene’deki evlerde prostaslı oikos (girişi stoalı ev) tipi yaygındır.

Wiegand, bu evlerde megaron tipinin etkileri olduğunu ileri sürer. Mykenai tarihöncesi evleriyle prie­ne evleri arasında ilişkilerin varlığı tespit edilmiştir. Şehirde bugün en iyi durumda bulunan ev, tiyatro caddesinin kenarında, Athena tapı­nağının yanındadır. Bu ev, megarotı tipi bir yapının daha geç tir devirde, peristilli bir ev olaıak değiştirilmesi sonucu ortaya çık­mıştır. Evin, yalnız kadınlara, hemen yakı­nındaki başka bir evin de erkeklere ait ol­duğu sanılıyor. Ortaya çıkarılan başka iki ev de aynı zamanda tapınak olarak kulla­nıldığı için ilgi çekicidir. Bu evlerden biri, ele geçirilen buluntulara göre tanrıça Kybele’ye adanmıştı, ötekinin de «Kutsal ev» adım taşıdığı tespit edidi. Evlerin yapı mal­zemesi ve tekniği çok basittir. Duvarları ge­nellikle çamur harçla tutturulmuş kırma tas­lardan veya kerpiç tuğlalardan yapılmıştır. İç yüzleri alçıyle sıvanmıştır. Pencereler çok az ve belki de çok yüksektedir.

Bizans yapıları,Andronikos ll Palaıologos devrine kadar bir piskoposluk meıkezi olan şehirde, İsaakios I Angelos ile Aleksios III Angelos devirlerinde selçuk ve osmanlı teh­likesine karşı bazı yapılar inşa edildi. Mese­lâ, Zeus tapınağının yanındaki küçük şato­nun bu devirde yapıldığı kabul edilir. Başka bir bızans yapısı da, tiyatronun yakınındaki 600 kişilik piskopos kilisesidir; bunun, VI. yy.da yapıldığı sanılıyor. (-»Bibliyo.) [M]

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİENE hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRİAPEİUM

Tarih 09 Haziran 2009

PRİAPEİUM i. (lat. k.). Lat. ed. Priapus’un bir heykeli üzerindeki yazılar. || Priapus onuruna yazılmış şarkı. || Latin edebiyatında açık saçık bir şiir türü.
— Priapeia çoğl. i. Priapus onuruna dü­zenlenen şenlikler.
— ANSiKL. Lat. ed. Başlangıçta, priapeium’lar Priapus onuruna yazılmış şarkılar­dı. Bu adı taşıyan açık saçık şiirlerden, çeşitli ritimlerde yazılmış ve değişik yazar­lara ait seksen şiiri kapsayan bir derleme kalmıştır. Vergilius, Catullus, Tibullus v.b.ye mal edilen şiir derlemelerinde de priapeium’lara. rastlanır. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRİAPEİUM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREZZOLİNİ (Giuseppe)

Tarih 09 Haziran 2009

PREZZOLİNİ (Giuseppe), italyan yazarı ve edebiyat tenkitçisi (Perugia 1882). Ka­fası, bütün yeni düşünce ve atılımlara açık­tı. Zamanının italyan edebiyatını büyük öl­çüde etkiledi. Floransa’da G. Papini ile Leonardo (1903-1907) ve La Voce (1908-1914) gruplarını kurdu ve yönetti. 1930′da, New York’taki Columbia üniversitesinde italyan edebiyatı profesörü oldu. Eserleri: il Sarto Spirituale (Nükteci Terzi) [1907], La Teoria Sindacalista (Sendikacılık Naza­riyesi) [1909], Benedetto Croce (1909), La Cultura italiana (italyan Kültürü) [1923], Repertorio Bibliografico di Storia e della Critica della Letteratura İtaliana (italyan Edebiyatının Tarih ve Tenkit Bibliyografya Listesi) [1937-1948]. Ayrıca, otobiyografik nitelikte deneme ve anlatılar: italiano inutile (Faydasız italyanca) [1954], Saper Leggere (Okumasını Bilmek) [1956], Dal Mio Terrazzo (Taraçamdan) [1960], il Tempo della «Voce» («Ses» Zamanı) [1961]. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREZZOLİNİ (Giuseppe) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREZİHOV VORANC

Tarih 09 Haziran 2009

PREZİHOV VORANC, (Lovro KUHAR, — denir), sloven yazarı (Kotlje 1893-Maribor 1950). Komünist fikirlerinden ötürü hapse atıldı, sonra hayatının büyük bir kısmını ya­bancı ülkelerde sürgünde geçirmek zorunda kaldı. Hikâyeler, romanlar (Doderdob, 1940), yolculuk notları ve çocuk kitapları yazdı; bu eserlerinde Yugoslavya’da, öbür yabancı ülkelerde, özellikle doğup büyüdüğü Kârnten’in sloven köylerindeki yaşayışı an­lattı. Eserlerini insan psikolojisine yönelen gerçek sanat eserleri düzeyine yükseltmeyi bildi. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREZİHOV VORANC hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREVOST (Marcel)

Tarih 09 Haziran 2009

PREVOST (Marcel), fransız yazarı (Paris 18S2 – Vianne, Lot-et-Garonne 1941). Tü­tün fabrikalarında birkaç yıl mühendis ola­rak çalıştı, sonra istifa etti (1890). Daha önce yayımladığı üç roman (Le Scorpion Akrep], 1887; Chonchette [1888]; Mademoiselle Jauffre [1889]) natüralist romana karşı psikolojik romanı savunan eserlerdi. Sonra yazdığı başlıca romanları: Cousine Laura (1890); La Confessioh d’un Amant
Bir Âşığın İtirafları) [1891]; L’Automne dune Femme (Bir Kadının Sonbaharı) 1893];
Les Demi-Vierges (Sözde Kızlar) 1894); Nötre Compagne (Eşimiz) [1895];
jardin Secret (Gizli Bahçe) [1897]; L’Heureux Menage (Mutlu Çift) [1900]; Lettre de Femmes (Kadın Mektupları) [1892];
Nouveües Lettres de Femmes (Yeni Kadın Mektupları) [1894] ve Dernieres Lettres de Femmes (Son Kadın Mektupları) [1897]. Les Vierges Fortes’ta (Tombul Bakireler)
1900] feminizmi inceledi, Lettres â Françoise’da (Françoise’a Mektuplar) [1902] ka­dınlara dostça öğütlerde bulundu. Son ro­manlarında çağdaş töre meseleleriyle ilgi­lendi. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREVOST (Marcel) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREVOST (Jean)

Tarih 09 Haziran 2009

PREVOST (Jean), fransız yazarı (Saint-Pierre-les-Nemours 1901 – Sassenage ya­kanları, Vercors 1944). £cole Normale Su­perieure’de okudu, genç yaşta gazeteciliğe ve edebiyat dünyasına atıldı. Les Freres Bouquinquant (Bouquinquant Kardeşler)
1930] ve Sel sur la Plaie (Derin Yara)
[1934] adlı iki roman yayımladı. Felsefe, edebiyat ve tenkit eserleri yazdı: Vie de Uontaigne (Montaigne’in Hayatı) [1926] ve amerikan medeniyeti üstüne bir taslak: Usonie (1939). Eserlerinden üçü ölümünden sonra yayımlandı: Les Caracteres (Karak­terler) [1948];
La Creation chez Stendhal (Stendhal’de Yaratma) [1951] ve Baudelaire (1953). ikinci Dünya savaşında, direnme hareketinde önemli bir rol oynadı,
Amanlar tarafından Vercors’da öldürül­dü. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREVOST (Jean) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREVELAKİS (Pantelis)

Tarih 09 Haziran 2009

PREVELAKİS (Pantelis), yunanlı yazar ve sanat tarihi profesörü (Resmo [Rethymnon], Girit 1909). Dominikos Theotokopulos (1930-1941); To Khroniko Mias Politeias (Bir Şehrin Günlüğü) [1938]; Ağaç (1945); Giritli (1948), Meduza Kafası (1963) gibi tarihî incelemelerden başka bir de ti­yatro oyunu yazdı: To İphaisteio (Volkan) [1962]. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREVELAKİS (Pantelis) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREŞEREN (Franc)

Tarih 09 Haziran 2009

PREŞEREN (Franc), sloven şairi (Vrba, Krain 1800-Kranj 1849). Köylü bir aileden­di. Viyana üniversitesinde okudu. 1830′da bilgin Çop’un önderliğinde gençlerin kur­duğu Krain Arısı dergisinin kısa zamanda en başarılı yazarı oldu. Liberal düşünceleri yüzünden 1848′de işkenceye uğradı. Preşeren ilk gerçek sloven şairidir: sadece kü­çük bir şiir kitabı (Poezije [Şiirler]) bıraktı. Şair, duygularının derinliği, güçlü üslûbu ve çok çeşitli konuları işlemedeki rahatlığıyle dikkati çeker. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREŞEREN (Franc) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREROMANTİK

Tarih 09 Haziran 2009

PREROMANTİK sıf. (fr. preromantique). Preromantizmle ilgili.
♦ 1. Preromantizm devrinin yazarı. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREROMANTİK hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRENDUŞİ (Vinçenc)

Tarih 09 Haziran 2009

PRENDUŞİ (Vinçenc), arnavut yazarı (doğ. Işkodra 1885). Durazzo başpiskoposu oldu. Lirik şiirler yazdı (Gjeth e Lüle [Yapraklar ve Çiçekler], 1925), tercümeler yaptı, geg lehçesiyle bir halk şarkıları derlemesi yayım­ladı. (M)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRENDUŞİ (Vinçenc) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREHAUSER (Gottfried)

Tarih 09 Haziran 2009

PREHAUSER (Gottfried), avusturyalı oyuncu ve komedi yazarı (Viyana 1699-1769). Genç yaşta sahneye çıktı ve kısa süre son­ra kendi adına bir topluluk kurdu. 1725′te J.-A. Stranitzky tarafından Viyana’ya ça­ğırıldı. Sahnede oyuna kendiliğinden komik unsurlar katan Prehauser, ünlü Hanswurst tipini canlardırdı. Birçok eser yazdı: Hanswurstische Traume (Hanswurst’un Rüyala­rı) [1764]; Der Wienerische Hanswurst oder Lustige Reyse (Viyanalı Hanswurts veya Neşeli Yolculuk) [1764]. (M)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREHAUSER (Gottfried) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PREDA (Mariu)

Tarih 09 Haziran 2009

PREDA (Mariu), romanyalı yazar (Siliştea – Gumeşti 1922). Hikâye ve romanla­rında, savaş veya günlük hayat kavgasın­da özgürlüğünü elde etmeğe çalışan zaval­lı insanları anlatır.
Eserleri: Karanlık Pen­cereler (1956), Atılganlık (1959), Müsrifler (1962), Ateşler (1963). [L]

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PREDA (Mariu) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Preciosite

Tarih 09 Haziran 2009

Preciosite, XVII. yy .ın ilk yarısında Fran­sa’da bazı kibar çevrelerde, duyguların di­le getirilişinde ve edebî anlatımda kendini gösteren aşırı incelik hevesi.
Kelimenin tam anlamıyle preciosite, Fran­sa’da 1650′den sonra, edebî bir akım ol­maktan çok, feminist hareketin bir özlemi olarak ortaya çıktı. Evlilik hayatında kadı­nın baskı altında tutulmasına karşı çıkan preciosite, toplumsal kısıtlamalardan ba­ğımsız, son derece güçlü ve ideal bir aşk anlayışını geliştirdi. Bu anlayış aşırı bir duygu inceliğinin ve kibarlar âleminde ka­dının hâkimiyetinin onaylanışı olarak kabul ediliyordu. Aynı incelik çabası, çeşitli sa­lonlarda, nezaket kuralları ve konuşma tar­zında da kendini gösterdi. Kişisel orijinal­lik, kelimeleri bu anlayışa uygun anlamlar vererek kullanmak, ince istiareler yapmak gibi önceleri hiç de gülünç olmayan bir tarz haline geldi. Zaten precieuses kelime­si de, ilk olarak 1653′te, kibar edebi­yatına, romanesk tarza ve aşk şiirlerine karşı çıkan kimseler tarafından, evlerinde edebiyatçıların katıldığı toplantılar düzen­leyen kadınlar ve Özellikle de Mile de Scudery için kullanılmıştır.
Urfe” ile Rambouillet konağı şairleri Voituıe, Maileville, Godeau’nun eserlerinden kaynak alan preciosite’ edebiyatı, bu kimselerin eserlerinde, italyan concetti’lerindeki sıkıcılığın, ispan­yol Gongora’cılığının ve ingiliz eupheus’çuluğunun izlerini taşıyordu. Başlıca temsilci­leri de, Benserade, Segrais, Sarasin, Pellisson, Menage, Gomberville, La Calprenede ve özellikle de Mile de Scudery’ydi (Le Grand Cyrus, 1650; Clelie, 1654-1660). Pre­ciosite edebiyatı çok zaman, aşırı incelik, yapmacıklı bir biçimde derinleştirilmiş bir havaîlik ve anlaşılmazlığa kadar varan bir anlatım özentisine düştü. Bütün bu özellik­lerine rağmen, âşıkane duyguların açıklanmasındaki özenli ve ayrıntılı açıklamalarıyle başarılı da oldu. «Precieux»lerden ve «preciosite»den 1660′a kadar söz edilmiştir. Bundan sonraki tarihlerde terim çok daha az kullanıldı. Ama preciosite’ye has dav­ranışlar ortadan kalkmadı, öyle ki, yüzyıl sonundaki kibar çevreleri, 1655-1660 sıra­sının kibar çevrelerinden pek de farklı ol­madı. Preciosite denince her şeyden önce bu aşırı incelik ve yapmacık dolu üslûp akla geldiği için, bazı modern yazarların (E. Rostand, J. Giraudoux) preciositesinden de söz edilebilir. (L)

09 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Preciosite hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Prairie (THE)

Tarih 08 Haziran 2009

Prairie (THE) [Çayır], Fenimore Cooper’ın romanı (1828). Louisiana’nın A.B.D.’ye katıldığı devirde, bölgeye yerleşmeğe gelen Amerikalıların yan göçebe hayatını anlatır. «Çayır»da İsmael Bush ailesi, Siox’larla mü­cadele halindedir. Aile, İnes Cartavallos adındaki genç bir ispanyol kızını Louisiana’yı işgal etmek amacıyle gönderilen amerikan subayı Middleton ile evlendiği gün kaçıra­rak alıkoyar. Roman, Middleton’un genç kızı bulup kurtarma çabaları etrafında ge­lişir. Yazar, kaçan sevgililerin başından geçenleri ise The Pathfinder (Iz Güden) adlı romanda anlatır. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Prairie (THE) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PRADO (Pedro)

Tarih 08 Haziran 2009

PRADO (Pedro), şilili yazar (Santiago, 1886 – öl. 1952). Revista Moderna dergisiyle birlikte Los Diez (Onlar) grubunu kurdu (1915). Şair olarak Flores de Cardo
(Di­kenli Çiçek) [1908] adlı kitabiyle ün ka­zandı. Daha sonra El llamado del Mundo (Dünyanın Çağırdığı) [1913], La Casa Abandonada (Boş Ev) [1912], Los Pajaros Errantes
(Göçmen Kuşlar) [1915], Androvar (1925), Camino de las Oras (Saatlerin Yolu) [1934], Otono en las Dunas (Ku­mullarda Güz) [1940], Esta Bella Ciudad Envenenada (Zehirlenen Bu Güzel Şehir) [1945] ve No Mas que una Rosa (Sadece Bir Gül) [1946] adlı eserleri yayımladı. Bu şiir kitaplarından sonra güçlü bir şiir hava­sının hâkim olduğu romanlar da yazdı: La Reina de Rapa Nui (Rapa Nui Kraliçesi) [1914]; Un Juez Rural (Bir Köy Hâkimi) [1924]; Alsino (1920);
Karez-I-Roshan (1923, meksikalı Antonio Costra Lael ile birlikte). [M]

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PRADO (Pedro) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POZZA (Orsato)

Tarih 08 Haziran 2009

POZZA (Orsato), sırp-hırvat dilinde Medo Pucic, dalmaçyalı yazar
(Ragusa 1821 -ay.y. 1882). Eski ve soylu bir ailedendi; İtalyanca öğrendi ve A. Mickievvicz’in Büyükbabalar’ını İtalyancaya çevirdi (1842). Sırp-hırvat dilindeki manzum eserleri (ba­zılarında italyan etkisi açıkça görülür: Talijanke [İtalyan Tarzı Şiirler], 1849) arasın­da bölgesel romantizmin tipik bir örneği olan Cvijeta (Çiçek) [1865] sayılabilir. (M)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POZZA (Orsato) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POWYS (John Cowper)

Tarih 08 Haziran 2009

POWYS (John Cowper), ingiliz yazarı (Shirley, Derbyshire 1872 – Blaenau Festiniog, Galler 1963). Hem mistisizme, hem de şeh­vete yer veren eserlerinde, canlı varlıklar, manzaralar ve eşya karşısında insan düşüncesinin işleyişini dile getirmeğe çalıştı: Wolf Solent (1929); The Sands of the Sea (Denizin Kumları) [1934]; Autobiography (Hayat Hikâyesi) [1934]; The Art of Happiness (Mutluluk Sanatı) [1935]. (L)

08 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POWYS (John Cowper) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTİER (Charles Joseph Edouard)

Tarih 06 Haziran 2009

POTİER (Charles Joseph Edouard), fran­sız oyun yazarı ve oyuncusu (Bordeaux 1806 -Paris 1870), Charles Potier’nin (Paris 1775-ay.y. 1838) oğlu. Kendi yazdığı yirmi kadar oyunda rol aldı: La Soeur de l’İvrogne (Ayyaşın Kızkardeşi) [1839]; Estelle et Nemorin (Estelle ve Nemorin) [1844] v.b. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTİER (Charles Joseph Edouard) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POSTOLİ (Foqion P.)

Tarih 06 Haziran 2009

POSTOLİ (Foqion P.), arnavut yazarı (Körce 1889 – ay.y. 1927). Son derece arı bir dille Hatıra Çiçeğini (1924) yazdı; eser, olay örgüsünün ilgi çekiciliği ve tasvirlerindeki güçlülük ile en başarılı arnavut ro­manları arasında yer alır. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSTOLİ (Foqion P.) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POSEİDONİOS

Tarih 06 Haziran 2009

POSEİDONİOS, yunan yazarı (Apameia, Suriye M.ö. 135′e doğr. -Roma 50′ye doğr.). Panatios’un öğrencisiydi. Rodos’ta ders ver­di, dinleyicileri arasında Cicero ve Pompeius da vardı. Çok çeşitli olan eseri Ruh, Tanrılar, ödev, Meteoroloji, Fizik, Geo­metri, Taktik, Dünya, Okyanus ve Tarih üs­tüne incelemeleri kapsar. Bunlardan günü­müze yalnız bazı parçalar kalmıştır. Poseidonios Eskiçağda çok tutulan bir yazardı. Strabon ondan birçok aktarma yaptı. Filozof olarak Poseidonios eklektik bir Stoa’cılığı benimsemişti. Cicero’nun bazı eserle­rinden onun bu görüşleri hakkında fikir edinilebilir: De Natura Deorum (Tanrıların Mahiyeti Üstüne), De fato (Alınyazısı Üs­tüne).
—Korinthos’lu şair. İskenderiye okulundandı. Balıkçılık üstüne Halieutika adlı bir manzumesi vardır. (L)
POSEN. Bk. poznan.

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSEİDONİOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POSEİDİPPOS

Tarih 06 Haziran 2009

POSEİDİPPOS, yunan komedi yazarı (Kassandreia, Makedonya M. ö. III. yy.). Yeni komedi türünün son temsilcilerindendi. Eserlerinden günümüze yalnız bazı parçalar kalmıştır. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POSEİDİPPOS hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORUKS (Janis)

Tarih 06 Haziran 2009

PORUKS (Janis), leton yazarı ve şairi (Druviena, Doğu Livonya 1871 – Tartu 1911). Bir çiftçinin oğlu. Cesis’te okudu, sonra Dresden’de müzik ve edebiyat öğ­renimi yaptı (1893-1894). Yurda döndü ve Riga’da kimya okudu (1897-1899), ama si­nirleri bozulduğundan 1901′de bir kliniğe yatırıldı. Taburcu edildikten sonra, 1906′ya kadar yoğun bir çalışmaya girişti. Hayatı­nın son yıllarını (1907-1911) bir akıl hastahanesinde geçirdi. Birçok hikâye, bir ro­man ve aşkı, yalnızlığı, acıyı dile getiren dört yüz kadar ilgi çekici şiir yazdı. Bü­tün eserleri öznel, otobiyografik ve sem­bolik unsurlarla doludur; Perlu Zvejnieks (İnci Avcısı) [1895] ve Sirdsskisti Laudis (Saf Yürekli İnsanlar) [1896]‘ adlı hikâye­leri yazarın en tipik eserleridir. (M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORUKS (Janis) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Porto Riko Edebiyat

Tarih 06 Haziran 2009

Porto Riko Edebiyat
Ada, ispanyol dil ve medeniyetine bağlı kalmıştır.
• Şiir. Porto Riko’da doğmuş en eski şair Ayerre Santa Maria’dır (1630-1708); bu şair, Mexico’da Tridentin Rahip okulu rektör­lüğünü yaptı. 1843′te adada şair sayısı bir antoloji yayımlanacak kadar çoktu. XIX. yy.ın ikinci yarısında ve XX. yy.da Porto Riko’nun en önemli şairleri şunlardır: ada­sını tutkuyle dile getiren Jose Gautier Benitez
(1851 – 1880), Ruben Dario ve Jose Santos Chocano’nun dostu olan ve Mare Nostrum gibi manzumelerinde gerçekten destansı bir hava yaratan Luis Llorens Torres (1878-1944); Antiller’deki zencilerin acık­lı trajedisini işleyen Luis Pales (doğ. 1897); özellikle kısa şiirleriyle başarı kazanan Ribera Chevremont (doğ. 1896). Nihayet genç şiir nesli ülke şiirinin giderek gelişmesinde önemli rol oynadı; lirizm dolu soyutlama­lar yapan Julia de Burgos bu nesildendir. Modernist devreden sonra porto riko şiiri çeşitli okulların oluşmasıyle yenilendi: Luis Hernandez Aquino (doğ. 1907) ispanyol şii­ri etkisinde kalıyorsa da, Francisco Marique Cabrera
(doğ. 1908) ve Juan Antonio Corretjer (doğ. 1908) daha çok doğdukları ülkeye bağlı kaldılar. Carmelina Vizcarrondo (doğ. 1906) ve Carmen Alicia Cadilla (doğ. 1908) ile entimist olan şiir, Francisco Matos Paoli (doğ. 1915) ile ten ile ruhu yüceltmeğe çalışır ve insan meselelerinin ortaya konuşunu Felix Franco Oppenheimer (doğ. 1912), Francisco Lluch Mora (doğ. 1925) ve Jorge Luis Morales’in (doğ. 1930) biçim kaygılarıyla birleştirmek ister.

• Nesir. Porto Riko’da roman türünü, El Gibaro’nun (1849) yazarı Manuel A. Alonso (1822-1899) ile Alejandro de Tapia (1827-1881) yarattı; bu iki romancı aynı zamanda şairdi. Ama en önemli etkiyi romanı Peregrination de Bayoan, denemeleri ve eylemiyle yurttaşlarının düşüncesini hürriyet ülküsüne yönelten Eugenio Maria de Hostos yaptı. Manuel Zeno Gandia (1855-1930), Vicente Pales MatoS (doğ. 1903), sonra Enrique Laguerre roman türünü geliştirdiler; oysa deneme alanında Antonio S. Pedreira (1898-1939),
Luis Munos Marin ile üç kadın yazar (Concha Melendez, Ana Maria O’Neill ve Margot Arce) göze çarpar. Ma­ria Cadilla de Martinez adlı dördüncü ka­dın yazar ise porto riko folklorunun son belgelerini büyük bir gayretle derlemekte­dir.

Roman türüne Enrique A. Laguerre’in (doğ. 1906) eseri hâkimdir ve genç yazarlar bu­gün daha çok hikâye türünü işlerler; me­selâ: köylü hayatını anlatan Abelardo Diaz Alfaro (doğ. 1920); New York’a göçen por­to rikoluları ele alan Jose Luis Gonzalez (doğ. 1926); Pedro Juan Soto (doğ. 1928). Aynı zamanda yetenekli bir tiyatro yazarı olan Rene Marçmes (doğ. 1919) yazdığı hi­kâyelerde güçlü siyasî uğraşıları anlatır. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa Porto Riko Edebiyat hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTO RİCHE (Georges DE),

Tarih 06 Haziran 2009

PORTO RİCHE (Georges DE), fransız oyun yazarı (Bordeaux 1849 – Paris 1930). Yazı hayatına Le Vertige (Baş Dönmesi) [1873] adlı bir perdelik manzum bir oyun­la başladı. Asıl ününü, psikolojik konu­ları işleyen La Chance de Françoise (Françoise’ın Talihi) [1889], Amoureuse (Âşık Kadın) [1891] ve Le Passe (Geçmiş) [1897] adlı oyunlarıyle kazandı. Arzuyu, karıla­rını aldatan erkekleri, yıpranmış kadınları konu alan Porto Riche, tiyatroya daha sonra Paul Geraldy’nin eserlerinde görülen, şehvetle karışık acı bir duyarlık getirdi. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTO RİCHE (Georges DE), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POULAHAE (Henry)

Tarih 06 Haziran 2009

POULAHAE (Henry), fransız yazarı (Pa­ris 1896), proleter edebiyatı nazariyecisi. Ya­yınladığı dergilerde ve «Nouvel âge» (Yeni­çağ) dizisinde, aynı eğilimli yazarları topladı (1931) ve aynı amaca yönelmiş yaban­cı yazarlarla ilişkiler kurdu. Yüzyılın ilk yirmi yılındaki toplum ve sendika eylemleri üstüne zengin bilgiler veren dört romanda işçi hayatını dile getirdi: Le Pain Quotidien (Gündelik Ekmek) [1930], Les Damnes de la Terre (Yeryüzünün Lânetlileri) [1935], Pain de Soldat (Er Tayını) [1937], Les Res-capes (Kurtulanlar) [1938]. (L)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POULAHAE (Henry) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTYEHİN (Aleksey Antipoviç)

Tarih 06 Haziran 2009

POTYEHİN (Aleksey Antipoviç), rus yazarı (Kinyeşma, Kostroma 1829-Petersburg 1908). Büyük ölçüde Ostrovskiy’in etkisinde kalan tiyatro oyunlarında köy hayatını anlatır: Sud Lyudskoy, ne Bojiy (Hâkim Tanrı De­ğil, İnsanlardır) [1854]. Romanlar da yazdı: Kruşinskiy (1856). [L]
POTYOMKiN. Bk. POTEMKİN.

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTYEHİN (Aleksey Antipoviç) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTTİER (Eugine)

Tarih 06 Haziran 2009

POTTİER (Eugine), fransız şarkı yazarı ve siyaset adamı (Paris 1816-ay.y. 1887). Hayata işçi olarak atıldı, Enternasyonal’e yazıldı, Paris kuşatmasından sonra Komün’e üye seçildi. 1871 Haziranında gıyaben mahkûm oldu, A.B.D.’ye sığındı, 1880′de çıkan genel af üzerine Fransa’ya döndü. Başlıca şiirleri ölümünden sonra Chants Revolutionnaires (İhtilâl Şarkılar) adı altında toplandı. (1887). Enternasyonel mar­şının sözlerini Pottier yazmıştır (1871).(M)

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTTİER (Eugine) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POTTER (Beatrix),

Tarih 06 Haziran 2009

POTTER (Beatrix), ingiliz kadın yazar (1866-1943). 20 Kadar çocuk kitabı yazdı ve resimledi. Bunlar arasında The Tale of Peter the Rabbit (Tavşan Peter’in Masalı), The Tailor of Gloucester (Gloucester’lı Terzi), The Fairy Caravan (Perili Kervan) ile Sguirrel Nutkin, Benfamin Bunny, Mrs. Tittlemouse ve Mrs. Jeremy Fisher sayıla­bilir. En tanınmış eseri Peter Rabbit’tir. (Tavşan Peter). [m]

06 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POTTER (Beatrix), hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEKİZ EDEBİYAT

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEKİZ EDEBİYAT
• Başlangıçtan XV. yy.a kadar. Portekiz edebiyatı başlangıcından beri bağımsız ol­muştur. Bunu, ülkenin dil bakımından muh­tar bir durumda oluşunun yanı sıra ta­rihiyle de kolayca açıklamak mümkündür. Hattâ daha da ileri giderek XV. yy.ın ba­sına kadar iberik yarımadasında Galicia ve Portekiz cancioneiro’lanmhkinĞen baş­ka şiir dili olmadığını da belirtmeden geç­memek gerekir. Fransız edebiyatının etki­sine rağmen bu cancioneiro’ların yapı ve biçim bakımından vardığı orijinallik, At­las okyanusu kıyılarının havasını yansıtan ve yer yer iç burkucu bir üslûba bürünen catiga’larda olanca gücüyle görülür.

Daha sonraki tarihlere rastlayan ve daha kararsız olan nesrin ortaya çıkışı ise özel­likle manastırların ve üniversitelerin geliş­mesine ve Saray hümanizmine bağlıdır. Bu mensur edebiyatın başlıca örnekleri, «soy kütüğü defterleri», «soydan kişiler defter­leri», breton çevrimini sürdüren romanlar ve Aviz hanedanı prenslerinin didaktik nesirleridir. Bu didaktik eserlerin arasında da kral Duarte’nin Leal Conselheiro’su (Dürüst Danışman) ile Coimbra dükü Pedrc’nun Tratado de Virtuosa Bemfeitoria’sı (Er­demli iyilikseverlik Kitabı) özellikle anıl­mağa değer.
• ön klasik devir, ön klasik edebiyatın Aljubarrota muharebesi (1385) ile Manuel I arası dönem boyunca bütün XV. yy.ı kapsayan gelişmesi portekiz emperyalizmi­nin başlangıcıyle atbaşı gider. Dolayısıyle de «milliyetçi burjuva» niteliğindeki bu ye­ni bilincin kendini en yetkin biçimde ta­rihçilerde ve özellikle de bunların en de­ğerlisi olan Fernao Lopes’te (1380-1459) gös­termiş olmasına şaşmamak gerekir. Lopes, halefleri Gomes Eanes de Zurara (1410-1474) ve Rui de Pina (1440′a doğr. – 1520′ye doğr.) ile, malzeme (tarihî kronikler ve keşifler), metot ve kesinlik bakımından ortak yanlara sahip olmakla beraber usta­lık ve kavrayış bakımından onlardan çok üstündür.

Lirik olmak özelliğini hiç bir zaman yitir­meyen şiir, Garcia de Resende’nin (1470′e doğr. – 1536) iki yüz elliyi aşkın şairin eserlerini kapsayan Canciortneiro Geral’i (1516) sayesinde bilinir. Halktan çok sara­ya bağlı olan bu şiir yapmacıklı dili ve alegorilere geniş yer vermesi bakımından günlük olayların büsbütün dışındadır; fa­kat dinî bir Stoa’cılığa bağlılığı, belgesel değeri ve biçim ustalığı bakımından sağlam bir geleneğe dayandığı ve klasik edebiya­tın öncüsü olduğu inkâr edilemez. Avrupa Rönesansının Portekiz’e yerleşme­ğe başladığı bu dönem bir yandan Ortaça­ğın etkisini taşıyan bir iberya geleneğine bir yandan da fetih isteğinin ağır bastığı bir hümanizme dayanır. Yüzyılın başında iberya geleneği daha çok roman ve tiyatroda görülür. Joao de Barros (1496-1570), Diego Mendes de Vasconcelos; (1523-1599) ve özellikle de Palmeirim de inglaterra adlı eseriyle Francisco de Morais (1500-1572), Amadis’in etkisinde ka­larak belirli bir tarzın yerleşmesini ve tu­tunmasını sağladılar. Fakat asıl hizmetle­ri bir Bernardim Ribeiro’nun (1500-1552) Ortaçağ ile romantizmi birbirine bağlayan bir Cristovao de Sousa Falcao’nun (1518-1557′ye doğr.) lirik nesirlerine götüren yo­lu açmak oldu. Tiyatro alanında da Jorge Ferreira de Vasconcelos (1515-1585′ten ön­ce) oldukça ılımlı bir pikaro geleneğini takip ederek hümanist komedinin sunî çer­çevesini kırarken, Gil Vicente de (1470′e doğr. – 1536′ya doğr.) gerçek bir yaratıcı olduğunu gösterdi. Vicente’nin çok çeşitli eseri lirizmi ve halka dayanması bakımın­dan kendisiyle boy ölçüşebilecek taklitçi­lerin çıkmasına imkân veremezdi. Fakat auto türünü en olgun şekline vardırarak klasik İspanya’nın comedia’sını hazırlamış oldu. Klasisizmin ikinci unsuru olan hü­manizm ile ülkeyi rönesans Avrupası’na bağladı, Damiao de Gois (1502-1574), Gouviea’lar (Andre, 1497 – 1548; Antonio 1505-1566) gibi Gerasmuscular, prenses Dona Maria’nın (1521-1577) çevresi bu evrensel­liğin başlıca tanıkları olduğu kadar da ge­rek şiir alanındaki devrimin gerek lirizmde italy anlaşmanın belirtileridir. Bu devrin gözde şairleri Francisco Sa de Miranda (1485′e doğr. – 1558), Antonio de Ferreira (1528-1569), Pedro de Andrade Caminha (1540-1594) ve Diogo Bernardes’tir (1530′a doğr. – 1605).
Avrupa’nın etkisinde kalmakla beraber Por­tekiz hümanizminin Avrupa’da yepyeni bir bilime yol açtığı ve bilimsel devrimi ger­çekleştirdiği de inkâr edilemez. Bu akı­mın öncüleri arasında Pedro Nunez (1492-1577′ye doğr.) gibi kozmografyacıların, Gar­cia de Orta (1490′a doğr – 1570) gibi bo­tanikçilerin yabancı ülkelerin tanınmasın­da büyük bir rol oynayan Mendes Pinto’yu (1509-1583), imparatorluğun haşmetini gözler önüne seren ve Portekiz’in Titus Livus’u sayabileceğimiz Joao de Barros’un (1496-1570) çevresinde toplanan Diego de Couto (1542-1616), Fernao Lopes de Castanheda (öl. 1559), Gaspar Correia (öl. 1560) gibi tarihçileri sayabiliriz. Bütün bu kişilerin arasında sanatçı kişili­ği en üstün olan Luiz de Camoes’ti (1524-1580). Asker, saray adamı, seyyah ve şair Camoes 1572′de imparatorluğun ve mille­tin son döneminde çıkan Os Lusiades adlı eserinde gelenekçi, hümanist ve fetihçi yüz­yılın büyük bir sentezini yaptı.

• Portekiz baroku (1580-1706). ispanya ile siyasî birleşme, ülkenin 1640′ta yeniden ba­ğımsız oluşundan sonra bile dil ve ideo­loji bakımından zaman zaman tehlikeli ola­bilen bir kaynaşmaya yol açtı. Bundan dolayı da, portekiz edebiyatının en sağlam değerleri, hemen hemen her alanda bu kay­naşma akımına karşı cephe alarak başa­rıya ulaştı. Jeronimo Corte Real (1535-1588), Gâbriel Pereira de Castro (1571-1632), Bras Garcia de Mascarenhas (1595-1656) ve Francisco Sa de Meneses (1600′e doğr. – 1664) ile destan türü olduğu yerde sayarken Fenix Renascida (Dirilen Phoenix) şairlerinin ispanya etkisini taşıyan yap­macıklı fakat çok büyük bir ustalığa da­yanan eserleri, Violante do Ceu (1601-1693) ve Madalena da Gloria (1672-1759) gibi rahibelerin derin duygulu ve mistik şiir­lerine yol açtı. Bu devirdeki diğer büyük şairler arasında renkli ve canlı bir üslûbu olan brezilyalı Gregorio de Matos (1623 veya 1633-1696) ve ahlâkçı şiirler yazan Francisco Rodriguez Lobo’yu (1580-1625′e doğr.) anmak gerekir.
Nesir ise vakayiname türünde, değerleri tartışmalı olmakla birlikte, Bernardo de Brito (1569-1617) ve Antonio Brandao (1584-1637) gibi kimselerle altın çağını yaşıyor­du. Ahlâkçı edebiyatta başta P. Manuel Bernades (1664-1710) olmak üzere Joao Lucena (1550-1600), Luis de Sousa (1555-1632) ve Jacinto Freire de Andrade (1597-1657) dikkati çeker.

Bu devri gereğince yansıtabilecek en önem­li iki yazardan biri, coşkun vaızcı ve yol gösterici mektuplarıyle dikkati çeken An­tonio Vieira (1608-1697) ile şair ve tarihçi, siyasetçi ve ahlâkçı hem ispanyol hem de Portekizli olan, İberya yarımadasının bütün çelişmelerini eserlerinde yansıtan Francis­co Manuel de Melo’dur (1611-1667).

• Aydınlanma çağı (1706-1816). Portekiz dehası, Ispanya’daki taht kavgaları dola­yısıyle daha da kesin bir nitelik kazanan bağımsızlıktan yararlanarak, zamanın ihtiyaçlarını karşılamak ve bu iş için de ilk olarak fransız etkisine açılmak imkânını buldu. Gelenekçilerin ve pombal’cilerin kar­şıt yönlere çekmeğe çalıştıkları edebiyat dünyası her şeyden önce pombal’cilerin sa­vunduğu ansiklopedi zihniyetinin etkisinde kaldı (Tarih akademisi, 1720; Üniversite’nin reformu, 1772). Aynı etki Luis Anto­nio Verney’in (1713-1792) pedagojik eserlerinde, Oliveira şövalyesinin (1702 – 1783) veya Antonio Nunes Ribeiro Sanches’in (1699-1782) çeşitli çalışmalarında görülür. Pombalin siyasetinin de desteklediği akılcı, laikleştirici ve yenilikçi eğilim 1756′dan iti­baren şiirde de ağır basmağa başladı: Do­mingo dos Reis Quita’nın (1728-1770) pas­toral lirizmi, Pedro Antonio Correia Garçao (1724-1772) ile Manuel de Figueiredo’nun (1725-1801) «yeni tiyatro»su, Antonio Diniş da Cruz e Silva’nın (1731-1799) hiciv­leri; yerli kaynaklardan beslenen Minas o-kuluna bağlı Jose de Santa Rita Durao (1717′ye doğr. – 1784), Claudio Manuel da Costa (1729-1789), Jose Basilio da Gama (1740-1795), Tomas Antonio Gonzaga (1744-1810); eski edebiyata karşı cephe alan ve hürriyet özlemini çeken Francisco Manu­el do Nascİmento (1734-1819) ve Manuel Maria Barbosa (1765-1805); romantizmin öncüsü sayabileceğimiz Alorna markizi v.b.

• XIX. yy. (1816-1910). Iberik yarımada­sındaki savaşlar ve krallık yönetiminin uzun süren can çekişmesi: portekiz roman­tizminin doğmasına yol açtı. öbür ülkelerdekinden çok daha geç bir tarihe rast­layan ve gerek aşırı milliyetçiliğiyle gerek hürriyetçi yanıyle dikkati çeken bu akım aynı zamanda bir orta yol hareketiydi. Temsilcileri üç kişidir: dokunaklı ve zarif lirizmiyle, gerek ele aldığı konular gerek kazandığı başarı bakımından oyunları ger­çekten milli olan ve eserleri savunduğu siyasî görüşün izlerini taşıyan Almeida Garrett (1799-1854); tarihî konulan işlemek konusundaki başarısı kadar da bu konu­larda bilgili olan Alexandre Herculano (1810-1877) ve romantizmin katılaşmasını ve kalıplaşmasını temsil eden şair Antonio Feliciano de Castilho (1800-1875). Roman­tizmin hemen ardından da, bağımsızlar adıyle ve romantizmin gerçekçiliğe bağlan­masını sağlayan yazarlar geldi. Bunlar ro­manda Luis Augusto Rebelo da Silva (1822 -1871) ile Julio Diniş (1839-1871), şiir ve tiyatro alanında da Joao de Lemos (1819-1889), Antonio Augusto Soares de Passos (1826-1860), Jose da Silva Mendes Leal (1818-1886), Tomas Ribeiro (1831-1901) ve Raimundo Antonio de Bulhao Pato’dur (1829-1912). Bu tablonun içinde, ayrı ola­rak belirtilmesi gereken iki ad vardır: eserleri son derece duru ve duygulu olan şair Joao de Deus Ramos (1830-1896) ve Sue’den hareket ederek Balzac’a kadar va­ran Castelo Branco (1825-1890). Ama yi­ne de, bunların hepsinden önemli olan akım, Coimbra okuludur. 1860 Yıllarında çıkmış olan ve pek çok yanıyle de yerini aldığı romantizm akımını andıran bu hare­ketin başlangıcı 1848′e dayanır. Bundan dolayı da, yüzyılın sonunun habercisi sa­yılabilecek olan bu anlayış Hugo, Proudhon, Quinet, Comte ve Hegel’e dayanarak edebiyatı aşan bir meseleyi ele alır: bu mesele, bir burjuva devriminin başarısızlığı karşısında uyanan millî bilinç meselesidir. Böylece de, toplumcu anlayışa yakın, gerçekçi ve kozmopolit bir yeni-romantizmin ortaya çıkmasına yol açarak, gerçek siya­sî etkinliği ne olursa olsun, devrin Por­tekiz’inde büyük eserler yazılmasına yol açtı: öncü ve tenkitçi Teofilo Braga’nın (1843-1924) anıtsal ve tartışmalı eseri; bu­nalımları ve aydınlık zekâsıyle büyük şair olduğunu ispat eden Antero Tarquinio de Quental’ın (1842-1891) şiirleri; gerçekçi ro­manın büyük ustası olan Jose Maria Eça de Queiros’un (1845-1900) romanları; eşsiz üslûpçu ve polemikçi Jose Duarte Ramalho Ortigao’nun (1836-1915) denemeleri; yepyeni fikirler getiren dâhi tarihçi Joaquim Pedro de Oliveira Martins’in (1845-1894) incelemeleri.

Mücadeleci şiirleriyle, Abilio Guerra Jun-queiro (1850-1923) ve Antonio Duarte Gomes Leal (1849-1921) ile büyük hikayeci Jose Valentim Fialho de Almeida (1857-1911) ise doğrudan doğruya bugünün me­selelerini ele alan yazarlardır.

• XX. yy. Son elli yıl içinde edebiyat ala­nında görülen gelişme cumhuriyetin kurul­ması (1910), ülkenin Birinci Dünya sava­şına katılması ve Salazar diktatörlüğünün yol açtığı kargaşalıklara bağlıdır. Bu ede­biyatın özelliği Portekiz’in diğer avrupa ülkelerinden kopmasına karşı cephe alma­sıdır: parnas’çı Antonio Candido Gonçalves Crespo (1846-1883) ve Jose Joaquim Cesario Verde (1855-1886) ile sembolizmin büyük ustası olan Eugenio de Castro (1869-1944). Bu devrin öteki yazarları arasında Antonio Nobre (1867-1900), Teixeira de Pascoasis (1878-1952), Antonio Sardinha (1888-1925), Camillo Pessanha (1867-1926), Jose Regio (doğ. 1901), Miguel Torga (doğ. 1907), Adolfo Casais Monteiro (doğ. 1908) ve özellikle de bir Fernando Antonio de Seabra Pessoa (1888-1935) sayılabilir. Bu arada, Antonio Patricio (1878-1930) ile Ju-lio Dantas’ın (doğ. 1876) pek değişik seviyelerdeki eserlerle çağdaş tiyatroyu tem­sil etmelerinin yanı sıra, roman ve dene­me alanlarında da, uzun bir natüralist dönemden sonra, çeşitli yazarlar kendini gös­terdi: Aquilino Ribeiro (doğ. 1885), Jose Maria Ferreira de Castro (doğ. 1898), Fer­nando Gonçalves Namora (doğ. 1919). Tenkit alanında Jose Leite de Vasconcelos (1858-1941), Reinaldo dos Santos (doğ. 1880), Jaime Zuzarte Cortesao (doğ. 1884), Fidelino de Figueiredo (doğ. 1889) ve An­tonio Jose Saraiva (doğ. 1917) üstünde du­rulabilir.

• Şiir. Cadernos de Poesia dergisinin çev­resinde toplanan sairlerin (Jorge de Sena [doğ. 1919], Natercia Freire [doğ. 1920], Eugenio de Andrade [doğ. 1923]) insansı tepkisinden ve gerçeküstücülüğün (Antonio Pedro [1906-1966], Alvaro de Campos, Mario Cesariny de Vasconcelos, Alexandre O’-Neill [doğ. 1924], Antonio Ramos Rosa [doğ. 1924], Jose Terra [doğ. 1928]) ortaya çıkmasından sonra şiir, Tavola Redonda (1950-1954) grubuyle Ortaçağın «cancioneiros» kaynaklarına ve geleneksel lirizme dön­dü: Antonio Couto Viana (doğ. 1923), Sebastiao da Gama (1924-1952), Luis Macedo (doğ. 1925), Fernanda Botelho (doğ.k1926), Alberto Lacerda (doğ. 1928). Bu yenilik Lusitania Brezilya ilhamını meydana çıkaran Carlos Lemonde de Macedo (doğ. 1921) ile metafizk ve din meseleleriyle uğra­şan Joao Maia (doğ. 1923), Vitor Matos e Sa (doğ. 1926), Ruy Bello’nun (doğ. 1933) eserlerinde devam etti. Reinaldo Ferreira (1922-1959) ile Cristovam de Pavia (doğ. 1933), «psişik araştırmalar» kaygısı gözetir­ken yeni şiir, Antonio Gedeao (doğ. 1906), Herberto Helder (doğ. 1930), Maria Alberta Meneres (doğ. 1930), Luiza Nete Jorge (doğ. 1939) ve Ernesto Melo e Castro ile «deneysel» olmağa yöneldi.
• Nesir. Portekiz nesrinde, İkinci Dünya savaşından sonra belirmeğe başlayan özel­likler son on yıl içinde arttı. Eça de Queiros gerçekçiliğinin mirası olan, toplumun tenkitli çözümü Jose Rodrigues Mugieis (doğ. 1902) ve Joaquim Paço de Arcos’un (doğ. 1908) eserine konu olmakla beraber, Proust tarzındaki iç özlem Jose Osorio de Oliveira (1900-1964), Domingos Monteiro (doğ. 1903), Pereira Gomes (1909-1949), Alves Redol (değ. 1911), Luis Forjaz Trigueiros (doğ. 1915) üstünde kendini duyurur. Bununla birlikte bölgesel gelenek Tomas de Figueiredo (doğ. 1901) ve Vitorino Nemesio (doğ. 1901) ile devam eder. Fakat yeni ro­mancılar okulu, fransız varoluşçuluğundan özelikle Albert Camus’nün fikir ve estetiğin­den etkilenir: Vergilio Ferreira (doğ. 1914) ve Urbano Tavares Rodrigues (doğ. 1926). Tenkit bugün Joao Gaspar Simoes (doğ. 1903), Delfim Santos (1908-1966), Oscar Lopes (doğ. 1918), Alvaro Ribeiro, Jose Marinho ve Joao Ameal ile özel bir canlılık kazanır.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ EDEBİYAT hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEKİZ TARİH

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEKİZ TARİH
Portekiz milletinden önce
Ülkeye tarihin başlangıcında Kartacalılarla yakınlığı olan kabileler yerleşti (M.ö. III. yy.); bu kabilelerin başlıcası, II. yy. boyunca ve I. yy.ın ortasına kadar Ro­malılarla savaşan Lusitania’lılardır. Augustus’un kurduğu Lusitania eyaletinin sınır­ları Portekiz’in bugünkü sınırlarından ol­dukça farklıydı. Eyalet V. yy.da Alanlar ve Süevler, daha sonra da Vizigotlar ta­rafından işgal edildi. 711′de başlayan müslüman hâkimiyetini, Porto bölgesini işgal eden Asturia kralı Alfonso III (869-910) ve Duero ile Mondego arasındaki toprakları alan (1064) Castilla kralı Fernando I sarstılar.

ortekiz krallığının kuruluşu, Bourgogne hanedanı
Tajo’ya sefere çıkan Leon kralı Alfonso VI, Portekiz kontluğu’nu (Porto bölgesi) evlilik dışı kızı Teresa’nın kocası Bourgogne’lu Henri’ye verdi; böylece bu arazi aynı lehçenin konuşulduğu Galicia’dan ve yarımadanın geri kalan kısmından sunî olarak ayrıldı (1097); Henri, Braga’yı piskoposluk haline getirerek (1104), Porte­kiz’i dinî alanda Castilla’nın hâkimiyetin­den kurtardı; ama müslümanların Lizbon ve Santarem’i işgal etmelerini engelleyeme­di, ölümünde (1114) karısı Teresa iktidarı ele geçirdi ve üvey kızkardeşi Castilla kra­liçesi Urraca ile savaştı. Castilla’da Urraca zamanındaki karışıklıklar, kontluğun Castilla’ya bağımlılık ilişkilerini gevşetti. Kraliçenin Galicia’lı kont Fernando Peres de Trava ile sevişmesine ve metbu olarak Castilla’lı Alfonso VII’ye başvurmasına kı­zan soylu sınıf, Henri’nin oğlu Alfonso I Henriques (1128-1185) yönetiminde ayak­landı. Alfonso I, Castilla’lıları Guimaraes yakınında, Sao Mamede’de ezdi (1128), Portekiz’i fiilî bağımsızlığa kavuşturdu, «Portekizliler kralı» unvanını aldı (1139) ve birkaç ay sonra müslümanları Ourique’de yendi (1139); 1143′te önce papanın, son­ra imparator Alfonso VII’nin (Castilla kralı) metbuluğunu kabul ederek kendini Portekiz kralı olarak ilân ettirdi.

Portekiz, müslümanları çekilmeğe zorlaya­rak güneye doğru genişlemeğe devam etti. Coimbra’yı başkenti haline getiren, Mon­dego ve Tajo arasına templier ve hospitalier tarikatı şövalyelerini yerleştiren Al­fonso I Henriques, 1147′de Sintra, Santa-rem ve Lizbon’u aldı, 1158-1166 arası Alentejo’yu işgal etti. Kısa süre içinde portekizlileşen ispanyol santiago ve calatrava tarikatlarına dayanan ve müslümanları gü­neyden uzaklaştırmak için Kudüs’e giden haçlıları yolundan saptıran halefleri, fetih seferlerine devam ettiler. Aslında, Alfon­so II’nin (1211-1223) portekizli birliklerinin katıldığı Muvahhidîlerin Los Navas de Tolosa bozgunundan (1212) sonra hızlanan fe­tih, Alfonso III zamanında (1248-1279), Algarve’nin almmasıyle tamamlandı (1249). Müslümanların ve yahudilerin 1497′ye ka­dar yaşamağa devam ettiği fethedilen top­raklar, yalnız kuzeyden gelen ve porto leh­çesini yayan kolonlar tarafından değil, ge­rek laik, gerek din adamı yabancılar ta­rafından da değerlendirilmeğe başlandı, özellikle Sancho I zamanında (1185-1211) gelen birçok göçmen daha önceki derebey­liklere bağımlı olmayan merkezlerde top­landı ve hükümdardan imtiyaz fermanları elde etti.

Portekiz’in XII. yy. ortasında toprak bütünlüğünün tamamlanması anaya­sal kurumların tamamlanmasıyle aynı ta­rihte gerçekleşti; XI. yy.dan beri soydan geçen monarşi, iktidarın fiilî hâkimiydi; ama kralın Vizigotlar zamanındaki seçim­le işbaşına gelme dönemini hatırlatan hal­kın onayı usulünün uygulanması, corteslerin kurulmasıyle sonuçlandı; bilinen ilk cortes’ler henüz sadece rahip ve soylu sı­nıfının temsil edildiği (1212) ve portekiz ka­nunlarının ilk unsurlarını hazırlayan Coimbra cortes’leridir. O tarihe kadar kral­lık otoritesi ancak çok zengin rahip sını­fının imtiyazlarıyle ve topraklarında yargı­lama yetkisini ve vergi toplama hakkını el­de eden soylu sınıfın birkaç imtiyazıyle sınırlıydı; kralın yetkisi, en güçlü unsur­ları yıllık belirli bir askerlik hizmetiyle yükümlü olan ve savaş zamanında önceden tespit edilmiş miktarda asker vermek zorunda olan etkili bir derebeylik sisteminin kadroları arasına sızmıştı. Ama derebeyli­ğin ve rahip sınıfının gelişmesi Alfonso II’yi kaygılandırdı; Alfonso, babasının kan­çıları Juliao’nun yardımıyle bütün mülki­yet unvanlarını kontrol ettirerek (inquiroçoes) ve amortizaçao ile rahip sınıfının gayrimenkul sabihi olmasını yasaklayarak derebeyliğe ilk darbeyi vurdu. Fakat Sanc­ho II’nin (1223-1248) yeteneksizliği ve bu­nun yol açtığı anarşi, rahiplerin ilerigelenlerinin papaya başvurarak Sancho’nun taht­tan indirilmesini ve yerine kardeşi Alfon­so III’ün getirilmesini istemelerine sebep oldu; Boulogne kontesiyle evli olan Al­fonso III tahta çıkmasına karşılık kilisenin haklarına saygı göstermeğe söz vere­cekti (Paris antlaşması, 1245). ülkenin ku­zeyine çekilen Sancho, Castilla’nın desteği­ne rağmen sonunda Toledo’ya sığınmak zorunda kaldı (1298).
Bunun üzerine Alfon­so III Portekiz kralı ilân edildi; ama Pa­ris antlaşmasının maddelerini uygulamayı reddetti ve rahip sınıfının haklarını da­ha da kısmakla kalmayarak Leiria cortes’inde (1254) ilk olarak şehirlerin temsil edilmesine izin verme yoluyle derebeylerin XIII. yy. başında kazandıkları imtiyazları kaldırmak için burjuvalara dayandı. Bu yeni sosyal sınıfın
«kraliyet curie’sine» (görev­leri ayrılmağa başlamıştı ve en iyi öğrenim görmüş üyeleri
[kanun adamları] kralın imti­yazlılara karşı hazırlanan ordenoçoes’leri uygulamasına yardım ediyorlardı) girme­sine imkân verdi. Coimbra üniversitesini kuran (1290-1308) ve porto lehçesini millî dil haline getiren Deniş zamanında (1279-1325), krallık yetkilerini artırma siyaseti burjuvazi tarafından desteklendi; buna kar­şılık burjuvazinin iktisadî faaliyetleri teş­vik edildi. XII. yy.dan sonra portekizli tüccarlar, Brugge ve Londra’ya giderek, balık, tuz, şeker, yağ, deri sattılar. Denis’in vârisleri eserini devam ettirdiler. Alfonso IV (1325-1357) ve Pedro I, özel­likle soylu sınıfın imtiyazlarını kısarak ve papalık kararnamelerinin kralın onaylama­sı olmadan yayımlanmasını yasaklayarak adaleti yeniden teşkilâtlandırdılar.

Ayrıca ülkenin denizaşırı genişleme siyaseti Fernando I (1367-1383) zamanında güçlendi; hükümdar XIV. yy.da, Avrupa’nın öbür ülkeleri gibi Portekiz’de de patlak veren iktisadî buhranı atlatmak için, armatörlere kraliyet ormanlarının kerestelerini bedel­siz vermeğe, ama sigorta sistemini besle­mek için gemilerin yüklerinden vergi alma­ğa karar verdi; ayrıca, işletilmeyen toprak­lara elkoyma kararını alarak mülk sahip­lerini tarlalarını ekmeğe zorladı (1875) ve aylakları zorla çalıştırdı.

Aviz sülâlesi ve deniz hâkimiyeti
Fernando’nun ölümünde tek kızı Beatriz’-in Fransa’nın müttefiki Castilla’lı Juan I ile nişanlı olması, tehlikeli bir veraset buhranına yol açtı; bu buhran sırasında Castilla hanedanının tahta çıkmasına taraftar olan soylularla, millî bir prensin yetkisi altında Portekiz’in bağımsızlığını koruma­ğa kararlı olan burjuvazi açıkça çatıştı (1383-1385). Yüzyıl savaşları Iberik yarım­adasını da etkileyince, ingiltere, Portekiz tahtına Pedro I’in evlilik dışı oğlu ve Fer­nando’nun üvey kardeşi olan aviz tarikatı başkanı Juan’m geçmesini destekledi; Co­imbra cortes’leri bu adaylığı onayladı (1385). Juan I ve başkumandanı Nuno Alvares Pereira, Castilla’lıları Aljubarrota’da ingiliz paralı askerlerinin yardımıyle ye­nerek (1385) Portekiz’in bağımsızlığını sağ­lamlaştırdılar; bağımsızlık 1411′de Castilla ile imzalanan barışla ve İngiltere ile yapılan ittifakla onaylandı;
Juan I’in 1387′de Lancaster’li Philippa ile evlenmesi İn­giltere ile yapılan ittifakı daha da pekiş­tirdi.

Buhran yeni kralın, cortes’lerde ağır basmağa başlayan burjuvalara dayanarak soyluların isteklerini sınırlamasına imkân verdi. Cortes’in yetkileri XV. yy.da Alfon­so V’in saltanatı başında naip Coimbra dükü Pedro’nun teklifi üzerine çıkarılan «Alfonso kararnameleri» ile belirlendi.
Portekizliler yeni topraklar keşfine ve iş­letilmesine Joao I zamanında (1385-1433) başladılar; ama bu işletmelerin tarihini mil­liyetçi efsaneler gölgelemiştir. Bütün bir milletin çabasını yansıtan XV. yy.daki teh­likeli yolculuklar uzun bir bilimsel araştır­ma (Alfonso X ile İber Yahudilerinin astronomi cetvelleri) dönemi ve gemi yapımının gelişmesi (kıç dümeni; 1439-1440′ta ilk kadırganın yapılması) sayesinde gerçek­leştirildi. Bu çalışmalar, önemi çağlara gö­re değişen birçok sebeple açıklanır: Por­tekiz’in nispî kalabalıklığı; kıtada güçlü Castilla’nın zararına bir genişleme siyaseti gütmenin imkânsızlığı; buğday, balık, deri ve boya maddesi sıkıntısının artması; şe­kerkamışı tarımına uygun yeni ülkelerin araştırılması; Algarve’de kurulan şeker değirmenleri için zenci köle ihtiyacı; batı ile mübadeleleri güçleştiren altın sıkıntısı.

Yö­netici sınıflar çok değişik teşebbüslere gi­rişmelerine rağmen başlangıçta anlaşmış gi­bi görünüyorlardı. İktisadî buhranın iflâs ettirdiği şövalyeler Fas’ta Septe limanını işgal ettiler (1415); burjuvalar Madera ta­kımadalarının (1418′den sonra) ve Asor adalarının (1432′den sonra) sömürgeleştirilmesini ve altın ülkesine ulaşmak amacıyle Afrika kıyılarının keşfini teşkilâtlandırdı­lar; Bojador burnu aşıldı (1434)) ve Rio de Oro’ya ulaşıldı (1436). Kral Edoardo’nun güçsüzlüğünden (1433-1438) yararlanan soy­lular, Fas’a savaş açılmasını kabul ettirdi­ler. Tanca önündeki bozgun (1437) ve kral Alfonso V’in (1438-1481) henüz ergen olmaması Coimbra dükü Pedro’yu ön plana geçirdi; cortes, naipliği yengesi kraliçe Aragon’lu Eleonora yerine (1440) Pedro’ya ver­di. Pedro, burjuvaların çok işine yarayan barış içinde genişleme siyasetini yönetti; Madera ve Asor adaları önce buğday tarla­ları, sonra şekerkamışı işletmeleriyle ör­tüldü; gezginler Sahra kıyısını aştılar ve daha elverişli ticaret ilişkileri kurdukları zenciler ülkesine ulaştılar; 1447′de ilk por­tekiz altın lirası cruzado basıldı. Ama de­rebeylerin kışkırttığı genç kralın tutumu yüzünden naip isyan etti ve Alfarrobeira’-da öldürüldü (1449);
o tarihten sonra, o gü­ne kadar yapılan işler, bu kavgaya karış­mamak ihtiyatlılığını gösteren kardeşi Henrique’ye (Gemici denir) mal edildi. Fas’a karşı tekrar savaş açılarak Alcazarseguer (1438), Tanca ve Arzila (1471), Safi (1508), Azemmuz, Mazagan alındı; buna karşılık Castilla’lılar bu sefer Magrıp’a doğru de­ğil doğuya doğru (Oran ve Tlemsen böl­gesi) yayılmağa başladılar. Ama güneyle ticaret öyle kazançlıydı ki (altın, köle, fil­dişi, zamk), yalnız özel teşebbüsün bile sür­dürülmesine yetiyordu. 1469′da bu ticaret Fernao Gomes’te yılda 200 000 reis öden­mesi ve her yıl kıyıda Sierra Leone’nin ötesinde 400 km’nin işletilmesi şartıyle sağlamlaştırıldı. 1474′te bu imtiyaz, tacın vârisi prens Joao’ya geçti. Krallığın artık iki hedefi vardı: Batı’daki toprakları ve adaları taramak; Afrika’nın güneyinden Hindistan’a bir denizyolu bulmak. Batı’da 1456′ya doğru bulunan Cabo Verde adaları ve Asor adaları Portekizlilerin Newfoundland ve Brezilya kıyılarına (bu yolculuklardan yararlanan Kolomb’dan önce) yaptıkları yolculukların hareket üssü oldu. Afrikada 1471′de yapılan yolculukla Sao Tome ve Annobon (Ano Bom) bulundu ve ekvator aşıldı.
Kendinden önceki krallar gibi, Castilla’nın güçlenmesinden çekinen kral Alfonso V, son yıllarında Henrique IV’ün (öl. 1474) gelecekteki vârisi Castilla’­lı Juana ile evlenerek (1455) bu krallıkta söz sahibi olmağa çalıştı. Oğlu Joao II (1481-1495) soyluları sindirmeğe karar vere­rek Braganza (1483) ve Viseu (1484) dükle­rini idam ettirdi, keşif seferlerini ve bu­lunan toprakların işletilmesini teşkilâtlan­dırdı. Diego de Azembuja Gine’de (bugün Gana) sonraki seferlerin iskelesi haline ge­len Sao Jorge de Mina kalesini kurdu (1482). 1482′den sonra Diego Cam, Zaire’ye (Kon­go) ve Angola’da Santa Maria burnuna portekizli padroes’ler (topraklara elkonulduğunu gösteren kolonlar) yerleştirdi. Pero da Covilha, Hindistan’a çıktı ve Ha­beşistan’a gitti, Bartolemau Dias, Fırtına­lar burnunu (bugün ümit burnu), Hint okyanusunu buldu (1487). Ama Portekiz kralının gemi vermeyi reddettiği Kolomb, Castilla kralı hesabına yaptığı ilk yolculuktan (1492-1493) dönerek Hindistan’a batı yo­lundan ulaştığını bildirdi. Joao II, doğu yolunun üstünlüğüne inanmağa devam ettiy­se de papa Alexander 1493′te bir fermanla Portekiz’in denizlerde sefer hakkını Ca­bo Verde adalarının 400 km doğusundan geçen bir hatla sınırladı; ama esrarlı Batı adaları hayalinden vaz geçmeyen Porte­kiz, sınırı Cabo Verde adasının 1 480 km batısına naklettirdi (Tordesillas antlaşması, 1494). Talihli Manuel I zamanında (1495-1521), Vasco da Gama o tarihe kadar uzakdoğu ticaretini elinde tutan müslüman tacirlerin engellemelerine rağmen Hindis­tan’a ilk olarak denizden gitmeyi başardı.

Gemi ve toplarının üstünlüğünden yararla­nan Portekizliler müslümanların ticaretini iflâs ettirdiler ve birkaç yıl içinde boğaz­lardaki kaleleri ele geçirerek Hint okya­nusuna hâkim oldular: Vasco da Gama Kalküta’yı topa tuttu (1502); Koçin, Cannanore ve Quiloa genel valiliğine tayin edilen Francisco de Almeida, Afrika kıyısın­da kaleler inşa ettirdi, mısır donanması­nı Diu’da batırdı (1508); Albuquerque 1507 -1515 arasında Socatora, Maskat, Goa, Malakka ve Hürmüz’ü ele geçirdi. 1509′da Malakka’ya varan Portekizliler baharatın daha doğudaki Molük adalarından geldiği­ni öğrenerek 1512′ye doğru orada bir ti­caret acentası (Amboina) kurdular. Macellan’ın bütün çabalarına rağmen (1521), takımadaları Zaragoza antlaşmasından son­ra Portekiz ele geçirdi (1529). Portekiz­liler Asya imparatorlukları ve pazarları­nın keşfini Siyam, Kamboç, Day Viet ve Çin’e (1514 veya 1517) ayak basarak ta­mamladılar (Makao’nun Portekiz’e bırakıl­ması 1557) ve Japonya’ya ulaştılar (1557). O tarihten sonra «kıta ve kıtaötesi Porte­kiz kralı, Afrika’da, Gine senyörü, Habe­şistan, İran, Arabistan ticaretinin, fethinin ve seferinin hâkimi» unvanını taşıyan ve Goa’da bir genel valiyle temsil edilen hü­kümdar bu keşiflerin kârını kendine ayır­mayı düşünüyordu; uzak deniz ticaretinin kontrolünü bir rejiye bıraktı: Casa da Gui­nea; reji 1452-1483 arası Casa da Guinea e Mina adını aldıktan sonra 1499′da Casa da İndia e da Guinea şirketine katıldı. Filolar halinde birleşen gemiler Lizbon’­dan Paskalya yortusunda yola çıkıyor ve muson sayesinde eylül ayında Kaliküt, Ko­çin veya Goa’ya ulaşıyordu; bu limanlar­dan kalkan başka gemiler, Malakka ve Ternate’ye gidip baharat yüklüyor, sonra da başka gemiler bu baharatı Japonya, Çin ve iran’a götürüyor, o arada da avrupa tekniğinin son buluşlarını (saat, arkebüz, top), Lizbon’da kurulan metalürji sa­nayiinin ürünlerini o ülkelere taşıyorlardı. Filo geri dönüşte Portekiz kralına asya ba­haratını, adaların şekerini ve zenci köle­ler getiriyordu.

Portekiz’in denizler ötesin­de kalelerden başka toprakları yoktu. Ama Portekizlilerin faaliyeti sadece ticarî de­ğildi; cizvitlerin misyon faaliyeti ve yerli­lerin zorla hıristiyanlaştırılması Uzakdoğu’da birçok hıristiyan topluluğunun kurul­masıyle sonuçlandı ve Çin ile Japonya’nın hıristiyanlaştırılmasını hazırladı; avrupa medeniyeti Portekizliler aracılığıyle Kongo krallığından Japon imparatorluğuna kadar, değişik çevrelere sızdı.

Yolculukların uzunluğu, deniz kazaları, do­nanmaların yarıya yakınını yok eden türklerin hücumları, asker ve tayfalara ödenen ücretler, gelen ürünlerin Avrupa’da yeni­den dağıtımını yapan Anvers’lilerin ve hansalıların istekleri, Portekiz kralının kârını çok azaltıyordu. XVI. yy. başındaki ilk coşkunluk geçtikten sonra Lizbon sarayı Uzakdoğu ile ilgisini gevşetti, Fas’taki topraklarını bırakmağa (Tanca, Septe, Azemmur ve Mazagan dışında) başladı ve daha yakındaki Atlas okyanusuna döndü. He­men hemen bir portekiz tekeli haline gelen şekerkamışını yetiştirmek için adalar (Madera, Asor, Cabo Verde, Sao Tome ada­ları) kâfi gelmiyordu; buna karşılık Ped­ro Alvares Cabral’in 1500′de Portekiz top­rağı ilân ettiği «Brezilya ormanı» şekerkamışı tarımı için çok büyük imkânlar sağ­layabilecekti. Brezilya’yı fransız korsanla­rına kaptırmak istemeyen Joao III’ün em­ri üzerine Martim Afonso de Sousa, Sao Vicente’den başlayarak ülkeyi sömürgeleş­tirmeğe koyuldu (1532). Brezilya’daki plan­tasyonlar Gine’deki, sonra XVI. yy.ın ikin­ci yarısında Angola’daki köle ticaret acentalarına yeni imkânlar sağladı; köle tica­reti yapan tek ülke olan Portekiz, koloni­lerini ve İspanyol Amerikası’nı köleyle doldurarak uzakdoğu ticareti için gerekli pa­rayı sağladı. Ekonominin yanı sıra hamle yapan fikir ve sanat hayatı Joao III (1521-1557) zamanında en parlak dönemini ya­şadı; papadan, cizvitlerin Portekiz’e yerleş­mesi (Evora’da üniversitelerini kurdular) iznini alan kral, Lizbon üniversitesini de Coimbra’ya nakletti (1537). Ressam Nuno Gonçalves’in koruyucusu hümanist Alfonso V (1438-1481) sayesinde kültür, afrika ve asya medeniyetinin etkisiyle gelişti (Manuel üslûbu). Camoes’in Os Lusiadas’ı Vas­co da Gama’nın başarılarını dile getirir. Reform’un hemen hemen hiç etkisinde kal­mayan fakat büyük bir papaz sıkıntısı çe­ken din, Cizvitler ve yahudilerle Hıristiyan­lığı benimsemek istemeyen müslümanları yakmak isteyen Engizisyon ile hâkimiyetini sürdürüyordu.

ispanya ile birleşme (1580-1640)
öteden beri Castilla’nın genişlemesinden çekinen Portekiz kralları evlenmeler yoluyle iki sülâlenin kendi lehlerine birleş­mesini hazırlamışlardı. Ama önce Aviz sü­lâlesi söndü: hâlâ haçlı seferlerine çıkmayı hayal eden kral Sebastiao (1557-1578), Alkaçar-Quivir’de Faslılar karşısında bozgu­na uğradıktan sonra ortadan kayboldu. Ai­lenin son temsilcisi olan halefi kardinal Henrique 1580 ocağında öldü. Crato baş­piskoposu dom Antonio’nun hak iddiasına rağmen, portekizli prenseslerin oğlu ve to­runu olan ispanya kralı Felipe II’nin or­dusu Portekiz’i ele geçirdi ve Felipe II Santarem’de kral ilân edildi. Aslında iki taç sadece tek kralın şahsında birleştiğin­den ilhak tam değildi ve Felipe II Porte­kiz’in hürriyetlerine saygı göstermeğe söz vermişti.

Daha sonra, ispanya’ya kin du­yan Portekizliler bu 1580 yılını mutsuzluk­larının başlangıcı ve ülkenin gerilemesinin onaylanması saydılar. Gerçekteyse, küçük krallıkta hayat eskisi gibi devam ediyordu; hattâ Portekiz halkı bu birleşme sayesinde ispanyol sömürgelerine sızıyor ve bu sömürgeleri kendi lehine işletebiliyordu. Ne var ki bir süre sonra şartlar değişti: Abbas zamanında İran’ın kalkınması, Hindis­tan’da moğol imparatorluğunun kurulması ve Japonya’da çoğunluğun yerleşmesi, Por­tekizlilerin bu ülkelere eskisi gibi söz ge­çirmelerine imkân bırakmadı. Felipe II, Lizbon baharat pazarını ayaklanan Hollan­dalılara, düşmanı İngilizlere kapatınca, uzakdoğu yolculuğuna çıkan kuzeyli gemi­ciler Portekizlilerin yanıbaşına yerleşerek baharat ticareti tekelini Portekizlilere bı­rakmadılar. Asyalı hükümdarlar, İngilizler ve özellikle Hollandalılar yavaş yavaş uzun bir hat boyunca birbirini takip eden Portekiz acentalarına bir bir elkoymağa başladılar; bununla beraber Portekizlilerin kaybı ancak 1640′tan sonra ispanyol do­nanmasının himayesi ortadan kalkınca çok büyük oldu. Birleşme döneminde Portekiz’­in zararı sadece Doğu’da ancak Molük adalarındaki tekelinin bölüşülmesi, Amboina (1605) ile Hürmüz’ün (1622) kaybı ve Japonya pazarlarının kapatılmasıydı. 1642′ye kadar Makao-Manila-Acapulco-Veracruz-Sevilla yolu sayesinde Uzakdoğu ile ilişkilerini muhafaza edebildi.

Brezilya’nın sömürülmesi ve Portekiz
Hollandalılar Brezilya’ya (1630), Afrika kö­le acentalıklarına (Sao Tome, Sao Paolo de Luanda) [1641] yerleşince, Portekizliler bu durumun sorumluluğunu İspanya’ya yük­lediler. Sonra da Katalonya’da patlak ve­ren isyanı fırsat bilerek ve Fransa başba­kanı Richelieu’nün dolaylı desteğinden ya­rarlanarak 1640′ta ayaklandılar, bazı hü­kümet üyelerini (bu arada Vasconcelos) öldürdüler ve Braganza dükünü Joao IV adiyle (1640-1656) kral ilân ettiler. Hollan­dalıları önce Afrika’daki ticaret merkez­lerinden (1643-1648), sonra Lizbon sarayı lehine ayaklanan Brezilya’dan (1657) çıkar­mayı başardılar, buna karşılık Asya’daki birçok mevkii kaybettiler (Malakka [1641], Maskat [1650'ye doğr.]; Tidore [1657]; Koçin [1663]; Seylan [1638-1658].

Portekiz mo­narşisi Tanca, Azemmur ve Bombay’ı ken­disini Hollandalılara karşı koruyan ingilizlere bıraktı. Uzun ve masraflı bir savaştan sonra portekiz soylularının önemli bir ke­siminin desteğine rağmen ispanya, yeniden fethetmeyi başaramadığı, hattâ bazen ordu­larının istilâsı altında kaldığı komşu devle­tin bağımsızlığını Septe’nin kendine bırakıl­ması karşılığında (Lizbon antlaşması, 1668′-de imzalandı) kabul etmek zorunda kaldı. Portekiz o tarihten sonra ispanyol kültü­ründen uzaklaştı: castilla-portekiz dilleri­nin birarada kullanılması ortadan kalktı; önce fransız edebiyatının, sonra fransız fel­sefesinin etkisi arttı. Tehlikeli bir monarşi buhranı (1667′de Alfonso VI’nın [1656-1683] Asor dağlarına sürülmesi; Pedro II’nin ön­ce naiplik [1667-1683], sonra krallık döne­mi [1683-1706]) ve bir Colbert’cilik dene­mesinden sonra Portekiz, iktisadî bakım­dan ingiltere’ye bağlandı: İspanyol veraset savaşı dolayısıyle (Pedro II önce Anjou’lu Philippe, sonra arşidük Kari lehine savaşa müdahale etti ve Madrid’i bir süre işgal altında tuttu [1705]) imzalanan lord Methuen antlaşmasıyle (1703), madera ve por­to şarapları ingiliz pazarına ayrıldı; buna karşılık ingiltere, artık sadece tek tip üzüm tarımıyle uğraşacak olan Portekiz’de, yünlü kumaş ve buğdaylarını serbestçe sa­tabilecek ve Brezilya ticaretine iştirak edecekti.

Ayrıca Hindistan’da, Doğu Afrika’da, Zan-zibar’da, Mombasa’da (1698) ticaret acentalarını (1698), Batı Afrika’da bazı ada­ları (Annabon, Fernando Poo, 1778) terkeden, Fas’ı elden çıkaran (Mazagan, 1769), millî ekonomiyi canlandırmaktan vaz geçen Portekiz monarşisi, Tordesillas antlaşması ile ispanya’ya verilen toprakları terkederek batıya uzanan Amerikan sömürgesini işletmeğe koyuldu. 1696′da Minas Gerais’te bulunan altın (XVIII. yy.da Portekiz’e 983 ton sevkedildi), elmas ticareti (1728′de Diamantina kuruldu) sağlayacağı gelir ba­kımından, Antiller’in gelişmesiyle Porte­kiz’in tekelini kaybettiği, ama hâlâ çok sayıda zenci köleye ihtiyaç duyan şeker, tütün ve kakao ticaretinden daha üstün­dü. Ayrıca Brezilya ispanyol sömürgeleriyle kaçakçılığa dayanan ticaretin sürdü­rülmesine imkân verdiği için Portekiz rio de la Plata bölgesindeki Sacramento böl­gesini elden çıkarmamakta direniyordu. Bu kale sonunda 1778′de, XVIII. yy.da Porte­kiz’in istemeden sürüklendiği birçok ispanyol-ingiliz savaşından biri sırasında kay­bedildi.

Joao V’in (1706-1750) oğlu Jose (1750-1797), 1770′te Pombal markiliğine yükseltilecek olan Carvalho e Melo’yu hükümetin başına getirdi. Sert bir polis rejimini uygulayan ve bir çeşit aydın zorbalık denemesine gi­rişen Pombal, Kilisenin Portekiz üstündeki hâkimiyetini azalttı; derebeylerini sindirdi ve cizvitleri uzaklaştırdı, manastırları ka­pattı; Lizbon’un 1755 depreminden sonra yeniden kurulmasını sağlayan Brezilya’nın altını, Lizbon ile Brezilya arasında nakli­yat yapan imtiyazlı şirketlerin kalkınması, Alto Duero Şarap şirketinin, dokuma sa­nayiinin v.b. kalkınmasına harcandı. Ama Pombal, Portekiz’i iktisadî bağımsızlığa ka­vuşturmayı başaramadı. Jose’nin kızı ve vâ­risi Maria I’in (1777-1816) tahta çıkar çık­maz bakanı görevinden almasıyle birlikte reform anlayışı ve Fransa’nın edebî etkisi ortadan kalktı; 1792′de bunayan kraliçe­nin yerine oğlu (sonradan Joao VI adım aldı) geçti. Portekiz 1793′te Devrim Fransası’na savaş açtı.
Fransızların bütün ısrar­larına rağmen, ispanya, ingiliz ticaretinin üssü olduğu için, Portekiz’i işgale yanaş­madı. Bunun üzerine 1807′de fransız gene­rali Junot, Lizbon’a girdi. O arada kral ailesi bir gemiyle Rio de Janeiro’ya kaç­mıştı. Portekizliler mayıs-haziran 1808′de fransız işgalcilere karşı ayaklandılar. Por­tekiz’e ayak basan Wellesley (1 ağustos 1808), Junot’yu Sintra’da teslim aldı (30 ağustos 1808). Kadrosu ingiliz subaylarla takviye edilen portekiz ordusu güçlü Torres Vedras tabyalarının arkasında Fran­sa’ya karşı savaşa karıştı. Soult (1809) ve Massena’nın (1810-1811) hücumlarının ba­şarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, Por­tekiz Fransızlardan kesinlikle kurtuldu.

Portekiz’in gerilemesi
Bir krallık haline getirilen Brezilya’da kal­mayı tercih eden Joao VI (1816-1826), Por­tekiz hükümetinin yönetimini naibe ve or­du kumandanı general Beresford’a bırak­tı, ispanya’yı örnek alan Porto’da bir as­kerî ayaklanma mutlakıyetçi rejimi devirdi (ağustos 1820). 1821′de toplanan cortes’ler, Engizisyon’a son verdiler ve kralın ül­keye dönmesini istediler. Lizbon’a dönen ve liberal bir anayasa çıkaran (eylül 1822) Joao VI, liberallerin oyuncağı oldu. Cortes’lerin beceriksiz tutumundan yararlanan Joao VI’nın oğlu Pedro kendini Brezilya kralı ilân etti. Joao VI’nın ikinci oğlu Miguel, mutlakıyet idaresinin yeniden ku­rulmasında babasına yardımcı oldu; ama Joao VI, Canning’in öğüdü üzerine elde ettiği zaferden yararlanmağa kalkışmadı ve 1825′te Brezilya’nın bağımsızlığını kabul et­ti. Hükümdar ölünce, Brezilya kralı Pedro I (Portekiz kralı Pedro IV), yedi yaşında­ki kızı Maria II’yi kraliçe ilân ederek da­yısı Miguel’e nişanladı; sonra 1826 Anayasasıyle Portekiz’e iki meclisli bir rejim tanıdı. Canning’in himaye ettiği genç kra­liçeyi uzaklaştıran (1828) Miguel, kendini kral ilân etti ve korkunç bir baskı rejimi kurdu, ama 1830 Devriminde taraftarlarının desteğini kaybetti. Pedro I, Brezilya’dan ayrıldı (1831), Miguel’e karşı ayaklanan Asor adalarına gitti, sonra Porto’ya geçti (1832); Lizbon’a dönünce (1833), Dörtlü ittifaka Miguel’in kovulmasını kabul ettirdi; Miguel, Evora Monte’de teslim oldu (1834). 1826 Anayasası yeniden yürürlüğe kondu, dinî tarikatlar kaldırıldı, siyasî hayat iki rakip parti etrafında düzenlendi: bir yanda ılımlı anayasacılar; öte yanda da 1822 Ana­yasasının uygulanmasını isteyen eylülcüler. Kamuoyu meseleyle ilgilenmeyince her gru­bun kendi tarafına çekmeğe çalıştığı ordu sık sık ayaklanmağa başladı, birçok hü­kümet darbesine yol açan siyasî çatışmayı yalnız ingiliz etkisi yumuşatabiliyordu. 1852′de çok az vergi verenlere de seçmenlik hakkı tanıyan tek dereceli bir seçim sistemi­nin kabul edilmesi Portekiz’de seçmenle­rin sayısını yüzde 25′e yükseltti; oysa ülke halkının yüzde 80′i okuma yazma bilmi­yordu. Parlamento rejimi bir gösterişten ibaretti: seçimleri, krallığı destekleyen ve yönetici sınıfları (yüksek din adamları, subaylar, büyük mülk sahipleri) hoşnut et­mek zorunda olan hükümet hazırlıyordu.

Kamu yatırımlarının kötü yönetilmesi ik­tisadî gelişmeyi yavaşlattı. Kral Pedro V (1853-1861) ve Luis zamanında (1861-1869), birkaç reform yapıldı: kilise mallarının sa­tışa çıkarılması; sömürgelerde köleliğin kaldırılması; Medenî kanunun kabulü (1867). Kamuoyu bütçeyi büyük ölçüde aksatma­sına rağmen sömürgelere bağlı kaldı. Liz­bon Coğrafya derneği, hükümeti Afrika’nın bölünmesinde Portekiz’in haklarını sa­vunmağa davet etti. Serpa Pinto gibi de­ğerli subaylar 1877′den sonra Angola ile Mozambik arasındaki bölgeleri keşfe çık­tılar. Ama Portekiz, Leopoldo II’nin Kon­go’da giriştiği harekâtla karşılaştı ve Ber­lin kongresinden de (1885) ancak sağ kı­yıdaki iki kasabayı koparabildi. Bunun ardından Kap’tan Kahire’ye kadar ingilte­re’ye bağlı bir hat kurmak isteyen Cecil Rhodes’un teşebbüsleri başladı ve Nyassa’daki bir isyan dolayısıyle İngiltere’nin verdiği ültimatom karşısında Portekiz, Afrika’daki iki sömürgesini birbirine bağlamaktan vaz geçmek zorunda kaldı (1891). Carlos I zamanında (1889-1908), monarşi bütçe sıkıntılarını artıran ve cumhuriyetçi propagandayı kolaylaştıran israfıyle halkın gözünden düştü. Memleketin geri kalmış­lığı soyut ve kişisel siyasî ihtirasları daha da kamçılıyordu. Joao Franco’nun bir dik­tatörlük kurmasına (1906-1908) ses çıkar­mayan kral, büyük oğlu ile birlikte sokak or­tasında vuruldu. İkinci oğlu Manuel II (1908 -1910), otoriter rejimden vaz geçti ve bir hükümet darbesiyle devrildi; darbe, cum­huriyetçilerin işine yarayan papaz düşman­lığının patlak vermesine yol açtı; 4 ekim 1910′da ayaklanan cumhuriyetçiler 5 ekim­de cumhuriyeti ilân ettiler. Devrimci eği­limli sendikalar ve çoğunluktaki kralcılar arasında sıkışıp kalan ve kamuoyu tarafından pek desteklenmeyen aydın cumhu­riyetçiler kısa süre sonra otoriter metot­lara başvurmak zorunda kaldılar. Bir ku­rucu meclis, tarikatları dağıttı, kilise ile devlet arasındaki bağları kopardı, askerlik yoklaması ve laik mecburî eğitim sistem­lerini koydu, grev hakkını tanıdı. Tam mâ-nâsıyle demokratik olan 1911 Anayasası iş­leyemez hale gelmişti; kralcı ayaklanma­lar (özellikle Porto’da 1919), askerî şiddet tedbirlerinin yanı sıra hükümet istikrarsız­lığı, 1919-1926 arası 20 kadar ayaklanmaya ve 40 kadar hükümet değişikliğine yol aç­tı. Birinci Dünya savaşı sırasında, 1914 eylülünde portekiz sömürgelerine hücum eden Almanya 9 mart 1916′da Portekiz’e savaş ilân etti. Savaş sırasında, müttefik­lerin safında yer alması Portekiz’e küçük Kionga idare bölümünden başka bir şey kazandırmadı.

Birlikçi korporatif cumhuriyet
1926 Mayısında general Gomes da Costa, Braga garnizonunu ayaklandırarak parla­mento rejimini devirdi; kısa süre sonra Go-mes’in ayağını kaydıran general Oscar Car-mona, 1928 nisanında cumhurbaşkanı seçil­dikten sonra, ölümüne kadar (1951′de) ye­di yılda bir sürekli olarak tekrar seçildi. 1928′de başkan Carmona’nın maliye ba­kanlığına getirdiği profesör Salazar 1932′de meclis başkanı oldu.
Salazar, anayasası 1933′te yürürlüğe giren yeni rejimin en kuvvetli adamıydı. Millî İş kanunu (1933) işçileri millî sendikalara yazılmağa zorladı; işverenler gremıVlara (korporasyonlar) bağlandı. 1934′te grev ya­saklandı. Para meseleleri uzmanı olan Sa­lazar, bütün gücünü bütçeyi dengeleştirmeğe harcadı ve 1928′de bunu başardı. Por­tekiz ile Vatikan’ı barıştıran yeni devlet, dış siyasette ölçülü davranmağa dikkat et­ti. İspanya iç savaşında Franco’dan yana olduğunu belirtti, İkinci Dünya savaşının başında tarafsız kaldı, sonra da Büyük Bri­tanya (1943) ve A.B.D.’nin (1944), Atlas okyanusunu denetlemek için Asor adala­rından yararlanmalarına izin verdi. Savaş sonrasında huzursuzluk arttı. 1949′da hü­kümet serbest seçimlerin yapılacağını ilân etti, ama Carmona’ya karşı çıkarılan kuk­la bir aday önce büyük bir faaliyet gös­terdi, fakat kampanyasının baltalandığını ileri sürerek seçimden önce çekildi. Aynı olay 1951′de, ölen Carmona’nın yerine ge­neral Francisco Higino Craveiro Lopes ge­çince tekrarlandı; resmî aday amiral Americo Tomas’m seçildiği 1958 seçimlerinde muhalefet adayı general Humberto Delgado oyların yüzde 25′ini topladı. Delgado 1959 ocağında Brezilya konsolosluğuna sı­ğındı, sonra yurt dışına kaçtı. Porto pis­koposu A. Ferreira Gomes’in Portekiz’e dönmesi yasaklandı (şubat 1960). O tarih­te Delgado ile ilişki kuran yüzbaşı Galvao’nun Santa Maria gemisine elkoyması bütün dünyanın dikkatini Portekiz rejimine çekti. 13 Nisan 1961′de Salazar üç bakanın istifa ettiğini ve kurmay başkanı ile iki askerî bölge kumandanının görevlerin­den alındığını açıkladı. 1 Ocak 1962′de Beja’da patlak veren bir ayaklanma hemen bastırıldı; 1962 mayısında yeni ayaklanma­lar oldu.
Çok geniş sömürgeleri olan Portekiz bu yönde de güçlüklerle karşılaştı. Hindis­tan, Portekiz sömürgelerinin (Goa, Diu. Damao) kendisine iadesi için görüşme tek­lifinde bulundu, fakat Portekiz bu teklifi resmen reddetti (1953); 1955′te iki ülke ara­sında diplomatik ilişkiler kesildi. 17 Ara­lık 1961′de hint birlikleri Portekiz sömür­gelerini işgal ettiler; direnme kısa süre içinde kesildi. 1955′ten beri Birleşmiş Mil­letler teşkilâtı üyesi olan Portekiz, 1961 şubatında ayaklanmalar olan Angola ko­nusunda milletlerarası kurulun kendisine karşı karar almasını önleyemedi. Bugünkü siyasetin başlıca özelliği denizaşı­rı bölgelerdeki (Angola ve özellikle Mozambik) bağımsızlık hareketlerine karşı, Portekiz hükümetinin tutumunun sertleşmesidir. Bütçenin yüzde 40′ı, millî savun­maya ayrılır, öte yandan askerlik hizmeti süresi on sekiz aydan dört yıla çıkarıl­mıştır ve gençlerin yurt dışına göçmesi kontrola bağlıdır. Birleşmiş Milletler teşkilâtının Güvenlik konseyi portekiz sömür­gelerinin kendi kaderlerini kendileri tayin etme hakkı üstünde dururken, Lizbon bu sömürgelerin birer «denizaşırı il» olduğu için doğrudan doğruya kendi yargı siste­mine bağlı olduğunu savunmaktadır. Bu tutum afrika devletlerinin çoğunu Portekiz aleyhine çevirdi.

içte, Salazar hükümeti korporasyoncu ve^ birlikçidir; özellikle her türlü komünist ve­ya ilerici harekete karşı bir siyaset güder. Başkanlık seçimleri 25 temmuz 1965′te ya­pıldı. Tek aday bir önceki dönemin baş­kanı ve Uniao Nacional’in adayı amiral Americo Tomas idi. 13 Karşı oy ve 16 çekimser oya karşı 556 oyla yedi yıl için tekrar seçildi. Portekiz Millî Kurtuluş cep­hesi başkanı Humberto Delgado’nun öldü­rülmesi, siyasî atmosferi gerginleştirdi, öte yandan yeni Millet meclisi seçimleri (130 üye) yaklaşıyordu. Hıristiyan demokratla­rın desteksizlik yüzünden seçim mücadele­sine katılmaktan vaz geçmesine karşılık, başlıca muhalefet partisi olan Demokratik ve Sosyal Eylem partisi aday göstermeğe karar verdi. Ama hükümete seçim süresi boyunca basın sansürünün kaldırılmasını kabul ettiremeyince adaylarını çekti (18 ekim). 7 Kasımda 130 milletvekili tek lis­teden (Uniao Nacional adayları) seçildi; halkın yüzde 25′i sandık başına gitmedi. 28 Mayıs 1966′da başkan Salazar, hükü­metten ayrılmama kararını açıkladı.

• Sel felâketi. 26 Kasım 1967′de Lizbon dolaylan büyük bir sel felâketine uğradı. 1775 Yılındaki depremden bu yana Porte­kiz’in uğradığı en büyük tabiî felâket sa­yılan sellerde 464 kişi öldü, binlerce insan da evsiz kaldı. Şiddetli yağmurların Tajo nehri ve kollarını taşırması sebebiyle mey­dana gelen sellerden en çok zarar gören bölge Lizbon’un 29 km kuzeyindeki Quintas köyü oldu.
• Salazar’ın hastalanması. 1932 Yılından beri başbakan olan Dr. Salazar, 6 eylül 1968′de beyinde bir kan pıhtılaşması se­bebiyle hastahaneye kaldırıldı. O yaz Estoril’deki yazlık evinde koltuktan düşerek ba­şını şiddetle yere çarpmış olan Salazar, bir süreden beri şiddetli baş ağrılarından rahatsızdı. Lizbon’daki Kızılhaç hastahanesinde bir ameliyat geçirdikten sonra sağ­lık durumu iyileşirken, 16 eylülde bir beyin kanamasıyle komaya girdi.

Salazar’ın komaya girmesi, Portekiz’de bir anayasa krizine sebep oldu. Portekiz ana­yasası başbakanın ancak ölüm, istifa veya azledilme halinde yenilenebileceği konu­sunda emredici bir hüküm taşıdığından, Sa­lazar’m işbaşından uzaklaştırılması önemli bir mesele haline gelmişti. 13 Kişilik Devlet konseyi cumhurbaşkanı amiral Tomas’ın başkanlığında toplanarak durumu görüştü. Bu arada hastahaneden, Dr. Salazar’ın ya­rı felçli durumda bulunduğu ve şuuruna hemen de hiç malik olmadığı açıklandı. Ülkenin daha uzun bir süre başbakansız kalmaması gerekçesiyle amiral Tomas, as­ker ve sivil liderlerle yaptığı müzakereler­den sonra, anayasal yetkilerini kullanarak Dr. Salazar’ı görevden azletmek zorunda kaldığını açıkladı. Amiral Tomas, başba­kanlığa prof. Marcelo Jose Das Neves Caetano’yu tayin ettiğini bildirdi. Prof. Caetano başkanlığında kurulan yeni hükümetin, Dr. Salazar yönetimine göre daha liberal bir siyaset güdeceği intibaını veren ilk kararlarından biri, muhalefet lideri Dr. Mario Soares’in serbest bırakılması ol­du. Sosyalist ve demokrat muhalefetin li­deri general Delgado’nun esrarengiz şartlar altında öldürülmesinden sonra, onun en yakın arkadaşı ve avukatı olan Dr. Soares, 15 mart 1968′de, kendisine hiç bir suç isnat edilmeden, bizzat Dr. Salazar’ın emriyle tu­tuklanmış ve Sao Tome adasına sürgüne gönderilmişti.

Yeni hükümet bir yıl sonra, 26 ekim 1969′-da Millet meclisi seçimlerinin yapılmasına da karar verdi. 1968′in yaz aylarında mu­halefet, hükümetin izin verdiği ölçüde, fa­aliyet gösterdi.
16-18 Mayıs 1968′de Avei-ro’da toplanan İkinci Cumhuriyetçi kongre (ilki 1957′de) bir beyanname kabul etti. Sos­yalistlerden ilerici katoliklere kadar de­mokrat muhalefete mensup çeşitli grupları temsil eden İkinci Cumhuriyetçi kongrenin beyannamesinde hükümetten, söz ve düşünce hürriyetinin tanınması, bütün siyasî mah­kûmların affedilmesi, siyasî görüşlerinden dolayı işten atılanların görevlerine iadesi, toplanma hürriyetinin tanınması ve mille­tin temsilcilerini serbestçe seçebilmesini sağ­layacak bir seçim kanununun hazırlanması istendi.
Vaat edilen tarihte yapılan Millet meclisi seçimlerini Dr. Caetano’nun iktidar partisi olan Uniao Nacional partisi, meclis­teki 130 sandalyenin hepsini almak suretiy­le kazandı. 1 Aralık 1969′da toplanan ye­ni meclisi açış konuşmasında devlet başka­nı amiral Tomas, anayasanın değiştirilmesinin söz konusu olmadığını söyledi. Böyle­ce hükümetin, muhalefet tarafından öne sürülen istekleri olumsuz karşıladığı belir­tilmiş oluyordu.

• Salazar’ın ölümü ve son gelişmeler. Por­tekiz eski başbakanı Dr. Antonio De Oliviera Salazar, 16 eylül 1968′den beri koma­da bulunduğu hastahanede öldü (27 temmuz 1970). Salazar’ın cenazesi Lizbon’da XV. yy.dan kalma Sao Jeronimo manas­tırında katafalka kondu; 30 temmuzda da doğduğu köy olan Santa Comba Dao’ya gö­müldü.

1970 Ağustosunda hükümet muhalefete kar­şı yeniden sert bir tavır aldı. 1968′de Sao Tome adasındaki sürgünlük cezası kaldırı­lan Dr. Mario Soares, Avrupa ve A.B.D.’ye yaptığı geziler sırasında hükümeti tenkit ettiği gerekçesiyle, ülkeyi terk etmek veya tevkif edilmek şıklarından birini seçmek zorunda bırakıldı. Buna karşılık bir süre sonra hükümet, anayasayı değiştiren bazı
önemli kanunlar çıkardı. Bunlardan biri, basın hürriyetinin kısıtlanması devam et­mekle birlikte sansürün kaldırılmasıyle il­giliydi, öte yandan 1971 ekiminde hükü­met Ekonomik ve Sosyal Kalkınma cemiye­ti adiyle kurulan cemiyetin faaliyet göster­mesine izin verdi.
Bir muhalefet partisinin çekirdeğini meydana getirecek şekilde ku­rulmuş olan bu cemiyete izin verilmesi, hükümet siyasetinde yeni bir yumuşama belirtisi olarak yorumlandı.

1971 Sonu Portekiz’de meşru muhalefet imkânlarını araştıran demokrat aydın grup­larının dışında, silâhlı gerilla faaliyeti gös­teren gruplar türedi. «Silâhlı Devrimci Ey­lem» adını taşıyan bu gizli teşkilât, Liz­bon Merkez postahanesini bombalama, Lük-semburg’daki Portekiz büyükelçiliğini ba­sarak pasaport ve resmî mühürleri çalma, Angola’ya silâh götüren gemi kargosunu tahrip gibi çeşitli tedhişçi faaliyete giriş­ti. Bu gizli tedhiş teşkilâtı, amacının ül­kedeki faşist diktatörlüğü devirmek, Angola ve Portekiz’in denizaşırı topraklarında yü­rütülen sömürgeci savaşa ve ülkedeki em­peryalist hâkimiyete son vermek olduğunu belirtti; hükümet, olağanüstü durum ilân etti.

Osmanlı – Portekiz ilişkileri
XV. yy.ın ikinci yansında Memlûk sul­tanlığı, Mısır ve Suriye yoluyle Batı’ya gön­derilen hint mallarından alınan vergileri ağırlaştırdı, yeni liman vergileri koydu, Por­tekiz’in ticaret hayatı bu yüzden büyük bir buhranla karşılaştı. Transit vergilerinin ağırlığı Portekizlileri Hindistan’a giden yeni bir deniz yolu arama zorunda bıraktı. Por­tekiz denizcisi Vasco da Gama, arap deniz­cisi İbni Macid’in kılavuzluğuyle Hindis­tan’a giden denizyolunu buldu (1497). Por­tekizliler, Hindistan kıyılarına yerleşti­ler. Böylece, Memlûk sultanlığı, en önemli gelir kaynağından yoksun kaldı.

Portekiz­lilerin yeni hindistan donanması kumanda­nı Afonso Albuquerque, Maskat ve Horfe-kân’a saldırarak Hürmüz’ü aldı ve Fars körfezini kapattı. Portekiz kralı Manuel, Hindistan’daki müslümanlara baskı yapma­ğa başladı. Ticaret gemilerine güçlükler çı­kardı. Bunun üzerine Kızıldeniz’deki Moha, Cidde, Kuseyr limanlarıyle ticarî ilişkileri olan Gucerat ve Kambay gibi hükümetler, Mısır Memlûk sultanından yardım istemek için Kahire’ye elçiler gönderdiler. Memlûk sultanı Kansu Gavri de, Mekke’nin limanı sayılan Benderi Cidde’yi sur ve burçlarla sağlamlaştırdı; müslümanların koruyucusu olarak deniz kumandanı Emîr Hüseyin ve magrıplı Hoca Nureddin emrinde bulunan bir memlûk donanmasını Portekizliler üstüne gönderdi. Gucerat’taki Diu valisi Melik İyaz’ın kürekli gemilerden kurulu donanmasıyle birleşen memlûk donanması, Albuquerque’in oğlu Lorenzo kumandasındaki portekiz donanmasını 1508′de Hindistan’ın Şaul limanında yendi; fakat hemen harekete geçen genel vali Albuquerque, 1509′da Diu limanında yatan memlûklu donanmasına baskın yaptı; Melik lyas savaştan çekildiği için onları yenilgiye uğrattı. Kuvvetli bir portekiz donanması Benderi Aden’i tehdit etmeğe başladı. Süveyş’te güçlü bir donan­ma kurmanın gereğine inanan Kansu Gavri, osmanlı padişahı Bayezid II’ye başvurarak ondan anadölu leventlerini Memlûk sultan­lığının yardımına göndermesini, kereste, demîr, halat gibi gemi yapımı için gerekli malzeme ile top, barut gibi ateşli silâhlar istedi. Bayezid II yardım kafilesini yo­la çıkardı. Bu kafile Alaiye (Alanya) yö­resinde Rodos (Saint – Jean de Hospitalier) şövalyelerinin baskınına uğradı; fakat anadö­lu leventleri Süveyş’e gitmeyi başardılar. Memlûklu yazarı ibni iyas, Selman Reis ku­mandasında Süveyş’e giden 1000 denizci türk ve Portekizlilere karşı girişilen hazırlık­lar hakkında bilgi verir. Benderi Cidde beyi Emîr Hüseyin ve türk denizcilerinin çabalarıyle 20 gemilik bir donanma kuran Selman Reis, 1515′te Portekizlilere karşı se­fere çıktı. Bu seferde yenilen Selman Reis ile Emîr Hüseyin, ertesi yıl 22 gurâb ve iki kalyondan kurulu bir donanma ile Ben­deri Aden’i kuşattılar, fakat başarı kazana­madılar ve Benderi Cidde’ye döndüler; ge­milerinden bir kısmı Süveyş’e gönderildi. Bu sırada Mısır’ın Yavuz Sultan Selim tarafından alındığını Öğrenen Selman Reis, bu durumdan yararlanarak Benderi Cidde’ye saldıran Lopo Soares de Albergaria kuman­dasındaki portekiz donanmasını yenilgiye uğrattı. Sonra Kahire’ye giderek, burada bulunan Yavuz’un hizmetine girdi. Yavuz’­un ölümünden sonra Benderi Cidde sancak­beyi Hüseyin el -Turkî ile birlikte Yemen’e gitti. Zebid’i ele geçirdikten sonra Kahire’de bulunan Makbul İbrahim Paşanın ya­nına gitti ve ona Hint seferinin yararlı ola­cağını bildirerek Hindistan’ın bellibaşlı mer­kezleriyle portekiz kuvvetlerinin durumunu gösteren bir lâyiha verdi.

Doğu ticareti­nin önemiyle Osmanlı devletine sağladığı çı­karları değerlendiren İbrahim Paşa, bu lâyiha üzerine, eski memlûk donanmasının dü­zenlenmesi görevini Selman Reis’e verdi. Selman Reis denizci Hayreddin Beyle bir­likte baharat ticaretinin merkezi olan Yemen’i aldı (1527). Osmanlılar böylece, Por­tekizlilerin Kızıldeniz’de ticaret merkezleri kurma çabalarını önlediler. 1524 Tarihli Mısır kanunnamesinden anlaşıldığına göre, baharat ticareti Osmanlılar çıkarına gelişiyordu. Ancak Selman Reis’in Hayreddin Bey tarafından öldürülmesi, bu çalışmayı aksattı; yeğeni Bayramoğlu Mustafa, Hay­reddin Beyi öldürerek kendisine bağlı türk denizcileriyle birlikte Gucerat hükümetinin (hint kaynaklarına göre Rumî Nasır Han) hizmetine girdi ve Diu kalesinin Portekiz­lilere karşı savunulmasında başarı sağladı (1531).

• Hint seferi. Gucerat hükümdarı Bahadır Şah, 1535′te Delhi sultanı Hümayun Şah ile yaptığı savaşta yenilerek Diu kalesine sığın­dı. Hümayun Şaha karşı Goa’daki Portekiz valisiyle anlaştı. Portekizliler de Diu lima­nına hâkim tepede bir kale yaptırarak lima­nı denetimleri altına aldılar. Bunun üzerine hatasını anlayan Bahadır Şah, Portekizlileri Diu’dan çıkarmak amacıyle Kanunî Sultan Süleyman’a başvurdu ve bir ihtiyat tedbiri olmak üzere de hazinelerini Mekke’de gü­ven altına aldırdı. Kanunî de Hindistan ile Akdeniz arasındaki güvenliği sağlamak ama­cıyle, doğu ticaretini ellerinde bulunduran ve Kızıldeniz’de serbestçe dolaşan Portekizlilere karşı harekete karar verdi. Doğu müslümanlarının koruyucusu olarak Mısır valisi Hadım Süleyman Paşaya Süveyş’te cenovalı mühen­disler yönetiminde bir donanma yaptırmasını emretti. Bu hazırlık arasında Bahadır Şahın öldürüldüğü öğrenilince Mekke’de bulunan hazinesi İstanbul’a gönderildi. Mısır vali­si Hadım Süleyman Paşa, 13 haziran 1538′de 20 000 kişi ve 74 gemiden meydana gelen bir donanma ile Süveyş’ten yola çıktı. Kameran ve Babülmendeb’i geçerek Benderi Aden ö-nüne geldi; Portekizliler ile işbirliği yapan Âmir bin Davud’u astırdıktan sonra 4 ey­lül 1538′de Gucerat kıyılarına geldi. Gokalat (Benderi Türk) ve Kat adlarındaki iki kaleyi alarak eylül başlarında Diu kalesini ku­şattı. 20 Gün süren kuşatma sırasında, Por­tekizliler bütün güçleriyle karşı koydular; osmanlı ordusunda kıtlık çıktı. Yeni Guce­rat hükümdarı Mahmud III’ün Portekizliler tarafını tutarak Osmanlılara yiyecek sağla­maması, sıkıntının artmasına yol açtı. As­ker, gemilerine çekildi. Bunun üzerine Ha­dım Süleyman Paşa kuşatmayı kaldırarak Yemen’e döndü. Ertesi yıl bir portekiz filo­su, Kızıldeniz’e girdi ve Süveyş’e kadar ilerledi; fakat Osmanlıların karşı koyması ü-zerineı geri dönmek zorunda kaldı. Bundan sonra, Hindistan hedef tutularak, Portekizlilere karşı girişilen deniz sefer­leri, Batı’daki önemli olaylar yüzünden ba­şarısızlıkla sonuçlandı. Kitabı Bahriye ya­zarı ünlü denizci Pirî Reis’in 1552′de bir donanma ile Süveyş’ten hareket ederek ön­ce Benderi Aden’i, sonra da Hürmüz kale­sini Portekizlilerden almak üzere giriştiği hazırlık, Basra beylerbeyi Kubad Paşanın olumsuz tutumu yüzünden sonuç vermedi. Pirî Reis, üç gemiyle Süveyş’e kaçmak zo­runda kaldı; merkezden gelen emir üzerine Mısır valisi tarafından öldürüldü (1552). Er­tesi yıl Pirî Reis’in yerine hint donanması kumandanlığına getirilen Murad Reis de, Hürmüz boğazı yakınlarında Portekizlilerle yaptığı deniz savaşında yenilince Basra’ya çekildi (1553). Hint seferiyle görevlendirilen galatah kâtip Şeydi Ali Reis, 1554′te, 15 ka­dırgadan kurulu bir donanmayı Süveyş’e ge­tirmek üzere harekete geçti; fakat 9 ağus­tosta Hcrfekân ve 25 ağustosta Maskat önünde portekiz donanma siyle yaptığı deniz savaşlarında yenildi; savaştan kalan kadır­galarla yoluna devam ederken fırtınaya tutul­du. Gucerat kıyılarına sürüklendi ve Demen limanı önüne geldiği sırada kadırgalarından üç tanesi karaya oturdu; geri kalan 6 kadırgayı Surat limanına götüren Şeydi Ali Reis, tayfalarından isteyenleri Gucerat hü­kümeti hizmetine girmekte serbest bıraka­rak, onunla birlikte gelen 50 kişiyle karadan yola çıktı ve dört yıllık bir yolculuktan son­ra Türkiye’ye döndü (mayıs 1557). 1559′da Lahsa beylerbeyi Mustafa Paşanın Bahreyn adasına yaptığı bir sefer de, Portekizlilerin işe karışmaları yüzünden, başarısızlığa uğ­radı.

Osmanlı devleti, asya müslüman devletlerine karşı takip ettiği siyasete uygun olarak Portekizlilere karşı yardım isteyenlerin yanın­da yer aldı. Kanunî devrinde Osmanlı dev­letinden yardım isteyen Sumatra’daki Açe hükümdarı Sultan Alâeddin’i desteklemek amacıyle İskenderiye kaptanı Kurdoğlu Hı­zır Bey kumandasında top ve tüfek gibi ateşli silâhlarla dolu 19 kadırgadan kurulu bir osmanlı donaması 1569′da Sumatra’ya gönderildi. Donanma ile giden türk topçu ustaları, Sumatralılara top dökmesini ve Portekizlilere karşı savaşma kurallarını öğrettiler. Bunların bir kısmı yerlilerle evlene­rek Sumatra’da kaldı. Bu arada Portekizli­lere karşı girişilen seferlerde uğranılan ye­nilgilerin sebeplerini araştıran Osmanlı dev­leti, Kızıldeniz’e uygun gemiler yaptırdı ve Akdeniz donamasının bu denize geçirilmesi­ni sağlamak için Süveyş kanalının açılması görüşü üstünde durdu. Kanal için bir plan hazırlandı; fakat bu plan bir musevî tarafından çalınarak ispanya’ya kaçırıldı.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ TARİH hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTEKİZ HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME

Tarih 05 Haziran 2009

PORTEKİZ HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME
Kişi başına millî gelirin 1952′den beri art­masına karşılık (yıllara göre yüzde 1-6), Portekizlilerin hayat seviyesi kişi başına yılda 300 dolarla (1965) Avrupa’nın en düşüklerinden biridir;

Yunanlılarınkiyle eşit, İspanyollarınkinden biraz yüksek, Fransız-larınkinden 3-4 defa az. Otuz yıldan beri olağanüstü bir para istikrarından yararla­nan Portekiz, önemli bir döviz rezervine sahiptir; bunun sonucu olarak kamu hiz­metleri seviyesi, özellikle hastahane ve okullar alanında tartışılmaz bir şekilde yük­seldi; çeşitli alanlarda (şehircilik, mesken, elektrik ve inşaat, gemi yapımı) gelişme­ler oldu. Bununla beraber, bu başarılar ik­tisadî gelişmenin yavaşlığını gizleyemez. Portekiz ekonomisinin iki temel özelliği, gelirlerdeki büyük eşitsizlik ve ülkenin güney ile kuzeyi arasındaki dengesizliktir. Gerçekten de Portekiz’de orta köylü sı­nıfı yoktur. Hiç yatırım yapmayan büyük mülk sahiplerinin yanı sıra, yılın bir kıs­mında iş bulamayan ve hayat şartları çok kötü olan bir tarım proletaryası vardır.

Ama kırlarda işçi sayısının hızla artması ve nüfut fazlalığının büyük kısmını temsil etmesi (yılda yaklş. 100 000 kişi, yani yüz­de 1-2), bu fazlalığın yarısından çoğunun göç etmesine rağmen oldukça ciddî bir me­seleye yol açmıştır. Tam işsizlik düşüktür, ama tarım işçilerinin eksik istihdamı önem­lidir ve iş prodüktivitesinin düşüklüğüne eklenir. Kuzeydeki aşırı kalabalık bölgelerle, güneydeki büyük toprak bölgeleri arasındaki eşitsizliği yumuşatabilecek gibi görünen toprak reformu bugüne kadaı par­ça parça çözümlenebilen ciddî bir mesele­dir. Sanayi gelişmesi hammadde ve ser­maye eksikliğinin sıkıntısını çeker ve ül­kenin iç iktisadî yapısına bağlı bazı engellerle karşılaşır: satın alma gücünün düşüklüğü yüzünden daha da artan iç pazar darlığı; yatırımdan çok tasarruf ve spekü­lasyon eğilimi fazlalığının ortaya koyduğu iktisadî teşebbüs anlayışının fazla gelişme­miş olması; kısa vadeli krediye ağırlık veren bir bankacılık sisteminin kötü işleme­si; aşırı uzmanlaşmış dış ticaretin nazikliği, öte yandan işçilerin teknik yetişmesini sağ­lama ihtiyacı ve okuryazar olmamaya kar­şı savaş da (7 yaşından büyük olanların yüzde 40′ı okuma yazma bilmez) hızla çö­zülmesi gereken meselelerdir.

• Son durum. İkinci plan (1959-1964) dö­neminde ve geçici değerlendirme planının (1965-1967) başlangıcında, özellikle 1959-1965 arasında iktisadî durum hızla gelişti
(millî üretim artışının yıllık oranı yüzde 7′ye ulaştı); bununla birlikte 1965′in son aylarında gelişme yavaşladı (1966′da yüz­de 5′ten az), iktisadî kalkınma sanayi ke­siminin gelişmesine bağlıydı; iç üretim oluş­ması payı 1960′ta yüzde 40 iken 1965′te yüz­de 45′e yükselen toplam sanayi üretimi, 1960-1966 arası yüzde 50 arttı. Temel me­talürji ve imalât metalürjisi en hızlı geli­şen dallardır. Sanayide 1960′tan beri en büyük kuruluş, 1966′da 300 000 ton kadar çelik üreten Lizbon yakınındaki Seixal demir-çelik tesisidir. Elektrik üretimi 1960-1966 arası 3,2′den 5,6 tW/saate yükseldi. Kalay ve tungsten yetersizliği, kömür, lin­yit ve demir çıkarımının gelişmemesi, ma­den sanayiinde gerilemeye yol açtı. Hâlâ faal nüfusun yüzde 35′ini istihdam eden, ama 1965′teki iç üretiminin ancak beşte, birini karşılayabilen tarım kesiminde ge­lişme yavaştır. Yalnız üzüm üretimi bugü­ne kadar görülmemiş ölçüde artarak 1962′de 15 Mhl’yi, 1965′te 14,5 Mhl’yi aştı. Alentejo’da sulama işlerine devam edilmekte­dir.

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTEKİZ HAYAT SEVİYESİ VE İKTİSADÎ GELİŞME hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTALİS (Edouard)

Tarih 05 Haziran 2009

PORTALİS (Edouard), fransız gazetecisi (Vesoul 1845 – Poissy 1918). Courrier des deux Monde s dergisini kurdu (1869). E. Ricard’ın Electeur Libre (özgür Seçmen) adlı gazetesinin başyazarlığını yaptı, Komün idaresini tuttu. Le Petit Lyonnais gazetesini kurduktan sonra (1883), Boulanger’yi des­tekleyen XIX. Siecle’i (XIX. Yüzyıl) yönet­ti. Şantaj zanlısı olarak kovuşturmaya uğ­radı; yabancı ülkelere sığındı. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTALİS (Edouard) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORTA (Carlo)

Tarih 05 Haziran 2009

PORTA (Carlo), italyan yazarı (Milano 1776-ay.y. 1821). Milano lehçesinde şiirler yazdı: Giovannin Bongee (1812, 1813-1814). Klasikler ile romantikler arasındaki mücadelede, romantikleri destekleyen birçok sone yayımladı. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORTA (Carlo) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORSENNA

Tarih 05 Haziran 2009

PORSENNA M.ö. VI. yy.da Etruria’da Clusium kralı. Romalı tarih yazarlarına gö­re Tarquinus’ların yeniden tahta çıkması için uğraştı. Horatius Cocles tarafından Sublicius köprüsünde yolu kesilen Porsenna, daha sonra Mucius Scaevola’nın boşa çıkan suikastinden korkarak Roma kuşat­masını kaldırdı. Porsenna’nın Mastarna ile aynı kişi olduğunu ileri sürenler vardır. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORSENNA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POROY (Nâzım)

Tarih 05 Haziran 2009

POROY (Nâzım), türk hukukçusu ve gaze­tecisi (Selanik 1884-lstanbul 1957). Hukuk öğrenimi gördü (1908). Bir süre Yeni Gaze­temde çalıştı; Paris’te hukuk ihtisası yaptı (1914). Türkiye’ye döndükten sonra Osmanlı bankası ve Posta Telgraf nezaretinde hukuk işleri müdürlüklerinde bulundu; Tercümanı Hakikat, ikdam, Tasviri Efkâr ve Vakit ga­zetelerinde çalıştı. Memleket gazetesinde başyazarlık yaptı (1946-1950). T.B.M.M.’nin dördüncü döneminde Tokat’tan milletvekili seçildi.
Eserleri: İcra ve İflâs Kanunu Esasları ve Şerhi (Sait Azmi ile) [1932]; Fran­sa İnkılâbı (1944); Savaş Sonunda Avrupa (1946); İstanbul’da Gömülü Paşalar (1947); Anayasamızda Tekâmüle Doğru (1950). [M]

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POROY (Nâzım) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORİSMA

Tarih 05 Haziran 2009

PORİSMA i. (yun. k.). Eski yunan geomet­risinde bir önermeye bağlı gerekçelerin tü­mü.
— ansikl. Yunancada, «kazanç, edinme» anlamına gelen porisma, Proclus’un açıkla­dığına göre, geometride, «öbür teoremlerin ispatından çıkan ve geometrinin yararlan­dığı bir kazanç sayılan teoremler»i, bir ke­lime ile, gerekçeleri göstermeğe yarar. «Po­risma» kelimesi, Viete, Napier, Kircher gi­bi birçok yazar tarafından bu anlamda kul­lanılmıştır. Eukleides’in Elemanlar adlı eserindeki önermelerin çoğunda buna rast­lanır. Aynı yazarın bize kadar ulaşmayan Porismalar Üstüne İnceleme adlı eserinde, bu kelimenin, bazı matematikçileri araştır­mağa yönelten bir başka anlamı bulunmak­taydı. Chasles’e göre, porismalar kavramı­nın, geometri elemanları’na yararlı, prob­lemleri çözmek için bu elemanların kullanı­mını kolaylaştıran tamamlayıcı bir kavram olması gerekir. Porizmalar özellikle, geo­metrik yerler üstüne bilgi vermekti. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORİSMA hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORCHE (François)

Tarih 05 Haziran 2009

PORCHE (François), fransız yazarı (Cognac 1877 – Vichy 1944). Birinci Dünya sa­vaşından ilham alarak yazdığı bir dizi şiiri Les Commandements du Destin (Kaderin Cilvesi) [1921] adı altında yayımladı. Ge­rek komedi, gerek dramlarını genel olarak serbest vezinle yazdı: La Vierge au Grand Coeur (İyi Kalpli Bakire) [1925]; La Race Errante (Serseri Irk) [1932]; Un Roi, Deux Dames et Un Valet (Bir Papaz, îki Dam ve Bir Vale) [1934]. Ayrıca edebiyat tari­hiyle ilgili eserler yayımladı; Peguy et les Cahiers (Peguy ve Defterler) [1914]; Paul Valery et la Poesie Pure (Paul Valery ve Arı Şiir) [1927]; Verlaine tel Qu’il Fut (Gerçek Kişiliğiyle Verlaine) [1933]; Portrait Psychologique de Tolsto’i (Tolstoy’un Psikolojik Portresi) [1935] ve 1945′te ya­yımlanan Baudelaire. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORCHE (François) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

PORCHAT (Jean-Jacques)

Tarih 05 Haziran 2009

PORCHAT (Jean-Jacques), fransızca ya­zan isivçreli yazar (Rolle, Vaud kantonu 1800 – Lozan 1864). Recueil de Fables (Masal Derlemesi) [1826], Poesies Vaudoises (Vaud Şiirleri) [1832], Glanures d’Esope (Aisopos’tan Derlemeler) [1837], Fables et Faraboles (Masallar ve Meseller) [1854] adlı şiir kitaplarından başka, gençler için çeşitli eserler yayımladı ve Goethe’nin bü­tün eserlerini Fransızcaya tercüme etti (1860-1863). [L]

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa PORCHAT (Jean-Jacques) hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POPÜLİZM

Tarih 05 Haziran 2009

POPÜLİZM i. (fr. populisme’den). Ed. Fransa’da, halkın duyuş ve davranış tarzı­nı dile getirmeyi amaç edinmiş yazarlarca (halkçı’lar), 1929-1930 yıllarında kurulan edebî okul.
— ANSiKL. Popülizm’in kurucuları Leon Lemonnier ile Andre” Therive’dir. 29 Ağus­tos 1929 tarihli l’(Euvre dergisinde yayım­lanan bildiriye göre, ilkin yalnız roman içİn düşünülen popülizm, burjuva ve salon psikolojisine, işsiz bir topluma mensup aydınların özentili tutumuna karşı çıkmak ve bilinçli bir şekilde, halktan insanlar sa­fında yer almak iddiasındaydı.
Akım, hor görülen işlerle meşgul sosyal sı­nıfları bütün özellikleriyle yansıtmağa ça­lışırken, natüralizmin dile getirmekten hoş­landığı kabalık ve bayağılıklardan sakınma­ğa da itina etti. Gerçeği değiştirecek bir yüceleştirme gayretine kapılmadıysa da, halkta en iyi ne varsa onu bulup ortaya çıkarmak için gayret harcadı. Ahlâkî, sosyal, siyasi alanlarda herhangi bir angajmana girmekten ayrıca sakındı. Tabiî ve sade bir dil ve üslûbu benimseyen popülizm’in, Antonine Coullet-Tessier tarafından kurulan roman ve şiir ödülleri, buna eklenen resim («Salon Annuel») ve sinema ödülleri vardı. Bu ödülleri kazananlar arasında Eugene Dabit, Jean-Paul Sartre, Armand Lanoux, Roger Michael sayılabilir. Popülizm oku­lunun karşısında, halkla daha yakın ilgi kurmak iddiasında olan Henri Poulaille’ın «proleter» okulu yer alır. (L)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPÜLİZM hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

POPÜLER

Tarih 05 Haziran 2009

POPÜLER sıf. (fr. populaire). Halkın zevklerine uygun; halk tarafından tutulan: Popüler sanatçı. Popüler bir yazar. (M)

05 Haziran 2009 tarihinden eklenen bu sayfa POPÜLER hakkında ansiklopedik bilgi niteliğindedir. Yazının tümünü görüntülemek için başlığa tıklayınız. Etiketlere tıklayarak ilgili diğer yazılara ulaşabilirsiniz.|

Sonraki sayfa »